Raşit Tunca Forumu
Allahin bir ismide Celle Celalühüdür (Karoglanin 03.12.2013 Sali Vaazi) - Yazdırılabilir Versiyon

+- Raşit Tunca Forumu (https://tuncarasit.com)
+-- Forum: RAŞiT TUNCA (https://tuncarasit.com/forumdisplay.php?fid=576)
+--- Forum: RAŞiT TUNCA'NIN VAAZLARI (https://tuncarasit.com/forumdisplay.php?fid=587)
+---- Forum: 2013 VAAZLARI ARŞİVİ (https://tuncarasit.com/forumdisplay.php?fid=602)
+---- Konu: Allahin bir ismide Celle Celalühüdür (Karoglanin 03.12.2013 Sali Vaazi) (/showthread.php?tid=35067)



Allahin bir ismide Celle Celalühüdür (Karoglanin 03.12.2013 Sali Vaazi) - Raşit Tunca - 10-17-2026

ALLAH'IN CELÂL VE AZAMETİ — CELLE CELÂLÜHÛ


(Kar©glan'ın 03.12.2013 Salı Vaazı)



Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.


قَالَ مُوسَىٰ مَا جِئْتُم بِهِ السِّحْرُ ۖ إِنَّ اللَّهَ سَيُبْطِلُهُ ۖ إِنَّ اللَّهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ

Mûsâ dedi ki:

“Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Şüphesiz Allah, bozguncuların işini düzeltmez.”

Sadakallâhü'l-azîm. Yunus Suresi, 81. ayet.

YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ

Allah Teâlâ'nın yolunda yürüyen insanın en büyük imtihanlarından biri, karşılaştığı sıkıntılar karşısında metanetini kaybetmemesidir.

Daha önceki vaazlarımızda hicret ve Uhud hadisesinden söz etmiştik. Peygamber Efendimiz ve ashabı, Mekke'de gördükleri baskılar sebebiyle hicret etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Medine döneminde de çeşitli imtihanlarla karşılaştılar.

Uhud Savaşı'nda okçuların bir kısmının yerlerini terk etmesi, Müslümanlara büyük bir ders olmuştur. İnsan bazen zaferi elde ettiğini zannettiği anda imtihanın asıl başladığını anlayabilir.

Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.”

Muhammed Suresi, 7. ayet.

Yine Muhammed Suresi'nin 35. ayetinde müminlere, düşman karşısında gevşememeleri ve mücadele azimlerini kaybetmemeleri öğütlenmektedir.

Buradan bizim alacağımız ders şudur:

Mümin, sıkıntı karşısında korkuya kapılıp hak bildiği yoldan vazgeçmemelidir. Fakat metanet demek öfkeye kapılmak, hakaret etmek veya zulme zulümle karşılık vermek de değildir.

Gerçek metanet, insanın nefsine hâkim olmasıdır.

İnsan bazen gücü az olduğu hâlde sabreder. Bazen yalnız kaldığı hâlde doğrudan ayrılmaz. Bazen herkes başka tarafa giderken o, bildiği hakikatin peşinden yürür.

İşte asıl cesaret budur.

CELLE CELÂLÜHÛ NE DEMEKTİR?

İnsanlar Allah'ın ismini yazarken veya söyledikten sonra bazen “C.C.” şeklinde bir ifade kullanırlar.

“C.C.”, “Celle Celâlühû” ifadesinin kısaltmasıdır.

Bu ifade, Allah'ın yüceliğini, azametini ve ululuğunu tazim etmek için söylenir. Yani Allah'ın şanının ve celâlinin yüce olduğunu ifade eder.

Burada önemli bir hususu belirtelim:

“Celle Celâlühû” Allah'ın müstakil bir ismi değil, Allah Teâlâ'ya karşı kullanılan bir tazim ve yüceltme ifadesidir.

Allah'ın Celâl sıfatı, O'nun azametini, kudretini, hükümranlığını ve büyüklüğünü ifade eder.

Allah Teâlâ hem Celâl hem Cemâl sahibidir.

Rahmeti vardır, merhameti vardır; fakat aynı zamanda kudreti, azameti ve adaleti vardır.

Bu sebeple kul, Allah'ın rahmetine güvenirken O'nun azametini de unutmamalıdır.

Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez; fakat Allah'ın emrine karşı gelmek de hafife alınmaz.

ALLAH'IN YOLUNDA METANET VE DENGE

Müminin hayatında denge bulunmalıdır.

Merhamet gerektiğinde merhamet eder.

