Raşit Tunca Forumu

Tam Sürüm: Görmek Göz ile mi Yoksa Gönül ilemidir (Kar©glanin 18 Ekim 2016 Vaazi)
Şu anda içeriğimizin sadeleştirilmiş bir sürümünü görüntülüyorsunuz. Tam sürümü görüntüleyin ve uygun biçimlendirmeyi kullanın.
Görmek Göz ile mi, Yoksa Gönül ile midir?

(Kar©glan'ın 18 Ekim 2016 Vaazı)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَّا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِن تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِن فُطُورٍ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِأً وَهُوَ حَسِيرٌ

Ellezî halaka seb'a semâvâtin tıbâkâ(tıbâkan), mâ terâ fî halkır-Rahmâni min tefâvut(tefâvutin), ferciıl basara hel terâ min futûr. Sümmerciıl basara kerrateyni yenkalib ileykel basaru hâsien ve hüve hasîr.

Sadakallahul Aziym. Mülk Suresi 3. ve 4. ayetler.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Gelecekteki hâlin nasıl görünüyor? Sonra tekrar tekrar bak.

Ey insanoğlu! Basiretin sana, geleceğini nasıl hazırladığını veya nasıl mahvettiğini gösterecektir.

Tefsiren ve işarî olarak baktığımızda, Rabbimiz insana adeta şöyle buyuruyor:

Öyleyse Rabb'inle savaşmaya kalkma. Sonun semada yazılıdır. Sen tercihlerinden birini seçeceksin. İyi bakarsan, senin sonunun da bir gün güneşin sönmesi gibi son bulacağını görürsün. Sen de, tabiatındaki diğer varlıklar gibi bir gün sönecek, yok olacak ve yeni bir oluşum için yeniden diriltileceksin.

Boşuna, “Dağları ben yarattım.” havasına girme. Yukarıda senin gibi binlerce yıldız her gün doğuyor, yaşıyor ve bir gün sönüp yok oluyor. Nedir bu kafa tutmaların?

Rabbimiz adeta, “Kendi zulmünle kendi sonunu hazırlıyorsun. Görmüyor musun, geleceğini nasıl mahvediyorsun?” diye ikaz ediyor.

Düzenini bozan ve enerjisini yitiren her yıldızın sonunda söndüğünü düşün. Öyleyse sen bundan ders alırsan belki kurtulursun.

Dünyanın herhangi bir yerinde bir insan gözlerini hayata kapattığı gibi, yukarıda da hayata gözlerini kapatan yıldızlar vardır. Bir gün bizim güneşimizin de enerjisi tükenirse o da sönecektir.

Bizim güneşimiz, bizim iyiliklerimizin ve güzelliklerimizin enerjisinin açığa çıktığı bir merkez gibi düşünülebilir. Peygamber Efendimiz de:

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

buyurmuştur.

Öyleyse Muhammedî ahlâkı yüzüstü bırakma. İyilikleri ve umutları bitirme. Her güzellik ve iyilik aydınlık demektir.

Eğer sen zulmeti ve karanlığı çoğaltırsan, o zaman kendi sonunu hazırlamış olursun.

Bir insanın yapacağı yanlış, domino taşı etkisi gibi, zincirleme biçimde birçok olumsuzluğa sebep olabilir. Yani ey insan! Kaderin bir yönüyle elindeki tercihlerle şekillenmektedir.

Ya güzeli ve doğruyu bulup ışık saçmaya devam eden bir güneşe sahip olursun ya da kararıp sönen bir güneşe sahip olursun.

Peygamber Efendimiz:

“Yoldaki bir taşı kaldırmak da sadakadır.”

buyurmuştur.

Öyleyse güzel ve uzun bir ömür istiyorsan, önce güneşe ışık olacak güzelliklere sarıl.

Her günahın insanın gönlünde bir leke meydana getirdiği gibi, kötülüklerin çoğalması da insanın hayatındaki karanlığı artırır. Yaralar çoğaldığında, bunun sonun yaklaştığına dair bir ikaz olduğunu düşün.

Dünyanın gündüz kadar geceye de ihtiyacı vardır. Fakat mecazî olarak gece ve karanlık, iyiliğin ulaşmadığı yerleri de ifade eder.

İnsan bedeninde oksijenin ulaşmadığı bazı bölgelerde hücrelerin zarar görmesi gibi, insanın manevî hayatında da iyilikten uzaklaşmanın birtakım sonuçları vardır.

