Raşit Tunca Forumu

Tam Versiyon: Tasavvufda Nefsin Safiye Makamı Nedir? Nefsi Safiye
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[attachment=188731]

Nefsi Safiye – Tasavvufda Nefsin Safiye Makamı Nedir?

Yakîn Bilgisi Nedir? Örnekleriyle

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

الم تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Sadakallahul Azim. Lokman Suresi, 1-4. ayetler.

Meali: Elif, Lâm, Mîm. İşte bu âyetler, hikmet dolu Kitab’ın âyetleridir. İhsan sahipleri için bir hidayet ve rahmettir. Onlar namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve ahirete kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

—oOo—

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin.” “Ya Resulallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?” denince, “İş ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin.” buyurdu. (Hadis-i Şerif)

Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz

Öncelikle nefis, vücut denilen arabayı veya motoru süren sürücü manasındadır. Bu motor ve araba yaptıklarından hesaba çekileceği için, onu yabani bir at misali terbiye edip güzel işler yaptırabilmek gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek şarttır. Burada İslam’ın şartları olan namaz ve oruç devreye girer. İnsan oruç ile önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atını kontrol etmeyi, fren sistemini nasıl kullanması gerektiğini öğrenir. Oruç ile helal olan bir şeye bile gem vurulur, ardından nefsin diğer arzularına fren yapması öğretilir. Bunu öğrenince, insan İslam’ın haram ve yasak dediği durumlarda frene basıp nefis atının gemini çekerek gerektiğinde onu durdurur. Böylece nefis, kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiye ehli olur.

—oOo—

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.

Meali: Sana “Yakîn Bilgisi” gelinceye kadar Rabbine kulluk et. (Hicr Suresi, 99. ayet)

—oOo—

Yakîn bilgisi, eşyanın hakikatini bilmektir. Hz. İsa’ya öyle bir yakîn bilgisi gelmişti ki, hangi şeyin, hangi toprağın, hangi bitkinin, kimin cibilliyeti olduğunu bilirdi. Çünkü o toprağın, o elementlerin dili ona bunu söylerdi. Bu yakîn bilgisi, Hz. Muhammed’e (s.a.v) de müşriklerin yemeğine zehir kattıkları gün gelmiştir. O gün eti ağzına götürdüğünde, etteki melekler ona “Ya Resulallah, beni yeme, ben zehirliyim” demiştir.

Peki bu yakîn bilgisi nedir? Elementlerin sesini duyar olmak, element meleklerinin sesini işitebilmek makamıdır. İşte tasavvuftaki nefsin mertebelerinden olan “Safiye Makamı”ndan bahsediyoruz. Bu o kadar saf bir derecedir ki, saflık ve safiyet seni elementlerin sesini duymaya kadar götürür. Öyle bir yakîn bilgisi hâsıl olur ki, sen o sesleri duyup ayırt edebilirsin.

Hz. İsa ve havarileri bir yere vardıklarında, İsa bir avuç toprak veya çamur alıp, “Bu, Nuh’un oğlunun mafsal kemiğidir, haydi dirilt de bakalım” demişti. “Ya Ruhullah” dediler. O da:
“Rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ reşedâ”
dedi ve o toprak canlandı, kalktı, onlarla konuştu. Havariler de onun doğru söylediğini gördüler ve onlara da bu yakîn bilgisi geçti. Tabiatın sesini duyar oldular.

Safiye makamı bazen elden ele verilir, bazen de kişinin kendi tasarrufu ile kazanılır. İlmelyakîn bilgisi için elde ilmi bir burhan, yani yazılı bir metin, bir bilgi olmalıdır ki onu okuyup ilmen bilebilesin. Allah bu ilmini her zaman insanların sandığı gibi sadece levhalara yazmamıştır. Tevrat nüshaları, dünyanın dört bir yanındaki taşlara kazınmış yazılardır ve tahrip edilmemiş olan orijinal Tevrat onlardır. Mısır piramitlerinin içindeki resimli yazılar da buna dâhildir. Taşa kazındığı için günümüze kadar gelmiştir. Ancak insanoğlunun bunlarda da ahmaklık ettiği görülünce, Rabbim bu yöntemi neshetmiş ve Kur’an’ı kainatta yazılı kılmıştır.