Hakkı savunmak gerektiğinde hakkı savunur.

Affetmek gerektiğinde affeder.

Fakat zulme ortak olmaz.

Allah'ın Celâlini anlamak, insanlara öfke saçmak anlamına gelmez. Tam tersine, Allah'ın azametini bilen kişi kendi nefsinin ne kadar küçük olduğunu anlar.

Nefsi küçültmeden Allah'ın büyüklüğü anlaşılmaz.

İnsan kendi nefsini merkeze koyduğu zaman, her şeyi kendi isteğine göre değerlendirmeye başlar. Kendisine yapılan en küçük söz bile ağır gelir. Fakat başkasının hakkını çiğnerken bunu önemsemez.

İşte bu hâl, nefsin insana kurduğu tuzaklardan biridir.

ŞERDEN HAYIR, HAYIRDAN ŞER ÇIKABİLİR

Allah Teâlâ'nın yaratışında bizim hemen anlayamadığımız nice hikmetler vardır.

Biz bir şeyi şer zannederiz; onun içinden hayır çıkar.

Bir şeyi hayır zannederiz; onun içinde bizim bilmediğimiz bir imtihan bulunabilir.

Bu nedenle mümin, olayların yalnızca görünen yüzüne bakmamalıdır.

Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirir. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır.

İnsan da hayatı boyunca değişir.

Bazen güçlüdür, bazen zayıftır.

Bazen sevinir, bazen üzülür.

Bazen doğru karar verir, bazen hata eder.

Önemli olan, insanın hatasında ısrar etmemesi ve Rabbine dönmesidir.

Dünyada yüzde yüz kötü bir insan aramak yerine, insanın nefsini terbiye etmeye çalışması daha doğrudur.

Hepimiz imtihan içindeyiz.

İyi olmaya çalışmak, nefsimizi düzeltmek ve Allah'ın rızasını aramak bizim görevimizdir.

HER ŞEYİN BİR VAZİFESİ VARDIR

Kâinatta her şeyin bir ölçüsü vardır.

Yağmur yağar.

Kar yağar.

Güneş doğar.

Mevsimler değişir.

Bitkiler yetişir.

Hayvanlar kendi tabiatları içerisinde hayatlarını sürdürürler.

İnsan bütün bunların hikmetini bütünüyle kavrayamaz.

Bir canlıyı sırf bizim hoşumuza gitmediği için bütünüyle değersiz görmek doğru değildir.

Çünkü Allah'ın yarattığı her şeyin kâinatta bir yeri ve vazifesi vardır.

Buradan insan için büyük bir ders çıkar:

“Allah boş iş yapmaz.”

Biz hikmeti bilmiyor olabiliriz; fakat bilmememiz, hikmetin olmadığı anlamına gelmez.

Kâinatta her şey birbirine bağlıdır.

Bir varlığın yokluğu, başka bir varlığın hayatını etkileyebilir.

Bu nedenle Allah'ın yaratışına karşı kibirlenmek yerine tefekkür etmeliyiz.

EŞREF-İ MAHLÛKAT OLMAK

“Eşref-i mahlûkat” ifadesi, insanın yaratılmışlar içerisinde şerefli bir konuma sahip olduğunu ifade eder.

Fakat bu şeref, insana kibirlenme hakkı vermez.

Tam tersine, sorumluluk yükler.

İnsan kendisine verilen aklı, iradeyi ve nimetleri Allah'ın rızasına uygun kullanmalıdır.

İnsan kâinatta küçük bir varlık olduğunu unutmamalıdır.

Kâinatın büyüklüğü karşısında insanın maddî varlığı çok küçüktür.

Fakat Allah Teâlâ insana akıl, irade, bilgi ve sorumluluk vermiştir.

İşte insanın değeri buradadır.

Bu değer, “Ben her şeyin sahibiyim.” demek değildir.

Tam tersine:

“Ben emanetçiyim, asıl sahip Allah'tır.”

demektir.

Bir dükkân sahibinin olmadığı zamanlarda dükkâna bakmakla görevli olan kişi, dükkânın sahibi olmaz.

Sahibi geri geldiğinde gerçek mülkiyetin kime ait olduğu ortaya çıkar.

İşte insan da dünyada kendisine verilen nimetlerin emanetçisidir.

Malın sahibi Allah'tır.

Canın sahibi Allah'tır.

Kâinatın sahibi Allah'tır.

İnsan ise bütün bunlardan sorumlu bir kuldur.

