MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
|
» Toplam Üye: 7 » En Son Üye: Fatma » Toplam Konular: 650 » Toplam Yorumlar: 991 Ayrıntılı İstatistikler |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
“iyyakenabüdü” Zikrimizin Sebebi Hikmeti
SIHHAT VE HASTALIK DÖRT SINIF SEBEBTEN İLERİ GELİR
1) Maddi sebeplerdir: Bunlar azalar ve onda dolaşan yeller ile kan, safra, balgam, sevda ismi ile maruf bu dört unsur birinci sebebi teşkil ederler
2) Fail sebeplerdir: Bunlar yiyecek ve içecek şeyleri teşkil edeler. Bunların vücuttaki değişiklikleri hava, havanın içinde bulunan yabancı buharlar, dumanlar, gazlar, bunların vücutta toplanmaları, çıkmaları, iklimler, şehirler, oturulacak evler, erkeklik, dişilik ve daha birçak hastalığa tesir eden şeyler; ikinci sınıf sebebi teşkil ederler.
3) Suri sebeplerdir: Bunlar insanın şekline aittir. Bir azanın fazla büyük yada küçük olması, tabii şekilde olup olmaması üçüncü sınıf sebebi teşkil edeler.
4) Tamamlayıcı sebeplerdir: Bunlar vücuttaki kan, safra, sevda, balgam ve azaların fiillerine mahsus olan hallerdir. Bunların kendileri sağlam olur da faaliyetleri bozuk olursa, hastalık meydana gelir.
İnsanın vücudundaki en hararetli şey ruh ve kalbdir. Ruh, kalbte meydana gelir ve oradan bütün azalara yayılır. Bunlardan sonra hararette kan, karaciğer, böbrekler ve adaleler gelir.
İnsan vücudundaki soğuk olan şeyler: Balgam, kemik, kıllar, kıkırdaklar, beyin, yağ ve sümüktür.
İnsan vücudundaki rutubetli olan şeyler: Balgam, yağ, beyin, ilik, akciğer, dalak, böbrek ve adalelerdir.
İnsan vücudundaki kuru olan şeyler: Kıllar ve kemiklerdir.
1- Kanın zahiri sebebi: Normal yemekler, güzel şerbetlerden meydana gelir. Kan fazla sıcak yada soğuk olursa bu normal bir kan değildir.
2- Balgamın vücuttaki oluşunun zahiri sebebi: Soğuk yemekler ve galiz gıdalardan meydana gelir. Yapıcı sebebi ise hararetin azlığıdır. Balgam vücudun bazı ihtiyaçlarını karşılar, bunlar da mafsal gibi oynak yerleri ıslatmaya yarar.
3- Safrayı meydana getiren ise güzel ve sıcak gıdalardır. Yapıcı sebebi fazla hararettir. Faydası, bağırsakları harekete geçirerek hacet hissini uyandırır.
4- Sevdayı meydana getiren zahiri sebepler: Kuru gıdalar ve hararetli yemeklerdir. Sevda normal veya anormal olur. Normal olanı kanın bakiyesidir, karaciğerde meydana gelir, bir kısmı kana karışır, bir kısmı dalağa geçer. Kana karışan kısmı kemik gibi bazı uzuvların beslenmesine hizmet eder, bir kısmı da kanın tahallülüne mani olur.
Vücudun sağlık ve hastalığı bu dört unsura bağlıdır. Bunlar vücutta normal halde bulunurlarsa vücut sağlıklı olur. Biri diğerinden fazla olursa bünyenin sağlığı bozulur, vücutta hastalık belirtileri meydana gelir. Şimdi biz bu dört ahlatın durumlarını, onlardan meydana gelen hastalıkları ve çarelerini açıklayalım.
1- KAN: Tabiatı sıcak ve rutubetlidir. Kan tabii havadan meydana gelir. Vücuttaki yeri karaciğerdir. Tabiatı kuru ve soğuk olan bütün gıdalar kanın ilacıdır. Vücuda kan galip olursa şiddetli baş ağrısı, şişlikler, duygu organlarında tembellik, vücutta ve başta ağırlık ve bayılmalar meydana gelir. Ruyada hacametci, kan ve oyuncular görülmeye başlar. Bu hallerin meydana gelmesi ise daima yağlı, tatlı ve tabiatı sıcak, kan yapıcı gıdaların yenilmesi ile ortaya çıkar.
ÇARESİ: Kan ve kandan meydana gelen hastalıklara karşı; Ekşi nar, ekşi meyve suları ve sirkeli gıdalar yenmelidir. Bu gıdalar bir müddet alınırsa kan normale döner ve kandan meydana gelen hastalıklar da ortadan kalkar.
2- SAFRA: Tabiatı sıcak ve kurudur. Tabii kan unsurundan meydana gelir. Vücuttaki yeri safra kesesidir. Bedeni safra istila ederse baş ağrısı, migren, uykusuzluk, nabız yükselmesi, gözlerin ve vücudun sararması, dil ve burunda kuruluk meydana gelmesi, ağızda acılık, soğuk havadan hoşlanma, başta çıban ve sivilcelerin oluşması, daimi bir sıkıntı hali, uykudayken güneş, savaş ve gök gürültüsü gibi hallerin görülmesi vücudu safranın istila ettiğinin birer belirtisidir.
ÇARESİ: Safranın ve safradan meydana gelen hastalıkların ilacı tabiatı soğuk ve rutubetli olan gıdalarla birlikte şeker, keçi yağı, arpa suyu-ekmeği, hıyar, karpuz, demirhindi şerbetidir. Bu maddelerden biri ve ya birkaç tanesi ağız yolu ile alınmaya devam edilirse safra normale döner safradan meydana gelen hastalıklar da ortadan kalkar.
3- BALGAM: Tabiatı soğuk ve rutubetlidir. Su unsurundan meydana gelir. Vücuttaki yeri akciğerlerdir. Vücudu balgam istila edersebundan sedef, sekte, soğuktan olan baş ağrısı, kaşıntı, ağız ve ter kokusu, yapışkan tükürük çokluğu, vücut soğukluğu, yemeğe isteksizlik, sıcağı sevme, mide zafiyeti, hazımsızlık, ağızdan ekşi gaz çıkarma, unutkanlık, tembellik, çok uyuma, idrarın beyaz oluşu ve uykuda su görme ve yıkanma gibi hallerin görülmesi balgamdan meydana gelen hastalıkların birer belirtileridir.
ÇARESİ: Bal, zencefil, günlük, mesteki, karabiber, deve sütü, susam, mısır ve tabiatı sıcak ve kuru olan bütün gıdalar balgam ve balgamdan meydana gelen hastalıkların ilacıdır. Bu maddelerden yeteri kadar almaya devam edilirse balgam normale döner ve balgamdan meydana gelen hastalıklar ortadan kalkar.
4- SEVDA: Tabiatı soğuk ve kurudur. Toprak unsurundan meydana gelir. Vücuttaki yeri dalaktır. Sevda kanın yanmasından, mercimek, mısır, sığır eti, patlıcan, tuzlu, ekşili, fasulye ve sevdevi gıdaların cok yenmesinden meydana gelir. Belirtileri; vücutta durgunluk, uyku azlığı, şiddetli susuzluk, gözlerde kuruluk, çok su içme, kanın koyu ve siyah oluşu, düşünce bozukluğu, vesvese, idrarın kırmızıya boyanması, kuru öksürük, dalak sancısı, sıkıntı, keder, uykuda korkulu rüyaların yani siyah eşyaların ve cenazelerin görülmesi, herşeyden korkma gibi hallerin meydana gelmesi sevdanın vücudu istila ettiğinin birer belirtileridir.
ÇARESİ: Bir bardak süzme bal şerbetine 3’er gr. Çekilmiş zencefil, karabiber ve mesteki ilave edilerek içilmelidir. Şekerli inek sütü, tereyağı, şeker, pırasa, koyun sütü gibi tabiatı sıcak ve rutubetli gıdalar alınması ile birlikte sevda normale döner ve sevdadan meydana gelen hastalıklar ortadan kalkar.
(ibni Sina)
————————–
işde zikirimize devam eden sofilerde vücutta sevda ile balgamin karişmasi sonucu bazi kötü hal ve ahlaklar vardir, bunlardan kurtulmak için işde zikirimize devam eden sofiler 21 sinifda bu yukarda yazdgimiz “iyyakenabüdü” ayetine devam edince bu balgam ve sevda karişimi olan sari renkli bir balgam maydana gelir zikirin harareti onun dimaga yükselmesini saglar ve onu zikir esnasinda genize gelince tükürüp atmak lazimki, onun verdiği hastalik ve kötü ahlaklardan kurtulabilesin ey sofi. yani işde buna devam etmekle yani duruma göre 3 günde bi,r veya iki günde bir, veya cok olmasi halinda, her gün o zikire 40 gün devam edilir yine kirk günde iki günde bir yapilirsa 40 günde 20 defa okuncak demekdir, üc günde bir okunursa 13 gün okuncakdir ve ondan sonra bunu okumayi birakilir, ve 22. sinifa gecilir, yani sevda ve balgamin verdiği rahatsizliklardan kurtulmak için işde, vücutun hararet ayari degişmişdir artik, yani öyleki dedikya güneş dogmasi için zikirimiz okunur ve 45 dakika birşey yenip icilmez, ne olacak o zman vücut kazani kaynatilmiş olu,r o kaynayan kazan da, işde sevda ve balgam sari renkli koyu bir kivam alirki, bu eger birde safra ile birleşirse mide ve barsakada yanma su kaybi olur, cünkü kaynayan kazandaki su buhar olunca kapagi acinca kazandaki su nasil azalirsa, vücutun suyuda azalir cünkü o su yagmur olarak bir yerlere yagmakdadir, ve senin vücuda su ilavesi yapman lazim demekdir işde o yüzdende saf menbea suyu agzi geniş tasdan iclir dedik, ve böylece yagmurlama sistemi, ve bu sofilerin yavaaş yavaş mevsim zikiri cekebilme ve kar yagmur yagdirabilme özelliklerini kazanmasina yardimci olmaya başlar, taaki güneş makamina cikacak sofi olmaya kadar, yani öyleki hararet onlarda cok fazla olcak, cünkü kalp günde 6666 veya bir üst güneş 66 666 allah zikiri yani kazan cok kaynayacak ve hararet yükselecek, ve güneşlik makami kazanilcak, güneş makmina cikmiş bir sofi, havanin bulutlu oldugu bir yere seyahat etse bir kac saat icinde orda gündüz hava güneş acar.
diyeceklerki bunlarin dinde yeri yok batildir. batil şeyler icad ediyorlar. el cevap lan dangil
bugday nasil eikilir nasil bicilir nasil sulanir nasil sonra denesi alinir sonra degmende ögütülür, dinde bunlar bildiriliyormu? yok. ne kitapda ne sünnetde eeee ne yapacaz bunlar batildir deyip un edip ekmek yapmaycazmi, peki bunlarin dinde olup olmadiginimi arayacaz, yine ameliyat dokdoru mesala amyliyat yapcak bu sonradan dine sokuldumu diyecek, muhammed vakti ameliyat yokdumu diyecez , dangilligin lüzümü yok bunlar tecrübe meselesidir. tecrübe ile sabittir. diyorki bazi doktorlar her gün bir avuc ceviz veya bir avuc findik yiyin, yani adam bilirki onun vücuda faydasi var, ve neye yariyor, neden lazim test edilmiş, ve o yüzden tavsiye ediyor, yoksa muhammed dedi diye degil, artik bunlar muahammeden sonra tecrübe ve araştirma sonucu ögrenilmiş bilgilerdir. zikirde böyledir, her alim kendi zikiri ne sonuclar verir denedikce ögrenir, ve sofilerinide öyle egitir degilmi? bizde yolumuzdan, ardimizdan gelecek olanlara ögretemeye calişiyoruz işde. bunun muhammedde olup olmadigi sünnet olup olmadigi degildir mühim olan yani mesela patates fatihden sonra amerikanin keşfinden sonra amerikadan bu tarafa getirilmiş bir sebze, peki bunu muhammed yemedi diye yemeyelim fetvasimi vercez, yoksa günümüzün ilim bilim bitkicileri bunu yenebelbir görüp ve faydali görüp yenebilir fetvasimi vercez, sen diyebilirmisin memnu patetes yemek bidattir, ha dangil olmamak lazim degilmi.
Tarikat Nedir Tasavvuf Nedir ve Raşid-i Tarikatı Hakkında Bilgiler
Merhaba arkadaşlar
bu konumuzda Öncelikle Tarikat nedir Tasavvuf nedir ve raşid-i Tarikatı hakkında bilgiler olacak
Öncelikle Tarikat nedir meselesine girersek
Arapça tarikat yol demektir, Tarik yol demektir, tarikat ise gidilen yollar,..
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinden buyurmuşlar ki
"Allah'a giden yollar, gökyüzündeki yıldızların adedince çoktur."
ve işte tarikatler tasavvuf yöntemi ile, insanları Allah'a seyri sülük ettirmektedir. yani seyri illallah, manası ise, Allah'a doğru sefer etmek, yolculuk etmek, yol almak demektir, ve yol almak için, illaki bir yol lazım ki, o yolda gidebilesin, ve her enbiya ve evliya bir yol tayin etmişler, Allah'a Giden Yol, ve bu Peygamberimizin ki mesela Müslümanlık, hz İsa'nın ki, Hristiyanlık, hz. Musa'nın ki bu Musevilik gibi bir yol ve, din, usul, bu usulü Cenabı Mevla, bizzat kendisi kitap göndererekten öğretmiş, ve peygamberini de, bu usulü öğretme hususunda öğretmen ve Mürşit Tayin etmiş.
Her peygamber de beşer ve insan olması Hasbi ile, eceli geldi mi, ahirete ve Allah'a kavuşmuş, yani vefat etmiş. Öyle olunca, peygamber gidince, peygamberin yolunu devam ettiren, onun usulünü benimseyen, ve onun ümmeti olan, ve arkadaşı olan kimseler, bu yolları devam ettirmişler, ve gündeme uygun yeni usuller ve uygulamalar sünnetler geliştirmişler. işte bizim dinimizde, İslam'da Dinimiz İslam'da bu yol belirleyen kimselere biz, "evliya" ismini veririz. Aslında Allah, kur'an-ı Kerim'de, kendisini, yani Cenabı Mevla müminlerin mevlasıdır, ya da velisidir diye tarif ediyor,
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ مَوْلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاَنَّ الْكَافِر۪ينَ لَا مَوْلٰى لَهُمْ۟
Muhammed Suresi 11. Ayet
Mevlana demek, Veli demek, yani velisidir, o yüzden işte, Mevlana Celaleddin rumi nin isminde ki mevlana'daki "Mevlana" da aynı şekilde yani "velimiz"
VELİ NE DEMEK, NE ANLAMA GELİR? VELİ KELİMESİ TDK ANLAMI
1-Bir çocuğu koruyan, işlerine bakan ve her türlü davranışından sorumlu kimse, ege, iye
2- Ermiş
3-Veli demek, Hani bir iş yapacağımız zaman, ona danışılan, ona sorulan, Yetkili kimse gibi bir mana.
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
Bakara Suresi 257. Ayetten pasaj
işte müminlerin velisi Allah olunca, Allah'la irtibatı güzel olan Kullar, Herhangi bir problem veya sorun olduğunda, onun çözümünü Allah'a danışıp, ondan aldıkları cevaba göre, Bir yol ve usul belirlemişler.
Bunun bariz bir örneği istihare namazi ile bir işin sonunu Allah'a sormak kalmış bizlere...
ve o usule uyanlar, o tarikin ya da yolun mensupları olmuş, o yolu benimseyen kimseler olur. Ve bu yüzden Yollar, çeşitli Dallara ayrılmış, Bunlar bizim İslam dininde, kadiriler, rufailer, nakşiler gibi hak tarikatlara bölünmüş, "Hak tarikat" Demek gerçekten İslam'dan ayrılmadan düzgün bir usul belirlemiş ve hayat tarzı benimsemiş kimselerin uygulamalarına verilen isimdir.
Çünkü mesela Peygamberimiz döneminde daha Amerika keşif olmadığı için, mesela patates, mısır ve domates, Amerika'dan diğer ülkelere ithal edilmiş ya da ihraç edilmiş, bir ürün, Biz bunu yenip yenmemesi hususunda, mesela helal ve haram meselesi var, Peygamberimizin yedikleri ve tavsiye ettiklerini Biz Helal biliyoruz, Ve Kur'an'da yazanları, Kur'an'da yazmayanlari da Peygamberimiz uygulamasında, Eğer yedi veyahutta tasdik ettiyse "sarımsak "misali gibi "sarımsak " için "ben cebrail ile konuşuyor olmasaydım bende yerdim" melekler kötü kokuları sevmez dedi, bu yüzden o kendisi yedi yahut tavsiye veya tasdik etttiyse, yenilir dediyse, onları biz helal bildik. Peki bu patates,... Peygamberimizin döneminde olmayan Peygamberimizin bulunduğu bölgede bulunmayan bir meyve ya da sebze yiyecek gıda olduğu için, buna gereken fetvayı kim verecek, Peygamberimiz öldü vefat etti, ona soramayız, işte Evliya denen veyahut da fakih denen kimseler, Alim denen kimseler, bu konuda görüş belirtmişler, şunları helaldir, şunlar helala yakındır, şunlar haramdır , harama yakındır diye, veya yenmez diye usul belirlemişler.
