03-20-2026, 02:56 PM
[attachment=188730]
Tasavvufda Nefsin ihsan Makamı Nedir?
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Öncelikle nefis, vücut denilen arabayı veya motoru süren sürücü, şoför manasındadır. Bu motor ve araba yaptıklarından hesaba çekileceği için, onu yabani bir at misali üstüne binip güzel işler yaptırabilmek adına önce terbiye etmek gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek şarttır. Burada İslam’ın şartları olan namaz ve oruç devreye girer. İnsan oruç ile önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atını veya motorunu kontrol etmeyi, fren sistemini nasıl kullanması gerektiğini öğrenir. Oruç ile helal olan bir şeye bile gem vurulur, ardından nefsin diğer arzularına fren yapması öğretilir. Bunu öğrenince, insan İslam’ın haram ve yasak dediği durumlarda frene basıp nefis atının gemini çekerek gerektiğinde onu durdurur. Böylece nefis, kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiye ehli olur.
—oOo—
Top, vuruş hızına göre zirveye çıkar ve sonra aşağı iner. Yani zirve orada oturmak için değildir. İhsan makamı da orada oturup devamlı kalmak için değildir. Hz. Muhammed (s.a.v) Miraç’ta en zirveye çıkmış ve sonra geri dönmüştür. Orada kalmamış, ümmetini irşat için geri dönmüştür. İhsan makamına çıkan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etme şuuruna eren kimse, orada makamı meşgul etmez, keyif yapmaz; bilakis geri dönüp ümmetini irşat eder.
“Koca kari dünya bu gece bana göründü ve diyor ki: ‘Ne ana gördüm ne baba, ne evlat gördüm ne koca, ama yine de yaşadım doya doya.’ İmza: Hoşça kal, yalan dünya.”
İnsanlık artık genç kalmayı bulmalıdır diyor bana yol açıyor, bunu insanlara öğret diye.
Hangi yiğidi toprak yutmadı ki? Hangi ceylan gözler toprak olmadı ki? Hangi en tatlı yemek, ya tuvalet olup ya da hücre olup sonunda toprağa karışmadı ki?
—oOo—
Tasavvuftaki “Seyr-i Sülûk” ilmini bilmeyen, tasavvuf nedir bilmez. Bu yoldaki yolculuğu anlamak, hakikat ve marifete ulaşmanın temelidir. Doğmak, gizli alemden hakikat alemine geçmektir. Bu seyr-i sülûkunu tamamlayanlar yeniden doğabilir. İşte bunun için gerçek mürşid-i kâmillere ihtiyaç vardır. Onlar sana hakikati, marifeti öğretiyorsa gerçek mürşittir.
Hz. Enes’ten yapılan rivayete göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:
“Cennet halkı kıyamet günü Âdem’in suretinde, otuz üç yaşında, bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir sima hâlinde haşr edilirler. Sonra cennette bulunan bir ağacın yanına götürülürler ve ondan elbise giyinirler, artık ne elbiseleri eskir ve ne de gençlikleri kaybolur.” (Kenzu’l-Ummal, H. No: 39383)
Diğer bir rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir:
“(Ruh üflenmiş) bir düşükten bir pir-i fanîye kadar (cennetlik olan) herkes otuz üç yaşında, Âdem’in suretinde, Yusuf’un güzelliğinde, Eyyub’un ahlakında bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir simayla haşr edilirler.” (age, H. No: 39384)
“Âlimler, dünya kadınlarının cennette bir yaşta olacaklarını, hurilerin ise büyük-küçük (nefislerin arzu ettiği şekilde) çeşitli yaşlarda olacaklarını söylemişlerdir.”
