Raşit Tunca Forumu
Rıza Makamından Marziye Makamına Doğru Yol Alış (Kar©glanin 3 Kasım 2015 Vaazi) - Yazdırılabilir Versiyon

+- Raşit Tunca Forumu (https://tuncarasit.com)
+-- Forum: RAŞiT TUNCA (https://tuncarasit.com/forumdisplay.php?fid=576)
+--- Forum: RAŞiT TUNCA'NIN VAAZLARI (https://tuncarasit.com/forumdisplay.php?fid=587)
+---- Forum: 2015 VAAZLARI ARŞİVİ (https://tuncarasit.com/forumdisplay.php?fid=604)
+---- Konu: Rıza Makamından Marziye Makamına Doğru Yol Alış (Kar©glanin 3 Kasım 2015 Vaazi) (/showthread.php?tid=35156)



Rıza Makamından Marziye Makamına Doğru Yol Alış (Kar©glanin 3 Kasım 2015 Vaazi) - Raşit Tunca - 11-04-2026

Rıza Makamından Marziye Makamına Doğru Yol Alış

(Kar©glan'ın 3 Kasım 2015 Vaazı)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي

Sadakallahü — Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayetler

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.

Meali:

Ey Nefs-i Mutmainne (Hakikati yaşamakta tatmine ulaşmış bilinç)! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın içine dâhil ol! Cennetime dâhil ol!

Sadakallahü — Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayetler

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Yemek yerken lokmalarınızı iyice çiğneyip de yutun; hastalıkların çoğu buna uymamaktandır."

(Hadis-i Şerif)

Allahümme Salli ala Muhammed ve ala Eli Muhammed
Allahümme barik ala Muhammed ve ala Eli Muhammed
Allahümme Salli ala Cebrail
Allahümme Salli ala Mikail

Yolculuğumuza başlıyoruz:

Nefs-i Râziye Nedir? Pişmanlıkları Olmayan Nefis Nedir? Denilince:

Nefs-i Mutmainne'den daha yüksek makama çıkarsa bir nefis, artık Rabbinin onun için yazdığı, kaderinde yaşadığı hiçbir şeyin tesadüfen değil, bilinçli bir kader çizimi olduğu, ve her yaşananın bir sebebinin olduğunu anlamaya başlar.

Yani rıza, Rahman'dan razı olmaktır. Şayet ecel için bile çağırıyorsa, Rahman'a iman ve itaat et ki, seni bir başka bahara götürmek için çağırıyor; yeni bir doğuma hazırlamak için verdiği ruh emanetini geri çağırıyor. Ve kaderine razı ol. Ve artık ne zaman "keşke şöyle olsaydı, bu olmazdı, keşke böyle yapsaydım, bilmem doktor olurdum, bilmem şöyle yapsaydım hakim olurdum" deme. Bil ki bu gün ne oldunsa, ne başına geldiyse, senin için en iyisi o. Bırak keşkeleri ve Rahman'dan razı ol, kurtul, demiştik.

Ve yine ikinci olarak da Makam-ı Marziye'nin başında, hayatın tek şıklı değil çok şıklı olduğunu anladığın, ve bir kararda durmanın kör cahil kararı olduğunu anladığın zaman, ve hayatta başka seçeneklerin de olduğunu unutma; bunu anladığın zaman makam-ı Marziye'ye doğru yürüdün demektir, diyorduk.

Ve Hz. Davud aleyhisselam, "eğilmezin, bükülmezin, secde etmiyon" diyen, demir cibilliyatlı şeytanı ateşte kızıdırıp şekil veren, eğip büken ve ona başka seçeneklerin de olduğunu öğreten peygamber. Hz. Süleyman ise onu demir hâliyle değil, bizzat şeytan hâliyle çalıştırıp başka seçeneklerin de olduğunu öğreten peygamber. Demiştik.

Ve geçen haftaki sohbette de, Ramazan orucunun riyazet için değil, atomları anlama olduğunu, ve atomların ise cibilliyatları gereği yemeyip içmeyip, çiş ve tuvalet de etmediklerini ve cinsi münasebette de bulunmadıklarını, ve fakat canlı olduklarını da biliyoruz. Ve hal böyle olunca, bu özellikleri taşıyanlara Rahman olan Allah'ın "meleklerim" dediğini, ve dinimizde bu özellikleri taşıyan gruba "melekler" dediğini anlatmıştık.