HZ. İBRAHİM VE SÂRE VALIDEMİZ

Rivayetlerde Hz. İbrahim Aleyhisselâm ile Sâre Validemiz hakkında çeşitli hadiseler anlatılır.

Hz. İbrahim Aleyhisselâm'ın zalim bir hükümdarın karşısında bulunduğu ve Sâre Validemizin de onun sarayına çağrıldığı rivayet edilir.

Allah Teâlâ, kulunu zalimin zulmünden muhafaza etmiştir.

Sâre Validemize zarar vermek isteyen kişinin eli tutulmuş ve Sâre Validemizin duasıyla tekrar serbest bırakılmıştır. Ancak tekrar zarar vermeye kalkışınca yine aynı hâl meydana gelmiştir.

Bu hadise bize şu dersi verir:

Kul bütün kapıların kapandığını zannettiği zaman bile Allah'ın kapısı açıktır.

Zulmeden insan kendisini güçlü zannedebilir. Fakat Allah'ın kudreti karşısında insanın gücü sınırlıdır.

Sonunda o hükümdar Sâre Validemize dokunamayacağını anlamış ve onu Hz. İbrahim Aleyhisselâm'a geri göndermiştir.

Rivayetlerde Sâre Validemize Hâcer Validemizin de verildiği ve daha sonra Hâcer Validemizden İsmail Aleyhisselâmın dünyaya geldiği anlatılır.

İsmail Aleyhisselâmın neslinden de Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem gelmiştir.

Burada bizim için asıl ders, Allah'ın kullarını hiç beklemedikleri kapılardan koruyabilmesidir.

GELECEK, MEHDÎ VE HZ. İSA HAKKINDA TEFEKKÜR

Buradan sonra bazı meseleleri kendi tefekkürümüz açısından değerlendirelim.

Hz. İsa Aleyhisselâmın nüzulü, Mehdi ve ahir zaman hadiseleri hakkında İslam geleneğinde çeşitli rivayetler bulunmaktadır.

Benim kanaatim ve tefekkürüm şudur:

İnsan, ahir zaman meselelerini konuşurken kesin hüküm verir gibi davranmamalıdır.

Özellikle keşfî bilgiler, rüyalar ve kişisel tefekkürler, herkes için bağlayıcı bir inanç esası gibi sunulmamalıdır.

Benim keşfi bilgime göre bazı hadiselerin zaman ve mekân anlayışımızın dışında farklı bir hikmeti olabilir. Fakat bunun kesin hakikatini Allah bilir.

Bizim görevimiz, Allah'ın takdirini zorlamak değil, O'nun emirlerine uygun yaşamaktır.

Mehdi konusunda da ölçümüz bellidir:

Mehdi bir peygamber değildir. Peygamberlik Hz. Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile sona ermiştir.

Hz. İsa Aleyhisselâm hakkında ise Kur'an ve sahih rivayetlerin bildirdiği ölçüyü esas almak gerekir.

Bunun dışındaki keşif, rüya ve tefekkürleri ise kendi sınırları içerisinde değerlendirmek gerekir.

TAVUK MU YUMURTADAN ÇIKTI, YUMURTA MI TAVUKTAN?

Bazen insanın önüne öyle meseleler gelir ki, ilk bakışta hangisinin önce olduğunu anlamakta zorlanır.

Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan?

İnsan burada biraz durup tefekkür etmelidir.

Çünkü Allah'ın yaratma kudreti, bizim bildiğimiz sebep-sonuç zincirlerinden ibaret değildir.

Biz sebepleri görürüz; Allah ise sebepleri de sonuçları da yaratandır.

Bu sebeple insanın bilgisi arttıkça kibri değil, hayreti artmalıdır.

Bilgi insanı Allah'tan uzaklaştırıyorsa o bilgi nefsin elinde bir yük hâline gelir.

Bilgi insanı Allah'ın kudreti karşısında hayrete düşürüyorsa, o zaman tefekküre dönüşür.

NAMAZDA “RABBENÂĞFİRLΔ DUASININ TEFEKKÜRÜ

Daha önceki vaazlarımızda namazda okunan duaların mânaları üzerinde de durmuştuk.

“Rabbenâğfirlî” duasının mânasında insanın kendisi için, anne ve babası için ve müminler için mağfiret istemesi vardır.

Bu dua bize vefayı öğretir.

İnsan yalnız kendisini düşünmemelidir.

Anne ve babasını hatırlamalıdır.

Mümin kardeşlerini hatırlamalıdır.