Nebe sûresinde cennetliklere ihsan edilen nimetlerden bahsedilirken de cennet hurilerine atıfta bulunularak “ve kevâibe etrâbâ” buyrulmaktadır. Bu âyetteki “kevâib” gençliğin en ilk ve en güzel dönemini ifade etmekte olup, ergenliğinin ilk demlerindeki genç kızlar demektir. “Etrâben” ifadesi ise aynı yaşta (yaşıt) manasındadır. (Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 101)
Bu hadisler ve ayetler gösteriyor ki, gençlik iksiri keşfedilecek ve insanlar yaşlanmayacaktır. İşte o zaman, topraktan çıkan yiyecekler insanları yaşlandırmayacaktır. Bunun bulunması, yiyeceklerdeki bir püf noktasının keşfedilmesi ile olacaktır. Bu sır, “Rahman ve Rahim” esmasının tecellisinde gizlidir. Rahman ve Rahim dersi, insanoğlunun nasıl 33 yaşından daha fazla yaşlanmayacağını, “gençlik iksiri”nin ne olduğunu anlamanın anahtarıdır.
—oOo—
Geçen vaazdaki evrim konusuna atfen şöyle bir açıklama yapıyoruz ki: Maymunlar uzun yıllardır hayvanat bahçelerinde eğitiliyor ve insanlarla iç içe yaşayanları var. Bırakın kendi başlarına maymun iken gelişip insan olmayı, insan olanlardan öğretenler olmasına rağmen, hâlâ eğitilmiş hiçbir maymun ailesinden insana daha çok benzeyen bir maymun doğmamıştır. Maymunlar yine maymun olarak kalmıştır. O halde evrim diye bir şey yoktur. Bu, yaratılış gerçeğini görmeyen bir anlayıştır.
—oOo—
Tasavvufta nefsin mertebeleri konusunda en son nefs-i kâmile’yi anlattık ve mürşid-i kâmilden bahsettik. Kemal ilmini öğreten büyük öğretmen demek olan mürşid-i kâmil, insanlara seyr-i sülûk yolunu talim eden öğretmendir.
Şimdi, bundan sonraki rütbe ve makam olan ihsan makamına gelelim. Bu soruyu gelin Cebrail (a.s)’a, Muhammed’e sorduralım ve cevabını alalım.
HADİS-İ ŞERİF
Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den şöyle rivayet edilmiştir: Bir gün Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem açıkta oturuyordu. (Yanına) biri gelip:
“Îmân nedir?” diye sordu.
“Îmân; Allâha, Meleklerine, Allâh’a mülâkî olmağa (yâni Rü’yetu’llâh’a), Peygamberlerine inanmak, kezâlik (öldükten sonra) dirilmeğe inanmaktır.” cevâbını verdi.
“Ya İslâm nedir?” dedi.
“İslâm; Allâh’a ibâdet edip (hiçbir şeyi) O’na şerîk ittihâz etmemek, namazı ikâme ve farz edilmiş zekâtı edâ etmek, Ramazan’da da oruç tutmaktır.” buyurdu.
“Ya ihsân nedir?” diye sordu.
“Allâh’a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Eğer sen, Allâh’ı görmüyorsan şüphesiz O, seni görür.” buyurdu.
—oOo—
Karoglan’ın dilinden ihsan makamı nedir?
Evet, Muhammed (s.a.v) dedi ki: İhsan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmektir. Muhammed (s.a.v) Miraç etti, gitti, Allah’ı rüyet etti ve geldi. Artık Allah’a olan imanı mutmain oldu. Aynelyakîn, hakkalyakîn, hisselyakîn olarak bildi. Evvel O’dur, ahir O’dur bildi. Rahman O’dur, Rahim O’dur bildi. Alim O’dur, bütün bilgi O’nundur bildi ve kaynağından o bilgileri içti. O makamdan selam ve salavat ile ümmetine geri gönderildi.
Eğer Muhammed (s.a.v) Miraç’ta geri dönmeseydi, dünyadaki yer çekimi kanunu olmazdı. Onun zirveye çıktıktan sonra geri dönmesi, ümmetine gönderilmesi ve onları irşat etme görevi olan raşidlik vasfıyla, ümmetine kemalat ilmini öğretmesi hikmetindendir.
Muhammed (s.a.v) geri geldi ve ümmetini irşat etti. Bu irşat görevi ondan sonra raşid halifelerce devam ettirildi. Bu raşid halifeler, dört halife ile sınırlı değildir. O’nun mirasını yüklenen âlimler, mürşid-i kâmiller vasıtasıyla devam etmiş ve etmektedir.