Ve sayılar: Sadece 1 — 1,5 — 2 — 2,5 — 3 — 3,5... diye sayılmaz. İstersen sayıları 1, 2, 3, 4... diye sayarsın; istersen de 2, 4, 6... diye; ve istersen de 10, 20, 30, 40, 50... diye; ve yine veya 100, 200, 300... diye de sayabilirsin.

Bir kıssa anlatalım: Bir zamanlar bizim ikamet ettiğimiz Schrems'de yeni Tekke, Nakşi Tekkesi açıldı; ve ben Nakşilere katıldım. Ve yeni sofiyim, daha önce imam hatip mezunuyum. Bir açıklama yaparsak: Bu Avusturya'da meslek okullarında meslekler öğretilir, ve "Lehr Beruf" diye bir sistem vardır. Öğrenci 3 ay meslek okuluna gider, 3 ay da bir firmada o meslek üzerine pratik yapıp çalışır; ve yine tekrar 3 ay veya altı ay okula gidip 6 ay veya 3 ay çalışır. Ve bu okuluna, mesleğine göre iki sene, üç senede veya 4 senede bu meslek öğrenilir ama pratik yapa yapa; yani hem öğrenip hem o meslek üzerine çalışarak.

Ve ben imam hatip mezunuyum ama imam olmadım. Ve mezun olmadan önce son sene, birkaç camide Ramazan dolayısıyla, ve bir de bazı Cumalar olmak üzere pratik yapmışlığım vardı. Ve bizim Tekkede sofiler içinde bilgili kimse az olunca biz sürünün başını çekiyorduk. Bazen imam, bazen müezzin, bazen vaiz, bazen hatip oluyorduk. Ve Tekkeyi açanlardan Süleyman sofi vardı; o da daha dinini yeni yeni öğreniyordu. Ve bir gün kandil gecesi oldu, ve o duymuş gelmiş; işte tesbih namazı, veya 100 rekat namaz kılmak hakkında bir şeyler duymuş ve "Kandil gecesi namaz kılcaz" demiş. Hani bunu yazarken "Evet, vardır, bu caizdir" demiyorum; o eski zamandaki tecrübesizliğin verdiği hâl ile öyleydi o günlerde. Daha doğrusu acemi sofileriz, başımızda da daha bilgili kimse yok. Hani en yakınımızda, 130 km ilerde Viyana'da büyük Dergâhta da bazı vekil abilerimiz vardı; onlar dahi fıkıh ilminde bilgili değillerdi, tasavvuf üzere daha bilgiliydiler. Biz de bu kadar bilinçli değiliz o zamanlar. Ve fakat o geceyi biraz da olsa ibadet ve taatle geçirmek istiyoruz. Ve O (Süleyman sofi) dedi: "Ben bu 100 rekat namazı kılcan" dedi. Ben de "İyi, ben de kılan bari" dedim. Ve namaza başladık. Ben daha önce hiç 100 rekatlı namaz pratiği yapmamışım; nasıl kılınır bilmiyorum. Daha önce ta çocukken, bir gece Kadir Gecesi'ydi, gece saat 3'te kalkıp camiye gittik Kur'an kursu arkadaşlarımızla, ve köyümüzde sabaha kadar iki rekat, iki rekat namaz kılmışlığım var; ama 100 rekat birden kılmışlığım yok. Ve ben zannediyorum ki bu 100 rekatı bir defada kılacağız. İmam da olsan doktor da olsan, pratiğin yoksa yoktur. Pratik mühim. Yani insan önce bir ilmi, bir mesleği önce ilmen bilecek; buna "ilmel yakîn" bilgi denilir. Sonra yine "aynel yakîn" vardır; o da birisi onu yaparken görerek öğrenecek, bilecek. Sonra da "hakkal yakîn" yani onu yaparak bilecek. Ve biz bu 100 rekatı ne ilmen biliyoruz, ne aynel yakîn ne de hakkal yakîn; öyle o güne kadar yapmışlığımız da yok.

Ve ben başladım namaza, kendimce ikinci rekatlarda hiç oturmadan arka arkaya tek rekat tek rekat tam on rekatı bir defada kıldım ve selam verdim. Yani hiç durmadan dokuz rekat, ve onuncu rekatta oturdum ve selam verdim. Ve selam verme sebebim ise, Süleyman sofi görmüş veya bilmiş; bir yandan namaz kılıyor, bir yandan da beni takip etmiş. Ve dedi namazın arasında: "Öyle kılmaycan, iki rekatta bir oturcan" mânâsında bir şeyler dedi. Burayı burda bırakıp ikinci örneğe geçelim.

Ve yine bir başka örnek: İkamet ettiğim yerde Murat ile Serhat diye iki köylümüz genç vardı; hatta o zamanlar daha çocuktular. Onlar daha önce memleketteyken herhalde Kur'an kursuna gidip öğrenmemişler. Ve buraya da erken yaşta gelince dinlerini ve namaz niyaz bilgilerini burda öğrendiler. Allah razı olsun, Adanalı bir hocamız vardı; onun tedrisatından geçip burda öğrendiler. Buraların birçok genci onun sayesinde namaz, abdest hakkında bilgili oldular; ta ki Cuma kıldırıp hutbe verebilecek kadar bir bilgi öğretmişti o hoca.

Ve bu Serhat ve Murat ile iki anım var ki... Birincisi: Biz her meslekten, her telden biraz çakdığımızdan bakır su tesisatı döşemesini de biliriz. Ve bunlar benim ev aldığım köyden ev aldılar; ve Avusturya'nın eski evlerinde banyo yok, çok eski evler; ve banyo ihtiyaçlarını leğenle yapıyorlarmış. Sanki bizim eski köylerde var mıydı? İki göz oda varsa, hamamlık varsa var; yoksa çoluk çocuk leğenden yıkanır, değil mi? İşte ben o köyden onlardan daha önce ev aldım. Ve evlerde banyo odası olmayınca, kendim küçük bir odam vardı; orayı fayanslayıp, ve su tesisatı döşeyip, ve elektrikli sıcak su termostatı bağlayıp banyo odası yapıp, ve lavabo monte ettim. Ve bunları yaparken bir tecrübe kazanıp, nasıl su tesisatı döşenir, nasıl fayans yapıştırılır; bir mekanikçiden ve bir de fayans yapan birilerine bakıp aynel yakîn gördüm; ve evimde bunları uygulayıp, yaparak bu meslek ilimlerinin hakkal yakîn bilgisine vardım. Ve bu ilmi hakkal yakîn bilmiş oldum. Ve tecrübe ve pratik yapmak, hakkal yakîn bilgisi kazanmak içindir.

Ve bu Serhat ve Murat'lar da aynı köyden ev aldılar; onların evlerinde de banyo odası yok. Yine onlar da banyo odası yapacaklar evlerine. Ve babaları Nazmi amca müsait olan bölümlerini sıvayıp sonra bizlerin göstermesi ile öğrenip fayanslayacak. Ve fakat önce su tesisatının döşenmesi lazım. Ve Selim isiminde bir başka genç var; o da nereden öğrendiyse su tesisat işini biraz öğrenmiş. Türkiye'den meslek lisesi mezunu galiba ama ağaç ve marangozluk üzerineydi galiba. Ama ordan mı öğrendi, bu Avusturya'da mı öğrendi, öğrenmiş; ama püf noktasını kaçırmış herhalde.

Ve bu Murat ile Serhat'gil, Selim'e su tesisatını döşetiyorlarmış. Ve ben bir meseleden dolayı bunların eve vardım; ve dediler "Su döşüyorduk" dediler. Ve o Selim'in elinde iri taşlı bir zımpara var; ve elindeki borunun ucunu bu kalın taşlı zımpara ile sürtmüş, ve borunun ucunda kalın ve derin oyuklar oluşmuş. Ve bakır boru tesisatında, zımpara veya "Tellwolle" denen ince bir bulaşık teliyle, onun, borunun lehimlenecek ucunu sürtüp, üstündeki "patina" denen bakır küfünü almak içindir. Ve fakat bizim milletimiz elinde olanla yetinmeye alıştığından, işte Nazmi amcanın elinde bu kalın taşlı zımpara olunca, veya bilmediklerinden kalın taşlı zımpara almışlar; ve borunun ucunu sürtünce ucundaki patinayı sileceğine, borunun ucunu oyuk oyuk oymuş. Ve ben bunu görünce Selim'e dedim: "Bak, bu böyle olmaz; yaptığın bu lehim tutmaz, çünkü o zımparanın açtığı oyuklardan su kaçırır bu tesisat" dedim. Ve Serhat daha genç, delikanlı bile değil, daha çocuk sayılır; ve hemen bilgiçlik tasladı ve dedi: "Adam biliyor; sen mi bilcen, bu Selim mi bilcek?" mânâsında konuştu. "Selim kendi evlerini de döşemiş" dedi. "İyi" dedim, "Bak ben söylüyorum: Bu tesisat tutmaz" dedim. Ve Selim'e "Kalın zımpara ile silme ucunu" dedim; ve o dedi "Elimizde bu var, bunu getirdiler" gibi bir şeyler dedi. Ben de "Biliyorum da" dercesine... Ve fakat bilen insan onu kullanır mı? Neyse, onlar devam edip yapmışlar. Ve sonunda yaptıkları yerler, tesisat bitip su basılınca... Hatta öyle ki Nazmi amca sıvamış ve üstünü de fayans ile kaplamış; ve böylece kapanıp altta kalan tesisat su kaçırmış, ve komşuları ile bitişik olan duvarından komşusunun evine sızmış. Ve daha sonra tesisatı tekrar açıp düzeltmek zorunda kaldılar; ve hatta tamirin de bir kısmını ben yaptım. Ve ben her ne kadar bir yerini düzeltsem de, o Selim'in kalın zımpara ile yaptığı bütün yerler bozuk, ve su kaçırmış sayılır; ve iki defa filan söküp söküp tamir etmek zorunda kaldılar.

Yani hani Nasreddin Hoca ormana gider, ve dalın budağına oturur, ve dalı kesmeye başlar. Ordan geçerken gören bir çobanın "Hocam, bindiğin dalı kesiyorsun; biraz sonra düşeceksin" demesi, ve sonunda ona itimat etmeyen hocanın biraz sonra bindiği dalı kesip düşmesi, ve sonra koşup o çobana yetişip "Sen düşeceğimi bildin; öleceğimi de bilirsin" diye ona vefat edeceği zamanı sorması kıssası gibi... Onları yanlış zımpara kullanırken biz gördük, ve "Bakın bu olmaz, bindiğiniz dalı kesiyorsunuz" der gibi onları uyarmıştık. Ama onlar da yine Nasreddin'lik edip devam etmişler; ve sonunda daldan düşen olmuşlar.

İkinci kıssa: Serhat'ın kardeşi Murat, o Adanalı hocadan biraz din öğrendi. Ve bunlar bir gün bizim tekkeye, bizim çağrılarımız sonu gelip sofi oldular. Ama işte bir gün ben gusül abdestini anlatırken, abdestin sonunda bütün bedenin ıslatılması için, sağ omuzdan, sol omuzdan, ve bir de baştan aşağı su dökülüp ovalanmasını anlatırken, Allahu alem, önce sağdan sonra soldan, sonra başa dökülür, veyahut önce başa, sonra sağ omza, sonra sol omza dökülür demiş olabilirim. Ve Murat da aynı Serhat gibi hemen bilgiçlik yapıp dedi: "Haaa ha haha, hayır öyle değil" dedi. "Ben önce başa dökülür dediysem, o hayır önce başa değil, sağ omza dökülür" gibi bir itiraz edip "Ben daha iyi biliyorum, ve yeni öğrendim" dedi. Hâlbuki bunun hayatta canlı bir örneği olan, temsili misal ile, bir kazağı giyerken bir insan önce kafasını sokup sonra sağ veya sol kolunu sokarak giyebileceği gibi, veya yine önce sağ veya sol kolunu sokup en son başını sokarak da giyebileceği gibi, veya önce sağ kolu, sonra başını, ve sonra sol kolunu da sokabilir.

Ve yani bir kararda cahil kararında saplanıp kalmamak lazım sözümüzü, bu üç örnek ile açıklamış olduk.

Yani illa senin o Adanalı imamdan öğrendiğin, duyduğun gibi, illa sağ omza önce dökülcek diye bir durum yok. Zaten asıl gaye vücutta kuru yer kalmayacak kadar vücudu ıslatmaktır gaye. Hatta eğer havuz veya akar suda yıkanırsan, sadece suya dalıp çıkman yeterli oluverir; öyle dökünmeye bile gerek kalmaz. Ve insanlar işte bir kararda saplanıp kalıyorlar, ve ondan başka seçenek yok sanıyorlar.