Hayat, iyilik ve güzellikle devam eder. Kötülük ise hayatın gerçek bekasını sağlayamaz.

Yol tek yönlü ise yapılacak şey bellidir: Ya basiretinle semaya bakıp geleceğini kurtarmaya çalışırsın ya da Allah'ın koyduğu düzene karşı gelirsin.

Velhâsıl-ı kelâm, Rabbimizin “Bak, nasıl mahvediyorsun?” ikazını gönül gözüyle anlamaya çalışmak gerekir.

Sadakallahul Aziym. Mülk Suresi 3. ve 4. ayetler.

“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”

“Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”

Yolculuğumuza Başlıyoruz:

Bu günler Aşûra günlerine denk geliyor. Kerbelâ hadisesi de bu günlerde yaşandı. Hz. Hüseyin şehit edildi.

Burada asıl anlaşılması gereken şudur: Bir insanın ölümüyle Allah'ın mülkü sona ermez. Allah'ın hâkimiyeti kaybolmaz.

Hz. Hüseyin şehit edildiğinde Allah ölmedi. Hz. Hüseyin, deniz kenarındaki milyonlarca kum tanesinden bir kum tanesi kadar Allah'ın mülkündeki bir kuldur.

O kumlardan bir tanesinin eksilmesi Allah'ın mülkünü ortadan kaldırmadığı gibi, bir insanın ölümü de Allah'ın hâkimiyetini sona erdirmez.

Hz. İsa'nın dünyadan ayrılmasıyla Allah'ın hâkimiyeti sona ermediği gibi, Hz. Musa'nın vefatıyla da Allah'ın hâkimiyeti sona ermemiştir.

Aynı şekilde Hz. Hüseyin'in şehadetiyle de Allah'ın mülkü ve saltanatı ortadan kalkmamıştır.

Bizler Allah'ın mülkünde, deniz kenarındaki milyonlarca kum tanesinden yalnızca bir kum tanesi gibiyiz.

Allah dilerse bizi büyük bir makama yükseltir, dilerse bir kum tanesi kadar küçük ve aciz olduğumuzu bize gösterir.

İşte bu yüzden semaya sadece göz ile değil, insanın kalp gözüyle, yani basiretiyle bakması gerekir.

“Basiret” demek, gönül gözüyle görmeye çalışmak demektir.

Mülk Suresi'nde:

“Ferciıl basara”

buyrulmaktadır.

Burada sadece dış gözle bakmaktan daha geniş bir anlam bulunduğu düşünülebilir. İnsan yalnızca gözleriyle değil, aklıyla, vicdanıyla ve gönül gözüyle de bakmalıdır.

Kendi sonunu hazırlayan insan, bunun farkına varmalıdır. Dünya kimseye kalmayacaktır. İnsan, kendi kendine kurduğu tuzaklardan kurtulmak için basiret sahibi olmalıdır.

---oOo---

Peygamber Efendimizin Vefatı ve Hz. Ebû Bekir'in Metaneti

Hâtemü'l-Enbiyâ Efendimizin pâk ruhları artık Âlâ-yı İlliyyîn'e, yani en yüksek makama yükselmişti. Ezvâc-ı Tâhirât, üzerine bir örtü örttüler ve feryada başladılar.

O sırada annesi tarafından “Hz. Resûlullah'ın son anlarını yaşadığı” haberini alan Hz. Üsâme, hareket etmeyip ordusuyla Mescid-i Şerif'e gelmişti.

Hâne-i saadette feryat ve figanın yükseldiğini duyan ashap, kalplerinden vurulmuşa döndüler. Sanki gök kubbe bir anda başlarına yıkılmış gibiydi.

Herkesin nutku tutulmuş, gözler damla damla keder ve hüzün akıtıyordu.

Hz. Ömer, cesaret ve adalet timsali olarak bilinen Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramadı. Herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırdı:

“Resûlullah ölmemiştir ve sağdır! Ona sadece Hz. Musa'ya ârız olan sâika gibi bir sâika ârız olmuştur. Kim ‘Muhammed öldü’ derse, onu kılıcımla iki parça ederim!”

Hz. Ebû Bekir o sırada Sünh Mahallesi'ndeki evinde bulunuyordu. Yürekleri dağlayan haberi kendisine ulaştırdılar.

Gönlünün bir parçasının adeta koptuğunu hisseden Hz. Ebû Bekir, süratle Hâne-i Saadet'e geldi.

Dehşet ve hayret içinde, Fahr-i Kâinat'ın mübarek yüzlerini örten örtüyü kaldırdı. Yüzü, tecessüm etmiş bir nur gibiydi.

Eğildi, tâzim ve hürmetle pâk ve nurlu alınlarından üç kere öptü. Akan gözyaşları arasında dilinden şu kelimeler döküldü:

“Ölümün de hayatın gibi temiz ve latif, ya Resûlallah!”

Sonra da Ehl-i Beyt'e teselli verdi.

Hz. Ebû Bekir, Hâne-i Saadet'ten çıktıktan sonra Mescid-i Şerif'e vardı. Hz. Ömer'in “Resûlullah vefat etmedi.” sözlerini duymuştu.

Bunun üzerine şöyle konuştu:

“Kim ki Muhammed'e (a.s.m.) ibadet ediyorsa, bilsin ki Muhammed (a.s.m.) vefat etmiştir. Kim ki Allah'a ibadet ve kulluk ediyorsa, bilsin ki Allah Hayy'dır, ölümsüzdür.”

İbn Sa'd, a.g.e., c. 2, s. 268; Buhârî, a.g.e., c. 3, s. 95.

Sonra da şu ayet-i kerimeyi okudu:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللّهُ الشَّاكِرِينَ

Ve mâ Muhammedün illâ resûlün, kad halet min kablihir rusül. E fe in mâte ev kutile inkalebtüm alâ a'kâbiküm. Ve men yenkalib alâ akıbeyhi fe len yadurrallâhe şey'en ve se yeczîllâhüş-şâkirîn.

Meali:

“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamber gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, siz ardınıza dönüverecek misiniz? Kim ardına dönerse elbette Allah'a hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Fakat şükredip sabredenlere Allah muhakkak mükâfat verecektir.”

Sadakallahul Aziym. Âl-i İmrân Suresi 144. ayet.

Bu ayet-i kerime, Uhud Muharebesi'nde, “Muhammed öldürüldü!” şâyiası üzerine nâzil olmuştu.

Ashap, bu ayeti belki yüzlerce, binlerce defa okumuş oldukları hâlde, o andaki büyük teessür sebebiyle bir anda unutmuş gibiydiler.

İşte yalnız metanetini muhafaza eden Hz. Ebû Bekir bunu unutmamış ve ashaba hatırlatmakla büyük bir hizmet ve vazifeyi ifa etmiş oluyordu.

Bu hitabe ve ayet-i kerimeyi hatırlamaları üzerine sahabeler kendilerine geldiler. Bir anda toparlandılar ve şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar.

Daha sonra Hz. Ebû Bekir şu ayet-i kerimeyi okudu:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ

“Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir.”

Meali:

(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.

Sadakallahul Aziym. Zümer Suresi 30. ayet.

Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir, bu hitabesiyle o zamanki İslam cemaatine büyük bir hizmet etmiş oluyordu.

Ashab-ı Güzin artık Kâinatın Efendisi'nin bu dünyadan göçmüş olduğunu anlayıp kabul ettikleri gibi, Hz. Ömer de “Resûlullah ölmemiştir.” sözünü söylemekten vazgeçerek kendine geldi.

Evet, Medine, Medine olalı beri Kâinatın Efendisi'nin kendisine teşrifiyle duyduğu sevinç kadar hiçbir sevinç duymamıştı.

Şimdi ise aynı Medine en büyük hüzün ve keder ânını yaşıyordu. Adeta semalarını hüzün ve kederden kara bir bulut kaplamıştı.

---oOo---

Allah'ın Mülkü ve İnsanların Aczi

Muhammed Aleyhisselâm'ın vefatıyla Allah mülkünü, saltanatını ve hâkimiyetini kaybetmedi. Allah yine Allah'tır ve hiçbir şekilde yenilmiş değildir.

Nitekim Hz. İsa'nın vefatıyla da Allah'ın hâkimiyeti sona ermedi. Ondan önce Hz. Musa vardı; Hz. Musa'nın vefatıyla da Allah'ın mülkü sona ermedi.

Öyleyse insanın görevi, kendi aczini bilmek ve Allah'ın sonsuz kudreti karşısında haddini bilmektir.

Mehdi, İsa veya başka bir salih kul hakkında konuşurken de asıl kudret sahibinin Allah olduğunu unutmamak gerekir.

---oOo---

Cibilliyet, Sıfat ve İnsan'ın Yaratılışı Üzerine

Herkes “mâ hulika leh” yani ne için yaratılmışsa, o istikamette bir hayat sürmektedir.