—oOo—
Ve ihsan makamında her an Allah görülmez. Aynen Muhammed (s.a.v) gibi, o gitti, gördü, geri geldi ve artık O’nun her an gördüğünü bildi. Fakat onu her an görmedi ve görüyormuş gibi amel etti. Bunun bir misali şudur: Ben, sendeki Allah’ı görüp sana ona göre muamele edersem, bunu yapmış olurum. Mesela sen hâkim isen, ben senin hakkımda karar vereceğini düşünmek yerine, “Hâkim olan Allah bana ne karar verecek?” diye düşündüğümde, sendeki Allah’ı görüp, sende Allah’ın Hakim isminin tecelli ettiğini bilip sana öyle davrandığımda, o zaman ihsan makamında bir an bulunmuş olurum.
Sen de hâkim isen, benim hakkımda karar vereceğin zaman, “Hâkim olan Allah, bu kul hakkında ne hüküm verirdi?” diye düşünüp adalet ve hikmetle hükmettiğinde, o zaman ikimiz de ihsan üzere olmuş oluruz. Fakat her an bu tefekkürde olamayabiliriz. Çünkü zirvede, ihsan makamında çıkıp oturulmaz; oraya çıkarsın, inersin. İnsan her an bu şuurda kalamayabilir. Zira insan cibidir, her an bir dengesizlik edebilir, bir günah işleyebilir, halife olduğunu unutabilir. Nitekim Havva ile Âdem de unuttular ve hata ettiler.
İhsan tefekkürü anlıktır, o makam her an meşgul edilmez. Yoksa seni her an o makamda zannedip tefekkür edince, senin gaflette olduğun zamanları hesap etmemiş olurum. Bu büyük bir hata olur. Şeyh, müritlerince yüceltilir, gözlerinde büyür, hiç hata etmez sanılır. Oysa Âdem gibi ulü’l-azm bir peygamber gafil kalabildiyse, senin şeyhin de gaflete düşebilir, hata edebilir. Bunu unutmamak gerekir.
—oOo—
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da’vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fatiha maassalavat.
Sübhâneke Allâhümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullâhe ve etûbu ileyk.
—OoO—
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Tasavvufda Nefsin ihsan Makamı Nedir?
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Öncelikle nefis, vücut denilen arabayı veya motoru süren sürücü, şoför manasındadır. Bu motor ve araba yaptıklarından hesaba çekileceği için, onu yabani bir at misali üstüne binip güzel işler yaptırabilmek adına önce terbiye etmek gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek şarttır. Burada İslam’ın şartları olan namaz ve oruç devreye girer. İnsan oruç ile önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atını veya motorunu kontrol etmeyi, fren sistemini nasıl kullanması gerektiğini öğrenir. Oruç ile helal olan bir şeye bile gem vurulur, ardından nefsin diğer arzularına fren yapması öğretilir. Bunu öğrenince, insan İslam’ın haram ve yasak dediği durumlarda frene basıp nefis atının gemini çekerek gerektiğinde onu durdurur. Böylece nefis, kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiye ehli olur.
—oOo—
Top, vuruş hızına göre zirveye çıkar ve sonra aşağı iner. Yani zirve orada oturmak için değildir. İhsan makamı da orada oturup devamlı kalmak için değildir. Hz. Muhammed (s.a.v) Miraç’ta en zirveye çıkmış ve sonra geri dönmüştür. Orada kalmamış, ümmetini irşat için geri dönmüştür. İhsan makamına çıkan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etme şuuruna eren kimse, orada makamı meşgul etmez, keyif yapmaz; bilakis geri dönüp ümmetini irşat eder.
“Koca kari dünya bu gece bana göründü ve diyor ki: ‘Ne ana gördüm ne baba, ne evlat gördüm ne koca, ama yine de yaşadım doya doya.’ İmza: Hoşça kal, yalan dünya.”
İnsanlık artık genç kalmayı bulmalıdır diyor bana yol açıyor, bunu insanlara öğret diye.
Hangi yiğidi toprak yutmadı ki? Hangi ceylan gözler toprak olmadı ki? Hangi en tatlı yemek, ya tuvalet olup ya da hücre olup sonunda toprağa karışmadı ki?