Yine o Süleyman sofiye sözümüz: Namaz öyle aynen sayıları bir, bir buçuk, iki, iki buçuk diye buçuklu saymak zorunda değiliz. Ben istersem sayıları aynen benim 10 rekatı tek defada kıldığım gibi 10, 20, 30 diye de sayabilirsin. Ne mecburiyetim var benim buçuklu saymaya, değil mi? Yani bir rekat tam, sonra buçuk rekat ikincide otur, sonra bir rekat daha sonra otur... Bu mecbur değildir. Var mı dinde böyle bir kural, "namaz illa iki rekat iki rekat kılınır" diye?

Ve Rıza makamı, senin Allah'tan razı olmana denir. Yani sen ne zaman "Vay şöyle yapaydım şöyle olmazdı" veya "Şöyle yapmayaydım şöyle olurdu" gibi keşkelerini bırakınca, ve Allah o an seni neye layık gördüyse ondan razı olman ile rıza makamının kazanılacağını yazdık. Ve ondan bir üst makam olan makam-ı Marziye'yi kazanmak için ise atomları veya melekliği anlamakla olacağına hafif değinmiştik.

Ve mesela su 100 °C'de kaynar. Öyle sen 80 °C'de kaynadı diye ocaktan indirirsen, kaynamış ve mikropları kırılmış olmaz. Veya demir belli sıcaklıkta eğilir, bükülür ve işlenip su verilir; daha önce olmaz. Demirin ergime sıcaklığı farklı. Yine portakal mesela Akdeniz ikliminde yetişen bir bitki; onu alıp gelip Alpler'de yetiştiren dersen, ondan tam verim alamazsın. Belki serada veya evde yetişir ama tam sürüm, verim alınmaz. Yani Allahü Teâlâ'nın dünyamıza koyduğu yasaları vardır. Ve atomları ve bitkileri anlamak demek, melekleri anlamak demek, dedik. Ve onları anlamak için de bu fizik yasaları denen yasaları bilmek lazımdır. Ve hal böyle olunca Allah'ın demire koyduğu yasa ile altına koyduğu yasa aynı değil. Ve cibilliyatı altın olmaya talip olan birisini, demir yasaları ile terbiye edip, işleyip altın yapılamaz. Yine altına da demire veya kömüre yapılan muamele yapılmaz, değil mi?

Ve bunu anlamak, idrak etmek demek. Yani bu makam çoğunlukla hastalıkla, imtihanla kazanılır. Ve Arapça "marziye"nin kök kelimesi "maraz" demek; hastalık veya araz demek, engel demektir. Ve engel ve marazı aşmanın yolu, mesela suyu ocaktan 80 °C'de indirmek değil, Allah'ın senden razı olduğu zamana kadar sabretmek, demiştik. Ve su oldun ise yansan da pişsen de 100 °C'ye kadar sabretcen; "yandım" demeycen. Ve sen su oldunsa senin kaynama noktan 100 °C; daha önce sen vıyklarsan, "yandım pişdim" diye ocaktan indirirler seni, ve ham kalırsın, eremezsin Marziye makamına.

Ve ey seyri sülük edecek tasavvuf yolunun yolcusu, Mehdi askeri, sen makam-ı Marziye'ye çıkmak istiyorsan; öyle "renk bir tek siyah" deme, şeytan gibi bir renkte ve bir kararda diretme. Bil ki Allah'ın yarattığı birçok melek, ve birçok renk var; hatta bizim görmediğimiz birçok melek ve renklerin de olduğu bilim adamlarınca bilinmekte. Ve Allah kâinatı çok renkli yarattı.

Eskiden bilgisayardaki bilgilerimizi kaydedebileceğimiz taşınabilir speicher medialardan disket vardı. Ve o zamanlar bilgisayarların gücü de azdı, kaydedilecek bilgiler de küçüktü; ve disket denilen 1,44 MB'lik veya 2 MB'lik disketlere kaydediliyordu. Ve o zaman bilgiler byte ve kilobyte olarak hesap ediliyordu. Daha sonra 700'lük CD'ler çıkdı, ve artık 100 MB'lik bilgiler olmaya başladı. Ve daha sonra DVD'ler çıkdı; bu sefer GB bazında bilgiler oldu. Ve sonra da SD'ler çıkdı; şimdi 10 GB hatta 100 GB'lik SD'ler var. Hatta terabayt bazında festplatteler yapıldı. Yani şimdiki bilgileri, biz hâlâ mesela 2275 MB dediğimizde, daha kolay yazmak için 2 GB 275 MB diye yazabiliriz. Ve bunu bugün daha byte cinsinden yazmaya kalkarsak 2385510400 yazmamız lazım. Ve böyle hesaplamaya kalkarsak, o zaman gözden kaçan bir sıfır veya bir rakam her şeyi alt üst eder, değil mi?