Geçmişte yaşamış salihleri hayırla anmalıdır.

Kendisine iyilik yapanları unutmamalıdır.

İşte ibadetin bir yönü de insanın nefsinin bencilliğini kırmasıdır.

Namazda insanın Rabbine yönelmesi, dünya telaşından bir müddet uzaklaşması ve Allah'ı hatırlaması büyük bir nimettir.

Tahiyyatta otururken insan bedenini bir müddet Allah'ın huzurunda sakinleştirir.

Bu hâl bize şunu hatırlatır:

İnsan bazen durmalı, susmalı, düşünmeli ve Rabbini hatırlamalıdır.

Kur'an'ı öğrenmek, okumak ve hayatımıza geçirmek bizim için büyük bir vazifedir.

Kur'an'ı terk eden bir toplum, zamanla kendi değerlerini de kaybedebilir.

Bu nedenle Kur'an'ı mahcur bırakmamak gerekir.

Kur'an sadece okunacak bir kitap değil, hayatımızı düzeltmek için başvuracağımız ilahî rehberdir.

NEFSİNE TAPMAMAK

Kâinat insana hizmet edecek birçok nimetle donatılmıştır.

Fakat bu, insanın kendisini kâinatın Rabbi zannetmesi için değildir.

İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, kul olduğunu unutmamalıdır.

Allah Teâlâ insana nimet vermiştir.

Fakat nimet verilmesi, mülkiyetin insana geçtiği anlamına gelmez.

İnsan emanetçidir.

İnsan nefsinin peşinden gidip “Ben yaptım, ben yarattım, ben sahibim.” demeye başladığı zaman Firavunî bir anlayışa yaklaşır.

Firavun'un en büyük yanlışı da kendi nefsini ilahlaştırmasıydı.

Biz ise Rabbimizden nefsimizin bizi aldatmasından korunmayı istemeliyiz.

Rabbim! Kâinattaki yerini unutan, nefsinin peşine düşen ve kendisini büyük gören kullardan eyleme. Bizi nefsimize tapmaktan, kibirden ve gururdan muhafaza eyle.

Allah âlemi insana musahhar kılmış olabilir; fakat bu, insanın Allah'a karşı büyüklük taslaması için değildir.

Tam tersine, insan kendisine verilen nimetleri görünce Rabbine daha çok şükretmelidir.

CELÂL VE CEMÂL ARASINDA DENGE

Allah'ın Celâlini bilmek, insanlara karşı zalim olmak değildir.

Allah'ın Cemâlini bilmek de her şeyi başıboş bırakmak değildir.

Mümin, Celâl ile Cemâl arasında denge kurmalıdır.

Gerektiğinde hakkı söylemelidir.

Fakat hak söylerken dilini çirkinleştirmemelidir.

Yanlışı eleştirebilir.

Fakat insanlara hakaret etmemelidir.

Zulme karşı durabilir.

Fakat kendisi de zalimleşmemelidir.

İşte gerçek metanet budur.

SON SÖZ

Ey müminler!

Allah'ın Celâlini düşününüz.

O'nun azametini düşününüz.

Kâinatın büyüklüğünü düşününüz.

Sonra kendi nefsinize bakınız.

Koca kâinat içerisinde küçücük bir varlık olduğumuz hâlde, Rabbimiz bize akıl, irade, iman ve kulluk şerefi vermiştir.

Bundan daha büyük nimet olur mu?

Öyleyse nefsimize değil Rabbimize güvenelim.

Kibre değil tevazuya sarılalım.

Öfkeye değil hikmete sarılalım.

Hakarete değil güzel söze sarılalım.

Düşmanlığa değil adalete sarılalım.

Ve Allah'ın bizlere verdiği nimetleri O'nun rızası yolunda kullanalım.

Rabbim! Hz. İbrahim Aleyhisselâma, Sâre Validemize, Hâcer Validemize, İsmail Aleyhisselâma, Hz. Meryem'e, Hz. İsa Aleyhisselâma, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, Ehl-i Beyt'ine, ashabına ve bütün salih kullarına rahmet ve selâm eyle.

Rabbim! Bizi hak yoldan ayırma.

Nefsimizin şerrinden muhafaza eyle.

Kalplerimizi imanla, dilimizi zikirle, amellerimizi ihlâsla güzelleştir.

Bize Celâlini ve Cemâlini doğru anlamayı nasip eyle.

Âmin.


El-Fâtiha maassalavât.

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca


Schrems, 03.12.2013 Salı
[/size][/align]