Mesela İmamı Şafii demiş ki "Denizden babam çıksa, yerim" demiş Yani bu imam-ı Şafi'nin sözüdür. imam-ı Şafi'nin benimsemesidir, ama Hanefi dininde denizden çıkan her şey yenmez, balık cinsi yenir sadece, balık cinsinin de belirli olanları yenebilir, hepsi yenmez. bu iki alimin iki ayrı usulü mesela işte. imam Hanefi'ye uyan kimseler daha dikkatli davranmışlar, mesela Böcük cinsi şeyleri yemek Hanefilerde helal değildir, deniz böcekleri mesela,... ama imamı Şafi'ye göre Deniz, su dan mamul olduğu için, su temizleyici olduğu için, Sudan çıkan her şey temizdir hükmüne varmış, ve "denizden babam çıksa yerim demiş" o da bir usul. işte sen bir ümmeti muhammed olaraktan, bunlardan İkisinden birisini seçmekte muadilsin, ister imamı Hanife'nin yolundan git, ister imamı Şafi'nin yolundan git.
Bu örnekte olduğu gibi her alim kendi benimsediği usulü talebelerine, mensuplarına, müntesiplerine öğretmiş ve, O yoldan gidenler o mezhebe ya da, o tarikata bağlı olmuşlar.
işte Allah'a giden yolların gökyüzündeki yıldızların adedince çok olması demek, alimlerin çok olduğunu, ışık saçan kimselerin, ilmi ile ışık saçan kimselerin, Yıldızlar kadar çok olduğunu belirtmek istemiş burada Peygamber Efendimiz, sadece kesreti kullanmak için, çokluk kelimesini kullanmak için, gökyüzündeki yıldızlar misalini vermiş.
işte o yüzden Allah'ın sevgisini kazanacağımız ameller çoktur, bunları Peygamber Efendimiz tarif ederken, mesela yoldaki taşı kaldırmak bir sevaptır, selam vermek sevaptır, selam almak sevaptır, cenazenin defninde bulunmak sevaptır, hasta ziyareti sevaptır, Sadaka sevaptır, miskini doyurmak, yolda kalmışa yardım etmek, talebeye yardım etmek ve benzeri hayırlı amelleri tarif etmiş, fakat Mesela bugün İnternet denen bir uygulamamız var, bu Peygamberimiz zamanında yoktu, şimdi internetten sevap kazanmanın yolları nelerdir? mesela Bunlar Peygamberimizin usulünde yoktu? yoldaki taşı kaldırmak vardı da, internetten sevap kazanma usulleri yoktu, Mesela bir sayfa açıp orada ilim yaymak, yahut oradan resim paylaşmak, müzik paylaşmak sevap mıdır? Bunların hepsi bugün var o günlerde yoktu, bugünkü uygulamaların yapılmasındaki fetvalara ihtiyaç var. Ve bunları Bir Alim, Allah'tan korkan, sakınan takvalı bir Alim, nasıl kullanıyor, nasıl bunlardan faydalanıyor, ve insanları da bundan nasıl faydalanmaya teşvik ediyor baktığımız zaman, işte o alimlerin itinalı davranışlarında gördüğümüz halleriyle Biz de yol aldığımızda, Yani Bu komnuda ki Allah'a giden bir yolu bulmuş oluruz. Bu bir misal.
Fakat bu Peygamberimiz zamanında, işte Peygamberimiz buyurmuş ki yine başka bir hadis-i şerifinde,
"Benim Eshabım Gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz" buyurmuş
Öyle olunca her bir Ashab'ta, birkaç tane veya, bir tane iki tane, Peygamberimizin uygulaması, hadisi, sözü veya fiili saklı, işte onları öğrenip, Biz tatbik ettiğimiz zaman, o yola girmiş oluruz. Şimdi ben eğer Afyon'daysam, Afyon'dan İstanbul'a gideceksem, şimdi arabaya binip, Sandıklı garajından arabaya binip, Ankara'ya doğru, ya da İstanbul'a doğru yola Çıktığım zaman, İstanbul'a varmış değilim, Henüz daha ancak Yolun Başındayım, daha Kütahya'yı geçeceğiz, adapazarı'nı geçeceğiz falan fesleğen, Ondan sonra İstanbul'a varacağız ya da Ankara'ya varacağız değil mi, böyle olduğu gibi, şimdi hemen bir ashabın bize öğrettiği hadisi yapmakla, uygulamayı tatbik etmekle, Yani hemen Biz Allah'a, cenab-ı mevlaya vasıl olmuş değiliz, ama kurtuluşa erdiren ameldir, ama yani yolun başındaki birkaç kilometreyi gitmek gibidir, ama Yol uzun değil mi? Yol uzun, mesela Afyon'dan Ankara'ya 450 kilometre, Mekke ile Medine'nin arası gibi, Öyle olunca işte yoldaki güzel meyveleri toplaya toplaya gitmek lazım, yani nasıl bu usul işte, bu ashab-ı Keiim'dan birisinden birisini öğrendik, diğerinden başkasını öğrendik, Artık Ashabı Kiram gitti Tabiin gitti,... anca alimler kaldı işte, alimlerin uygulamaları ile de, bugün ki yolumuzu düzgün bir şekilde devam ettirmek mümkün. ama Tabi gerçek evliyayı, gerçek Allah dostunu bulmak biraz zor. Bugünün döneminde herkes tarafgir olmuş, Eğer bir siyaset adamına bağlı değilsen, seni barındırmazlar, sana söz söyletmezler, Hele bir de iktidar partisine bağlı değilsin, O günün iktidarının partisine, o gün seni taşlarlar, ve sözün lafın kaale alınmaz, bir yere varmaz. Meğer ki kendi içinde, kendi grubunda söylenesin, anlatasın, onun dışına çıkamazsın. yine dünyadaki Global sisteme karşı bir laf söylediğin zaman, yine seni barındırmaz ve seni kaale almazlar, hal böyle olunca, bugün gerçek alimi, hak sözü korkmadan söyleyebilen ve doğru uygulamayı yapabilen kimseler azalmış. Onlar ancak pirincin içindeki taşlar gibi yani pirinç bir çuval Ama içinde 50 tane de taş olduğu gibi onun içindeki aranılan taşlar gibi olmuşlar, ya da kömürün içindeki elmaslar gibi olmuşlar, arada bul onları bugün.
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Allah Teâla Hazretleri şöyle ferman buyurdu:"
"Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem."
(Buhârî, Rikak 38.)
işte Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifelerinde buyurmuşlar ki Rabbimiz Diyor ki : Kulum farzlar ile bana yaklaşır, sünnetlerle daha fazla yaklaşır, ondan sonra nafilelerle bana İyice yaklaşır, ve artık ben onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. o benimle görür, benimle duyar, benimle yürür.. şeklinde bir Kutsi hadis rivayet etmiş. Peygamber Efendimizin bu Hadisine binaen işte farzlar en önemlileri Namaz, abdest, Oruç imkan olana Hac ve zekat, Onun dışında da işte daha imkanı olan sadaka, Salih amel, işte Salih amellerin bazılarını da 54 farz denilen farzlarda alimler açıklamışlar. bu 54 farzın dışında farz yoktur gibi değil, işte yani Mesela Salih Aleyhisselam'ın dini, daha önceki vaazlarımızda anlatmıştık, hayvan haklarına saygılı olmak, hayvanları Peygamber Efendimizden yine Kutsi hadiste Rabbimiz buyurur ki "onlar benim dilsiz kullarım" diye tarif etmiş yani biz dilini anlamıyoruz, dilleri var, fakat biz onların dilini anlamıyoruz, bugün hepsi neredeyse konuşacak seviyeye geldiler, İnsanlar biraz ilgi gösterince, onlar da insan gibi insanlarla anlaşmasını iyice öğrendiler, yani dıştaki vahşi hayvanlar bile, insanla anlaşabiliyor, yani dilimiz aynıymış, insanlık dili aynı, Merhamet en güzel dil, Merhamet dili, Vicdan dili, Vicdan dilini bilen kimse, bütün hayvanlarla, merhamet dilini bilen kimse bütün hayvanlarla anlaşabilir, konuşabilir, derdini anlatabilir, onlar da onlara derdini anlatabilir, anlayabilir. Öyle olunca Salih Aleyhisselam işte Devenin de su içme hakkı vardır davasını sürdürmesi, Cenabı Allah tarafından istenmiş, ve uygulamış olan peygamber Aleyhisselam, ve dini hayvan haklarını savunmak, böyle olunca, işte yani farzlar sadece o 54 farzdakiler değil, yani baktığımız zaman Kur'an'dan sünnetten ve bunun dışında da, yani gördüğümüz zaman, hak olan şeyleri, idraki olan biri anlayabilir. Her doğrunun eğrisi de vardır, Evet gecenin gündüzü de vardır, her şeyi Allah zıttı ile Kaim etmiş, Öyle olunca bir fiilin kötüsünü gördüğümüz, zaman illaki iyisi vardır, Sen iyi olanını Yapmaya gayret et ki, doğru yolda bulunasın, her namazda okuduğumuz Fatiha Suresinde de doğru yolu ihdines sıratel müstakim, sıratı müstakim, Doğru yol, Doğru yol, yani hak yol demek, işte hak tarikatta, Aynı mana, tarikat demek yol demek ya, Bir nevi sırat-i müstakim demek, "Hak tarikat" demektir, yani Hak tarikat, Doğru Sırat üstünde bulunmak, yol olmazsa Araba nereden gidecek, Hak yol, işte doğru yol üstünde bulunan araba binek gibidir tarikatta yolculuk almak.
"Tasavvuf" ise vaaz, sohbet ve nasihat yoludur, ve bir de zikir ve Ezkar yoludur.
Birşeyi 40 kere söylersen olur mu?
Hani derler ya Bir şeyi 40 kere dersen yada söylersen olur diye bir deyim ya da atasözü bir biliş vardır.
"kırklar" o yüzdendir "40 kişi bir araya geldi mi illaki biriniz evliyasiniz dir" diye tarif etmiş Peygamber Efendimiz, ve yine Şafii mezhebinde mesela cuma namazı 40 kişi olmadan kılınmaz, sebebi bu yüzdendir, Yani bir kimsenin namazı, 40 kişinin içinden sadece bir kimsenin namazı kabul olsa, diğerlerinin namazida, onun hürmetine kabul olur meselesi ile, cuma namazı 40 kişi olmadan kılınmaz, ve bu kırk meselesi işte yani aynen bu 40 meselesinde olduğu, gibi bir zikri 40 kere tekrar etmek, yani "Allah mümindir, müminleri sever", "Allah tevvabtır, tövbe edenleri sever", "Allah kudüs'tür, kutsalları koruyanları sever" ve benzerleri, Allahu Teala'nın isimleri, işte bunlar zikredile zikredile aynı 40 usulünde olduğu gibi, bunlar sen de ahlaki hasane haline gelir. O yüzden tasavvufta yolun araçlarından birisi zikirdir ve tesbihtir.
"Dervişin fikri neyse zikri de o dur"
diye bir söz vardır. Öyle olunca işte zikir Senin, benim, o'nun güzel hasletleri kazanmamızdaki araçlardan birisidir. Çünkü Allah Haşr suresindeki, Hüvallahüllezi diye okuduğumuz, ayetlerde "Esmaül Hüsna" Bütün güzel isimlerin Allah'ın olduğunu "Esmaül hüsna" da da güzel ahlakın gizli olduğunu bize gizli şekilde ya da alenen bildirmiş bulunuyor. işte o isimleri tekrar ederekten. zikretmek. o güzel hasletleri kazanmanın bir yolu yöntemi, ve Tasavvuf ehli işte, zikrederekten, güzel ahlakı kazanmaya çalışmışlar, her tarikatın açıktan veya gizli yaptığı zikirleri vardır, ve tuttuğu yol, sünnetleri, uyguladığı sünnetler vardır, bazı sünnetler onlarda Galebe çalmıştır, Yani daha fazla uygulanan sünnetlerdir. işte Öyle olunca, dediğimiz gibi zikrin tekrararı, bir gün sen de de o güzel hasletin ortaya çıkmasına sebep olmakta. "dediğin kaderin olur" meselesi.
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقٖينَ
Tevbe Suresi - 119 . Ayet
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.
Kur'an-ı Kerim'de de iyilerle beraber olun meselesi bu yüzdendir ki, iyilerin fikri de ameli de güzel şeylerdir, güzel bir fikirle güzel amellerdir, fiillerdir, onlarla birlikte olmak da da "Hal geçmesi" denilen bir yöntem ile Hani Atalar demiş ya
"sarı öküzün yanında duran, ya huyundan, ya suyundan kapar" demişler.
Yani iyinin yanında Duran da ya amelinden ya sözünden faydalanır
Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“İyi ve kötü arkadaşın hali, güzel koku satanla körük çekenin haline benzer: Misk satan, ya sana güzel kokusundan bir miktar meccanen verir ya sen satın alırsın, ya da (hiç değilse onunla beraber olduğun sürece) güzel koku koklamış olursun. Körük çeken kimse ise, ya elbiseni yakar ya da (en azından) körüğün kötü kokusundan rahatsız olursun.”
(Buhârî, Zebâih 31, Büyû’ 38; Müslim, Birr 146. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 16)
Peygamberimiz de buyurmuş ki
müminin yanında bulunan en azindan kokusundan faydalanır, kafir ve kötülerin yanında bulunan da kömürün karası gibi zararından etkilenir.
işte cemaat Olmanın Önemi de, bir tarikatta grup olma, bir gruba müntesib olma, intisap etmeninin sebeplerinden birisi de, iyilerle birlikte olmak farzı yüzünden, kur'an-ı Kerim'de emredilen bir husustur, Hani farzlar bu kadar az degil sadece 54 degildir, dedik ya şimdi 54 farz Bak burada kur'an-ı Kerim'de iyilerle birlikte olun Bir emirdir, iyilerle birlikte olmak için, bir grup olması lazım ki, işte bu "Hak tarikatlar" da iyi amellerin açığa çıktığı ve uygulandığı yer ve gruplardır.
"Seyri Sülük" ise "insanı Kamil" olmanın yöntemidir. Kamil insan, yani olgunluğa ermiş insan demek, sözüne dikkat eden, fiiline dikkat eden, önünü gören, ufku açık, firaseti açık, yaptığı işin hikmetinin farkında olan, amelinin hikmetinin farkında olan, amellerinin ileride nereye varacağını hesaplayan, herhangi bir tehlike durumunda, tedbir alan, etrafını da bu konuda uyaran, yani ve benzeri konular nokta.. nokta... Öyle olunca işte bir gruba bir tarikata intisap etmek Bu yüzden önemli ve gerekli.
Biz de yani ben Karoğlan Raşit Tunca "Raşidi Tarikatı" nı kurdum, ve bir yol ve usul benimsedim.
Bu usulde de yaklaşık 28 tane sınıf var, o'nda zikredilecek zikirlerimizi bina ettik, sınıflara uygun öğrenilecek tatbik edilecek uygulamalar var ve sohbetlerimizde bunları anlatıp öğretiyoruz.
Tarikatımıza yani usulümüze ve yolumuza intisap eden kimselerin getirisi, en azı bunlardan, günde 5 vakit namazlardan önce 13 Estağfurullah çekmek, namazlardan sonra yine tekrar 13 Estağfurullah çekmek tir. mesela sadece bunun getirisi, Allah tevvabtır, tövbe edenleri sever, Hususunda bir uygulama, her an tövbe üzeri bulunmak. Yani bir hadiste 8 saat geçmeden önce tövbe ederse bir kimse günahlari deftere yazilmaz. iki Yanımızdaki "Kiramen Katibin melekleri" işte Sağdaki Melek komutan ve sevablari yazar, soldaki de günahlari yazar, soldaki Melek günahı yazacağı zaman, Dur bekle dermiş, soldaki Melek günahları yazan, Sağdaki iyilikleri yazan, ve soldaki Melek, herhangi bir hata yaptığımızda yazacağı zaman, Sağdaki Melek Dur bekle dermiş, bu bekleme hususun da da 8 saat ya da 5 saat, en az 5 saat ya da 8 saate kadar beklemesini emredermiş, yazayım mı? bekl yazma, yazayım mı? yazma bekle, yazma bekle ve en son işte 8 saatten sonra, artık Tövbe etmezse, soldaki Melek, şu hatayı yaptı, şu günahı işledi diye deftere yazarmış, mış, miş, Öyle olunca işte, iki namaz arası yaklaşık olaraktan 4-5 saat, her 4-5 saatte bir gerçekten, kalpten tövbe eden bir kimse, bu bizim tarikatta adab, Estağfurullah çeken bir kimse, Hatta etse bile, hatalarını Kiramen Katibin melekleri işte soldaki Melek Hatalarımızı yazmaz, tövbe etti diye yazar, hata etti ama tövbe etti diye yazar,
“Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.”