Daha önce demirin bükülmezliğini, secde etmeye itirazından dolayı farklı bir sıfatla ilişkilendiren bir anlatımdan söz etmiştik.

Her insanın ve varlığın kendine mahsus bir cibilliyeti, sıfatı ve yaratılış özelliği vardır.

Bir varlığın sebze ve meyve yönü, tahıl yönü, sudaki canlılar yönü, topraktaki canlılar yönü, havadaki canlılar yönü ve hayvanî sıfatları gibi farklı tecellileri düşünülebilir.

Bunların her birinin kendine mahsus özellikleri vardır.

Bu bağlamda Hz. Hüseyin ile ayva arasında da işarî bir bağlantı kurulduğu anlatılmaktadır.

Rivayet edilen bu anlatımda, Cebrâil Aleyhisselâm'ın ayva, nar ve üzüm getirdiği; Hz. Hüseyin'in ayvayı, Hz. Hasan'ın narı aldığı ve üzümün de Mehdi'ye kaldığı ifade edilir.

Ayvanın bazı çeşitlerinin boğazda burukluk ve kuruluk meydana getirmesi, Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'daki susuzluğu ile sembolik olarak ilişkilendirilmektedir.

Sonbaharın gelmesi, meyvelerin olgunlaşması, gecelerin uzaması, havaların soğuması ve karanlığın artması da burada birer işaret olarak yorumlanmaktadır.

Bu tür yorumlar, konuşmacının işarî ve sembolik değerlendirmeleridir.

İnsan, kendi cibilliyetini ve sıfatını anlamaya çalışırken şu soruları da kendisine sormalıdır:

Sen nesin?

Kimsin?

Nereden geldin?

Nereye gidiyorsun?

Sıfatın ve cibilliyetin nedir?

“Nefsini ve sıfatını, cibilliyetini bulup tanıyan, Rabbini de tanımaya yaklaşır.” anlayışıyla insan önce kendisini tanımaya çalışmalıdır.

Peygamber Efendimizden rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulur:

“Ölen, niçin öldürüldüğünü; öldüren de niçin öldürdüğünü bilmez.”

Ebu Ümâme (r.a.)'nin naklettiği bir hadiste de Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Öyle fitneler olacak ki, o zaman kişi mü'min olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamlayacaktır. Ancak Allah'ın ilim vermek suretiyle ihya ettikleri müstesnadır.”

Bu söz, insanın fitne zamanlarında bilgi ve basiret sahibi olmasının önemini göstermektedir.

Bir başka rivayette ümmetlerin ve fırkaların ayrılığından söz edilmektedir. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, fitne zamanlarında insanın körü körüne ayrışmalara kapılmak yerine Kur'an'a, sünnete, ilme ve hakikate sarılmasıdır.

---oOo---

Kehf Suresi, Ashab-ı Kehf ve Fitnelerden Korunmak

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Sizden kim Deccal'e yetişirse, ona Kehf Suresi'nin ilk ayetlerini okusun. Deccal, Şam ile Irak arasında bir mevkide çıkar. Sağa gider ifsat eder, sola gider ifsat eder. Ey Allah'ın kulları! Sebat edin!”

Bu rivayetin işaret ettiği fitne anlayışı üzerinde düşünmek gerekir.

Kehf Suresi'nin 10. ayetinde Ashab-ı Kehf'in duası şöyle anlatılır:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا

İz evâl-fityetü ilel-kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ raşedâ.

Sadakallahul Aziym. Kehf Suresi 10. ayet.

Bu ayette Ashab-ı Kehf'in Allah'tan rahmet ve işlerinde doğru yolu istemeleri anlatılmaktadır.

Buradan hareketle insan, fitne zamanlarında Allah'tan rahmet ve doğru istikamet istemelidir.

Konuşmacının işarî yorumunda “raşed” kelimesi, doğru istikamete ve Raşid anlayışına bağlanmaktadır. Bu, metnin kendi tefsirî yorumudur.

Peygamberimize nispet edilen bazı rivayetlerde Ashab-ı Kehf ile Mehdi arasında da bağlantı kurulmuştur.

“Hacer-i Esved'le Makam-ı İbrahim arasında ona, yani Hz. Mehdi'ye biat ederler.”

