Raşit Tunca Forumu

Tam Sürüm: Derecesi Arşa kadar ulaşmiş olan Kul (Kar©glanin 30 Nisan 2017 Vaazi)
Şu anda içeriğimizin sadeleştirilmiş bir sürümünü görüntülüyorsunuz. Tam sürümü görüntüleyin ve uygun biçimlendirmeyi kullanın.

Derecesi Arşa Kadar Ulaşmış Olan Kul

(Kar©glan'ın 30 Nisan 2017 Vaazı)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ لْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ

Rafîud deracâti zûl arşi, yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ibâdihî li yunzira yevmet telâk. Yevme hum bârizûne lâ yahfâ alallâhi minhum şey'un. Limenil mulkul yevme? Lillâhil vâhidil kahhâr. El yevme tüczâ kullu nefsin bimâ kesebet. Lâ zulmel yevme. İnnallâhe serîul hisâb.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi olan Allah, kullarından dilediğine emrinden olan ruhu, buluşma ve hesap gününü hatırlatmak üzere indirir. O gün herkes ortaya çıkar. Hiçbir şey Allah'tan gizli kalmaz. Bugün mülk ve hükümranlık kimindir? Tek ve kahredici olan Allah'ındır. Bugün her nefse kazandığının karşılığı verilir. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah'ın hesabı çok süratlidir.

Sadakallahul Azîm. Mü'min Suresi, 15-17. ayetler.

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Cennetlikler, Âdem'in suretinde olacaklardır."

(Hadis-i Şerif, Buhârî)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

"Cehennemin etrafı şehvetlerle donatıldı, cennetinki ise zorluklarla kuşatıldı."

(Hadis-i Şerif, Buhârî)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:

"Kıyamet gününde kulun ayakları, Rabbinin huzurundan şu hususlar soruluncaya kadar bir yere kıpırdamaz: Ömrünü nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve bildiklerini uygulayıp uygulamadığından."

(Hadis-i Şerif, Tirmizî)

"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.

Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."

Yolculuğumuza Başlıyoruz:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ

Ya'lemu hâinetel a'yuni ve mâ tuhfîs sudûr.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

"Allah, gözlerin hain bakışını ve sinelerin gizlediği şeyleri bilir."

Sadakallahul Azîm. Mü'min Suresi, 19. ayet.

Tasavvufta Letâifler: Çakralar ve Enerji Merkezleri

Letâif: Arapça "latîfe" kelimesinin çoğuludur. Latifeler anlamına gelir.

Latîf: İnce, görülemeyecek kadar ince ve saf olan demektir. Mesela oksijenin taneciklerini gözümüzle göremeyiz. Hücreleri de mikroskop olmadan göremeyiz. Bu bakımdan bunları bir benzetme olarak "latîf" varlıklar şeklinde düşünebiliriz.

Gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherler olarak anlatılan letâif, baş gözüyle görülmez; ancak onlara atfedilen vazifelerden söz edilerek varlıkları açıklanır. Tasavvuf geleneğinde insanın manevî yapısıyla ilgili önemli kavramlardan biri olarak ele alınırlar.

Latîfe kavramı, tasavvufî literatürde insanın manevî ve psikospiritüel yönleriyle ilişkilendirilmiştir. Geleneksel bazı yorumlarda bunlar, Çin tıbbındaki meridyenler veya çakralarla benzetilerek açıklanmıştır.

İnsanın on latifeden, yani "Letâif-i Aşere"den meydana geldiği şeklinde bir tasavvufî yaklaşım vardır:

* Kalp,
* Ruh,
* Sır,
* Hafî,
* Ahfâ,
* Nefs,
* Ateş,
* Hava,
* Su,
* Toprak.

Bunlardan ilk beşi Letâif-i Hamse olarak âlem-i emirle; diğerleri ise âlem-i halkla ilişkilendirilir.

1. Kalp: Makamının sol memenin dört parmak altında olduğu kabul edilir. İlâhî huzur ve tecellî mahallidir.

2. Ruh: Makamının sağ memenin dört parmak altında olduğu kabul edilir. İlâhî aşk ve muhabbet mahallidir.

3. Sır: Makamının sol memenin iki parmak üstünde olduğu kabul edilir. İlâhî mârifet mahallidir.

4. Hafî: Makamının sağ memenin iki parmak üstünde olduğu kabul edilir. İlâhî tecellî ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.

5. Ahfâ: Makamının göğüs kafesinin üst ucundan, yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıda olduğu kabul edilir. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecellîlerle ilişkilendirilir. Burada elde edilen duruma izmihlâl denir.

6. Nefs-i Nâtıka: Küllî latifenin yerinin iki kaşın ortası olduğu şeklinde bir tasavvufî anlayış vardır.

7. Nefs-i Küllî: Tüm bedenle ilişkilendirilir ve Sultânî Zikir Makamı olarak ifade edilir.

8. Akl-ı Küll: Beyinle temsil edildiği, Cebrâil, ilham ve vahiy kavramlarıyla ilişkilendirildiği şeklinde yorumlar vardır.

Bu letâiflerin nurlarına gelince:

Latîfe-i kalbin ziyası sarı, nuru yeşil olarak tasavvur edilir.

Latîfe-i ruhun nuru, renksiz oksijen ve karbondioksitle; siyah veya duman rengiyle sembolik olarak ilişkilendirilir.

Latîfe-i sırrın nuru mavi, deniz ve okyanus rengiyle ilişkilendirilir.

Latîfe-i hafînin nuru kırmızı, kan ve ateşle ilişkilendirilir.

Latîfe-i ahfânın ziyası turuncu, nuru ise kar beyazı veya süt beyazı olarak tasavvur edilir. Bu renkler, benim tasavvufî yorumum içerisinde sembolik anlamlar taşımaktadır.

Allah Teâlâ insanın cesedini yaratmış ve diğer latifeleri bedendeki yerleriyle irtibatlandırmıştır.

Seyr u Sülûk ve Letâif

Seyr u sülûk sırasında âlem-i emirden olan beş latifenin; imkân dairesi, velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrânın ilk kısmı olan akrebiyyet dairesiyle ilişkilendirildiği tasavvufî açıklamalar vardır.

Nefs, velâyet-i kübrânın ikinci, üçüncü ve dördüncü kısımları olan muhabbet daireleriyle; ateş, hava ve su unsurları velâyet-i ulyâ ile; toprak unsuru ise kemâlât-ı nübüvvetle ilişkilendirilir.

On latifenin tasfiye ve tezkiyelerinden sonra bir araya toplanarak "hey'et-i vahdâniyye" ismini aldığı ve kemâlât-ı risâlet mertebesinden itibaren seyr u sülûkun sonuna kadar feyzin geldiği yerin hey'et-i vahdâniyye olduğu anlatılır.

Nefs

Nefsin yedi mertebesi vardır: Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râzıyye, Marziyye ve Sâfiyye/Kâmile.

Nakşibendî tarikatında nefsin mertebeleri icmâlî olarak nefs-i emmâre ve nefs-i mutmainne biçiminde de ele alınır. Nefsin itminana ermesi velâyet-i kübrâda, rıza makamının elde edilmesiyle ilişkilendirilir.

Nefs-i emmâre sahibinde akıl, akl-ı meaş olarak; nefs-i mutmainnede ise akl-ı meâd olarak açıklanır.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Dikkat ediniz ki, insanın cesedinde bir et parçası vardır ki, o et parçası sâlih oldukça bütün vücuttaki âzalar sağlam olur. Eğer o fasid olursa bütün cesedi bozulur. O et parçası kalptir."

(Hadis-i Şerif, Buhârî)

Kalp, bütün latifelerin merkezi olup ruhun sarayı olarak anlatılır. Ruh kalpte egemen olduğunda bedenin davranışlarının da ruhun emirleri doğrultusunda şekilleneceği ifade edilir. Ruh vasıtasıyla alınan ilâhî feyiz ve terbiye, bedenin bütün işlerine yansır.

Kalpte yakîn nuru parlamaya başlayınca dünya hayatı fânî ve değersiz görünür. Çünkü kalp, mârifetullah nurunun parlayacağı mahal olarak kabul edilir. Bütün ilâhî sırların orada tecellî ettiği düşünülür.