Kısaca yani:
a) Süleyman sofi, namazı öyle bir, bir buçuk, iki, iki buçuk, üç diye kılıp buçuklu sayılmak zorunda değil. Hele bir de kılınacak namaz 4 rekat, 6 rekat değil de 100 rekat ise, o zaman GB bazında veya MB bazında kılmak uygundur.
b) İkinci rekatta oturmak vacip deniyor; nerde delil? Hani Kur'an'dan delil olması lazım vacip olması için. Bana Kur'an'dan delil göster, iki rekatta bir oturulacağına dair. Yok, değil mi?

Ve işte Murat'la Serhat'a gelince bilgiçlik tasladılar; tabii bunu yazmakla onları küçümsemiyorum, onlar çocuktu o zamanlar; ve ceremesini babaları ödedi. O tesisattan sızan sudan komşularının duvarı ıslanmış, ve duvar kağıtları dökülmüş; ve o yüzden komşunun duvarını da yeniden sıvatmak, ve duvar kağıdı kaplatmak zorunda kaldılar.

---oOo---

Başka bir mesela: Yine bizler yediğimiz, içtiklerimizle, ve yeme edeplerimizle, o yiyecekten olacak olan tohumu daha hamurken, veya yerken, ekerken, biçerken yoğurmuş oluyoruz.

Ve evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en başta gelen talebelerinden Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: Zamanında âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip "Hâlis ve helâl yemek yiyelim" diye onun yemeklerini yerlerdi. Her zaman ve her işte sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhassa yemek husûsunda Peygamber efendimize uymaya çok dikkat ederdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken: "Sofra başında kendinizi Allahü teâlânın huzûrunda biliniz. O'nun verdiği nîmeti yediğimizi unutmayınız." buyururdu. Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; "Önündeki yemeği, Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu unutmadan ye! Allahü teâlâyı hatırla, başka şeyler düşünme. Allahü teâlâ, sana senden yakındır. O'nu düşün." buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.

Yani gadap ile yoğrulmuş bir lokmadan olacak çocuk ve nesil, işte dünyaya gadap ve zulümet saçmakla meşgul olur. O yüzden Muhammed dedi: "Yemek yerken lokmalarınızı iyice çiğneyip de yutun" dedi.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine "Yediğin neredendir?" diye soranlara şöyle cevap verirdi: "Siz benim nereden yediğimi ne yapacaksınız? Kendinizin ne sûretle yediğinize bakınız. Çünkü gülerek yiyenle ağlayarak yiyen bir olmaz. Az yiyen el, çok yiyene denk olmaz. Yediğiniz ekmeğin nereden olduğuna, çoluk çocuğunun oturduğu evin hangi yoldan kazanıldığına dikkat ediniz." buyurdu.

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

"Yemekten önce elini yıkayan, fakirlikten kurtulur."

İlk lokmayı alırken besmele ile yemeğe başlamalı, yemeği bitirince "Elhamdülillah!" demelidir. Ev sâhibi ise en önce yemeğe o başlamalıdır.

Elini, elbisesini, sofrayı, örtüyü kirletmemeli; elle yenilecek şeyleri üç parmakla yemeli, yerken ağzını açmamalı, büyük lokma almamalı, lokmayı ağzına alır almaz çiğnemeden yutmamalı, normalden fazla da ağzında tutmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan ikinci bir lokmaya el uzatmamalı, dökülen kırıntıları toplamalıdır.

Bir hadis-i şerif meali de şöyle:

(İnsanların mizaçları farklıdır. Kimi geç kızar, öfkesi tez geçer. Kimi çabuk kızar, çabuk yatışır; bu ise kendisini telafi eder. Kimi de tez kızar geç yatışır. En iyisi, geç kızıp öfkesi çabuk geçendir. En kötüsü de, çabuk kızıp geç yatışandır.)

[Tirmizi]

Yani mesela adam çiğ köfte yapacak; yarım saat yoğuruyor. Onu kızdırcan, pişircen diye yarım saat ovuyor. Ve çiğ et geç kızıyor. Öyle biberle yoğurursan, ve bu yoğurma işleminin uzun veya kısa olması... Hani çiğ köfte sadece bir misal; ağzındaki lokmayı çiğnemek de aynı işlem. Yine ekmeğin yoğrulması da aynı. Yine tohum ve meni olacak ekmeğin hazırlanmasındaki ilk basamaktır; ve burçlarla alakalıdır, ve doğacak çocuğun burcu ile alakalıdır. Hiç Muhammed sadece "geç kızanın, erken soğuyanın iyi olacağını" söylemiş olabilir mi? Bu hadiste bir eksik taraf var. Çünkü eğer erkek ve kadından biri kış, biri yaz burcuysa, çocuğu yoğururken cinsi münasebetteki sevişme ve sex zamanının uzunluğu... Ağızdan giren lokma hamurken yoğruldu, sonra ağızda çiğnenirken yoğruldu, ve onun en son sevişmedeki son hâli onun son yoğrulmasını temsil eder. Ve o lokmalar eğer sıcak tabiatlı ise, o çocuk olacak tohum ikisinde, erkek ve kadında, erken uyanıp ve erken boşalırlar; ve yoğrulma süresi az olur, çünkü sıcaklık pişmesine sebep olur. İkisi kış burcu olursa, ve doğacak çocuk da kış burçlu olacak ise, bu çift bunlar yoğur yoğur ısınamazlar, ve gelip de gelesiye vakit alır; ve uzun süreli sex, ve cinsi münasebet... Doğacak çocuk kış burcu olacaksa, soğuk ta uzakdan güneşe getirilip Muhammed olarak doğacak yani. Geç kızıp sonra da çabuk soğuyan, dedi Muhammed.

Mesela alüminyumun ergime noktası yüksek:

- Demirin erime sıcaklığı: 1540 °C
- Oksijenin kaynama noktası: –182,9 °C ve donma noktası: –218,4 °C
- Kromun erime noktası: 1875 °C
- Azotun erime noktası: –195,8 °C; kaynama noktası: –210 °C
- Gri dökme demir ergime noktası: 1150-1250 °C
- Alüminyum ergime noktası: 660 °C; kaynama noktası: 2060 °C
- Altın ergime noktası: 1063 °C; kaynama noktası: 2970 °C
- İridyum ergime noktası: 2454 °C; kaynama noktası: 5300 °C

Dökme demirden kalorifer yapılır; ve çabuk veya normal ısınır, hatta geç ısınır. Yani suya bakarak: Su 100 °C'de, dökme demir ise 1150 °C; geç ısınıp geç soğur. Ve hiç Muhammed diyebilir mi ki "Kalorifer olmak kötüdür, ve kalorifer olmamak lazım, iyi olmayan bir şeydir" diye? Ve Allah, iyisiyle kötüsüyle, sıcağıyla soğuğuyla her insanı farklı istidatta halk etmiş. Ve herkesin doğma sebebi olan bir hikmeti var. "O kötü, bu iyi" olmaz. İşte bunu anlamak... Ve bizim daha eskiden yapmaya çalıştığımız gibi, dünyayı sadece Müslüman hâline sokmak fikri yanlıştır. Ve bu dünyada seçenekler boldur; Rabbim öyle koymuş. Ve gecesiyle gündüzüyle, sabahı ile akşamı ile, yazı ile kışı ile, baharı, sonbaharı ile hepsi yerince gerekli, ve yerince güzeldir.

Tek kararda saplanıp kalmayın ve makam-ı Marziye'ye yürüyün ey insanlık.

Yoğrulma ve sex süresi, ta o lokma ekilirken başlayıp, yerken ağızda çiğnenirken devam eder; ve sonra da onun tohum, yani meni olduğunda vücuttan fırlatılacağı vakitte yine yola devam edilir. Ve bunun doğacak çocuğun burçlarıyla alakalı olduğunu, o tohumun burcu ile alakalı olduğunu söyledik. Ve iki başak burcu evlenirse, iki sıcak birbirini yakar; yahut başak ve aslan burcu, yine çok sıcak. Bunlardan bir İlyas'ın veya İdris'in doğması muhtemeldir. Çünkü İlyas bir girdi cennete, bir daha çıkmasına gerek kalmadı. Ve hal böyle olunca, zeker rahme dâhil olunca sıcaklıktan olgunlaşıp bir daha dışarı çıkmadan fışkırıveren meni, ve tohumdan olma çocuk; yani iki başak veya başak-aslan gibi iki sıcak burçtan olacak çocuk, ve yoğrulması hızlı olan, ve pişmesi çabuk olan... Yani yufka ekmeği öyle ocakda elli saat pişirilmez; hemen tavlatılır alınır, yani hafif ateş yeterlidir.

---oOo---

Yeni reklam ve haberler çıkmaya başladı. Neymiş, sucuk ve cinsi kanser yapıyormuş diye. Hâlbuki amaçları dünyadan hayvanları kaldırmak, ve suni et icat ettiler; yani laboratuvarda et üretebiliyorlar artık. Onun için diyorlar ki: "Hayvanlar dünyamıza ters ve dışkıları ve derileri ile kötü gaz bırakıyorlar, ve atmosferimizi kirletiyorlar" diyorlar. Onun için bu hayvanların tüketilip bitirilmesi lazım diyorlar. Hâlbuki bu söz yalan. Bu söz, dünyada gözleri dolardan başka bir şey görmeyen ticaretçi şirketlerin sözü; ve suni eti satmak maksadları, bunun için bu uydurdukları hikâye. Ve bunlarla insanlar bu yeni duruma alıştırılmaya çalışılıyor.

Uyan insanoğlu, kanma bu sahtekârlara, gözleri dolardan başka şey görmeyenlere.

Evet, katarlar sucukların içine zararlı bir katkı, ve "Bak, inanmıyorsan gör" derler. Evet, yapamazlar değil, yaparlar. Ama sucuğu Avrupa icat etmedi. Dedem, ninem fabrika sucuğu yemedi; doğal kasap sucuğu yedi. Biberli, kimyonlu, tuzlu et kıymasının barsakdan yapılmış kılıflara doldurulması ile, sonra da kurutulması ile tüketilen bir gıda idi sucuk. Ama siz kattınız onun içine başka tadlandırıcıları, diğer katkı maddelerini. Biz değil; bizim sucuğumuz zararlı falan değildi zaten. Sizin sucuğunuz zararlı olabilir, bizi ilgilendirmez bu. Ey insanlık, artık sucuklarda da bio'ya gidiniz, ve kasap sucuğuna iltifat ediniz artık; fabrika sucuğu değil. Bu kâfirler bunu yapmak için (suni et satılması için) her haltı geveceklerdir.

---oOo---

Makam-ı Marziye'yi kazanacaksan, lokmana dikkat et. Lokman nasıl pişiyor? Rabbim o lokmanın ekilmesinde, biçilmesinde ve yoğrulup pişirilmesinde nasıl bir kural koymuş? Yani cibilliyatın demir mi, altın mı? Çabuk mu kızıyon, geç mi soğuyon? Dökme demir misin? O zaman istidatın bir kalorifer olmak. Alüminyum ve altın gibi ısıyı çabuk mu iletiyon? O zaman sen düşün, ne gibisin. Yahut "Biii" metal misin? Yani ısıya çok duyarlı olan maddeler gibi; yani İlyas veya İdris gibi... O zaman FI schalter (FI anahtarı) olursun dünyada; dünyanın sigortası olursun yani.

Artık senin Rabbinden razı olduğun değil, Rabbinin senden razı olduğu makamı öğren, ey insanlık. Ve kaynama noktanı öğren; fizik kurallarını bir oku, öğren. Çocuğun olacak lokmayı iyi ek, iyi biç; ve ona göre, zamanına, mevsimine göre öyle çiğne, ye. Ve ne sadece portakalla insan doyar, ne de üzümle; her mevsimde ayrı bir güzellik ve ayrı meyve, sebzeler var. Mevsimin ve zamanın en iyilerini Rabbim bize bildirmiş zaten.

Rabbim, Mehdi ve cemaatine, ölüp de bedenlerimiz bozulduktan sonra toplanıp da yeniden haşrolacağımız zaman "Sen Rabbinden razı, Rabbin de senden razı olarak gir kullarımın içine, gir cennetime" buyurduğu sâlih bir bedene girecek lokma ve çocuk olmayı nasip etsin; ve yine şimdi dahi çocuğumuz olacak lokmalarda da aynı kurallara dikkat etmeyi nasip eylesin.

--oOo---

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Âmîn.
Elfatiha maassalavat.

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.

--OoO--

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca


Schrems, 3 Kasım 2015 Salı
Original Kar©glan