(Sünen-i Ebû Dâvud, 5/94; El-Kavlu'l-Muhtasar fî Alâmât-il-Mehdiyy-il-Muntazar, s. 20)

Bu tür rivayetleri değerlendirirken asıl maksat, insanın fitne zamanlarında doğruyu araması ve Allah'tan hidayet istemesidir.

Rabbena âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ raşedâ.

Rabbimiz! Bize katından rahmet ver ve işimizde bize doğru yolu hazırla.

---oOo---

Tevekkül, Sebeplere Sarılmak ve Kötülük Karşısında Tavır

Sistem sistem içinde, sistem sistem içinde...

Semaya baktığımızda Mülk Suresi'ndeki ayetleri düşünerek yaratılıştaki düzeni anlamaya çalışabiliriz.

İnsan, kendi aczini bilmeli ve Allah'ın mülkünde yalnızca küçük bir kul olduğunu unutmamalıdır.

Allah'a tevekkül etmek, sebepleri tamamen terk etmek anlamına gelmez.

Bir hoca:

“Size birisi kötülük yaparsa Allah'a tevekkül edin, ‘Hasbünallah’ deyin ve işi Allah'a havale edin.”

diyor.

Bu sözün içinde güzel bir taraf vardır. Fakat tevekkül, kötülük karşısında hiçbir şey yapmamak anlamına gelmez.

Allah insanı sebepler vasıtasıyla rızıklandırır.

Allah seni doyurmak için gökten hazır bir sofra indirmek zorunda değildir. Bir çiftçi tarlaya buğday eker, başka biri onu işler, un hâline getirir, fırıncı ekmek pişirir ve insanlar birbirlerinin emeği vasıtasıyla rızıklanırlar.

İşte Allah'ın yaratması ve tecellisi sebepler üzerinden de gerçekleşir.

Aynı şekilde bir kötülüğün düzeltilmesi de farklı sebeplerle olabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle düzeltsin; ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle düzeltsin. Bu ise imanın en düşük mertebesidir.”

(Hadis-i Şerif, Sahih-i Müslim, hadis no: 70)

Burada anlatılan, kötülüğe karşı imkân ve yetki ölçüsünde doğru tavır almaktır.

Bazen yetkili kişiler eliyle, bazen ilim sahibi kimselerin diliyle, bazen de sıradan bir insanın kalbiyle kötülüğe karşı durması mümkündür.

İnsanın yapabileceği en az şey, kötülüğü kalben tasvip etmemektir.

Tevekkül, yanlış karşısında tamamen susmak değil; gücün yettiği ölçüde doğruyu yapmak ve sonucu Allah'a bırakmaktır.

---oOo---

Muharrem, Hicret ve Mağara Hadisesi

Üçüncüsü Allah Olan İki Dost ve Peygamber Efendimizin Mağara Hadisesi

“Üçüncüsü Allah olan iki dosta kimse zarar veremez.”

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِن نَّجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

E lem tera ennallâhe ya'lemu mâ fis-semâvâti ve mâ fil-ard. Mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ hüve râbiuhüm ve lâ hamsetin illâ hüve sâdisuhüm ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksere illâ hüve meahüm eyne mâ kânû. Sümme yünebbiühüm bimâ amilû yevmel-kıyâmeti. İnnallâhe bi külli şey'in alîm.

Meali:

Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini görmedin mi? Üç kişi arasında gizli bir konuşma olmaz ki onların dördüncüsü O olmasın. Beş kişi arasında da gizli bir konuşma olmaz ki onların altıncısı O olmasın. Bundan daha az veya daha çok kişi nerede olurlarsa olsunlar, mutlaka O onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını onlara haber verecektir. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Sadakallahul Aziym. Mücadele Suresi 7. ayet.

Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir Sevr Mağarası'na yaklaştıklarında, Hz. Ebû Bekir'in büyük bir hassasiyet gösterdiği rivayet edilir.

Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimizden izin isteyerek mağaraya önce girdi. Maksadı, mağarada bulunabilecek zararlı canlılara karşı tedbir almaktı.

Mağaranın içinde bazı delikler gördü. Gömleğinden parçalar kopararak bu delikleri kapattı ve son kalan deliği de ayağıyla kapattıktan sonra Resûlullah'ı içeri davet etti.

Rivayet edilen hikâyeye göre, Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Bekir'in dizine başını koyarak uyudu. Bu sırada bir yılanın Hz. Ebû Bekir'in ayağını soktuğu ve onun acısını belli etmemek için sabrettiği anlatılır.

Gözyaşlarından birkaçı Peygamber Efendimizin mübarek yüzüne düşünce Efendimiz uyandı ve arkadaşına neden ağladığını sordu.

Hz. Ebû Bekir:

“Ayağımı yılan soktu ya Resûlallah.”

dedi.

Rivayete göre Peygamber Efendimiz yaraya mübarek tükürüğünden sürdü ve acı dindi.

Bu sırada Peygamber Efendimizin peşindeki müşrikler Sevr Mağarası'na kadar geldiler.

Rivayetlerde mağaranın ağzında örümcek ağı bulunduğu, bir güvercinin de yuva yaptığı ve bu sebeple arayanların içeride kimse bulunmadığını düşündükleri anlatılır.

Sesler mağaranın yakınına kadar geldiğinde Hz. Ebû Bekir çok üzüldü.

Peygamber Efendimiz:

“Niçin ağlıyorsun?”

diye sorunca Hz. Ebû Bekir:

“Ya Resûlallah! Korkum kendim için değil. Şayet size bir zarar gelirse İslam dini mahvolur.”

dedi.

Peygamber Efendimiz ise onu teselli ederek:

“Hayır, üzülme. Allah bizimle beraberdir.”

buyurdu.

Hz. Ebû Bekir:

“İşte mağaranın ağzına dayandılar; eğilseler bizi görecekler.”

deyince Peygamber Efendimiz büyük bir tevekkül içinde:

“Üçüncüsü Allah olan iki dosta kimse zarar veremez.”

buyurdu.

Arayanlar mağaranın önüne geldiklerinde çeşitli sebeplerden dolayı içeri girmeden geri döndüler.

Böylece Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir, Allah'ın izniyle korunarak hicret yolculuklarına devam ettiler.

Bu hadisenin bize verdiği en büyük derslerden biri şudur:

Tevekkül, korkunun yokluğu değil; korku içerisinde bile Allah'a güvenebilmektir.

---oOo---

İyiliğe Nereden Başlamalıyız?

Hocalardan biri:

“İyiliğe mahallenden başlayacaksın. Ailenle, kardeşinle, komşunla iyi olacaksın.”

diyor.

Evet, hocam, burada haklısın.

Çekirdek güzelse meyve de güzel olabilir. Aile ve yakın çevre insanın iyiliği öğrenmeye başlayacağı ilk yerdir.

Fakat iyilik kavramını doğru anlamak gerekir.

Hz. Âdem'in oğulları Hâbil ve Kâbil kıssasında Hâbil'in:

“Sen bana elini kaldırsan bile ben sana elimi kaldırmam.”

anlamındaki sözünden bahsedilir.

Buradan çıkarılması gereken ders, kötülüğü sırf kötülük olduğu için iyilikle karşılamak değil; zulme dönüşmeden, adalet ve hikmet ölçüsünde hareket etmektir.

İnsanın karşısındaki kimseye zarar vermemesi elbette güzeldir. Fakat bu, kötülüğe hiçbir sınır koymamak anlamına gelmez.

Bir mikrop örneği üzerinden düşünelim:

Mikroba “çiçeğim, canım” demekle onun özelliği değişmez. İnsan, zararlı olan şeyi zararlı olmaktan çıkarmak için gerekli tedbiri almak zorundadır.

Burada asıl mesele, insanları “mikrop” olarak görmek değil; zararlı davranış ile insanın şahsını birbirinden ayırabilmektir.

Kötü davranışa karşı gerektiğinde sınır koymak, zulmü önlemek ve adaleti korumak gerekir.

İyilik, yanlış yerde ve yanlış şekilde kullanıldığında istenmeyen sonuçlara da yol açabilir. Bu yüzden insanın iyiliği hikmetle kullanması gerekir.

Peygamberlerin şeriatlarında adalet ve karşılık prensibi farklı şekillerde ele alınmıştır. “Göze göz, dişe diş” anlayışı da adalet kavramı çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Fakat burada ölçü intikam değil, adalettir.

İnsan kendisine yapılan kötülüğe karşı öfkesinin esiri olmadan, hakkı ve adaleti gözetmelidir.

---oOo---

أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

“Allah'ım! Bizlere hakkı hak olarak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl olarak gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!”

---oOo---

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhiru da'vâhum enil hamdülillâhi Rabbil âlemîn.

Âmin.

El-Fâtiha maassalavât.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfiruke ve etûbü ileyk.

---oOo---

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 18 Ekim 2016 Salı

Original Kar © glan