—oOo—
Tasavvuftaki “Seyr-i Sülûk” ilmini bilmeyen, tasavvuf nedir bilmez. Bu yoldaki yolculuğu anlamak, hakikat ve marifete ulaşmanın temelidir. Doğmak, gizli alemden hakikat alemine geçmektir. Bu seyr-i sülûkunu tamamlayanlar yeniden doğabilir. İşte bunun için gerçek mürşid-i kâmillere ihtiyaç vardır. Onlar sana hakikati, marifeti öğretiyorsa gerçek mürşittir.
Hz. Enes’ten yapılan rivayete göre Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:
“Cennet halkı kıyamet günü Âdem’in suretinde, otuz üç yaşında, bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir sima hâlinde haşr edilirler. Sonra cennette bulunan bir ağacın yanına götürülürler ve ondan elbise giyinirler, artık ne elbiseleri eskir ve ne de gençlikleri kaybolur.” (Kenzu’l-Ummal, H. No: 39383)
Diğer bir rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir:
“(Ruh üflenmiş) bir düşükten bir pir-i fanîye kadar (cennetlik olan) herkes otuz üç yaşında, Âdem’in suretinde, Yusuf’un güzelliğinde, Eyyub’un ahlakında bıyıklı, bedenleri kılsız ve karagözlü bir simayla haşr edilirler.” (age, H. No: 39384)
“Âlimler, dünya kadınlarının cennette bir yaşta olacaklarını, hurilerin ise büyük-küçük (nefislerin arzu ettiği şekilde) çeşitli yaşlarda olacaklarını söylemişlerdir.”
Nebe sûresinde cennetliklere ihsan edilen nimetlerden bahsedilirken de cennet hurilerine atıfta bulunularak “ve kevâibe etrâbâ” buyrulmaktadır. Bu âyetteki “kevâib” gençliğin en ilk ve en güzel dönemini ifade etmekte olup, ergenliğinin ilk demlerindeki genç kızlar demektir. “Etrâben” ifadesi ise aynı yaşta (yaşıt) manasındadır. (Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, s. 101)
Bu hadisler ve ayetler gösteriyor ki, gençlik iksiri keşfedilecek ve insanlar yaşlanmayacaktır. İşte o zaman, topraktan çıkan yiyecekler insanları yaşlandırmayacaktır. Bunun bulunması, yiyeceklerdeki bir püf noktasının keşfedilmesi ile olacaktır. Bu sır, “Rahman ve Rahim” esmasının tecellisinde gizlidir. Rahman ve Rahim dersi, insanoğlunun nasıl 33 yaşından daha fazla yaşlanmayacağını, “gençlik iksiri”nin ne olduğunu anlamanın anahtarıdır.
—oOo—
Geçen vaazdaki evrim konusuna atfen şöyle bir açıklama yapıyoruz ki: Maymunlar uzun yıllardır hayvanat bahçelerinde eğitiliyor ve insanlarla iç içe yaşayanları var. Bırakın kendi başlarına maymun iken gelişip insan olmayı, insan olanlardan öğretenler olmasına rağmen, hâlâ eğitilmiş hiçbir maymun ailesinden insana daha çok benzeyen bir maymun doğmamıştır. Maymunlar yine maymun olarak kalmıştır. O halde evrim diye bir şey yoktur. Bu, yaratılış gerçeğini görmeyen bir anlayıştır.
—oOo—
Tasavvufta nefsin mertebeleri konusunda en son nefs-i kâmile’yi anlattık ve mürşid-i kâmilden bahsettik. Kemal ilmini öğreten büyük öğretmen demek olan mürşid-i kâmil, insanlara seyr-i sülûk yolunu talim eden öğretmendir.
Şimdi, bundan sonraki rütbe ve makam olan ihsan makamına gelelim. Bu soruyu gelin Cebrail (a.s)’a, Muhammed’e sorduralım ve cevabını alalım.
HADİS-İ ŞERİF
Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den şöyle rivayet edilmiştir: Bir gün Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem açıkta oturuyordu. (Yanına) biri gelip:
“Îmân nedir?” diye sordu.