(İbn Mâce, Zühd, 30)
“Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.”
(Müslim, Tevbe, 9-11)
Öyle olunca işte, Allah Teala da, Müntesiplerimiz hata etse bile,
إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلتَّوَّٰبِينَ وَيُحِبُّ ٱلْمُتَطَهِّرِينَ
Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.
Bakara Suresi 222. Ayetten pasaj
Allah tövbe edenleri sever kuralı gereği, inşallah O Rahmana'a, ahirete geçtiğimizde, cenab-ı Mevla'nın huzuruna Vardığımızda, İşte o hatalarımızdan dolayı sorumlu olmayız, Yani en az getirisi Bunlardan birisi mesela bu, tarikimize intisap etmenin faydalarından birisi,.. diğer faydaları mesela bir usul vardır ki, güneş doğar, siz o usule uyup zikrinizi yaptığınız zaman, bir usul var ki, yağmur yağar, kar yağar, yine bu hadislerle sabittir, Peygamberimiz yağmur duasına çıkmış,.. ve bir hadisinde de bazı kimseler var ki onların hatırına güneş doğar yağmur yağar hadis-i şerifi Kırklar Abdallar hadis-i Şerifi vardır
Abdullâh b. Mes`ûd Rasûlullâh’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.
“Allah’ın yaratılanlar arasında üçyüz’leri vardır. Onların kalpleri Âdem’in kalbi üzeredir (Onun gibi düşünürler, Onun duygularını taşırlar). Yine Allah’ın yaratılanlar arasında kırkları vardır. Onların kalpleri Mûsâ’nın kalbi üzeredir. Keza Allah’ın yaratılanlar arasında yedileri vardır. Onların kalpleri İbrâhîm’in kalbi üzeredir. Yine Allah’ın yaratılanlar arasında beşleri vardır. Onların kalpleri Cebrâîl’in kalbi üzeredir. Keza Allah’ın yaratılanlar arasında üçleri vardır. Onların kalpleri Mikail’in kalbi üzeredir. Allah’ın yaratılanlar arasında bir kulu vardır. Onun kalbi İsrâfîl’in kalbi üzeredir. Bir olan öldüğünde Allah onun yerine üçlerden birini getirir. Üçlerden biri öldüğünde Allah onun yerine beşlerden birini getirir. Beşlerden biri öldüğünde, Allah onun yerine yedilerden birini getirir. Yedilerden biri öldüğünde Allah onun yerine kırklardan birini getirir. Kırklardan biri öldüğünde onun yerine üçyüz’lerden birini getirir. Üçyüz’lerden biri ölünce de onun yerine avam halktan birini getirir. Onlar vesilesiyle yaşanır ölünür. Yağmur yağdırılır, bela def edilir.”
1) İbn Mesud’dan nakledilen “Allah’ın yaratılanlar arasında üçyüz’leri vardır. Onların kalpleri Âdem’in kalbi üzeredir…” manasındaki hadis rivayeti için bk. Aclunî, Keşful-hafa,1/33.
2) İbn Ömer’den nakledilen “Ümmetimin her asırdaki seçkinleri beş yüz tanedir. Ebdâllar ise kırktır…” manasındaki rivayet için bk. Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, 1/ 8; Kenzu’l-Ummal, h. no:34591.
3) “Ebdâl kırk adam kırk kadındır. Her ne zamân bir adam ölse Allah onun yerine başka bir adam getirir. Her ne zaman da bir kadın ölse Allah onun yerine bir kadın getirir." hadisi için bk. Deylemi, 1/119-120/h.no: 405; el-Hallal, Keramatu’l-Evliya,1/1; Kenzu’l-Ummal, h. no: 34597.
İki Cihanın Güneşi Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm
işte Peygamber Efendimiz İki Cihanın Güneşi olması Hasbi ile güneşimiz, her Güneş gibi Alfa, Beta, Gama ışınları yayar, buna "Glow" denir Glow yani ışıma yansıma arapcada "Ziya"demektir.
Ziya demek Ziya demek Glow demektir ışıma yansıma demektir, Peygamber Efendimiz bunu her hareketinde, Alfa hareketi yaparaktan, Alfa hareketi yaparaktan, Glow yani, gezen yürüyen Glow yayan, ışıma yansıma yapan bir kimse olaraktan yaşamıştır, mesela bunu resimlerimiz ile gösterdik müntesiblerimize bir oturma usulu gösterdik, yine misvak tutuşu, oturuşu ve el yazısı ile yazmayı her şeyde Alfa yapmak Alfa hareketi yapmaktır glowluk, yani güneşlik makamına çıkmaktır, Tarikatımız da belli bir yer vardır ki, işte belli zikirlerden sonra güneş makamına çıkılır, bunları yaptığın zaman, güneş makamına çıktığın zaman, artık sen de bir güneşsindir, artık bir ışık yayarsın Alfa Beta Gama ışıması yayarsın...
işte bunlar tarıkımızın sadece birkaç özelliğidir girdikten sonra, intisab ettikten sonra yol almanız, artık yani Kamil insan olma yolu, Ondan sonra, Safiye, saf ve temiz insan olma yolu, Ondan sonra Allah görüyormuş gibi ibadet eden insan haline gelmenizdeki vesilelerdir, seyr-i sülük demek geri yolculuk demektir, kur'an-ı Kerim'de buyurulduğu gibi ve ileyhi türceun
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Fe subhanellezi bi yedihi melekutu kulli şey'in ve ileyhi turceun.
O, çok yüce ve çok üstündür. Her şeyin mülkü ve egemenliği O'nun elindedir. Ve O'na döndürüleceksiniz.
ondan geldik ona döndürüleceğiz, işte bu dönme yoluna başlamayan kimseler, geri gitmeyen kimseler, Allah'a vasıl olamaz. seyri sülük demek de geri yolculuk, biz Nereden geldik, Annemizden doğduk, annemize geri gitmek gibi yani, annemize geri gitmek gibi yolu tersinden okumak, sadece tersinden yolu okumak, okuduğumuz zaman, geldiğimiz yolu anlarız, geri gitmemiz gereken yolu da biliriz, işte Allah'tan geldik Allah'a gideceğiz, topraktan geldik toprağa gideceğiz, en özümüz ondan önce toprak, ondan önce Işık ruhumuz, Işık enerji ve bunlar bütün usuller şeklinde, zikirler şeklinde, sohbetler vaazlar halınde anlattık Bunlar, zikrettiğiniz zaman, zikirler şeklinde, zikrettiğin zaman, siz de de o bilgiler inkişaf edip açığa çıkacaktır, Zamanı geldiği zaman,
Evet bizim anlattığımız usulde "Tarikat nedir? yol nedir? Raşit tarikatı nedir? Tasavvuf nedir? neden gereklidir? Bu makalemizde açıklamış olduk vesselam...
Selamünaleyküm,..
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir
Raşit Tunca
Schrems, 14 Eylül 2023
RAŞİDİ TARİKATINDA BELALARI DEFETME DUASI HAKKINDA (SAFER AYI DUASI HAKKINDA)
Def Etmek Ne Demektir, Ne Anlama Gelir? Def Etmek Bitişik mi Yazılır, Ayrı mı? TDK Sözlük Anlamı
Dilimize Arapçadan geçen def kelimesinin ilk anlamı uzaklaştırmak ve kovmaktır. Etmek fiili ile birlikte kullanılan bu sözcük, insana sıkıntı veren meselelerin giderilmesi, sorunların halledilmesi anlamında da kullanılır. "Defol" kelimesi ise ünlem cümlelerinde kullanılan bir kovma sözüdür.
Def etmek kelimesi ile eş ve yakın anlamlı sözcükler şu şekilde sıralanabilir:
- Savmak
- Kovmak
- Savuşturmak
- Gidermek
- Çözmek
- Halletmek
- Uzaklaştırmak
- Göndermek
- Yollamak
- Tasfiye etmek
- Yok etmek
Def Etmek Ne Demek, Ne Anlama Gelir?
Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız def etmek kelimesi, 16. yüzyılda literatüre girmiştir. Def etmek, birini yanından uzaklaştırmak anlamına gelir. Bu kelime birçok birleşik isim ve tamlamada da kullanılır. Örneğin def ü ref, savuşturmak demektir. Def-i belâ ise, insana sıkıntı veren meselelerden kurtulması, belaları başından savmak manasına gelir.
Def Etmek Bitişik mi, Ayrı mı Yazılır?
Defetmek kelimesi birleşik fiil olduğu için bitişik yazılması gerekir.
- Defetmek – Doğru Kullanım
- Def etmek – Yanlış Kullanım
Def Etmek Kelimesinin Cümle İçinde Kullanımı
- "Şu meseleleri başımdan defedince uzun bir tatile çıkmayı düşünüyorum." (Yok etmek, gidermek anlamında)
- "Koray kaba saba konuşmaya başlayınca yanımdan defettim." (Kovmak anlamında)
Müdafaa / Müdâfaa / مدافعه / مُدَافَعَه
- Savunma.
- Bir hücuma ve zarar veren bir harekete karşı durmak. Defetmek, savmak.
- Düşman hücumunu menetmek.
- Mahkemede: İddiacının davasını def edecek bir surette bir iddia dermeyan etmek, beyanatta bulunmak.
- Savunma. (Arapça)
Safer Ayı ve Duası Hakkında
Safer ayı, kamerî ayların ikincisidir. Bu ayda çok musibet ve belanın indiğine inanılır. Ancak bütün günler ve aylar Allah Teâlâ'ya ait zaman dilimleridir; kendi başlarına fayda ve zarar verebilecek şeyler değildir. Bunlarda olan musibetler, gün veya aydan dolayı değil, her şeyi takdir eden Allah Teâlâ'nın takdiriyle olur. Gerçi Cenâb-ı Hak insanı her an imtihan etmektedir. Öyle ise bize düşen vazife, her hâlükârda sabredip, başa gelecek bela ve musibetin imtihan için geldiğini bilmek ve Allah'a (c.c) tevekkül etmek gerektiğini unutmamaktır.
Bu ayda geçmiş kavimlere pek çok belâ ve musibetin indiği söylenmektedir. Bize düşen, her an ve demde O'nun yüce dergâhına sığınmak, af ve mağfiretimizi istemektir.
Bu ayda, yıl boyu inecek belalardan, kaza ve musibetlerden dua ve iltica ile Allah'a sığınmalıyız. Üzerimizden kaldırılması, İslâm ümmetinin ve mü'min kardeşlerimizin, hassaten Kur'an hizmetkârlarının bu belalardan muhafaza edilmelerini yüce Rabbimiz'den tazarru ve niyaz ile istirham etmeli, Koruyucuların en hayırlısı olan Allah'ın (c.c) korumasına, inâyetine ve muhafazasına havale etmeliyiz.
"Ey belaları def ü ref edecek olan Allah'ım! Bizden bütün belâ ve musibetleri def ü ref eyle."
Safer Ayının İlk ve Son Çarşamba Günü Yapılacak Namaz ve Dua
Safer ayının ilk ve son çarşamba günü, öğle ve ikindi namazı arasında iki rekât namaz kıldıktan sonra aşağıdaki duayı okumamız uygun olur.
- 1. Rekât: Fâtiha'dan sonra 11 İhlâs Sûresi
- 2. Rekât: Fâtiha'dan sonra 11 İhlâs Sûresi
"Yâ dâfia'l-belâyâ, idfâ annâ'l-belâyâ, fallâhü hayrun hâfizan ve hüve Erhâmü'r-Râhimin, inneke alâ külli şey'in kadîr."
(Ey belaları def ü ref edecek olan Allah'ım! Bizden bütün belâ ve musibetleri def ü ref eyle. Allah (c.c) koruyucuların, muhafaza edenlerin en hayırlısıdır ve Erhâmü'r-Râhimîn'dir. Ey Rabbim! Senin her şeye gücün yeter.)
Ardından şöyle dua edilir:
RAŞİDİ TARİKATINDA BELALARI DEFETME DUASI (SAFER AYI DUASI) BUDUR
Raşidi Tarikatında - Vedfea Duası (Bizden Uzak Eyle Duası)
VEDFEA DUASI (Def eyle Duası)
Vedfea Duası Budur:
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Allahümme vedfe'anna küfrel kâfirîne.
Allahümme vedfe'anna şirkel müşrikîne.
Allahümme vedfe'anna nifâkel münafikîne.
Allahümme vedfe'anna hasedel hâsidîne.
Allahümme vedfe'anna fıskel fâsıkîne.
Allahümme vedfe'anna hıyânetel hâinîne.
Allahümme vedfe'anna kezibel kâzibîne.
Allahümme vedfe'anna ifsâdel müfsidîne.
Allahümme vedfe'anna isrâfel müsrifîne.
Allahümme vedfe'anna adâvetel aduvviyn.
Allahümme vedfe'anna sihres sâhirîne.
Allahümme vedfe'anna neffâsâtil ugâd.
Allahümme vedfe'anna cürmel mücrimîne.
Allahümme vedfe'anna zulmez zâlimîne.
Allahümme vedfe'anna vahşetel vâhişîne.
Allahümme vedfe'anna seyyietil müseyyi'îne.
Allahümme vedfe'anna hıyelal küllü mütehayyilîne.
Allahümme vedfe'anna nazaral hâinîne.
Allahümme vedfe'anna keşfel küfri'l-kâşifîne's-seyyiîn.
Allahümme vedfe'anna şemâteti küllü şâmitîn.
Allahümme vedfe'anna amelel bahilîne.
Allahümme vedfe'anna gafletel gâfilîne.
Allahümme vedfe'anna amelel yürâun.
Allahümme vedfe'anna acele küllü muaccilîne.
Allahümme vedfe'anna tecâvüzel mütecâvizîn.
Allahümme vedfe'anna inkârel münkirîn.
Allahümme vedfe'anna iftirâel müfterîn.
Allahümme vedfe'anna serigatel müsrigîn. (veya seerigel müseerigîne)
Allahümme vedfe'anna nâkısel munkısîn.
Allahümme vedfe'anna Deccâl ve havâssuhû ve eûzü bike rabbî en yahdurûn. (Dâd sağ azı diş ile)
Allahümme vedfe'anna şeytânirracîm ve hizbehû ve eûzü bike rabbî en yahdurûn. (Dâd sol azı diş ile)
Rabbenâ ve takabbel bi-duâî.
Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmü'l-hisâb.
İstecib duâenâ bi-rahmetike yâ erhame'r-râhimîn.
Ve selâmün ale'l-mürselîn.
Velhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn.
"Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Vesselâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn. Va'fü annâ vağfir lenâ verhamnâ ente mevlânâ fensurnâ ale'l-kavmi'l-kâfirîn."
Peygamberimiz (s.a.v)'in duasıyla Sana iltica ediyoruz:
"Ey Kur'an'ı indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın edip bozguna uğratan Allah'ım! Düşmanları perişan et ve onlara karşı bize yardım et."
(Buhârî, Cihâd, 112; Müslim, Cihâd, 20)
Birliğimizi, uhuvvetimizi, tesanüdümüzü bozmak isteyenlere fırsat verme Allah'ım!
Ey Rabbimiz! Bizleri nefis ve şeytanın şerrinden, kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü'l-Firdevs'te mes'ud kıl!
Âmin... Âmin... Âmin... Bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn...
ANLAMI
"Eûzubillâhimineşşeytânirracîm – Bismillâhirrahmânirrahîm
(Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.)
Allah'ım, kâfirlerin küfrünü bizden uzaklaştır.
Allah'ım, müşriklerin şirkini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, münafıkların nifakını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, hasetçilerin hasedini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, fasıkların fıskını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, hainlerin hıyanetini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, yalancıların yalanını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, bozguncuların ifsadını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, müsriflerin israfını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, düşmanların düşmanlığını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, büyücülerin sihrini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, düğümlere üfleyenlerin şerrini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, suçluların cürmünü bizden uzaklaştır.
Allah'ım, zalimlerin zulmünü bizden uzaklaştır.
Allah'ım, vahşilerin vahşetini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, kötülüğe yönlendirenlerin şerrini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, her türlü hilekârın hilesini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, hain bakışları bizden uzaklaştır.
Allah'ım, kötülükleri açığa çıkaranların şerrini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, bütün alaycıların alayını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, cimrilerin cimriliğini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, gafillerin gafletini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, riyakârların riyasını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, her türlü acelecilerin aceleciliğini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, haddi aşanların tecavüzünü bizden uzaklaştır.
Allah'ım, inkârcıların inkârını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, iftiracıların iftirasını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, hırsızların hırsızlığını bizden uzaklaştır.
Allah'ım, noksanlık yapanların eksikliğini bizden uzaklaştır.
Allah'ım, Deccal'i ve onun hilelerini bizden uzaklaştır. Onların yakınımızda, yanımızda ve çevremizde olmasından sana sığınırız.
Allah'ım, kovulmuş şeytanı ve onun taraftarlarını bizden uzaklaştır. Onların yakınımızda, yanımızda ve çevremizde olmasından sana sığınırız.
Rabbimiz, duamızı kabul et.
Rabbimiz, beni, anne-babamı ve bütün müminleri hesap gününde bağışla.
Duamıza icabet et, cevap ver, ey merhametlilerin en merhametlisi!
Peygamberlere selâm olsun.
Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun."
VEDFEA DUASI ARAPCA
صلاة ودفعن
ودفعنا دعس
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا كُفْرَ الْكَافِرِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا شِرْكَ الْمُشْرِكِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا نِفَاقَ الْمُنَافِقِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا حَسَدَ الْحَاسِدِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا فِسْقَ الْفَاسِقِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا خِيَانَةَ الْخَائِنِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا كَذِبَ الْكَاذِبِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا إِفْسَادَ الْمُفْسِدِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا إِسْرَافَ الْمُسْرِفِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا عَدَاوَةَ الْعَدُوِّينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا سِحْرَ السَّاحِرِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا نَفَّاثَاتِ الْعُقَدِ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا جُرْمَ الْمُجْرِمِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا ظُلْمَ الظَّالِمِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا وَحْشَةَ الْوَحْشِيِّينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا سَيِّئَاتِ الْمُسِيئِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا خِيَالَ كُلِّ مُتَخَيِّلٍ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا نَظَرَ الْخَائِنِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا كَشْفَ الْكُفْرِ الْكَاشِفِينَ السَّيِّئِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا شَمَاتَةَ كُلِّ شَامِتٍ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا عَمَلَ الْبَخِيلِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا غَفْلَةَ الْغَافِلِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا عَمَلَ الَّذِينَ يُرَاءُونَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا عَجَلَةَ كُلِّ مُعَجِّلٍ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا تَجَاوُزَ الْمُتَجَاوِزِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا إِنْكَارَ الْمُنْكِرِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا افْتِرَاءَ الْمُفْتَرِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا سَرِقَةَ الْمُسَرِّقِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا نَاقِصِي الْمَنْقُصِينَ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا الدَّجَّالَ وَخَوَاصَّهُ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ
اَللَّهُمَّ وَادْفَعْ عَنَّا الشَّيْطَانَ الرَّجِيمَ وَحِزْبَهُ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاءِ
رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
اسْتَجِبْ دُعَاءَنَا بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
وَالسَّلَامُ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Bu dua, çeşitli kötülüklerden ve şerlerden Allah'a sığınmayı içeren kapsamlı bir niyazdır.
Son Düzenleme : 120720262137
MEVLEVİLERDE TESBiH ZİKİR ve EVRÂD
“Evrâd” sözlükte; “gelmek, çeşmeye varmak, suya gelen topluluk, akan su ve dere” anlamlarını taşıyan “vird” kelimesinin çoğuludur. Virdler daha ziyade maneviyat yolunda ilerlemek, Hakk’a yakınlık kazanmak için okunur. Vird, vecdin meydana gelmesine ve vâridelere yani kalbe doğan mânalara vesiledir. Bu yüzden“virdi olmayanın vâridi olmaz” denmiştir. Evrâd ve ezkâr, imanı kuvvetlendirir. İmandaki sağlamlık Hak Teâla’nın o kul üzerindeki lütfunu çoğaltır; zühd, takva, ihlâs, vera’ gibi makamların kazanılmasına sebep olur. Mânasını bilip bunlar üzerinde düşünerek dua etmek imanı artırır, duanın amacına ulaşmasını temin eder.
Her tarikatin hususî bir virdi bulunur. Mevlevîlerin de bir evrâdı vardır.
Asıl Mevlevî zikri olan “İsm-i Celâl” okumak şöyle yapılırdı:
Sabah namazından sonra ve «ihya geceleri» denilen pazar ve perşembe akşamları, kandil geceleri, yatsı namazlarından sonra, mihrabın önüne, arkası kıbleye gelmek üzere, şeyhin postu bu işe memur bir derviş tarafından, serilir, şeyh postuna geçer, sağına ve soluna mertebelerine ve teşrifat sıralarna göre, dedeler ve canlar sıralanarak kapalı bir halka vücuda getirilir ve hep beraber diz çökelerek ve yer öpülerek oturulurdu. Bazı dergâhlarda bu halkaların genişliğine nispetli ve iri taneli tesbihler de kullanılırdı. Oturulur oturulmaz, şeyhin tam karşısındaki noktadan kalkan ve halkanın tam ortasından ilerleyen bir derviş, kollarında taşıdığı tesbihin imamesini ve püskülünü öperek şeyhe verir, tesbihi de sağdaki ve soldaki kimselere yayardı, herkes tesbihin kendi önüne gelen kısmını öperek eline alırdı. Şeyh, yalnız başına ve yüksek sesle, tecvid kaidelerine uyarak, uzun bir “e’ûz-ü besmele”çeker, ondan sonra, yine yüksek sesle ve nefesinin tahammülü nisbetinde her heceyi uzatarak “Allah” der ve kısa fasılalarla bu lafzı tekrarlardı. Halkada tesbih varsa sağdan sola doğru çevrilmeğe başlanır ve üç defa “Allah” denilinceye kadar, püskül ve imamenin bütün halkayı dolaşarak tekrar şeyhin eline gelmesi sağlanırdı.
Ondan sonra, gövdeler biraz sağa eğilerek (al…) ve sonra biraz sola eğilerek (…lah) demek suretiyle ve yüksek sesle “ism-i celâl” tekrarlanırdı. Bunun sayısı şeyhin arzusuna bağlıydı. Zikrederken, boyun biraz sağa meylettirilerek, gözlerin kalb nahiyesine yarı kaplı çevrilmiş bulunması müstahsen sayılırdı.
Zikre şeyh ve dervişler resmî kıyafetleriyle iştirak ederlerdi. Bununla beraber, halkaya sivil cematten de isteyen dâhil olabilirdi. Zikir sırasında aşka, şevke gelmek, «vecd ve heyecan» göstermek, yani açıkçası, bağırıp çağırmak, na’ra atmak Mevlevî tarikatında yasaktı. Zikir vekârlı bir edâ ile fasih ve vazıh olarak yapılırdı.
Şeyh efendi artık zikre son vermek isteyince, hazırûnu ikaz ve sükûta davet eder tarzda, yüksek sesle şu duayı okurdu:
(Hamden kesîrâ. Ve sübhan-Allahü bükraten ve asîlâ. Ve sallallâhü âlâ eşref-i nur-i cemi’al-enbiyâ ve’l-mürselîn. Ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-âlemîn).
Bunun üzerine, halkadaki güzel seslilerden biri bir aşr-ı şerîf okur, şeyh efendi şu gülbengi çekerdi:
(Vakt-i şerifler hayri ve şerler def’i ve niyazlar kabuli ve muradat husuli ve padişah-ı islâm nusreti ve kâf-fe-i ehl-i imân selâmeti için ve güzeştegân-i mü’minîn ve müminât ervâhı için ve hasseten aziz, şerif, lâtif cenab-ı vacib-ül-vücûdun rıza-yi kerîmi için, celle ve âlel-Fâtiha).
Şeyh bu gülbengi okurken «ve hasseten» ibaresinden sonrasını gizli okur ve açıktan (Fatiha) derdi; bir de son devirlerde «padişah» yerine «asâkir-i muvahhidîn» denilir olmuştu… Herkes, içinden Fatiha’yı tamamlayınca, ve bir müddet murakabede kalındıktan sonra, şeyh şu gülbengi okurdu:
(Sabah-i şerifler [veya akşam-ı şerifler] hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ ü ref ola, Allah-u azimü’ş-şan ism-i zatının nuri ile kalblerimizi münevver eyleye, demler ve safâlar ziyade ola, dem-i Hazret-i Mevlâna Hû diyelim, Hû…)
Hazırûn derhal, şeyhle birlikte ve yüksek sesle uzun bir (Hû) çekerler ve yeri öperek ayağa kalkarlardı. Şeyh yerinden hareketle halkanın ortasına kadar gelir, orada niyaz vaziyeti alarak cemaati selâmlardı, halkadaki en yüksek zabit, yüksek sesle, “ve aleykümü’s-selâm ve rahmetu’İlahi ve berakâtühü” der ve bu selâmı şeyhin caminin veya mescidin dış kapısına varmasına kadar uzatırdi; bu noktada şeyh yüzünü tekrar halkaya çevirerek (baş keserdi) yani selâm verirdi, hazırûn da aynı suretle mukabele eder ve dağılırdı.
Zikir halkasında büyük tesbih kullanılmış ise, aşır okunurken, evvelce tesbihi yaymış olan derviş, oturduğu yerden, sağdan ve soldan çekmek suretiyle, tesbihi toplar, kollarına alırdı; şeyh son gülbengi okurken bu derviş kollarında tesbih olduğu halde yerinden kalkar, halkanın merkezine kadar ilerileyerek orada (niyaz vaziyeti) alırdı ve şeyh cami kapısına giderken umuma selâmı bu derviş yanında verirdi.
Niyaz vaziyeti, hem karşısında bulunulan zata karşı hürmet idi, hem de bir tevazu gösterisi idi. Mevlevîler günlük hayatta da karşılaşınca, birbirlerini ve hatta yabancıları «baş keserek» selâmlarlardı ve aynı zamanda sağ ellerini göğüslerine basarlardı.
“İsm-i Celâl”, bir kandil gecesinde okunulmuş ise, şeyh efendiler, gecenin şerafeti hakkında, gülbenklere bazı cümleler ilâve ederlerdi.
Virdleri Okuma Adâbı
Büyük şeyhlerin ve velilerin vird ve hiziblerini okumak isteyenlerin bilip uymaları gereken bazı şartları şu şekilde sıralana bilir. Bu virdler, hizibler ve duaları evliyanın kendileri düzenlemiş değildir. Bunlar amellerinin meyvesidir, kerametlerinin eseri ve varis oldukları peygamber ilimlerinin neticeleridir. Mesnevi’de şöyle buyrulur:
İn ne necmest ve ne remlest ve ne hab
Vahy-i Hak vallahi a’lem bi’s savab
(Bu yüzden başka sözlerle kıyas edilmesin. Bu dualar din ve dünyaya ait büyük faydalar ve hassalar taşır. Bunları böyle inanarak okumak lazımdır.)
Bu virdleri okumak isteyenler belirtilen zamanlarda, hulûs-i kalb ile okumaya başlamalıdır. Düşüncelerini toplayarak, halis niyet ve tam temizlikle, kıbleye yönelip, bir şeye dayanmadan okumalıdır ki, sırlarından perdelenip, nurlarından mahrum kalmasın.
Okumadan önce kelimelerin harekelerini düzeltip doğru okumaya özen göstermelidir.
Okuduğunun mânasını öğrenip sonra okumalıdır. Zira duanın mânalarını anlayarak okumak, kıraatın güzel olmasının edeplerindendir. Hem de anlamların bilinerek okunması şevk ve muhabbetin artmasına sebep olur. Kesin ve kuvvetli bir inançla, sağlam bir ihlâs ve sıdk ile Cenab-ı Hakk’ın istediklerini vereceğini ummalıdır. Zira duanın kabul edilmesi ihlâsa, içtenliğe bağlıdır. Hızlı ve acele okuyarak kelime ve harfleri bozup değiştirmekten sakınılmalıdır.
Mevlevilik ve Raşidiye
Bizde Gezegenleri ve Güneşleri tesbih eder deveran ettiririz onlarda
----------oOo----------
Mevlevilere Sesleniş
Fizikciler diyor ki iki nova yada nebula birbirine çarpıp karışınca olan patlamadan altın madeni meydana gelirmiş.
яR
Hz Peygamber ikindi vakti geldi Hz Mahdi geceye kaldı. Ey Mevlevi askeri Bizde Vakit gece ve oruc gündüz farz olan bir ibadettir. Hz Muhammed vefat etti, Abdülkadir Geylani öldü, Mevlana öldü, Şems öldü,... bütün güneşler battı bir mehdinin güneşi sağdır biz orucumuzu iftar ettik oturduk, oruclu olanlar sonradan dökülüpte bizi meşgul etmesin baştan dökülsünler
çünkü biz iftar ettik ve p... il vakiti ile halvet eder vaziyetteyiz bize bakarsa onlar onların orucuna helal gelir yoksa,Güneşi henüz batmayan veya oruçlu olduğunu iddia eden mevlevi askeri bizimle gelmesin, Hz Mehdinin de vaktinin gecenin dibine vurduğunu bilen bizimle gelebilir vesselam
яR
Güneşimizin diğer yarısı bize kavuşunca, şems şemse karışınca, şumus olma vaktidir vesselam
Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Sözü
Schrems, 22.05.2023
----------oOo----------
Tarihler bundan yedi yüz küsur yıl öncesini, 17 Aralık 1273’ü gösteriyor, gün başka coğrafyalarda doğmak üzere garbı kızıla bürüyordu. Tabi ki güneş her ne kadar batıyor gibi görünse de mutad seyrini tamamlayıp nöbeti gereği bütün dünyayı aydınlatacaktı. Şems’in sebebi ve Yüce Allah’ın inayeti ile tüm dünyaya ışık olacak olan Hz. Mevlânâ güneşi de aynı saatlerde batıyor; ama bu gidiş Sevgili’yle buluşmanın kutlu bir habercisi olmakla birlikte, yakın zamanda batmamak üzere tekrar doğacağı müjdesini de veriyordu.
“Ölüm hayattır; hayattır ölüm. Fakat gerçeği örten görüş onu tersine gösterir.” (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, I-VII c., Çev. A. Gölpınarlı, Ankara, 1992, Gazel, V, 97)
Fazla uzun sayılmayan ve Şems öncesi ve sonrası olmak üzere hayatında ‘âlimlik’ ve ‘âşıklık’ mertebelerini aşan Hz. Mevlânâ, başta insan gibi yaşama sanatını öğrettiği Mesnevî’si olmak üzere, ilâhî cezbelerle dilinden dökülen sırların yer aldığı Divanı ve diğer mensur eserlerini bırakmıştı geriye. Asıl önemlisi bu yazılı eserlerin haricinde her Müslüman’a örnek olabilecek ve kendisinin de buyurduğu gibi ‘Kur’ân’ın kulu ve Hz. Peygamberin yolunun tozu’ felsefeli İslâm merkezli yaşam tarzının önemli hususiyetlerini miras bırakmıştı.
Peki bu eserlerindeki bazen açıkça, bazen sırlar halinde, bazen de en cahil kişinin dahi anlayabileceği tarzda ifade edilen öğretiler, kendisinin Hakk’a yürümesiyle görevini tamamlayacak mıydı? Yada; örnek ve yerli yerinde hoşgörü dolu yaşam biçimi bir-iki kuşak dilden dile dolaşıp sonra unutulup gidecek miydi?
“Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.” (Hz. Mevlânâ, Sipehsâlâr, Çev. Tahsin Yazıcı, s. 75)
İşte bütün bu soruları kendi kendine soran oğlu Sultan Veled, yakın dostu Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müritler bu görevi üslenmiş ve beklentiler doğrultusunda Mevleviliği kurmuşlardı.
Mevlevîliğin tarihi seyrini kaleme almaya çalıştığımız bu yazıda aşağıdaki Mevlevîlik tarihinin kaynaklarından istifade edilerek makamda bulunan Çelebiler, yaptıkları önemli işler ve dönemi siyaset adamlarıyla ilişkileri ana hatlarıyla sunulacak, hayli tafsilatlı olan Mevlevîliğin öğretileri, örf ve adetleri ve âdâb ve erkânı gibi konulara girilmeyecektir.
Mevlevîlik Tarihinin Bazı Önemli Kaynakları:
– Velednâme, Sultan Veled (ölm. 1312), Nşr. Celâleddîn-i Hümâî, Tahran, 1315 hş./1937, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İbtidânâme, Ankara, 1976
– Risâle-i Sipehsâlâr be Menâkıb-ı Hüdâvendigâr, Ferîdûn b. Ahmed-i Sipehsâlâr (ölm.1312 ?), Nşr. Sa’îd-i Nefîsî, Zindegî-nâme-i Mevlânâ Celâleddin-i Mevlevî, Tahran, 1325 hş./1947, Çev. Tahsin Yazıcı, Mevlânâ ve Etrafındakiler, İstanbul, 1977
– Menâkıbü’l-ârifîn, Şemseddin Ahmed-i Eflâkî (ölm. 1360), Nşr. Tahsin Yazıcı, I-II c., Ankara, 1976-1980, Çev. Tahsin Yazıcı, Âriflerin Menkıbeleri, I-II c., İstanbul, 1986-1987
– Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân, Sâkıb Dede (ölm. 1735), I-III c., Mısır, H. 1283
– Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye, Esrâr Dede (ölm. 1796), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5959’dadır.)
– Mecmû’atü’t-tevârîhi’l-Mevleviyye, Seyyid Sahih Ahmed Dede (ölm. 1813), Yazma (Bir nüshası Mevlânâ Müzesi İhtisas Ktp. No: 5446’dadır.)
– Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, Abdülbaki Gölpınarlı, ilk baskı İstanbul, 1953, gözden geçirilmiş 2. Baskı İstanbul, 1983
– Mevlânâ ve Mevlevilik, Mehmet Önder, İstanbul, 1998
– Mevlevî Usûl ve Âdâbı, H. Hüseyin Top, İstanbul, 2001
Mevlevîliğin Kuruluşu
Vefatına kadar Hz. Mevlânâ’nın yanından ayrılmayan Sultan Veled olgun sayılacak bir yaşta (47) olmasına rağmen babasından boşalan makama geçmeyi reddetmiş ve Mesnevî’nin yazılmasına sebep ve aracı olan Hüsâmeddin Çelebi’yi uygun görmüştü. Onun bu vazifeyi devralması Mevlevîlik tarihi içinde bir ilk ve son olacak; bu makama Hz. Mevlânâ soyundan gelmeyen bir kişi oturacaktı. Çelebi çok mütevazı bir insandı, makamda kendi oturmasına rağmen Sultan Veled’e büyük saygı besliyor ve daima onun fikirleri doğrultusunda hareket ediyordu. Hz. Mevlânâ türbesi üzerinde yer alan Yeşil Kubbeyi o inşa ettirmiş ve bugünkü şeklinin ilk temellerini atmıştı. Aynı zamanda Hz. Mevlânâ’nın mürit ve dostlarını da etrafında toplayarak irfan meclislerinde Kur’ân-ı Kerim ve Mesnevî okutarak gönüllere şifa vermişti. Bu usul de ileride Mevlevîliğin ana unsurlarında biri olacaktı. Aynı dönemlerde bu ‘yol’da olanlara Hz. Mevlânâ’ya izafeten Mevlevî denilmekteydi. İlk yüzyılında Hz. Mevlânâ ahfadına binaen Veledî, Ârifî, Âbidî, Âlimî ve Âdilî olarak da adlandırılacak müntesipler, günümüzde de olduğu gibi genel olarak Mevlevî sıfatıyla vasıflandırılıyorlardı.
“Hz. Mevlânâ vuslatının yaşlaştığı hastalığının son dönemlerinde etrafındakilerin ‘Sizden sonra hilafet kimin olacak, sizin yerinize kim geçecek’ sorularına ‘Çelebi Hüsâmeddin halifemiz olur.’ diyerek cevap vermiş ve makamın kime geçeceğini bildirmişti.” (Eflâkî, Çev. Tahsin Yazıcı II, 162)
“Ey Hak Ziyâsı Hüsâmeddin, sen öyle bir ersin ki, Mesnevî senin nurunla ayı geçti, aydan bile parlak bir hale geldi. Ey lûtfu, keremi umulan! Yüce himmetin bu Mesnevî’yi nereye çekmekte? Allah bilir! Bu Mesnevî’nin boynunu bağlamış, bildiğin yere doğru çekmektesin. Mesnevî, koşup gitmekte; çeken gizli. Fakat, sadece görecek gözü olmayan gâfilden gizli! Mesnevî’nin yazılmasına önce sen sebep olmuştun; artar, uzarsa arttıran, uzatan yine sensin. Mademki sen böyle istiyorsun. Allah da böyle istiyor; Allah takvâ sahiplerinin dileğini ihsan eder.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, Çev. Veled İzbudak, I-VI c., MEB. Yay., 3. Baskı, İstanbul, 1995 III, 1-5)
Mevlevîliğin Tesisi, Yaygınlaşması ve Makamda Bulunan Çelebiler
Hüsâmeddin Çelebi 11 yıl süren bu görevi sırasında vefat etmiş (1284) ve Sultan Veled’in makama geçmesi bir zaruret olmuştu. Çünkü o, yol büyüğü olarak gördüğü ve babasının sağlığında lütuflarına mazhar olan Hüsâmeddin Çelebi varken posta oturmayı bir saygısızlık olarak nitelendiriyordu.
Sultan Veled 58 yaşında makama geçtiğinde; Şems’in, Hz. Mevlânâ’nın, kayınpederi Kuyumcu Selâhaddin’in, Hüsâmeddin Çelebi’nin ve Baktemüroğlu Şeyh Kerimüddin’in mânevî terbiyesi ve ilimleriyle teçhiz edilmiş ve yol’u bizzat hakke’l-yakîn olarak öğrenmiş bir kişiydi. Onun makamda bulunduğu 28 yıl zarfında mürit ve dostlar artmış, sarayla olan ilişkiler kuvvetlenmiş; daha da önemlisi semâ, mûsıkî ve Mesnevîhânlık usulleri belli bir düzene sokularak kurumsallaşmanın temelleri atılmıştır. İleriki yıllarda bu temel üzerine bina edilen Mevlevîlik âdâb ve erkânı da günümüze kadar büyük bir değişikliğe uğramadan devam ede gelecektir.
Mevlevîlik Sultan Veled döneminde (1284-1312) bir taraftan belli usullere oturtulurken, diğer taraftan da onun halife olarak gönderdiği elçiler sayesinde başta Kırşehir, Amasya ve Erzincan olmak üzere Anadolu topraklarında yayılmaya başlamıştı. Bu elçiler gittikleri yerlerde büyük bir sempati ile karşılanıyor, kurulan Mevlevî zâviyelerinde de Hz. Mevlânâ’nın fikirleri, semâ ve mûsıkî sayesinde gönüller fethediliyordu. Yine babasının Mesnevî’sini örnek alarak yazdığı İbtidânâme’si ve Hz. Mevlânâ’ya 40 yıl müritlik yapmış Sipehsâlâr’ın Risâlesi ile de Mevlevîlik tarihinin ilk kaynakları bu dönemde yazılmış oluyordu.
“Sultan Veled hazretleri bütün mutad ilimlerinde sonsuz bir deniz; ilâhî bilgi ve kutsal hakikatlerde eşi benzeri olmayan bir padişah idi.” (Sipehsâlâr, s. 145)
Sultan Veled Hakk’a yürüdüğünde (1312) artık, Mevlevîlik Yolu’nun esasları büyük ölçüde belirlenmiş ve bu kurallar çerçevesinde akın akın gelen gönül dostlarına İslâm’ın güzellikleri bir başka üslupla sunulmaya başlanmıştı. Sultan Veled’den sonra meşihatta bulunan oğlu Ulu Ârif Çelebi (D. 1272) daha babasının zamanında kendini yetiştirip bu yol’da ilerlemiş; Anadolu ve İran tarafına yaptığı seyahatlerle Mevlevîliği yaymak için çaba arfetmekteydi. Karaman, Beyşehir, Aksaray, Akşehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat, Birgi, Denizli, Alanya, Bayburt, Erzurum ve devamında Tebriz’de kurulan Mevlevîhâneler onun bu ziyaretleri sırasında attığı temeller sayesinde kurulmuştu. Bu seyahatlerin birçoğuna katılan Eflâkî Dede de Bahâeddin Veled, Şems-i Tebrizi, Hüsâmeddin Çelebi, Kuyumcu Selâhaddin, Hz. Mevlânâ ve çağına kadar olan çocuklarının menkıbelerini toplayarak yazdığı Menâkıbü’l-ârifîn adlı eseriyle Mevlevîlik tarihini yazmayı gelenek haline getirecektir.
“Bugünden sonra bizim Ârif’imiz tam bir şeyhtir ve başbuğluğa lâyıktır ve beşikten mezara kadar olgunlaşacaktır.” (Hz. Mevlânâ’nın, torunu Ulu Ârif Çelebi doğduğunda söylediği söz. Eflâkî, II, 230)
Ulu Ârif Çelebi’den sonra (ölm. 1320) kardeşleri Şemseddin Âbid (ölm. 1338) ve Hüsâmeddin Vâcid (ölm. 1342) Çelebiler makama geçmiş ve cedlerinden öğrendikleri gelenek üzere Mevlevîliği yaymak isteseler de Anadolu’daki siyasi karışıklıklar nedeniyle bunda muvaffak olamamışlar, ellerindeki imkânlarla tarikatın ayakta kalmasını sağlamışlardır.
“Âbid Çelebi keremi bol ve âdil biriydi. Allah’tan başka her şeyi daima çoluk çocuğuna ve müritlere verirdi.” (Eflâkî, II, 367)
“Şemseddin (Âbid) Çelebi’nin kardeşleri Zâhid ve Vâcid Çelebiler kutupların ciğerleri, akıl sahiplerinin gözleridirler. Atalarının âdetlerini devam ettirmede ve doğruluk ve hidayet yolunu herkese apaçık bir hale getirmede insanların onlara olan güveni sonsuzdur.” (Sipehsâlâr, s. 149)
Ulu Ârif Çelebi’nin oğlu Emir Âlim Çelebi I ise gelenek üzere iki amcasından sonra makama geçmesi gerekirken gittiği İran ve Türkistan seyahatinden geri dönmemiş ve âkıbeti hakkında da bir mâlumat elde edilememiştir. Bazı kaynaklar ise onun Türkistan bölgesinde Mevlevîliği yayıp 1350 yılında da oralarda vefat ettiğini kaydederler.
Emir Âlim Çelebi I’in vefat ettiğine dair haber Konya’ya ulaşınca makama geçme hakkı küçük kardeşi Emir Âdil Çelebi’ye verilmiş ve bu zât da 18 yıl meşihatta bulunarak tarikatı idare etmiştir. Konya’nın Karamanoğulları elinde bulunduğu bir dönemde postta bulunan Emir Âdil Çelebi bu hükümdarlığın liderlerini ve ileri gelenlerini de aydınlatmış ve hatta bazıları da müridi olmuştur.
Emir Âdil Çelebi (ölm. 1368)’den sonra makamda 27 yıl meşihatta bulunacak olan Şemseddin Âbid Çelebi oğlu Emir Âlim Çelebi II vardır. Âlim Çelebi II de Karaman’da medfun bulunan Hz. Mevlânâ’nın annesi Gevher Hatun ve ağabeyi Muhammed Alâeddin’in türbelerini onartmış ve bitişiğine bir cami ve Mevlevîhâne tesis ederek buralara vakıflar bağlanmasını sağlamıştır.
“1201 tarihlerinde Karaman’a ulaşan Hz. Mevlânâ, babası ve diğer aile fertleri 7 yıl kadar burada kalmışlar ve Sultan Alâeddin Keykubad’ın ısrarlı davetleri üzerine Konya’ya gelmişlerdir. Hz. Mevlânâ, eşi Gevher Hatunla Karaman’da evlenmiş; Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi burada dünyaya gelmişlerdir. Bu yüzden Karaman’ın Mevlevîler nezdinde özel bir yeri vardır.”
Emir Âlim Çelebi II’nin (ölm. 1395) Hakk’a yürümesinden sonra yerine Emir Âdil Çelebi oğlu Ârif Çelebi II geçmiş, o da siyasi çalkantılar içinde bulunan Anadolu’da tarikatını fazla genişletmeye imkân bulamamış; ancak ceddi Hz. Mevlânâ’nın türbesini esaslı bir onarıma vesile olmuştur. 26 yıl makamda bulunduktan sonra 1421 yılında vefat eden Ârif Çelebi II’den sonra tarikatın başına Emir Âlim Çelebi oğlu Pîr Âdil Çelebi (Âdil Çelebi II) geçmiştir.
“Ey Konya! Önce Mevlânâ’nın varlığıyla parlamıştın, şimdi de türbe sayesinde eminsin.” (Sultan Veled, Divan-ı Sultan Veled, Nşr. F.Nafiz Uzluk, 1941, s.438, Gazel No: 711)
Pîr Âdil Çelebi Sultan Veled’den sonra fazla bir değişikliğe uğramayan semâyı aslına sadık kalarak yeniden yapılandırmış, tarikatın usullerini de gözden geçirerek yeni bir oluşum yoluna gitmiştir. Tabi ki bu oluşumda kendi döneminde yaygınlaşıp kurumsallaşmaya başlayan Bektaşîlik, Halvetîlik ve Kâdirîlik gibi tarikatlardan Mevlevîliği belirgin çizgilerle ayırma fikri önemli bir etken olmuştur. 39 yıl meşihatta bulunan Pîr Âdil Çelebi 1560 yılında Hakk’a yürümüş ve yerine oğlu Cemâleddin Çelebi geçmiştir.
“Mevlevîlik, semâ, sefâ, vecd ve hâl gibi kendi âdâb ve erkânının yanında Nakşbendi tarikatının esasları ve Şems’in aşk ve cezbe temelleriyle oluşturulmuştur.” (Sâkıb Dede, I, 134)
Cemâleddin Çelebi dönemi (1460-1509) Mevlevîliğin olduğu kadar Konya ve Anadolu tarihinin de önemli köşe taşlarının konulduğu bir çağ olmuştur. Konya bu dönemde Osmanlı topraklarına katılmış (1467), Ege Bölgesinde ise Mevlânâ soyundan olan inas Çelebilerden (anne tarafından Mevlânâ torunu) Divane Mehmed Çelebi (ölm. 1529) ve müridi Şâhidî Dede (ölm. 1550) sayesinde Mevlevîlik, Afyon, Denizli, Kütahya, Bursa, Muğla, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, İstanbul ve çevresinde yayılmış ve buralarda Mevlevîhâneler kurulmuştur. Yine Hz. Mevlânâ’nın torunu Mutahhara Hatunun kızı Devlet Hatundan doğan II. Yıldırım Bâyezid (slt.1481-1512), ceddi saydığı Hz. Mevlânâ’nın dergâhına büyük hizmetlerde bulunmuş ve Anadolu’da Mevlevîliğin yayılmasında maddî-mânevî desteklerini esirgememiştir. II. Yıldırım Bâyezid’in oğlu Mehmed’in de Osmanlı padişahlarının aldığı ‘Sultan’ unvanı yerine Mevlânâ soyundan gelenlere verilen ‘Çelebi’ unvanını tercih etmesi Mevlevîliğe verilen önemin ne denli büyük olduğuna bir delildir. Cemâleddin Çelebi de 49 yıllık meşihatı döneminde bu ilgi ve yakınlığı olumlu bir şekilde kullanarak bu yol’a büyük hizmetler etmiştir.
“Cemâleddin Çelebi Fâtih Sultan Mehmed’e II. Bâyezid’in doğumunu müjdelemiş; daha sonra II. Bâyezid de Cemâleddin Çelebi ve Mevlânâ’ya büyük sevgi ve saygı beslemiştir; tahtta bulunduğu dönemlerde de türbedeki sandukaları yeniletmiş, üzerlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar göndermiştir.” (Sâkıb Dede, I, 139, 144)
Cemâleddin Çelebi’nin 1509 yılında vefatından sonra yerine torunu ve inas Çelebilerden Hüsrev Çelebi geçmiştir. Usul gereği Cemâleddin Çelebi’nin oğlu Kadı Mehmed Paşa makama geçmesi gerekirken babasının sağlığında vefat ettiği için hizmeti de onun oğlu Hüsrev Çelebi almıştır. Hayli uzun bir süre (62 yıl) meşihatta bulunan Hüsrev Çelebi zamanı da Osmanlı Hanedanının iki güçlü sultanı Yavuz Sultan Selim (slt. 1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman’ın (slt. 1520-1566) tahtta bulunduğu zamana rastlar. Her iki sultan da Doğuya yaptıkları seferler sırasında Konya’ya uğrayarak Hz. Mevlânâ Dergâhını ziyaret etmişler ve buraya yaptıkları bağışların yanı sıra, gösterdikleri ilgi nedeniyle Mevlevîlerin mânevî olarak güçlenmesini de sağlamışlardır. Ayrıca bağladıkları vakıflarla buranın zenginleşmesine katkıda bulunmakla birlikte su getirterek, semâhâne ve mescit yaptırarak dergâhın mimari yapısına da hizmet etmişlerdir.
“Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled’in mezarlarının üstündeki mermer sandukaları Kanuni Sultan Süleyman yaptırmıştır. Mevlânâ’nın evvelki ahşap oyma sandukasını da babası Sultânü’l-Ulemâ’nın kabri üzerine nakletmişlerdir.” (Evliya Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı s. 154)
Hüsrev Çelebi 1561 yılında Hakk’a yürüdüğü zaman yerine oğlu Ferruh Çelebi geçmiştir. Ferruh Çelebi babasından kalan zengin vakıflarla türbeyi idare etmekle birlikte Karatay Medresesi’nin müderrisliği de kendisine tevcih olunmuş ve bu etkinliği bazı muhaliflerin dedikodusuna sebep olmaya başlamıştır. Bu dönemde ise Osmanlı tahtında Kanuni’nin oğlu II. Selim vardır (slt. 1566-1574). II. Selim önceleri Konya’da vali iken Hz. Mevlânâ dergâhına bağlanmış, oradan feyizlenmiş ve bu bağlılığın eseri olarak da dergâhın yanına Selimiye Camii’nin inşası emrini vermişti. Ferruh Çelebi ise padişahın nezdinde saygın bir yeri olmasına rağmen kendisini çekemeyenlerin ‘bolluk içinde şaşaalı bir hayat sürüyor’ gibi mübalağalı dedikodular nedeniyle padişah tarafından azlediliyor ve İstanbul’a sürgüne gönderiliyordu. Bu olay Mevlevîlik tarihi açısından büyük bir önem taşıyor; bir padişah ilk kez Mevlânâ Dergâhı Postnişînliği görevine müdahalede bulunuyordu. Ferruh Çelebi’nin 30 yıl meşihatta bulunduğu varsayılsa da 18 yıl süren bu sürgün nedeniyle resmi olarak 12 yıl makamda oturduğu kabul edilir.
“Yâ Rab! Bize bir teslîyet-i hâtır olur mu?
Yoksa bu fütûr ile dem-i âhir olur mu?” (Ferruh Çelebi, Şairlik yönü de bulunan Çelebinin azil ve sürgün dönemi hakkında söylediği gazelin ilk beyti, bkz. Sâkıb Dede, I, 153))
Ferruh Çelebi 1591 yılında vefat etmiş ve yerine Sultan III. Mehmed’in emriyle oğlu Bostan Çelebi I geçmiştir. Çelebi’nin 1630 yılındaki Hakk’a yürüyüşüne kadar makamda kaldığı bu 39 yıl, Mevlevîliğin sarayla arasını tekrar düzelttiği, yeniden Anadolu’ya, İstanbul’a ve hatta Balkanlar, Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika gibi bölgelere yayıldığı bir dönem olmuştur. Yine Mevlânâ muhibbi olan Sultan I. Ahmed (slt. 1603-1617) ve devlet ileri gelenleri bu tarikata olan bağlılıklarını dile getirmiş, ziyaretleri ve bağışları sayesinde Mevlevîliğe yeniden bir heyecan ve etkinlik getirmişlerdir. Bugün dahi Mesnevî’yi güzel ve doğru bir şekilde şerh ettiğine inanılan ve bu hizmetiyle ‘Hz. Şârih’ unvanını alan Ankaralı Rüsuhi Dede de Bostan Çelebi I’e mürit olmuş ve hizmetinde bulunmuştur.
“Bahtiyâ! Bendesi ol Dergeh-i Mevlânâ’nın
Taht-ı ma’nîde odur pâdşeh-i dünyanın” (Bahtî mahlasıyla şiirler söyleyen Sultan I. Ahmed’in Hz. Mevlânâ hakkında söylediği gazelin son beyti)
Bostan Çelebi I’in vefatından sonra yerine kardeşi Ebubekir Çelebi geçmiş ve ne yazık ki, parlak geçen ağabeyinin döneminin ardından tahtta bulunan ve sufî düşünceye zıt olan Sultan IV. Murad (slt. 1623-1640) nedeniyle epey zorluklar çekmiştir. IV. Murad Ayasofya Camii vâizi Kadızâde (ölm. 1635) ve çevresinin etkisinde kalarak diğer tarikatlara olduğu gibi Mevlevîliğe de karşı çıkmış, hatta Bağdat Seferine giderken uğradığı Konya’da Mevlânâ Dergâhını yıkmayı bile aklına koymuştur. Fakat dergâhta yaşadığı bir olay neticesinde bu fikrinden vazgeçmiş, Ebubekir Çelebi’ye hediyeler vererek, dergâha da vakıflar bağlamak suretiyle asırlardır gelen ‘Mevlânâ Yolu’nu onaylamıştır.
Sultan IV. Murad’ı da arkasına alan Ebubekir Çelebi daha da güçlenmiş bir şekilde makamda bulunurken yine kendisini çekemeyenler tarafından ‘Dergâhın maddî imkânlarını şahsı için kullanıyor’ iftiralarıyla İstanbul’a sürgüne göndertilmiştir (1637). Çelebi burada iken 1638 yılında vefat etmiş ve Yenikapı Mevlevîhânesi’ne defnedilmiştir.
“Hâb-ı gafletten uyan ey Âl-i Osman bilmiş ol!
Aç gözün elden gider taht-ı Süleyman bilmiş ol!”
(Kadızâde’nin Sultan IV. Murad’ı sufîlere karşı kışkırtmak için ona takdim ettiği şiirin bir beyti)
Ebubekir Çelebi’nin sürgüne gönderildiği tarihte makam, inas Çelebilerden ve Afyonkarahisar Mevlevîhânesi şeyhi Divane Mehmed Çelebi soyundan Ârif Çelebi III’e (Küçük Ârif Çelebi) geçmiştir. Afyon’dan çağrılarak posta oturtulan Çelebinin 5 yıl süren bu görevi sırasında kayda değer bir olaya rastlanmamıştır.
“Salunursak tan mıdır deff u kudüm ü nây ile
Ehl-i aşkız fahrimiz âyîn-i Mevlânâ ile” (Divane Mehmed Çelebi, bkz. A. Gölpınarlı, s. 488)
Ârif Çelebi III’ün 1642 yılındaki vefatıyla, Çelebilik Makamı yeniden zükur Çelebilere (baba tarafından Mevlânâ torunu) geçmiş; Hasan Çelebi oğlu Hüseyin Çelebi posta oturarak 24 yıl meşihatta bulunmuştur.
Hüseyin Çelebi dönemi de Sultan Deli İbrahim (slt. 1640-1648) ve IV. Mehmed (slt. 1648-1687) zamanına rastlar ve ülke içerisindeki karışıklık ve isyanlar nedeniyle Osmanlı Devletinin gerilemesine paralel olarak Mevlevîlik de yeni adımlar atılamaz; hatta siyasete karıştığı iddialarıyla da zaman zaman kötü dönemler geçirir.
“Hüseyin Çelebi, deliliği geçmesi için Sultan Deli İbrahim’e arakiyye (bir çeşit külâh) tekbirleyip giydirmek üzere İstanbul’a davet edilmiş; fakat Sultan bu arakiyyenin Şehzâde Mehmed’e giydirilmesini emretmiş ve böyle de yapılmış. Şehzâde Mehmed’in tahtla müjdeleneceğine yorumlanan bu olaydan bir müddet sonra Şehzâde, IV. Mehmed unvanıyla padişah olmuştur.” (Sâkıb Dede, I, 176)
Hüseyin Çelebi’nin vefat yılı olan 1666 tarihinde ise Abdurrahman Çelebi oğlu Abdülhalim Çelebi I makama geçer. Mevlevîlik bu Çelebi döneminde ikinci kez büyük sarsıntı geçirir. Daha önce IV. Murad’ın saltanatta bulunduğu zaman Mevlânâ Dergâhı’nın yıkılmasıyla dahi karşı karşıya gelen ve tarihe ‘Kadızâdeler Olayı’ olarak kaydedilen bir dönemden sonra, bu kez de sahnede Vani Mehmed (ölm. 1685) adlı softa bir hoca vardır. Vani, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’nın oğlu Fazıl Ahmed Paşa’nın Sadrazamlığı getirildiği dönemde onun ve Sultan IV. Mehmed’in itibarını kazanarak ‘Hünkâr Şeyhi’ sıfatıyla saraya girer. Vani, birkaç yanlış örnek göstererek ülkedeki tarikatların artık zararlı bir hale geldiğini savunarak tarikatların lağvedilmesi yönünde padişahtan karar çıkartır. Tabi bu karar, Mevlevîlik ve onun en önemli unsurlarından olan semâyı da bağlamaktadır. H. 1077 / M. 1666 yılında ilan edilen bu yasak Mevlevîler tarafından ebced hesabıyla eden ‘yasağ-ı bed’ (kötü yasak) tabiriyle tarihe kaydolmuştur. 18 yıl süren bu olaydan sonra Vani’nin gerçek yüzü ortaya çıkmış ve saraydan azledilmesiyle Mevlevîlerin ve semânın yasağı kalkmıştır. H. 1095 / M. 1684 yılında meydana gelen bu yasağın kalkması da Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Naci Ahmed Dede (ölm. 1708) tarafından ‘Mevlevîler döndü câna aşk-ı Mevlânâ ile’ mısraı ile tarihe nakşedilmiştir.
“Semâ âşıkların gıdasıdır; çünkü semâda Allah’la buluşma hayali vardır.” (Hz. Mevlânâ, Sipehsâlâr, s. 73)
“Bir bedevi Hz. Peygamberin huzurunda şiir okuyordu. İlk ve son gelenlerin efendisi olan Hz. Peygamber bu beyitleri duyunca marifet, sevgi ve istek denizi coştu; ve bedeviye bu beyitleri tekrarlamasını söyledi. O tekrar ederken Hz. Peygamber de şevkinin coşmasından dolayı kollarını açıyor ve aşırı hareketler yapıyordu; öyle ki, mübarek ridası omzundan düştü. Semânın Allah erleri için mübah olduğuna dair birçok risaleler yazılmıştır. Hakikat ehli, semâyı kabul edip, caiz görmüşlerdir.” (Sipehsâlâr, s. 71)
“Bir softa Hz. Mevlânâ’nın müritlerinden birinin önüne gelerek semâ ile ilgili şöyle der: ‘Ben bir eşek yükü kitap okudum, fakat semânın mübah olduğuna dair bir şey görmedim.’ Mürit gülümseyerek ona şu cevabı verir: ‘Sen o kitapları eşek gibi okumuşsun da onun için bir şey anlamamışsın.’ “ (Eflâkî, I, 303 )
Dönemindeki karışıklık ve yasaklarla uğraşan Abdülhalim Çelebi I, 1679 yılında Hakk’a yürümüş ve yerine oğlu Kara Bostan Çelebi geçmiştir. Kara Bostan Çelebi makamı döneminde ilk iş olarak yasak nedeniyle müritleri dağılan ve vakıflarına dahi el konulan Mevlânâ Dergâhını eski parlak ve şaşaalı günlerine kavuşturmak için çaba sarf etmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Artık sadece Mevlânâ Dergâhı’nda değil Osmanlı topraklarının dört bir köşesine yayılan diğer Mevlevîhânelerde de Mevlevîler akın akın toplanmaya başlamıştır.
Kara Bostan Çelebi müritlerini yeniden toplarken Sultan II. Süleyman’ın (slt. 1687-1691) Balkanlara gazaya çıkacağı haberi üzerine Mevlevîlerden bir alay oluşturmuş ve savaşa katılmak üzere Edirne’de sultana intisap etmiş; sultanın ‘Efendim, siz zaferimiz için dua ediniz’ cevabı üzerine de geri dönmüştür. Sultan II. Ahmed’in (slt. 1691-1695) tahtta bulunduğu sırada ise artık son dönemlerde adet olduğu üzere Çelebi ‘Dergâhın vakıflarını geri aldığı menfaatçiler’ tarafından Sultana şikâyet edilmiş ve o da Çelebinin Hacc’a gitmesi bahanesiyle onu Konya’dan uzaklaştırmış ve dönüşünde de Kıbrıs’a sürmüştür. Kısa bir müddet burada kalan Kara Bostan Çelebi affedilmiş ve büyük bir karşılama töreniyle Konya’ya vasıl olmuştur. Çelebi, görevinin geri kalan kısmında Hz. Mevlânâ Dergâhında onarımlar yaptırmış, Yeşil Kubbenin çinilerini yeniletmiş ve 1711 yılında hayli yaşlı bir vaziyette Hakk’a yürümüştür.
“Yazık Konya halkına bizim zevkle dolu olan semâmızdan usandılar ve alttan alta bizim aleyhimizde bulunuyorlar. Bizim bu güzel ve neşeli şeylerimiz hoşlarına gitmiyor. Saba halkı gibi Allah nimetini inkâr ediyorlar. Onların bizi kötüledikleri kulağıma geliyor… Bu insanlar daha sonra öyle perişan olacaklar ki, eşyalarını terk edip bu şehirden uzaklaşacaklar… Nihayet tövbe ile bizim evlâd ve ahfâdımızı kabul ettikleri vakit Allah’ın inâyeti ile Konya yeniden gelişip canlanacak. Bu dönemin insanları da semâ sever ve zevk adamı olacaklar. Bu aşk âlemi bütün dünyayı kaplayacak, bütün insanlar bizim sözümüzün âşığı olacaklar…” (Hz. Mevlânâ, Eflâkî, I, 304 vd.)
Kara Bostan Çelebi’den sonra yerine oğlu Sadreddin Çelebi geçmişse de ancak 1 yıl meşihatta bulunabilmiş; o da babası ile aynı yıl içerisinde vefat etmiştir. Çelebi’nin yaptığı en önemli iş Osmanlı şehzâdelerine arakiyye tekbirlemek üzere İstanbul’a davet edilip bu görevi yerine getirmesi olmuştur.
“Cübbe ve sarık ile insan âlim olmaz. Âlimlik insanın zâtında olan bir hünerdir. Bu hüner ister ipekli bir kaba, ister yünden bir aba içinde olsun.” (Hz. Mevlânâ, Fîhi mâfîh, Çev. Meliha Ü. Tarıkâhya, İstanbul, 1985, s. 134)
Mevlânâ’nın makamı ne yazık ki bu dönemde de bazı kişilerin post kavgasına neden olmuş ve nihayetinde Kara Bostan Çelebi’nin amcası Abdurrahman Çelebi oğlu Mehmed Ârif Çelebi posta oturtulmuştur. Mehmed Ârif Çelebi’nin 35 yıl meşihatta bulunduğu dönem, Mevlevîliğin özellikle Balkanlar, Arap ülkeleri ve Akdeniz’deki adalarda yaygınlaşmasıyla tarihte yer alır. Bu süre içinde Bağdat, Musul, Kerkük, Halep, Hama, Humus, Şam, Kudüs, Medine, Mekke, Tebriz, Lefkoşe, Hanya (Girit), Sakız, Midilli, Siroz, Belgrad, Bosnasaray, Filibe, Niş, Peç, Selânik, Üsküp ve Vodine gibi şehirlerde Mevlevîhâneler kurulmuş ve bölge insanlarını aydınlatmayı bir görev olarak benimsemiştir. Mehmed Ârif Çelebi ayrıca yakın dönemimize kadar ulaşan Dergâhın batısındaki Sultan Veled medresesini tâdilatla büyütmüş ve Çelebi çocuklarına okul olarak ihdas etmiştir. Yine bugün hâlâ ayakta duran Dergâhın kuzeyindeki Çelebi misafirhanesini de o yaptırmıştır.
“Sevgili bir an olsun gel eve; bir an olsun şu canımızı tazele
Şu arkadaşları bir an olsun güldür; bir an olsun meclisimizi süsle;
Süsle de gökyüzü, gece yarısında güneşi apaçık görsün
Süsle de aşk ışığı, Konya’dan parlasın, bir anda Semerkand’a, Buhârâ’ya vursun…” (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, IV, 270, Gazel No: CXXXIV)
Mehmed Ârif Çelebi’nin bu velud döneminden sonra yerine oğlu Ebubekir Çelebi II geçmiştir (1746). Şair bir zat olan Çelebi, makamda bulunduğu zamanlarda hayli çalkantılı bir dönem geçirmiş, hatta siyasete ve isyanlara adı karıştığı için idamı bile söz konusu olmuştur. Dönemin Şeyhülislâmı tarafından idamı önlenen Çelebi Manisa’ya sürülmüş (1776), affını müteakiben Konya’ya dönerek 1785 yılında burada vefat etmiştir.
“Allah, insana şah damarından daha yakındır. Halbuki sen ok gibi olan düşünceni uzaklara fırlatmadasın.
Ey yayını çekip oku atan! Av yakında, sense uzağa bakmaktasın.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2353, 2354)
Birkaç yüzyıldır, iyice genişleyen Mevlânâ ailesi artık makama geçmek için zaman zaman ikili, hatta üçlü çekişmeler içine giriyor ve bu mücadele saraya taşınıyordu. Ebubekir Çelebi II’nin vefatıyla da durum böyle olmuş, inas Çelebilerden Mesnevîhân Seyyid Alizâde ile zükur Çelebilerden Karaman Mevlevîhânesi şeyhi İsmail Çelebi’nin oğlu Hacı Mehmed Çelebi makama talip olmuşlardır. İstanbul’da saraya davet edilen bu iki Çelebi dinlendikten sonra makam Hacı Mehmed Çelebi’ye verilmiştir.
“Binlerce dâvacı, dâvaya kalkışsa kadı, kulağını şahide verir. Onun için şahidin sözü, göz yerine geçer. Çünkü o, garezsiz olarak sırrı görmüştür. Dâvacı da görmüştür; ama garezle görmüştür. Garez, gönül gözüne perdedir. Allah diler ki, sen zahid olasın; garezi bırakasın da tanık kesilesin. Bu garezler perdedir. Göze perde indimi, İnsan her şeyi göremez; ‘Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.’ ” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2868, 2870-2874)
30 yıla yakın süren Hacı Mehmed Çelebi zamanı da Mevlevîlik tarihi açısından iyi ve kötü olayları barındıran bir dönem olmuştur. Çelebi, Mevlevî olan III. Selim’in (slt. 1789-1807) İstanbul’daki Mevlevîhâneleri sık sık ziyareti, ilgisi ve Şeyh Gâlib (ölm. 1799) gibi bir şairin yetiştiği dönemde bu yakınlığı yeterince kullanamamış, aksine Konya ve çevresinde meydana gelen siyasi hareket ve ayaklanmalara dahi katılarak tepki çekmiştir. Çelebi, dergâhın vakıf konularındaki anlaşmazlıklarında da epey yıpranmış ve çaresiz makamdan çekilerek yerine dokuz yaşındaki oğlu Mehmed Said Hemdem Çelebi’yi önermiş; saraydan onun hilâfet fermanı gelmeden de 1815’de vefat etmiştir.
“Sultan III. Selim Sûzidilârâ makamında bestelediği âyin-i şeriflerle Mevlevî müziğine büyük katkılarda bulunmuş; Divan Edebiyatımızın güçlü şâirlerinden ve Galata Mevlevîhânesi postnişînlerinden Şeyh Gâlib de ‘Esrârın Mesnevî’den aldım; çaldımsa da mîri malı çaldım’ diyerek eserlerindeki Mevlânâ etkisini vurgulamıştır.”
Hemdem Çelebi küçük yaşta Konya’daki Çelebilerle birlikte saraya hilafet almak için İstanbul’a gittiğinde burada büyük ilgi görmüş, hediyelerle birlikte hilâfetini de alarak Konya’ya geri dönmüştür. Hemdem Çelebi resmî olarak 44 yıl makamda bulunmasına rağmen ilk dokuz yılı yaşının küçük olması nedeniyle amcası Ferruh Çelebi’nin vekâletinde geçmiştir.
Sultan II. Mahmud (slt. 1808-1839) ve Abdülmecid (slt. 1839-1861) dönemlerinde meşihatta bulunan Hemdem Çelebi, kendi döneminde meydana gelen siyasî olaylarda; ve hele II. Mahmud’un Bektaşîlerin oluşturduğu Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmesi (1836) sırasında tarafsızlığını korumuş ve sarayın Mevlevîlere olan itibarını artırmıştır. Yine Abdülmecid döneminde kendisine sarayda ‘üstün derece nişanı’ verilmiş, Mevlevîler bu ilgiyle saygınlıklarını daha da artırmışlardır. 1858 yılında Hakk’a yürüyen Hemdem Çelebi’nin dergâha yaptığı en büyük hizmetlerden biri de burada dervişlerin elinde dağınık halde bulunan kitapları toplatıp kayda geçirmek suretiyle bir kütüphane kurmasıdır (1854).
“Kitaptan maksat içindeki bilgilerdir; ama dilersen sen onu yastık yapıp başının altına da koyabilirsin.
Bu, kılıcı çivi yerine duvara çakıp mağlubiyeti baştan kabul etmeye benzer.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, III, 2989, 2991)
“Nice aktâb, nice ârif-i bi’llâh gelir
Dergeh-i Pîr’e; velî ben gibi Hemdem gelmez” (Said Hemdem Çelebi)
Hemdem Çelebi’nin vefatından sonra sırasıyla 4 oğlu Mahmud Sadreddin, Fahreddin, Mustafa Safvet ve Abdülvahid Çelebiler makamda bulunmuşlardır.
Mahmud Sadreddin Çelebi 23 yıl makamda kalmış, bu süre içerisinde Mevlevîlik olağan seyrinde devam ederken Konya’da bazı yangın ve kıtlık gibi felâketler baş göstermiştir. Çelebi bu felâket günlerinde vali ile birlikte Konya halkının yardımına koşmuş, dergâhın maddî-manevî imkânlarını seferber etmiştir. Bu çabaları sayesinde Sultan Abdülaziz’in (slt. 1861-1876) özel nişanlarını da kazanan Çelebi, Konya halkının da büyük ilgi ve sevgisine mazhar olmuştur. 1881 yılında Hakk’a yürüyen Çelebinin yerine, kardeşi Manisa Mevlevîhânesi şeyhi Fahreddin Çelebi atanmıştır.
“Nice toprak gibi mezarda yatanlar var ki faydaları, feyizleri bakımından yüzlerce diriden iyidir, üstündür.
Gölgesini gizlemiş (ölmüş) ama toprağı gölge vermekte. Yüz binlerce diri, onun gölgesinde gölgelenmekte.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 3012, 3013)
Fahreddin Çelebi, dergâhtaki dedelerin önermesi ve Şeyhülislâmın onayı ile makama geçmiş; ancak fazla bir iş yapamadan bir yıl sonra vefat etmiştir (1882). Daha sonra ise yerine kardeşi Mustafa Safvet Çelebi geçmiştir.
“Fikir ona derler ki, bir yol açsın. Yol ona derler ki, önüne bir padişah çıka gelsin.
Padişah ona derler ki, kendiliğinden padişah olsun; hazinelerle, askerlerle değil.” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, II, 3207, 3208)
Mustafa Safvet Çelebi de beş yıl kadar meşihatta bulunmuş bu süre zarfında dergâhta bazı onarımlar yapmış, 1887 yılında vefat ettiği zaman yerine kardeşi Abdülvahid Çelebi geçmiştir.
“Bizim türbemizi yedi defa yapacaklar. Sonuncu defada zengin bir Türk çıkacak, türbemizi bir tuğlasını altından, bir tuğlasını da ham gümüşten olmak üzere inşâ edecektir. Bizim türbemizin etrafında da bir şehir oluşacak sonra türbemiz bu şehrin ortasında kalacak. O zaman da Mesnevî’miz mânevî şeyhlik edecektir.” (Eflâkî, I, 441)
4 kardeşin sonuncusu olan Abdülvahid Çelebi de yirmi yıl kadar dergâhta postta oturmuş; fakat tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamid’i (slt. 1876-1909) sık sık eleştirdiği için sarayla arası pek iyi olmamıştır. Oldukça hareketli ve biraz da Bektaşî-meşreb bir kişiliğe sahip olan Çelebi, sarayın emriyle her ne kadar Konya valilerinin gözetimi altında tutulmaya çalışılmışsa da, o çeşitli bahaneler bularak bunu ihlâl etmiştir. Abdülvahid Çelebi, yine Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’na karşılık Meram’da Yıldız Köşkü yaptırmış, saray faytonlarına benzer bir fayton imal ettirerek Konya sokaklarında onunla dolaşmıştır. Çelebi bütün bunlarla birlikte Konyalıların bütün sıkıntılarına koşmuş, hükümetle problemi olan insanlara çözümü için yardım etmiş, fakirlere maddi yardımlarda bulunmuş ve bu hareketleriyle de Konya halkının sevgisini kazanmıştır.
“Hz. Mevlânâ, padişahlardan, emirlerden, şehrin büyüklerinden ve yardımsever zenginlerden dergâha bağış olarak gelen para ve hediyeleri Hüsâmeddin Çelebi’ye verir, ihtiyaçlar giderildikten sonra kalanını müritlere ve fakirlere dağıtılmasını emrederdi.” (Eflâkî, II, 166; ayrıca bkz. Aynı eser, I, 281)
Abdülvahid Çelebi 1907 yılında Hakk’a yürüdüğünde oğlu Abdülhalim Çelebi II geçmiştir. Fakat, huy bakımından babasına oldukça benzeyen Çelebinin makamda bulunduğunun ilk yıllarında II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve meşrutiyetçilerin yanında yer aldığı gerekçesiyle makamdan alınarak yerine Hz. Mevlânâ soyundan Necib Çelebi oğlu Veled Çelebi (İzbudak) getirilmiştir (1909).
“Demedim mi sana gitme oraya; seni tanıyan, bilen benim ancak;
Şu yokluk serabında yaşayış kaynağın benim ancak.
Kızsan da, bin yıllık yola gitsen de sonunda gene bana gelirsin;
Varacağın yer benim ancak” (Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir, Gazel, III, 250)
Edib bir zat olan Veled Çelebi’nin şeyhlik döneminde ise I. Dünya Savaşı çıkmış ve Çelebi, Mevlevîlerden oluşturduğu bir alayla (Mücâhidîn-i Mevleviyye) Kanal Harekâtına katılmak için Şam tarafına gitmiştir. Osmanlı topraklarının dört bir köşesindeki Mevlevîhâne şeyhlerinin de katıldığı bu alay, herhangi bir savaşa girmeden geri dönmüştür. 1919 yılında ise Veled Çelebi şeyhlikten azledilmiş ve yerine kendisinden önce makamda bulunan Abdülhalim Çelebi II tekrar geçmiştir.
Abdülhalim Çelebi ilk kez makama geçtiği zaman görevden alınışını haksızlık olarak nitelendirmiş ve İttihad ve Terakkî’nin aldığı bu azil kararını yıllarca içine sindirememiştir. İttihatçıların siyasi etkinliği kaybolduktan sonra ise Şeyhülislâma müracaat ederek 1919 yılında tekrar Makam Çelebiliğine getirilmiş; bu dönemde Osmanlı Meclis-i Mebûsânı’nda da Konya milletvekili olarak görev yapmıştır. İkinci meşihatında da ancak bir yıl kalabilen Çelebinin yerine Âmil Çelebi getirilmiştir.
Âmil Çelebi makama geçtiği vakit hayli yaşlı ve rahatsızdı. Aynı yıl içerisinde vefat ettiği zaman, yerine Abdülhalim Çelebi II üçüncü ve son kez posta oturacaktır.
Son dönem Çelebileri arasında hayli renkli kişiliğiyle Abdülhalim Çelebi bu üçüncü kez makama geçişinde 1920-25 yılları arası meşihatta bulunmuş; bu görevinin yanı sıra seçime ilk sıradan girerek TBMM’ne Konya milletvekili olarak katılmış ve M. Kemal Atatürk’ün ardından seçimle Meclis Başkan Vekilliği (II. Başkan) görevini üstlenmiştir. Çelebi bundan önce de Millî Mücadele günlerinde göstermiş olduğu başarılı tutumlarından dolayı TBMM tarafından İstiklâl Madalyasıyla onurlandırılmıştır (21 Ekim 1923). Abdülhalim Çelebi milletvekilliği sona erdikten sonra tekrar Konya’ya dönmüş bir müddet dergâhın hizmetinde bulunmuş, sonra da İstanbul’a giderek orada bir otel odasına yerleşmiştir. Ama ne acıdır ki, bu otel odasının balkonundan düşerek, ya da menfur bir olaya kurban giderek vefat etmiştir (12 Ekim 1925). Bu olaydan sonra ise makama Veled Çelebi (İzbudak) ikinci kez geçmiştir (1925).
“Mezarımın başında oturur, o güzelim gözlerinden çok yaşlar akıtırsın.
Benim ölümüme ağlar, gözlerini yumup benim mazlumluğuma yaş dökersin.
İyisi mi o lütufların birazcığını ben ölmeden önce şimdi söyle; o sözleri şimdi benim kulağıma küpe et!
Toprağıma, mezarıma söyleyeceğin o sözleri, şu gamlı kulağıma saç; şimdi söyle bana!” (Hz. Mevlânâ, Mesnevî, VI, 2710-2713)
TBMM’de Yozgat ve Kastamonu milletvekilliklerinde bulunan ve Mesnevî’nin tamamını Türkçe’ye çeviren Veled Çelebi’nin ikinci şeyhliği de uzun sürmemiş ve döneminde çıkarılan Tekke ve Dergâhların kapatılması kanunu ile ülkedeki bütün tekkeler gibi Mevlânâ Dergahı da kapanmıştır (1925). M. K. Atatürk’ün çocukluğu zaman zaman Selânik Mevlevîhânesi’nin bahçesinde geçmiş ve bu yüzden Mevlânâ’yı ve Mevlevîleri çok sevmektedir. Ama yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin mayasının tutabilmesi için birçoğu aslından ve hatta İslâm’dan uzaklaşan tarikatları kapatmak gerekiyordu. Bu konuda F. Rıfkı Atay’la sohbet ederken Atatürk’ün sarf ettiği şu sözler oldukça mânidardır: “Karar gereğince Konya’da Mevlânâ Dergâhı’nın da kapanmış olmasından üzgünüm. Fakat istisna yapamam, buna çok üzülüyorum.”
“Hey koca Sultan (Mevlânâ)! Evet bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı” (M. K. Atatürk, Niyazi Ahmed Banoğlu, “Atatürk ve Mevlânâ”, Tarih ve Coğrafya Dünyası, Mevlânâ Özel Sayısı, 15 Aralık 1959, s. 415-416)
“Mevlânâ, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatördür. Müslümanlık aslında geniş manası ile müsamahalı ve modern bir dindir. Mevlevîlik ise; Türk an’anesinin Müslümanlığa nüfuz örneğidir. İlâhî bir mûsıkînin ahengi içerisinde dönerek Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının, ileri görüş ve düşüncesinin tabii bir ifadesidir.” (M. K. Atatürk, Dr. Celâleddin B. Çelebi, Hz. Mevlânâ Okyanusundan…, Derleyen: Esin Çelebi Bayru, İl Kültür Müdürlüğü Yay., Konya, 2002, s. 166 vd.)
Genç Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki tüm tekkeler gibi Mevlânâ Dergâhı ve diğer Mevlevîhâneler de kapanmıştır. Abdülhalim Çelebi vefatından önce (1925) bu konuyu M. K. Atatürk’le konuşmuş ve onun da onayını alarak oğlu Mehmed Bâkır Çelebi’yi Halep’teki Mevlevîhâneye Şeyh olarak atamıştır. İşte bu tarihten itibaren Mevlevîliğin resmî merkezi Suriye Devleti tarafından lağvedildiği 1944 yılına kadar Halep Mevlevîhânesi olmuştur. Mehmed B. Çelebi Halep’te meşihatta bulunduğu dönemde usulü gereğince Mevlevîliğe hizmet ederken, Hatay’ın anavatana katılması hususunda da hayli yardımları ve gayretleri olmuş; bu yüzden Suriye’de hüküm süren Fransız yetkililerinin tepkisini çekmiştir. Çelebi, daha sonra Suriye ve orada bulunan Fransız idareciler tarafından casuslukla itham edilmiş; bir aile ziyareti için gittiği İstanbul’dan (1937) bir daha Suriye’ye geri dönmesine izin verilmemiştir. Bu dönemde ise Halep’teki Mevlevîhânenin şeyhliğine kardeşi Şemsül Vahid Çelebi vekâlet etmiş, ağabeyinin 1943 yılında İstanbul’daki vefatından sonra ise Suriye Hükümeti onun resmî makamını onaylamamış ve 1944 yılında Halep Mevlevîhânesi’ni de kapatarak bu makamın resmen sona ermesine neden olmuştur.
“Makâm Çelebiliği ‘mânevî’ bir makâmdır, bir gönül makâmıdır. Çelebi Hüsâmeddin, Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi ve birçok Çelebi siyasî bir otorite tarafından tayin edilmemişlerdir. Makâm Çelebiliğinin büyük erkek evlâda intikali gibi yine bu nur yolu’nun kurucuları tarafından konulmuş kurallar vardır.” (H. Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, s. 266)
Günümüzde ise;
Mehmed B. Çelebi’nin oğlu Celâleddin Bâkır Çelebi, Suriye Hükümetinin ‘kendi tabiyetlerine geçerlerse Halep Mevlevîhânesi’nin zengin vakıflarını tekrar kendisine verme’ şartını kabul etmeyip ailesiyle birlikte Anavatanına geri dönmüş; İstanbul’a yerleşerek Hakk’a yürüyüş tarihi olan 1996 yılına kadar gayretli çalışmalarıyla yurt-içi ve dışında Mevlânâ fikirlerini anlatmış; bununla birlikte Türk kültür ve an’anesini tanıtmada bir elçi görevi üstlenmiştir. Celâleddin B. Çelebi’nin bu gayretli çalışmaları ilmi makamların da dikkatini çekmiş ve hayatta olduğu dönemde Selçuk Üniversitesi tarafından kendisine “Fahri Doktorluk” unvanı verilmiştir (1989).