Nasıl mı? Çekirgelerde bir ayet veya bir nüsha vardır, alüminyumun içinde bir nüsha vardır, eşekte bir nüsha, devede bir nüsha veya ayet yazılıdır. Bütün hak kitaplar canlıdır, hala bozulmadan kalanları vardır. Tahrip edilmiş olanlar ise bugün tahrif edilmiş bitkiler, hayvanlar olarak tezahür etmektedir. Özü bozulmuş bir elma, tahrif olmuş bir ayeti temsil eder. Ama onun orijinal metni elimizde varsa, bozulmamış bir elma türü, çekirdeği tahrif olmamışsa, Allahu Teala’nın ayetlerinden bir ayeti temsil eder. İşte Kur’an kainatta yazılıdır.

—oOo—

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ

Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm. İnne hâzâ le huve hakkul yakîn.

Meali: Ey sağdaki! (iyiler zümresi) Sana selam olsun! Ama yalanlayıcı sapıklardan ise, onlar için alevli ateş, kaynar su vardır. Muhakkak ki bunlar, hakkal yakîn olarak bilinir ve öğretilir. (Vâkıa Suresi, 91-95. ayetler)

—oOo—

İngilizceyi en iyi İngiltere’de yaşayanlar öğrenir veya bir İngilizle devamlı konuşanlar daha iyi öğrenir. İtalyanca, Türkçe, Almanca da böyledir. Öyleyse elementlerin dilini de elementlerle konuşabilen ve yakîn bilgisine sahip olanlar bilir. O kadar saf olmalıdır ki halin, elementleri duyasın, sonra onların dilini anlamayı da öğrenesin.

Hz. İsa’ya verilen yakînlik bilgisi, elementlerin sesini duyacak bir yakînliktir. Hz. Muhammed’e (s.a.v) de öyle bir yakînlik verilmiştir. Allah, İbrahim’i yakacak olan ateşe:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ

Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrâhîme.

Meali: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik. (Enbiya Suresi, 69. ayet)

İşte öyle bir yakînlik derecesi vardır ki, ateşle, suyla konuşabiliyorsun.

Allah Teala buyuruyor:
“Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr Suresi, 99. ayet)

Bu ilim, Hz. İbrahim’e öğretilirken önce oğlunu kurban etmesi emredilerek sınandı. Bıçak kesmiyordu, izinsiz kesemiyordu. Sonra mancınığa bindirilip ateşe atıldığında da Allah buyurdu: “Biz dedik ki: Ey ateş!” Yani İbrahim bu elementleri duyabilecek, onlarla konuşabilecek yakîn bilgisinden henüz yoksundu.

Ashab-ı Kehf’e öyle bir kelime öğretti ki Rabbim, onlar 300 sene sonra kalkmak istediler. Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresi’nde bu kelime hakkında şöyle buyrulur:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi mislihî mededâ.

Meali: De ki: “Denizler, Rabbimin kelimeleri için mürekkep olsaydı ve onun bir mislini daha yardıma getirmiş olsaydık bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler mutlaka tükenirdi.” (Kehf Suresi, 109. ayet)

Bu sırlı kelimeyi dediğin zaman, Allah seni uykudan kalkar gibi kaldırır. Sır bu kelimedir ama hangi kelime olduğunu Allah bildirmeyince bilemezsin. Onlar bir kelime öğrendiler ve bu kelime onları 300 sene sonra uyandırdı. Her kim akşam yatarken bu ayeti okuyup “Rabbim, Ashab-ı Kehf’i kaldıran kelime hürmetine beni de şu saatte kaldır” derse, inşallah faydasına nail olur. Fakat bu ayet o kelime değildir, o kelime hürmetine kullanılır.

Allah diyor ki: “Biz ateşe dedik ki: ‘Serin ol!’ Haydi sen de söyle bu kelimeyi ateşe, bakalım kimin sözüne itaat edecek.” Eğer ben o yakîn ve safiyet makamına çıkmadıysam, benim “yâ nâru kûnî berden ve selâmen” demem işe yaramaz. Ama öyle kimseler vardır ki, safiyet makamına çıkmışlardır. Onlar derse o kelimeyi, ateş yakmaz, bıçak kesmez.

İş ehlinde güzeldir. Doktorluk, doktor bilgisi olanda güzeldir. Sen hiç tedavi olmak için baytarın önüne yatar mısın? Ameliyat etsin diye. Belki zorda kalırsan olur ama ne kadar güvenebilirsin? Doktor başka, baytar başka değil mi? Yine doktoru alıp gelip ona “hadi bana İstanbul köprüsü yap” denir mi? O mühendisin işi ve görevidir.

Safiye makamına çıkmayan ve sır saklayamayan birisine bu kelimeler öğretilmez. Hz. Süleyman’a, Belkıs’ın tahtını getiren “Asaf bin Berhiya”, safiyye makamına çıkmış bir Allah adamıydı. Ona öyle bir kelime öğretilmişti ki, onunla bir yerden bir yere gidebilmek, veya bir yerdekini başka yere taşıyabilmek için tılsımlı bir kelimeydi.

Eğer seni elementlere komutan tayin ederlerse, bir komutan bir orduyu isterse “suya dal” der, hepsi suya dalar, “çık” der çıkarlar. Öyle sokaktan geçen biri askere “yat” deyince mi asker yatar, yoksa komutanını tanıyıp komutan deyince mi yere yatar? İşte elementlere emredebilme yetkisi olan bir zât-ı muhterem de “gel buraya” deyince ağaç kökleriyle çıkar gelir. Hz. Muhammed’de (s.a.v) bu oldu mu? Oldu. Hacetini gidereceği zaman ağaçlara “gel buraya, beni sakla” diyordu, onlar da gelip onu saklarlardı.

Hakkal yakîn derecesindeki bir yakîn bilgisi, ateşin yaktığını, gerektiğinde ekmek pişirdiğini, suyun gerektiğinde hayat enerjisi olduğunu, ama bazen de boğup adam öldürdüğünü bilmek derecesinde kalır. Ondan daha üstün bir yakîn bilgisi vardır ki, işte ateşe “serin ve selamet ol” diyebilme derecesi, bıçağa “kesme” diyebilme derecesidir. Tasavvuf ehli bu makama “nefs-i safiye” der.

—oOo—

Elementlerin dilini bilmek işte böyledir. Hz. Yunus, Derviş Yunus bu makama eren biriydi. Ne diyor: “Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır?”, “Ne inilersin dertli dolap?” Hz. İsa ise o çiçeğin annesini, babasını bilen bir makamdadır. Bu kimin cibilliyeti, bunu kim yiyecek de onda lokma olacak, hücre olacak bilen bir makamdır. Böyle olunca, sen senin olacak lokmayı yiyebilir, nefesi alabilirsin.

—oOo—

Hz. Hatice’nin ümmetin annesi olduğunu söylediğimiz için bizi yine yalancı çıkarmaya kalkanlar oldu. Herkesin bir cibilliyeti, hayvan cinsinden bir sıfatı vardır ve o hayvanın özellikleri o kimsede tezahür eder. Hz. Hatice’nin ümmetin annesi olması, tabiatta karıncalarda olduğu gibi bir anne karıncanın bütün karıncaların annesi olması gibidir. Arılarda da durum aynıdır. Hz. Meryem’in, Hz. İsa’nın annesi olması da böyledir. Meryem, fakir bir kadındı, oğlunu saraylarda büyütmedi. Harmana götürülen arabalardan dökülen buğday başaklarını toplayarak büyüttü.

Saf kelimesi, “saf kan at”, “saf ırk” gibi ifadelerde geçer. Safiye, saf ırk demektir. O makama ancak saf ırk olan kimseler ulaşabilir. Dünyada at ayrı bir soydur, aslan ayrı bir soydur, kedi ayrı bir soydur. Hepsini ari, diri ırkı vardır. Ama onları bozdular. Elma bozulunca, oynanınca nerede bulacaksın gerçek elmayı? Tavuk gribi dediler, gerçek tavukları itlaf ettirdiler, herkese bozuk ırk tavuk sattılar. Gerçek tavuk kaldıysa birkaç bilinmeyen köyde kaldı belki. Domates fiyatını bir düşürdüler, kamyonlarca domates çöpe döküldü, ertesi sene ekmediler, domates tohumu kayboldu. Sonra kendileri bozuk domates soyunu piyasaya sürdüler. Artık gerçek, arı diri domates kalmadı.

Rabbim o arı diri soya, saf soya, saf ırka, Muhammed soyuna yardım etsin.

—oOo—

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da’vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.

Âmin.
El-Fatiha maassalavat.

Sübhâneke Allâhümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullâhe ve etûbu ileyk.

—OoO—

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Nisan 2016 Salı