Kalpte o hakikî ve lâhûtî güneşin doğmasıyla, bu yüksek tecellînin nurlu eserleri insanın bütün azalarında zâhir olur. O zaman kulluk vazifelerini derin ve derûnî bir zevk ve neşe içerisinde seve seve îfa eder.

ZİKİR VE LETÂİFLER — ÇAKRALAR

Zikrin nurunun ilk olarak kalbe, daha sonra diğer letâife sirayet ettiği tasavvufî olarak ifade edilir.

Zikre devam edildiğinde kalpten Allah'ın sevmediği ve razı olmadığı düşüncelerin silinip gittiği, zikir kalbe iyice yerleşince insanın her hâlinde zikretme hâline geçtiği ve böylece gafletin azaldığı anlatılır.

Zikir sayesinde insanın sıfatlarının değişeceği, Cenâb-ı Hakk'ın razı olduğu ahlâk ve sıfatların insanda oluşacağı ifade edilir.

SU UNSURU

Vücudumuzun su içeriği yaş, cinsiyet, boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve fiziksel aktiviteye göre değişir.

Çocukların vücudundaki su oranı yüksektir. Yaş ilerledikçe suyun yerini yağ dokusu almaya başlar. Yetişkinlerde vücut su oranı yaklaşık yüzde 60 civarında olabilir. Bu oran kişiden kişiye değişir.

Tasavvufî yorum içerisinde vücuttaki su unsuru, nefsin kötü sıfatlarından biri olarak görülen nifak özelliğiyle ilişkilendirilir. Suyun bulunduğu kabın şeklini alması ve bulunduğu şartlara göre değişmesi, sembolik olarak insandaki iki yüzlülükle benzetilir.

Ancak bu sıfatın mürşid-i kâmilin terbiyesi, himmeti ve tasarrufu ile alçak gönüllülüğe dönüşebileceği; kalpten nifak ve yalancılığın giderilip yerine samimiyet ve mertliğin gelebileceği ifade edilir.

İnsan kemâle erdiğinde su gibi saf, temiz, renksiz, kokusuz, tatsız ve temizleyici bir hâle ulaşmanın sembolik olarak anlatıldığı düşünülebilir.

ATEŞ UNSURU

Ateş unsurunun kötü hâli hiddet ve celâli; kemâl hâli ise olgunluk ve pişmişliği temsil eder.

Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatının, İslâm'ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmânî taraftarlığa dönüşmesi gerektiği ifade edilir.

HAVA UNSURU

Hava unsurunun anlamı, onsuz olunamayacağını bilmektir. Ruhsuz canlılık olmaz. İnsan hayatında oksijen ve diğer gazların önemli bir yeri vardır.

Hava unsurundan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfatının, kemâl hâlinde izzet, vakar ve heybet gibi olumlu özelliklere dönüşebileceği ifade edilir.

TOPRAK VE ELEMENTLER

Toprak unsuru, nefs-i nâtıkayı ve insan bedeninin meydana gelmesinde rol alan maddî unsurları temsil eden bir sembol olarak ele alınır.

Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik ve uyuşukluk gibi durumların, kemâl hâlinde sabır ve itidal sıfatına dönüşeceği ifade edilir.

Toprağın da farklı çeşitleri vardır: Killi toprak, humuslu kara toprak, kahverengi humuslu toprak, kireçli beyaz toprak, kumlu toprak, demirli toprak ve çeşitli kayaçlar gibi.

Ben bunu insanın kemâl yolculuğuna da bir benzetme olarak görüyorum. İnsan da bulunduğu hâle göre sert veya yumuşak, verimli veya verimsiz olabilir. Kemâle ulaştığında ise farklı özellikleriyle değer kazanır; bakır ve altın gibi madenler de bu bakımdan sembolik olarak düşünülebilir.

İnsan küçük bir âlemdir ve büyük âlemin nümunelerini taşır. Buna göre ruhun, sırrın, hafînin ve ahfânın asılları büyük âlemde nedir? Yani hafî, ahfâ ve sır latifeleri büyük âlemde neyi temsil eder?

Âlem ikiye ayrılır:

1. Âlem-i halk,
2. Âlem-i emir.