“Îmân; Allâha, Meleklerine, Allâh’a mülâkî olmağa (yâni Rü’yetu’llâh’a), Peygamberlerine inanmak, kezâlik (öldükten sonra) dirilmeğe inanmaktır.” cevâbını verdi.
“Ya İslâm nedir?” dedi.
“İslâm; Allâh’a ibâdet edip (hiçbir şeyi) O’na şerîk ittihâz etmemek, namazı ikâme ve farz edilmiş zekâtı edâ etmek, Ramazan’da da oruç tutmaktır.” buyurdu.
“Ya ihsân nedir?” diye sordu.
“Allâh’a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Eğer sen, Allâh’ı görmüyorsan şüphesiz O, seni görür.” buyurdu.
—oOo—
Karoglan’ın dilinden ihsan makamı nedir?
Evet, Muhammed (s.a.v) dedi ki: İhsan, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmektir. Muhammed (s.a.v) Miraç etti, gitti, Allah’ı rüyet etti ve geldi. Artık Allah’a olan imanı mutmain oldu. Aynelyakîn, hakkalyakîn, hisselyakîn olarak bildi. Evvel O’dur, ahir O’dur bildi. Rahman O’dur, Rahim O’dur bildi. Alim O’dur, bütün bilgi O’nundur bildi ve kaynağından o bilgileri içti. O makamdan selam ve salavat ile ümmetine geri gönderildi.
Eğer Muhammed (s.a.v) Miraç’ta geri dönmeseydi, dünyadaki yer çekimi kanunu olmazdı. Onun zirveye çıktıktan sonra geri dönmesi, ümmetine gönderilmesi ve onları irşat etme görevi olan raşidlik vasfıyla, ümmetine kemalat ilmini öğretmesi hikmetindendir.
Muhammed (s.a.v) geri geldi ve ümmetini irşat etti. Bu irşat görevi ondan sonra raşid halifelerce devam ettirildi. Bu raşid halifeler, dört halife ile sınırlı değildir. O’nun mirasını yüklenen âlimler, mürşid-i kâmiller vasıtasıyla devam etmiş ve etmektedir.
—oOo—
Ve ihsan makamında her an Allah görülmez. Aynen Muhammed (s.a.v) gibi, o gitti, gördü, geri geldi ve artık O’nun her an gördüğünü bildi. Fakat onu her an görmedi ve görüyormuş gibi amel etti. Bunun bir misali şudur: Ben, sendeki Allah’ı görüp sana ona göre muamele edersem, bunu yapmış olurum. Mesela sen hâkim isen, ben senin hakkımda karar vereceğini düşünmek yerine, “Hâkim olan Allah bana ne karar verecek?” diye düşündüğümde, sendeki Allah’ı görüp, sende Allah’ın Hakim isminin tecelli ettiğini bilip sana öyle davrandığımda, o zaman ihsan makamında bir an bulunmuş olurum.
Sen de hâkim isen, benim hakkımda karar vereceğin zaman, “Hâkim olan Allah, bu kul hakkında ne hüküm verirdi?” diye düşünüp adalet ve hikmetle hükmettiğinde, o zaman ikimiz de ihsan üzere olmuş oluruz. Fakat her an bu tefekkürde olamayabiliriz. Çünkü zirvede, ihsan makamında çıkıp oturulmaz; oraya çıkarsın, inersin. İnsan her an bu şuurda kalamayabilir. Zira insan cibidir, her an bir dengesizlik edebilir, bir günah işleyebilir, halife olduğunu unutabilir. Nitekim Havva ile Âdem de unuttular ve hata ettiler.
İhsan tefekkürü anlıktır, o makam her an meşgul edilmez. Yoksa seni her an o makamda zannedip tefekkür edince, senin gaflette olduğun zamanları hesap etmemiş olurum. Bu büyük bir hata olur. Şeyh, müritlerince yüceltilir, gözlerinde büyür, hiç hata etmez sanılır. Oysa Âdem gibi ulü’l-azm bir peygamber gafil kalabildiyse, senin şeyhin de gaflete düşebilir, hata edebilir. Bunu unutmamak gerekir.
—oOo—
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da’vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fatiha maassalavat.
Sübhâneke Allâhümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullâhe ve etûbu ileyk.
—OoO—
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca