10-23-2026, 07:46 PM
Terakki - Cennet veya Cehenneme Dönüşüm
(Kar©glan'ın 27 Nisan 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve izâ câekellezîne yu'minûne bi âyâtinâ fe kul selâmun aleykum ketebe rabbukum alâ nefsihir rahmete ennehu men amile minkum sûen bi cehâletin sümme tâbe min ba'dihî ve asleha fe innehû gafûrun rahîm.
Meali:
Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ إِنِّي عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي وَكَذَّبْتُم بِهِ مَا عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ
Kul innî alâ beyyinetin min rabbî ve kezzebtum bihî, mâ indî mâ testa'cilûne bihî, inil hukmu illâ lillâhi yakussul-hakka ve huve hayrul-fâsılîn.
Meali:
De ki: “Ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm yalnız Allah'ındır. O, hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 57. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“En şiddetli düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir.”
(Hadis-i Şerif - Beyhakî)
“Şüphesiz ki her şeye cilâ verecek bir âlet vardır. Kalbin cilâsı ise zikrullahtır.”
(Hadis-i Şerif - Câmiu's-Sağîr)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
[attachment=38461]
Zikr-i Raşidi Evradı Pro9.3 Çıktı. Aldınız mı, Okudunuz mu?
[attachment=38462]
Yolumuzdan Gidecek ve Zikirlerimizi Çekecek Olanların Dikkat Edeceği Hususlar
1 - İlk kırk günü aksatmamaya çalışmak. Eğer aksarsa da en kısa sürede kırk güne tamam etmek.
2 - Bu duaların büyük bir kısmı ya âyetlerden ya da hadislerden derlenmiştir. Duaları yalnızca Arapça olarak ezberden okumakla yetinmeyip, manalarını da öğrenmek gerekir. İnternetten araştırarak veya bilen kimselere sorarak duaların anlamlarını öğrenip, anlamlarını bilerek okumaya devam etmek daha uygundur.
Çünkü insan bir duanın manasını bilirse, okuduğu sözün ne anlama geldiğinin farkında olur. Sadece ses ve ezber üzerinden okumak yerine, mana ile birlikte okumak daha şuurlu bir ibadet hâline gelir.
3 - Zikir ve dualarda dikkatli ve uyanık olmak gerekir. Vaazdaki anlayışımıza göre, insanın zihnini karıştıran vesveseler gelebilir. Böyle durumlarda okuduğumuz duanın anlamını bilmek, bizi vesveseye karşı daha dikkatli hâle getirir.
Bir ibadette vesvese veya zihinsel karışıklık hissedildiğinde, kişinin bildiği ve güvendiği başka bir okuma biçimine geçerek zihnini toparlaması, ardından tekrar kaldığı yerden devam etmesi mümkündür. Buradaki esas maksat, vesveseye kapılmadan ibadeti şuurlu şekilde sürdürmektir.
4 - Zikirler ezberlendiğinde bazen insanın aklı başka şeylere gidebilir. Dil zikre devam ederken zihin başka şeylerle meşgul olabilir. Buna halk arasında “otomatik pilot” hâli denilebilir.
Fakat insanın dikkati yeniden zikre döndüğünde, dilinin söylediği yer ile en son hatırladığı yer arasında farklılık bulunabilir. Böyle bir durumda, insanın en son hatırladığı yerden devam etmesi daha uygundur.
Bunu bir televizyon örneğiyle anlatabiliriz: Televizyonu açtığımızda daha önce başka bir kanalda kalmış olabilir. Biz istediğimiz kanala yeniden geçeriz. Zikirde de dikkatimiz yeniden toplandığında, hatırladığımız son yerden devam ederiz.
5 - Çektiğimiz zikirlerde bazen kaçıncı tekrarımızda olduğumuzu unutabiliriz. “İki mi çektim, üç mü çektim?” gibi bir şüphe oluşabilir.
Bu durumda kalbin hangi sayıda mutmain olduğuna bakarak ona göre tamamlamak uygun olur. Namazdaki sehiv hâlinde olduğu gibi, zikirde de insanın vesveseye kapılmadan ibadetini tamamlaması önemlidir.
Bizim duamızın içinde bulunan “alfabe duası”nın da bu anlamda tamamlayıcı bir yönü olduğunu ifade ediyoruz. Yani zikir içerisinde bulunan bu dua, eksikliklerin tamamlanmasına vesile olan bir niyaz olarak görülmektedir.
---oOo---
Vaaza Dönersek:
Geçen hafta “sıbğatullah” ifadesini biyolojideki DNA kavramıyla ilişkilendiren bir anlatım yapmıştık. Burada bunun bilimsel bir eşitleme değil, vaazımızdaki temsili ve işarî bir anlatım olduğunu özellikle belirtelim.
Ayrıca şöyle buyurulmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûnû meassâdikîn.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.”
Tevbe Suresi, 119. Ayet
Allah müminlere doğrularla ve iyilerle beraber olmayı emretmektedir. İnsan kiminle beraber olursa, onun hâlinden ve ahlâkından etkilenebilir. Bu etki bazen manevi hayatımıza, bazen de günlük davranışlarımıza yansır.
Bu nedenle Allah'ın sevmediği davranışlardan ve insanı kötülüğe sürükleyen ortamlardan uzak durmak, hem manevi hayatımızı hem de ahlâkımızı korumak bakımından önemlidir.
Vaazımızdaki ifadeyle, yeni bir “versiyonumuzda” Hz. Ebû Bekir'in doğruluğuna ve sadakatine benzer bir ahlâka ulaşmak istiyorsak, doğrularla ve sözüne sadık insanlarla beraber olmamız gerekir.
Çocuğa Ebû Bekir ismini vermek elbette güzeldir. Fakat asıl mesele yalnızca ismi taşımak değil, Hz. Ebû Bekir'in temsil ettiği sıddîkî ahlâkı, doğruluğu ve sadakati hayatımıza taşımaya çalışmaktır.
Aynı şekilde adaletli ve adil kimselerle dostluk eden insan, onların güzel ahlâkından etkilenerek adalet duygusunu geliştirebilir. Buradaki “Ömer olmak” ifadesini de Hz. Ömer'in temsil ettiği adalet ve hakkaniyet anlayışına bir işaret olarak değerlendirmek gerekir.
Buna karşılık insan sürekli olarak kötülüğü, yalanı, haksızlığı ve zulmü örnek alan kimselerle beraber olursa, onların davranışlarından etkilenebilir.
İbrahim Aleyhisselâm'ın karşısında Nemrud'un bulunması veya Musa Aleyhisselâm'ın karşısında Firavun'un bulunması da vaazımızdaki anlatımda, hak ile bâtılın karşı karşıya gelişine dair temsili örnekler olarak ele alınmaktadır.
DNA ve kalıtsal özelliklerle ilgili önceki anlatımımızı da burada aynı şekilde temsili bir çerçevede değerlendirmek gerekir. İnsanların biyolojik özellikleri anne ve babadan gelen genetik mirasla şekillenir. Fakat güzel veya kötü ahlâkın yalnızca DNA ile belirlendiğini söylemek doğru değildir.
Ahlâk; aile, eğitim, çevre, alışkanlıklar, irade, arkadaşlıklar ve insanın kendi tercihlerinden de etkilenir.
Bu nedenle bizim burada asıl üzerinde durduğumuz mesele, “cibilliyet” kelimesini biyolojik bir sınıflandırma olarak kullanmak değil, insanın zaman içinde beraber olduğu kimselerin ahlâkından etkilenebileceğini anlatmaktır.
Zikir Evradımızdaki İstiâze Duasının Gayesi de Budur:
Kötü sıfatlardan, kötü alışkanlıklardan ve insanı Allah'tan uzaklaştıran hâllerden korunmayı istemek.
Bunu süt üzerinden verilen bir temsil ile de anlatabiliriz:
Sütü süt olarak muhafaza edemeyen insan onu peynir yaparak muhafaza eder. Peynir olarak muhafaza edemeyen yoğurt yapar. Daha sonra başka şekillerde değerlendirebilir.
Bu yalnızca bir temsildir.
İnsanın manevi hâli de bazen böyledir. Kendi bulunduğu güzel hâli koruyamazsa daha aşağı bir seviyeye düşebilir. Fakat her düşüşün ardından yeniden toparlanmak ve yükselmek mümkündür.
İyilik yolunda nefsin makamları yükseldikçe insan daha temiz, daha dengeli ve daha faydalı bir hâle gelir. En azından levvâme nefis seviyesinde insan yaptığı hatanın farkına varır, pişman olur ve kendisini düzeltmeye çalışır.
İnsan bundan da uzaklaşır ve kötülüğü benimserse, nefs-i emmâre seviyesine düşebilir. Buradaki anlatımımız, insanın ahlâk bakımından aşağı doğru ilerleyebileceğine dair bir temsildir.
Cennet ise temizliğin, huzurun ve Allah'ın rızasına ulaşmanın yurdudur. Bu nedenle cennet ehlinin hâli, insanın dünyadaki ahlâkî terakkisinin nihai bir karşılığı olarak düşünülebilir.
Gerçek mümin, çevresine zarar vermediği gibi mümkün olduğu kadar faydalı olmaya çalışır.
Bunu hayvanlar üzerinden verilen temsillerle de açıklayabiliriz:
Hz. Üzeyr'in eşeği üzerinden anlatılan örnekte olduğu gibi, bazı hayvanlar insana yük taşımada yardımcı olur. At, daha hızlı ulaşım sağlar. Arı kendisi yenmez; fakat yaptığı bal insanlara fayda verir. İnek ve koyun gibi hayvanlardan ise et, süt ve başka şekillerde faydalanılır.
Bunların her biri, vaazımızdaki temsilde “faydalı olma” hâlinin farklı derecelerini anlatmaktadır.
Buna karşılık timsah gibi insan için tehlike oluşturabilecek bir hayvan üzerinden de “zarar verme” hâli temsil edilmektedir.
Asıl anlatılmak istenen şudur:
İyilerle beraber olan ve iyilerin ahlâkı ile ahlâklanan elbette terakki eder.
İyilerle beraber olan, onların güzel ahlâkından istifade eder ve onların yöneldiği hayırlı istikamete yönelir.
Buna karşılık insan iyilerden uzaklaşıp sürekli kötülük içinde yaşayan kimselerle beraber olursa, zamanla onların davranışlarından etkilenebilir. Bu da insanı manevi olarak aşağıya doğru götürebilir.
Burada “mikrop” veya “zehirli yaratık” gibi ifadeler de gerçek bir biyolojik dönüşüm anlamında değil, insanın ahlâk bakımından ne kadar aşağı düşebileceğini anlatan temsili ifadelerdir.
Dinde Terakki Vardır.
Nefis, insanın manevi yolculuğunda katman katman yükselir veya aşağı doğru düşebilir.
İnsan hata ettikten sonra kendisini düzeltirse, Allah'ın rahmetiyle yeniden yükselir. Bu terakki iyiliğe doğru da olabilir, kötülüğe doğru da olabilir. Yani insan ya yukarı doğru yükselir ya da aşağı doğru düşer.
Başta okuduğumuz âyette bu husus açıkça ifade edilmektedir:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve izâ câekellezîne yu'minûne bi âyâtinâ fe kul selâmun aleykum ketebe rabbukum alâ nefsihir rahmete ennehu men amile minkum sûen bi cehâletin sümme tâbe min ba'dihî ve asleha fe innehû gafûrun rahîm.
Meali:
Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ
فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm. İnne hâzâ lehuve hakkul-yakîn.
Meali:
“Sağdakilerden sana selâm olsun!”
“Fakat yalanlayan ve sapıklıkta olanlardan ise, kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır.”
“Şüphesiz bu, kesin gerçektir.”
Vâkıa Suresi, 91-95. Ayetler
Buradaki ifadeleri de vaazımızdaki işarî anlamıyla değerlendirdiğimizde, insanın hangi istikamette yürüdüğünün sonunda kendi hâline yansıyacağı anlatılmaktadır.
İnsan iyiliğe yöneldikçe rahmete ve cennete yaklaşır; kötülükte ısrar ettikçe de cehennem ehlinin hâline yaklaşır.
Ardından şöyle buyurulmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي
Yâ eyyetuhân nefsul-mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.
Meali:
“Ey huzura ermiş nefis! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”
Fecr Suresi, 27-30. Ayetler
Buradaki “Cennetime gir” ifadesini vaazımızdaki işarî anlayışla, Allah'ın rahmetine ve cennet ehlinin arasına katılmak şeklinde değerlendirebiliriz.
İnsan dünyada güzel ahlâkla, imanla, tövbe ve salih amellerle terakki etmeye çalışmalıdır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba'de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeh, inneke entel-vehhâb. Rabbenâ inneke câmiun-nâsi li yevmin lâ raybe fîh, innallâhe lâ yuhliful-mîâd.
Meali:
“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen çok bağışlayansın.”
“Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında hiçbir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va'dinden dönmez.”
Âl-i İmrân Suresi, 8-9. Ayetler
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil-hamdülillâhi rabbil-âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbu ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 27 Nisan 2016 Çarşamba
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 27 Nisan 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve izâ câekellezîne yu'minûne bi âyâtinâ fe kul selâmun aleykum ketebe rabbukum alâ nefsihir rahmete ennehu men amile minkum sûen bi cehâletin sümme tâbe min ba'dihî ve asleha fe innehû gafûrun rahîm.
Meali:
Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ إِنِّي عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّي وَكَذَّبْتُم بِهِ مَا عِندِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِلِينَ
Kul innî alâ beyyinetin min rabbî ve kezzebtum bihî, mâ indî mâ testa'cilûne bihî, inil hukmu illâ lillâhi yakussul-hakka ve huve hayrul-fâsılîn.
Meali:
De ki: “Ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm yalnız Allah'ındır. O, hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 57. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“En şiddetli düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir.”
(Hadis-i Şerif - Beyhakî)
“Şüphesiz ki her şeye cilâ verecek bir âlet vardır. Kalbin cilâsı ise zikrullahtır.”
(Hadis-i Şerif - Câmiu's-Sağîr)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
[attachment=38461]
Zikr-i Raşidi Evradı Pro9.3 Çıktı. Aldınız mı, Okudunuz mu?
[attachment=38462]
Yolumuzdan Gidecek ve Zikirlerimizi Çekecek Olanların Dikkat Edeceği Hususlar
1 - İlk kırk günü aksatmamaya çalışmak. Eğer aksarsa da en kısa sürede kırk güne tamam etmek.
2 - Bu duaların büyük bir kısmı ya âyetlerden ya da hadislerden derlenmiştir. Duaları yalnızca Arapça olarak ezberden okumakla yetinmeyip, manalarını da öğrenmek gerekir. İnternetten araştırarak veya bilen kimselere sorarak duaların anlamlarını öğrenip, anlamlarını bilerek okumaya devam etmek daha uygundur.
Çünkü insan bir duanın manasını bilirse, okuduğu sözün ne anlama geldiğinin farkında olur. Sadece ses ve ezber üzerinden okumak yerine, mana ile birlikte okumak daha şuurlu bir ibadet hâline gelir.
3 - Zikir ve dualarda dikkatli ve uyanık olmak gerekir. Vaazdaki anlayışımıza göre, insanın zihnini karıştıran vesveseler gelebilir. Böyle durumlarda okuduğumuz duanın anlamını bilmek, bizi vesveseye karşı daha dikkatli hâle getirir.
Bir ibadette vesvese veya zihinsel karışıklık hissedildiğinde, kişinin bildiği ve güvendiği başka bir okuma biçimine geçerek zihnini toparlaması, ardından tekrar kaldığı yerden devam etmesi mümkündür. Buradaki esas maksat, vesveseye kapılmadan ibadeti şuurlu şekilde sürdürmektir.
4 - Zikirler ezberlendiğinde bazen insanın aklı başka şeylere gidebilir. Dil zikre devam ederken zihin başka şeylerle meşgul olabilir. Buna halk arasında “otomatik pilot” hâli denilebilir.
Fakat insanın dikkati yeniden zikre döndüğünde, dilinin söylediği yer ile en son hatırladığı yer arasında farklılık bulunabilir. Böyle bir durumda, insanın en son hatırladığı yerden devam etmesi daha uygundur.
Bunu bir televizyon örneğiyle anlatabiliriz: Televizyonu açtığımızda daha önce başka bir kanalda kalmış olabilir. Biz istediğimiz kanala yeniden geçeriz. Zikirde de dikkatimiz yeniden toplandığında, hatırladığımız son yerden devam ederiz.
5 - Çektiğimiz zikirlerde bazen kaçıncı tekrarımızda olduğumuzu unutabiliriz. “İki mi çektim, üç mü çektim?” gibi bir şüphe oluşabilir.
Bu durumda kalbin hangi sayıda mutmain olduğuna bakarak ona göre tamamlamak uygun olur. Namazdaki sehiv hâlinde olduğu gibi, zikirde de insanın vesveseye kapılmadan ibadetini tamamlaması önemlidir.
Bizim duamızın içinde bulunan “alfabe duası”nın da bu anlamda tamamlayıcı bir yönü olduğunu ifade ediyoruz. Yani zikir içerisinde bulunan bu dua, eksikliklerin tamamlanmasına vesile olan bir niyaz olarak görülmektedir.
---oOo---
Vaaza Dönersek:
Geçen hafta “sıbğatullah” ifadesini biyolojideki DNA kavramıyla ilişkilendiren bir anlatım yapmıştık. Burada bunun bilimsel bir eşitleme değil, vaazımızdaki temsili ve işarî bir anlatım olduğunu özellikle belirtelim.
Ayrıca şöyle buyurulmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûnû meassâdikîn.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.”
Tevbe Suresi, 119. Ayet
Allah müminlere doğrularla ve iyilerle beraber olmayı emretmektedir. İnsan kiminle beraber olursa, onun hâlinden ve ahlâkından etkilenebilir. Bu etki bazen manevi hayatımıza, bazen de günlük davranışlarımıza yansır.
Bu nedenle Allah'ın sevmediği davranışlardan ve insanı kötülüğe sürükleyen ortamlardan uzak durmak, hem manevi hayatımızı hem de ahlâkımızı korumak bakımından önemlidir.
Vaazımızdaki ifadeyle, yeni bir “versiyonumuzda” Hz. Ebû Bekir'in doğruluğuna ve sadakatine benzer bir ahlâka ulaşmak istiyorsak, doğrularla ve sözüne sadık insanlarla beraber olmamız gerekir.
Çocuğa Ebû Bekir ismini vermek elbette güzeldir. Fakat asıl mesele yalnızca ismi taşımak değil, Hz. Ebû Bekir'in temsil ettiği sıddîkî ahlâkı, doğruluğu ve sadakati hayatımıza taşımaya çalışmaktır.
Aynı şekilde adaletli ve adil kimselerle dostluk eden insan, onların güzel ahlâkından etkilenerek adalet duygusunu geliştirebilir. Buradaki “Ömer olmak” ifadesini de Hz. Ömer'in temsil ettiği adalet ve hakkaniyet anlayışına bir işaret olarak değerlendirmek gerekir.
Buna karşılık insan sürekli olarak kötülüğü, yalanı, haksızlığı ve zulmü örnek alan kimselerle beraber olursa, onların davranışlarından etkilenebilir.
İbrahim Aleyhisselâm'ın karşısında Nemrud'un bulunması veya Musa Aleyhisselâm'ın karşısında Firavun'un bulunması da vaazımızdaki anlatımda, hak ile bâtılın karşı karşıya gelişine dair temsili örnekler olarak ele alınmaktadır.
DNA ve kalıtsal özelliklerle ilgili önceki anlatımımızı da burada aynı şekilde temsili bir çerçevede değerlendirmek gerekir. İnsanların biyolojik özellikleri anne ve babadan gelen genetik mirasla şekillenir. Fakat güzel veya kötü ahlâkın yalnızca DNA ile belirlendiğini söylemek doğru değildir.
Ahlâk; aile, eğitim, çevre, alışkanlıklar, irade, arkadaşlıklar ve insanın kendi tercihlerinden de etkilenir.
Bu nedenle bizim burada asıl üzerinde durduğumuz mesele, “cibilliyet” kelimesini biyolojik bir sınıflandırma olarak kullanmak değil, insanın zaman içinde beraber olduğu kimselerin ahlâkından etkilenebileceğini anlatmaktır.
Zikir Evradımızdaki İstiâze Duasının Gayesi de Budur:
Kötü sıfatlardan, kötü alışkanlıklardan ve insanı Allah'tan uzaklaştıran hâllerden korunmayı istemek.
Bunu süt üzerinden verilen bir temsil ile de anlatabiliriz:
Sütü süt olarak muhafaza edemeyen insan onu peynir yaparak muhafaza eder. Peynir olarak muhafaza edemeyen yoğurt yapar. Daha sonra başka şekillerde değerlendirebilir.
Bu yalnızca bir temsildir.
İnsanın manevi hâli de bazen böyledir. Kendi bulunduğu güzel hâli koruyamazsa daha aşağı bir seviyeye düşebilir. Fakat her düşüşün ardından yeniden toparlanmak ve yükselmek mümkündür.
İyilik yolunda nefsin makamları yükseldikçe insan daha temiz, daha dengeli ve daha faydalı bir hâle gelir. En azından levvâme nefis seviyesinde insan yaptığı hatanın farkına varır, pişman olur ve kendisini düzeltmeye çalışır.
İnsan bundan da uzaklaşır ve kötülüğü benimserse, nefs-i emmâre seviyesine düşebilir. Buradaki anlatımımız, insanın ahlâk bakımından aşağı doğru ilerleyebileceğine dair bir temsildir.
Cennet ise temizliğin, huzurun ve Allah'ın rızasına ulaşmanın yurdudur. Bu nedenle cennet ehlinin hâli, insanın dünyadaki ahlâkî terakkisinin nihai bir karşılığı olarak düşünülebilir.
Gerçek mümin, çevresine zarar vermediği gibi mümkün olduğu kadar faydalı olmaya çalışır.
Bunu hayvanlar üzerinden verilen temsillerle de açıklayabiliriz:
Hz. Üzeyr'in eşeği üzerinden anlatılan örnekte olduğu gibi, bazı hayvanlar insana yük taşımada yardımcı olur. At, daha hızlı ulaşım sağlar. Arı kendisi yenmez; fakat yaptığı bal insanlara fayda verir. İnek ve koyun gibi hayvanlardan ise et, süt ve başka şekillerde faydalanılır.
Bunların her biri, vaazımızdaki temsilde “faydalı olma” hâlinin farklı derecelerini anlatmaktadır.
Buna karşılık timsah gibi insan için tehlike oluşturabilecek bir hayvan üzerinden de “zarar verme” hâli temsil edilmektedir.
Asıl anlatılmak istenen şudur:
İyilerle beraber olan ve iyilerin ahlâkı ile ahlâklanan elbette terakki eder.
İyilerle beraber olan, onların güzel ahlâkından istifade eder ve onların yöneldiği hayırlı istikamete yönelir.
Buna karşılık insan iyilerden uzaklaşıp sürekli kötülük içinde yaşayan kimselerle beraber olursa, zamanla onların davranışlarından etkilenebilir. Bu da insanı manevi olarak aşağıya doğru götürebilir.
Burada “mikrop” veya “zehirli yaratık” gibi ifadeler de gerçek bir biyolojik dönüşüm anlamında değil, insanın ahlâk bakımından ne kadar aşağı düşebileceğini anlatan temsili ifadelerdir.
Dinde Terakki Vardır.
Nefis, insanın manevi yolculuğunda katman katman yükselir veya aşağı doğru düşebilir.
İnsan hata ettikten sonra kendisini düzeltirse, Allah'ın rahmetiyle yeniden yükselir. Bu terakki iyiliğe doğru da olabilir, kötülüğe doğru da olabilir. Yani insan ya yukarı doğru yükselir ya da aşağı doğru düşer.
Başta okuduğumuz âyette bu husus açıkça ifade edilmektedir:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ أَنَّهُ مَن عَمِلَ مِنكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِن بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve izâ câekellezîne yu'minûne bi âyâtinâ fe kul selâmun aleykum ketebe rabbukum alâ nefsihir rahmete ennehu men amile minkum sûen bi cehâletin sümme tâbe min ba'dihî ve asleha fe innehû gafûrun rahîm.
Meali:
Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 54. Ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ
فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm. İnne hâzâ lehuve hakkul-yakîn.
Meali:
“Sağdakilerden sana selâm olsun!”
“Fakat yalanlayan ve sapıklıkta olanlardan ise, kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır.”
“Şüphesiz bu, kesin gerçektir.”
Vâkıa Suresi, 91-95. Ayetler
Buradaki ifadeleri de vaazımızdaki işarî anlamıyla değerlendirdiğimizde, insanın hangi istikamette yürüdüğünün sonunda kendi hâline yansıyacağı anlatılmaktadır.
İnsan iyiliğe yöneldikçe rahmete ve cennete yaklaşır; kötülükte ısrar ettikçe de cehennem ehlinin hâline yaklaşır.
Ardından şöyle buyurulmaktadır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي
Yâ eyyetuhân nefsul-mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.
Meali:
“Ey huzura ermiş nefis! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”
Fecr Suresi, 27-30. Ayetler
Buradaki “Cennetime gir” ifadesini vaazımızdaki işarî anlayışla, Allah'ın rahmetine ve cennet ehlinin arasına katılmak şeklinde değerlendirebiliriz.
İnsan dünyada güzel ahlâkla, imanla, tövbe ve salih amellerle terakki etmeye çalışmalıdır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba'de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeh, inneke entel-vehhâb. Rabbenâ inneke câmiun-nâsi li yevmin lâ raybe fîh, innallâhe lâ yuhliful-mîâd.
Meali:
“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen çok bağışlayansın.”
“Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında hiçbir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va'dinden dönmez.”
Âl-i İmrân Suresi, 8-9. Ayetler
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil-hamdülillâhi rabbil-âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbu ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 27 Nisan 2016 Çarşamba
Original Kar © glan