Âlem-i halk; bütün yaratılan şeyler, mâsivâ dediğimiz kâinat ve mahlûkattır.

Âlem-i emir ise zât, sıfat, isim ve şuunât-ı ilâhiyye ile ilişkilendirilen âlemdir.

İnsan, kâinatın ve kâinatta tecellî eden âlem-i emrin özü ve özeti olarak görülür. Yani insan-ı kâmil, hem âlem-i emrin hem de âlem-i halkın özü ve nümunesi olarak düşünülür.

Âlem-i emrin ve âlem-i halkın asıllarının, külliyatının, gölgelerinin ve nümunelerinin; âlem-i asgar olan insanda da bulunduğu tasavvufî bir anlayıştır.

İşte tasavvufta ve literatürde beş cevher diye isimlendirilen kalp, ruh, sır, hafâ ve ahfânın asıllarının kâinat ve emir âleminde olduğu; gölgeleri ve nümunelerinin ise insanda ve insanın mahiyetinde bulunduğu ifade edilir.

Burada "asıllar" deyince emir âlemindeki vücutlar; "gölgeler ve nümuneler" deyince mahlûkattaki tecellîler ve vücutlar anlaşılmalıdır.

1. Kalp: Güneşi Temsil Eder

Âlem-i halk açısından Hz. Muhammed'e ve kâinatta onunla alakalı makamlara, mekânlara ve boyutlara işaret ettiği şeklinde bir yorum yapılır. Âlem-i emir açısından ise Hz. Muhammed'in mahiyetine ve hakikatine bakar.

2. Ruh: Hava ve Akciğerleri Temsil Eder

Âlem-i ervahın nümunesi olarak kabul edilir. Âlem-i halk itibariyle Hz. İsa aleyhisselâmın varlığına, makamına, mekânına ve kâinatla münasebetine bakar. Âlem-i emir itibariyle de Hz. İsa aleyhisselâmın mahiyetine ve hakikatine bakar.

3. Sır: Su ve Böbrekleri Temsil Eder

Âlem-i ervahın nümunesi olarak ele alınır. Âlem-i halk itibariyle Hz. Nuh aleyhisselâmın varlığına, makamına, mekânına ve kâinatla münasebetine bakar. Âlem-i emir itibariyle de Hz. Nuh aleyhisselâmın mahiyetine ve hakikatine bakar.

4. Hafî: Kan ve Ateşi; Bedende Karaciğeri Temsil Eder

Âlem-i ervahın nümunesi olarak ele alınır. Âlem-i halk itibariyle Hz. İbrahim aleyhisselâmın varlığına, makamına, mekânına ve kâinatla münasebetine bakar. Âlem-i emir itibariyle de Hz. İbrahim aleyhisselâmın mahiyetine ve hakikatine bakar.

5. Ahfâ: Hormonları ve Duyguları Temsil Eder

Bu latife; hormonlar, duygular, parçacıklar ve modern dönemde ortaya çıkan bazı ilmî keşiflerle sembolik olarak ilişkilendirilmektedir. Dalak ve hormon sistemi de bu anlatım içerisinde sembolik anlamlar taşır.

Ahfâ, gizlenen, saklanan ve korunan anlamlarına gelir. Benim bu konudaki tefekkürümde, kuantum ve parçacık fiziğiyle ilgili bilgilerin zaman içerisinde inkişaf etmesi de "vakti gelen bilginin ortaya çıkması" şeklinde sembolik olarak düşünülebilir.

Bu anlatımlar tasavvufî bir yorum ve tefekkürdür; modern fizik ile tasavvufî letâif kavramlarının birebir aynı şeyler olduğunu söylemek değildir.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz."

(Hadis-i Şerif)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:

"Müminin ruhu, cennet ağacına konup beslenecek olan bir kuştur. Allah o kulunu diriltinceye kadar ruhu orada bekler."

(Hadis-i Şerif, Mâlik)

Enes radıyallahu anh'tan:

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemden, kıyamet gününde bana şefaat etmesini rica ettim.

"Yaparım inşallah!" buyurdu.

"Peki seni nerede arayayım?"

"Beni ilk arayacağın yer Sırat'tır."

"Seni orada bulamazsam?"

"Beni Mîzan'ın yanında ara!"

"Seni Mîzan'ın yanında da bulamazsam?"

"Beni Havuz'un yanında ara! Bu üç yerden şaşmam." buyurdu.

(Hadis-i Şerif, Tirmizî)

"Cennet, birinize ayakkabısının bağından daha yakındır. Cehennem de öyle."

İbn Mes'ûd radıyallahu anh. Buhârî.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

"Cennette, her bir derecenin arası gökle yer arası kadar olan tam yüz derece vardır. Firdevs bunların en üst derecesidir ki dört nehir oradan fışkırıp akar. Arş ise onun üstündedir. Allah'tan istekte bulunduğunuz zaman Firdevs cennetini dileyin!"

Ubâde radıyallahu anh. Tirmizî.

Muhyiddin-i Arabî'nin Vahdet-i Vücûd Anlayışına Göre

"Hakikat budur ki Hâlik, mahlûktur ve yine hakikat budur ki mahlûk, Hâlik'tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır, belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk hâlinde olan tek bir varlıktır."

Buradaki ifadeyi benim anlayışım içerisinde şöyle düşünebiliriz: Binlerce parçadan oluşan bir bedenin tek bir beden olması, onun binlerce parçadan meydana gelmesine engel değildir. Parçalar çokluk, beden ise vahdet olarak düşünülebilir.

"IV. Fass: İdris Kelimesindeki Kudsî Hikmet'in Özü"

"Cennetlikler, Âdem'in suretinde olacaklardır."

(Buhârî)

Bu hadis-i şerifi, vahdet-i vücûd anlayışı içerisinde farklı şekillerde yorumlamak mümkündür. Benim bu vaazdaki yorumumda, insanın bütünlüğü ve kemâli üzerinde durulmaktadır.

Başlangıçta yazdığımız âyet ile "Derecesi Arşa kadar ulaşmış olan Kul" ifadesi de bu anlayış içerisinde ele alınmaktadır.

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ

"Rafîud deracâti zûl arşi, yulkır rûha..."

Benim tefekkürümde bu ifade, zamanımızdaki Hz. Mehdi anlayışıyla da ilişkilendirilmektedir. Bunun yanında iyi ve kötü, siyah ve beyaz, gece ve gündüz, yaz ve kış gibi zıtlıklar da bir bütünün farklı yönleri olarak düşünülebilir.

فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا

Fe ve rabbike le nahşurennehum veş şeyâtîne sümme le nuhdırannehum havle cehenneme cisiyyâ.

"Rabbine andolsun ki biz onları ve şeytanları mutlaka haşredeceğiz; sonra onları diz çökmüş hâlde cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız."

Meryem Suresi, 68. ayet.

Hilye-i Şerif Nedir? — Hz. Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in Hilyesi

Hilye-i Şerif, genel olarak Hz. Peygamber'in şemailini ve güzel vasıflarını anlatan metin ve levhalarla ilişkilendirilir.

Benim bu vaazdaki yorumum ise Hilye'yi yalnızca fizikî özellikleri anlatan bir metin olarak değil, Hz. Muhammed'in manevî konumunu ve çevresindeki isimlerle ilişkisini sembolik olarak gösteren bir harita şeklinde ele almaktır.

Allah Teâlâ'nın onun yakın ve uzak çevresindeki kişileri farklı konumlarla irtibatlandırdığına dair bu yorum, tasavvufî bir tefekkür olarak değerlendirilmelidir.

Hz. Muhammed hicret ederken Hz. Ebû Bekir'in onu korumak için bazen önüne, bazen arkasına geçmesi de bu anlatım içerisinde sembolik olarak düşünülebilir.

"Sen güneşsin, sen kamersin" ifadesi de bu bakış içerisinde güneş, ay ve yıldızların birbirleriyle olan konumlarını sembolik olarak anlatmaktadır.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Receb Allah'ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır."

(Hadis-i Şerif, Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, nr. 4411; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 35164.)

Dün, 29.04.2017 tarihinde Şaban ayının biri idi. Bu anlayış içerisinde Şaban ayını, Hz. Muhammed'in güneş ve kamer sembolleriyle ilgili tefekkürümüze bağlayabiliriz.

İşte Hilye'yi, benim yorumumla, Hz. Muhammed'in manevî ve sembolik haritası olarak düşünebiliriz.

Herkesin bir Hilyesi vardır ve herkesinki kendisine göre farklıdır. Biz buna Raşidi Tarikatında "Silsile-i Ülâ"yı ve "Silsile-i Melâe"yi tespit etmek diyoruz.

Silsile-i Ülâ Nedir? Silsile-i Ülâ'yı Tespit Etmek İçin Ne Yapılır?

"Silsile-i Ülâ"yı tespit etmek için ailecek bir yerde toplanılır.

Bir kalem ve kâğıt alınıp yazmaya başlanır.

Evimizin sağ tarafına doğru gidildiğinde en yakındaki Hasan veya Hüseyin isimli akrabalar araştırılır. Hasan ise, bizim üst kolumuzun Peygamber Efendimizin şerifler koluyla ilişkili olduğu; Hüseyin ise seyyidlerden olduğumuz şeklinde bir değerlendirme yapılır.

Daha sonra sağ veya sol tarafta bulunan Hüseyin isimli kişiler araştırılır. Bunların sağda mı, solda mı bulunduğu ve akrabalık dereceleri not edilir. Anne tarafından ise anne tarafına, baba tarafından ise baba tarafına ait olduğu değerlendirilir.

Sonra evimizin arka tarafına doğru gidilerek peygamber isimli kişiler araştırılır ve hangi kola ait olduğuna dair notlar alınır.

Bu çalışma içerisinde Hasan, Hüseyin, Fatma, Ali, Osman, Ömer, Bekir, Ayşe ve Hatice gibi isimler araştırılabilir. Ancak burada amaç, aile ve akrabalık ilişkileri üzerinden sembolik bir silsile oluşturmaktır.

Not edilen isimler, yakınlık ve akrabalık derecelerine göre düzenlenir. Bu şekilde oluşturulan listeye, bizim Raşidi Tarikatındaki anlayışımıza göre "Silsile-i Ülâ" denir.

Vakti müsait olan bir zamanda, senede bir defa bu silsileye 3 İhlâs 1 Fâtiha veya 3 Fâtiha 7 İhlâs hediye edilir.

Silsile-i Melâe Nedir? Silsile-i Melâe'yi Tespit Etmek İçin Ne Yapılır?

Silsile-i Melâe, bizim hangi melekle sembolik olarak ilişkilendirildiğimizi ve cibilliyetimizin nasıl yorumlandığını gösteren bir çalışma olarak ele alınır.

Evimizin sağında, solunda, arkasında ve önünde Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil isimleri araştırılır. Bu anlatım içerisinde bunların hormon sistemi ve çeşitli sembolik unsurlarla ilişkilendirildiği görülmektedir.

Evimizin önüne doğru döndüğümüzde sağımızda Mikâil, solumuzda İsrâfil, önümüzde Cebrâil ve arkamızda Azrâil bulunduğu şeklindeki anlatım da bu sembolik sistemin bir parçasıdır.

Hz. Hasan, Hz. Osman, Hz. Hacer, Hz. Süleyman, Hz. Yunus, Hz. Hüseyin, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi isimler de farklı yönlerde sembolik olarak ele alınmaktadır.

Kâinatın sürekli hareket hâlinde olması sebebiyle bu konumların değişebileceği; doğum haritasının ise doğulan yerle ilişkilendirildiği şeklinde bir yorum yapılmaktadır.

Burada anlatılanları benim tasavvufî ve sembolik yorumlarım olarak değerlendirmek gerekir. Bunları insanların ırkını, değerini veya gerçek soyunu belirleyen ilmî ölçüler olarak kabul etmemek gerekir.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا

Vestefziz menisteta'te minhum bi savtike ve eclib aleyhim bi haylike ve racilike ve şârikhum fîl emvâli vel evlâdi vaıdhum. Ve mâ yaiduhumuş şeytânu illâ gurûrâ.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

"(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatlerde bulun." Hâlbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.

Sadakallahul Azîm. İsrâ Suresi, 64. ayet.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِّلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِّنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَّقْضِيًّا

Fettehazet min dûnihim hicâben fe erselnâ ileyhâ rûhanâ fe temessele lehâ beşeren seviyyâ. Kâlet innî eûzu bir-Rahmâni minke in kunte takıyyâ. Kâle innemâ ene resûlu rabbiki li ehebe leki gulâmen zekiyyâ. Kâlet ennâ yekûnu lî gulâmun ve lem yemsesnî beşerun ve lem eku bağiyyâ. Kâle kezâlik. Kâle rabbuki huve aleyye heyyinun ve li nec'alehu âyeten linnâsi ve rahmeten minnâ ve kâne emren makdıyyâ.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

Meryem onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.

Meryem, "Senden, Rahmân'a sığınırım. Eğer Allah'tan çekinen biri isen bana kötülük etme." dedi.

Ruh dedi ki: "Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim."

Meryem dedi ki: "Bana bir beşer dokunmamış olduğu hâlde benim nasıl bir oğlum olabilir? Ben de iffetsiz biri değilim."

Ruh dedi ki: "İşte böyle. Rabbin, 'O benim için kolaydır. Onu insanlara bir âyet ve bizden bir rahmet kılacağız.' buyurdu. Bu, hükme bağlanmış bir iştir."

Sadakallahul Azîm. Meryem Suresi, 17-21. ayetler.

Bu âyetlerden hareketle melekler, ruh ve insan arasındaki ilişki konusunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ancak meleklerin soy oluşturması, belirli insan topluluklarının belirli meleklerden türemesi veya insanların göz rengi gibi fiziksel özelliklerinin meleklerle ilişkilendirilmesi konusunda kesin bir hüküm vermek doğru olmaz.

Benim burada anlatmak istediğim, bu konuların tasavvufî semboller üzerinden yorumlanabileceğidir. İnsanların ırklarını veya değerlerini fizikî özelliklerine göre birbirinden üstün veya aşağı görmek doğru değildir.

Ben ve Benlik Üzerine

Bir insanın kusurunu araştırırsak, en üstün görünen kişinin bile mutlaka bir eksiği olduğunu görürüz. Bu nedenle insanın "Ben niye senin gibi veya başka biri gibi olmak zorundayım?" sorusunu düşünmesi gerekir.

Ben ve benlik, insanın sevdiği, hoşlandığı ve kendisine yakın gördüğü şeylerin bir araya gelmesiyle oluşan alışkanlıkları da ifade eder.

Mesela karpuzu seviyorsam evimde her yaz karpuz yenir. Domatesi seviyorsam domates bulunur. Altını seviyorsam altına ilgi gösteririm. Parayı seviyorsam paraya yönelirim.

İnsanın zaafları da vardır. Bazı şeylere karşı diğerlerinden daha fazla meyil gösterebilir.

İşte bizler zaaflarımızla, eksiklerimizle ve dikenlerimizle var olan kullarız.

Öyleyse hatasız kul arama.

Gülü seviyorsan dikenini de sev. Dikenine razı gelmeyen, gülün gerçek hâlini de bütünüyle kabul etmiş olmaz.

İncitme. Gülü koparıp dikenini ağlatma; dikeni yolup gülü de ağlatma. İncitme, zarar verme.

Şefaat Meselesi

Enes radıyallahu anh'tan:

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellemden kıyamet gününde bana şefaat etmesini rica ettim.

"Yaparım inşallah!" buyurdu.

"Peki seni nerede arayayım?"

"Beni ilk arayacağın yer Sırat'tır."

"Seni orada bulamazsam?"

"Beni Mîzan'ın yanında ara!"

"Seni Mîzan'ın yanında da bulamazsam?"

"Beni Havuz'un yanında ara! Bu üç yerden şaşmam." buyurdu.

(Hadis-i Şerif, Tirmizî)

Temsilî Misal ile:

Seyr u sülûkünü tamam edip özüne erdiğini düşünelim.

Bir peynir parçası gibi sofraya konulduğunu düşün. Yolda nice dikenler ve engeller vardır. Sofraya konulan peyniri birisi alır ve kesmek için bıçağı eline alır.

Peynirin sesi duyulmaz. Ne kadar bağırsa da bıçak onu keser.

Burada şefaat kavramını, sana yol gösteren ve seni doğru istikamete ulaştıran bir rehberlik olarak düşünebiliriz.

Bu anlatımda Muhammedî yol, yani Peygamber Efendimizin getirdiği şeriat; helal ve harama, yasak ve serbest olanlara dikkat etmek bakımından bir yol haritası olarak ele alınmaktadır.

İnsanın yaratılışından kemâle doğru olan yolculuğu da burada "seyri sülûk" olarak sembolik biçimde anlatılmaktadır.

İnsan olmak için gerekli bilgileri öğrenmek, görmek, işitmek, anlamak ve bunları hayata geçirmek; insanın kemâle doğru ilerlemesinin aşamaları olarak düşünülebilir.

Bu yolculukta "Nefs-i İspat", insanın nefsini tanıması ve kemâle doğru ilerlemesi anlamında kullanılmaktadır.

Arşa kadar çıkmak ise burada en yüksek kemâl derecesine ulaşmak, yani mânevî bir mi'rac gerçekleştirmek şeklinde yorumlanmaktadır.

Arşın en tepe noktası olması da insanın başı ve aklıyla ilgili sembolik bir anlatım içerisinde ele alınabilir.

Kemâl derecelerinin Râzıyye ve Marziyye gibi makamlarla ifade edilmesi ise insanın farklı yönlerinin ve kabiliyetlerinin olgunlaşması şeklinde düşünülebilir.

İmam Ahmed'in Rivayet Ettiği Hadis:

Abdullah b. Amr b. Âs radıyallahu anhın şöyle dediği bildirilmiştir:

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir gün sanki bize veda edecekmiş gibi konuşma yaptı. Üç defa şöyle dedi: 'Ben Ümmî Peygamber Muhammed'im.' Sonra şöyle dedi: 'Benden sonra peygamber yoktur. Bana sözün en güzeli, en özü ve en hikmetlisi verildi. Bana cehennem bekçilerinin ve Arş'ı taşıyanların sayısı bildirildi.'"

Yahudiler, "Peygamberiniz cehennem ehlinin sayısını biliyor mu?" dediler.

"Onlar ne cevap verdiler?"

"Bilmiyoruz; ancak Peygamberimize sormamız gerekir." dediler.

Peygamberimize soruyu sordular ve Rasûlullah bir seferinde on, ikinci seferde ise dokuz parmağını kaldırarak bunun böyle olduğunu bildirdi.


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ

Se ned'uz zebâniyeh.

"Biz de yakında zebanileri çağıracağız."

Alak Suresi, 18. ayet.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاء الْجَحِيمِ ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ

Huzûhu fa'tilûhu ilâ sevâil cahîm. Sümme subbû fevka ra'sihî min azâbil hamîm.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

"Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin. Sonra başının üstüne azap olarak kaynar su dökün."

Duhân Suresi, 47-48. ayetler.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ

Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn.

"Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar geri dönmezler."

Bakara Suresi, 18. ayet.

Peyniri kesmek için gelen bıçak gibi, bıçağın peyniri keserken çıkardığı sesi duymaz. Efendisi onu göreve çağırınca görevinden dönmez ve işini yapar.

Bunun gibi buğday değirmene döküldüğünde, değirmenci ve değirmen taşı buğdayın sesini duymaz. Buğdayın ezilmesine engel olacak bir şey yoktur. Değirmen taşı da görevinden dönmez; onu un hâline getirir.

Sonuç ve Dua

Rabbim, Mehdi askerine zikrimiz ile bütün çakralarını açıp arşa, yani insan bedenindeki en yüksek kemâl noktasına kadar ulaşacak gayret versin.

Oradan da nefsini bilip bir anneden doğabilecek saflık ve uhrevî boyuta kadar ermeyi nasip etsin.

İnsan-ı kâmil, yani tam ve sağlıklı bir insan olarak dünyaya gelme ve nefsini kemâle erdirme yolculuğunda bizlere idrak, sabır, gayret ve istikamet nasip etsin.

---oOo---

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.

Âmin.

El-Fâtiha maassalavât.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfiruke ve etûbu ileyk.

---oOo---

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 30 Nisan 2017 Pazar

Original Kar © glan