“Yaradan’ın ‘Dön’ (Ircı’î) emriyle bir gün
Ruhum vuslata erip, Allah’a kavuşunca,
Bedenim de toprak olunca,
Canlı cansız bütün zerrelerimle, sonsuzluğa kadar
Yine de Hz. Muhammed’in ayağının tozu kalacağım ben!” (Celâleddin B. Çelebi)
(Celâleddin B. Çelebi’nin hayatı ve çalışmaları için bkz. Esin Çelebi Bayru, “Babam Celâleddin Bâkır Çelebi”, X. Millî Mevlânâ Kongresi Tebliğler-I, Konya, 2002, s. 23-33; Dr. Celâleddin B. Çelebi, Hz. Mevlânâ Okyanusundan…)
Hz. Mevlânâ’nın 21. kuşaktan torunu olan Celâleddin B. Çelebi’nin 13 Nisan 1996 günü İstanbul’da vefat edip Konya’ya getirilerek Üçler Mezarlığına defnedilmesinden sonra, başta oğlu Faruk Hemdem Çelebi, kızı Esin Çelebi Bayru ve diğer evlatları bu görevi üstlenmiştir. Çelebi ailesi günümüz teknolojilerini de kullanarak insanlara bu yol’u anlatmakta; İnternet aracılığıyla da Mevlânâ’nın fikir ve öğretilerini sadece ülkemize değil tüm dünya insanlarının hizmetine sunmaktadırlar.
“Allah’a tekrar tekrar yemin ederim ki, bu mânâ güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün dünyayı kaplayacak ve bütün ülkelere gidecektir. Hiçbir mahfil ve meclis olmayacak ki, orada Mesnevî okunmuş olmasın; hatta o dereceye varacak ki, mâbedlerde zevk ve sefa yerlerinde okunacak, bütün milletler bu sözlerle süslenecek ve onlardan faydalanacaklardır.” (Hz. Mevlânâ, Eflâkî, I, 470)
“Allah’a hamd ve minnet olsun ki, bu hanedanın çocuklarının çocuklarının çocukları erkek ve kadın artmadadır. Onların temiz olan nesillerinin aslı Adem’in nesli son buluncaya kadar yeryüzünden eksik olmasın!” (Eflâkî’nin duası, II, 387)
Kaynak
Mevlevilik komnusu Nuri Şimşekler'in makalesidir
Bütün Peygamberlere ve Annelerimize Meleklere Salat Selam Gönderdik

Ben Karoglan Rasit Tunca Bugün 21.05.2023 ikindileyin başlayıp akşam üzre bitirdiğim RAŞiDi HATiMiNDEKi
Salavatı Kasr - Salavatı Kebir - Salavati Meşişiye Salavatı Zatı Muhammediye ve Tevhidi Kebir ile
Bütün Peygamberlere Meleklere ve Annelerimize Salat Selam Gönderik Bütün Müntesiplerimize ve Burayi Benden sonra iyi ve Hayır niyet ile Ziyaret eden Ehli iman kimselerin Her girişinde olmak üzere Kendilerinin Ruhaniyetine Gecmişlerinin Ruhuna Dua ettik Hatimimizi Hediye ettik
Kabul Eyle,Vasil Eyle Ya Rabbi.

Ben Karoglan Rasit Tunca Bugün 01.06.2023 ikindileyin başlayıp akşam üzre bitirdiğim RAŞiDi HATiMiNDEKi
Salavatı Kasr - Salavatı Kebir - Salavati Meşişiye Salavatı Zatı Muhammediye ve Tevhidi Kebir ile
Bütün Peygamberlere Meleklere ve Annelerimize Salat Selam Gönderik Bütün Müntesiplerimize ve Burayi Benden sonra iyi ve Hayır niyet ile Ziyaret eden Ehli iman kimselerin Her girişinde olmak üzere Kendilerinin Ruhaniyetine Gecmişlerinin Ruhuna Dua ettik Hatimimizi Hediye ettik
Kabul Eyle,Vasil Eyle Ya Rabbi.

14233-AYET EL KÜRSi FREKANSI iLE ARINDIRMA VEFKi - VE VEFKi AKTiF ETME USULÜ
14233-AYET EL KÜRSi FREKANSI iLE ARINDIRMA VEFKi
Yukardaki vefki yazıcında bastır ve evinin veya odanın dört iç duvarına as
VERSiON NO : V190520230035
HiKAYE NO : PRO1
DATE : 19 MAYIS 2023
Copyright © 2023 Raşit Tunca
VEFKi AKTiF ETME USULÜ
Bu vefki aktif etmek için, Vefk, evin veya odanın dört iç duvarına asılır. Yukardaki vefki yazıcında bastır ve evinin veya odanın dört iç duvarına as, Sonra, evimizin penceresine doğru dönülür, Ayetel Kürsü üç defa okunur. iki elimiz açılır, ellerimize üflenir. Sonra ellerimizle sanki pencereden taraftaki bütün duvarımızı gıyaben mesheder gibi elimizi öbür tarafa çeviririz ve elimizle öbür tarafı meshediyormuş gibi ya da oraya vuruyormuş gibi yapıp duvarı komple kaplarız. Sonra, sağımıza döneriz, Ayetel Kürsü'yü üç defa okuruz. Sonra yine aynı şekilde meshediyormuş gibi yapıp duvarı kaplarız. Sonra, bir defa daha sağa döneriz, yani ardımıza dönmüş oluruz. Yine üç defa Ayetel Kürsü okunur. Sonra duvarı meshediyor gibi, duvara vuruyor gibi yaparız ellerimizle, elimizin içine üflenen Ayetel Kürsülerle. Sonra bir defa daha döneriz, sonra solumuza dönmüş oluruz. O şekilde de yine üç defa Ayetel Kürsü okunur ve tekrar yine duvara vuruyormuş gibi, meshediyormuş gibi yaparız. Sonra tekrar penceremizden tarafa döneriz. Sonra, üç defa daha okunup, ellerimizle yukarıyı meshediyormuş gibi, üstümüzü, tavanı meshediyormuş gibi yaparız, vuruyormuş gibi yaparız. Sonra üç defa daha okunur, altımızı, tabanı meshediyormuş gibi yaparız, vuruyormuş gibi yaparız. Sonra tekrar pencereden tarafa döndüğümüz halde, bu sefer köşesine, evimizin köşesine, her bir köşeye üçer defa okunup köşeler, köşeden boydan aşağıya, yukarıdan aşağıya şekilde köşeler elimizde vuruluyormuş gibi ya da efendim, meshediyormuş gibi yapılır. Sonra üç defa sesli olaraktan La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim, La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim, La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim denir. Bu şekilde Ayetel Kürsü dairesi koruması, vefki aktif edilmiş olur.
Vefk o gün için ve o an için aktif edilmiş olur. Belli bir süre sonra dalga yayılıp gittiği için aktiflik çözülür ve gücü azalır. Bu yüzden herhangi bir gün, sonraki günlerde vefk sürekli duvarda asılı kalsa bile; herhangi bir manevi saldırı, şeytani veya insi-cinni bir etki hissedildiğinde ya da kendinizi kötü hissettiğinizde tekrar aynı şekilde Ayetel Kürsi okunup duvarlara mesh ediliyormuş gibi kaplama yapılır ve vefk yeniden aktif edilir.
Bu sayede o gün içinde tekrar koruma sağlanmış olur. Ancak bir defa aktif edilip bunun ömür boyu süreceği gibi bir durum yoktur. Çünkü bu, dalga şeklinde yayılan bir etkidir. Okunan Ayetel Kürsiler dalga olarak yayılıp gider.
Nasıl ki suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar zamanla sönümlenip yok oluyorsa, okunan Ayetel Kürsi’nin ses frekansından oluşan dalgalar da yayılıp uzaklaştıkça etkisi azalır. Etrafımızdaki koruma alanı genişledikçe yoğunluğu düşer ve bize olan faydası zayıflar.
Bu yüzden herhangi bir saldırı durumunda vefkin tekrar aktif edilmesi gerekir. Yani dalganın yeniden başlatılması gerekir.
Vefki Aktif Etme Adımları (Özet)
- Vefk Asma: Vefk, evin veya odanın dört iç duvarına asılır.
- Pencereye Yönelme: Evin penceresine doğru dönülür.
- Ayetel Kürsü Okuma ve Üfleme (Pencere Yönü):
- Ayetel Kürsü 3 defa okunur.
- Okunan Ayetel Kürsü ellere üflenir.
- İki el açılır, tekrar ellere üflenir.
- Ellerle, pencereden başlayarak tüm duvar sanki meshediyor veya vuruyor gibi kaplanır.
- Ayetel Kürsü 3 defa okunur.
- Sağa Dönme (1. Sağ):
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Aynı şekilde ellere üflenir, ellerle duvar meshediyor / vuruyor gibi yapılır.
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Tekrar Sağa Dönme (Arkaya Dönmüş Olunur):
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Ellere üflenir, duvar yine aynı şekilde kaplanır.
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Tekrar Dönme (Sola Dönülmüş Olunur):
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Ellere üflenir, duvar meshediyor / vuruyor gibi yapılır.
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Tekrar Pencereye Dönme:
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Ellerle tavan meshediyor / vuruyor gibi yapılır.
- Tekrar 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Ellerle taban (zemin) meshediyor / vuruyor gibi yapılır.
- 3 defa Ayetel Kürsü okunur.
- Köşelere Yönelme (Pencereye Dönük Halde):
- Evin her bir köşesi için 3’er defa Ayetel Kürsü okunur.
- Ellerle köşeler, yukarıdan aşağıya doğru vuruluyor / meshediliyor gibi yapılır.
- Evin her bir köşesi için 3’er defa Ayetel Kürsü okunur.
- Son Olarak:
3 defa sesli şekilde şu zikir okunur:
"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm"
Vefkin Aktiflik Süresi ve Yeniden Aktif Etme İhtiyacı
Vefk, o gün ve o an için aktif edilmiş olur. Belli bir süre sonra, yayılan dalga etkisi giderek dağılır ve zayıflar. Bu nedenle aktiflik çözülür, vefkin gücü azalır.
Önemli Noktalar:
- Vefk, duvarda sürekli asılı kalsa bile, bir defa yapılan aktifleştirme ömür boyu devam etmez.
- Çünkü bu etki, suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar gibi zamanla sönümlenir.
- Okunan Ayetel Kürsülerin ses frekansından oluşan dalgalar yayılıp uzaklaştıkça etkileri azalır.
- Koruma alanı genişledikçe dalganın yoğunluğu düşer ve bize olan faydası zayıflar.
Herhangi bir durumda vefk tekrar aktif edilmelidir:
- Manevi bir saldırı hissedildiğinde
- Şeytani veya insi-cinni bir etki sezildiğinde
- Kendinizi kötü hissettiğinizde
Daha önce yapıldığı gibi:
- Ayetel Kürsü okunur
- Ellere üflenir
- Duvarlara mesh ediyormuş gibi kaplama yapılır
HiZBÜL MUĞNi
MÜNACATI ÜVEYS EL KARANi
Hizbul Mûğni Li Raşidiye
Hizbul Mûğni Li Raşidiye
Veysel Karani hazretlerine ait münacat
الحزب المغني
بسم الله الرحمن الرحيم
الحزب المغنى لسيدى ابى اويس القرنى رحمه الله تعالى
الهى بك استغيث فأغثنى وبك استغنيت فأغننى وعليك توكلت فأكفنى يا كافى اكفنى المهمات من أمر الدنيا والآخرة الهى بك استغيث فأغثنى وبك استغنيت فأغننى وعليك توكلت فأكفنى يا كافى اكفنى المهمات من أمر الدنيا والآخرة الهى بك استغيث فأغثنى وبك استغنيت فأغننى وعليك توكلت فأكفنى يا كافى اكفنى المهمات من أمر الدنيا والآخرة يا رحمن الدنيا والآخرة ورحيمهما انى عبدك بباك ذليلك بباك اسيرك بباك مسكينك بباك صنيعك ببابك يا رب العالمين . الطالح ببابك يا غياث المستغيثين مهمومك ببابك يا كاشف كرب كل المكروبين وانا عاصيك يا طالب المستغفرين المقر ببابك يا غافر المزنبين المعترف ببابك يا أرحم الراحمين الخاطى ببابك يا رب العالمين الظالم ببابك البائس الخاشع ببابك ارحمنى يا مولاى الطالح ببابك يا غياث المستغيثين مهمومك ببابك يا كاشف كرب كل المكروبين وانا عاصيك يا طالب المستغفرين المقر ببابك يا غافر المزنبين المعترف ببابك يا أرحم الراحمين الخاطى ببابك يا رب العالمين الظالم ببابك البائس الخاشع ببابك ارحمنى يا مولاى الطالح ببابك يا غياث المستغيثين مهمومك ببابك يا كاشف كرب كل المكروبين وانا عاصيك يا طالب المستغفرين المقر ببابك يا غافر المزنبين المعترف ببابك يا أرحم الراحمين الخاطى ببابك يا رب العالمين الظالم ببابك البائس الخاشع ببابك ارحمنى يا مولاى الهى انت الغافر وانا المسىء وهل يرحم المسىء الا الغافر مولاى مولاى والهى انت الرب وانا العبد وهل يرحم العبد الا الرب مولاى مولاى والهى انت المالك وانا المملوك وهل يرحم المملوك الا المالك مولاى مولاى والهى انت القوى وانا الضعيف وهل يرحم الضعيف الا القوى مولاى مولاى والهى انت العزيز وانا الذليل فهل يرحم الذليل الا العزيز مولاى مولاى والهى انت الكريم وانا اللئيم وهل يرحم اللئيم الا الكريم مولاى مولاى والهى انت الرازق وانا المرزوق وهل يرحم المرزوق الا الرازق مولاى مولاى والهى انا الضعيف الذليل انا الحقير انت العلى انت العفو انت الغفور انت الغفار وأنت الحنان أنت المنان ، انا الزنب انا الخائف انا الضعيف الهى الامان الامان فى ظلمة القبر وضيقته الهى الامان الامان عند سوال منكر ونكير وهيئتهما الهى الامان الامان عند وحشة القبر وشدته الهى الامان الامان فى يوم كان مقداره الف سنة الهى الامان الامان يوم ينفخ فى الصور ففزع من فى السموات ومن فى الارض الا من شاء الله الهى الامان الامان يوم زلزلت الارض زلزالها الهى الامان الامان يوم فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ الهى الامان الامان يوم تشقق السماء بالغمام الهى الامان الامان يوم تطوى السماء كطى السجل للكتب الهى الامان الامان يوم تبدل الارض غير الارض والسموات وبرزوا لله الواحد القهار الهى الامان الامان يوم ينظر المرء ما قدمت يداه ويقول الكافر يا ليتنى كنت ترابا . الهى الامان الامان يوم ينادى المنادى من بطنان العرش : اين العاصون اين المزنبون وأين الخاسرون ؟ هلموا الى الحساب . وأنت تعلم سرى وعلانيتى فاقبل معزرتى الهى آهـٍ من كثرة الزنوب والعصيان ، آهـٍ من كثرة الظلم والجفاء ، آهـٍ من نفس مطرود . آهـٍ من نفس المطبوع بالهوى من الهوى . أغثنى يا غياث المستغيثين اغثنى عند تغير حالى الهم انى عبدك المزنب المجرم المخطىء اجرنى من النار يا مجير يا مجير يا مجير
خَلِّصْنا مِنَ النّارِ يا حولوسي يا حولوسي يا حولوسي
خَلِّصْنا مِنَ النّارِ يا حولوسي يا حولوسي يا حولوسي
خَلِّصْنا مِنَ النّارِ يا حولوسي يا حولوسي يا حولوسي
اللهم ان ترحمنى فأنت اهل وان تعزبنى فأنا اهل فارحمنى يا اهل التقوى ويا أهل المغفرة ويا ارحم الرحمين ويا خير الناصرين ويا خير الغافرين حسبى الله وحده برحمتك يا أرحم الراحمين وصلى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه أجمعين وسلم تسليما
انتهى الحزب المغنى
Okuma Usulü :
En Az Günde Bir Defa veya En Fazla Günde iki Defa Sabah ve ikindi'den sonra okunup zikredilir.
MÜNACATI ÜVEYS EL KARANi
Hizbul Mûğni Li Raşidiye
Hizbul Mûğni Li Raşidiye
Veysel Karani hazretlerine ait münacat
الحزب المغني
بسم الله الرحمن الرحيم
الحزب المغنى لسيدى ابى اويس القرنى رحمه الله تعالى
الهى بك استغيث فأغثنى وبك استغنيت فأغننى وعليك توكلت فأكفنى يا كافى اكفنى المهمات من أمر الدنيا والآخرة الهى بك استغيث فأغثنى وبك استغنيت فأغننى وعليك توكلت فأكفنى يا كافى اكفنى المهمات من أمر الدنيا والآخرة الهى بك استغيث فأغثنى وبك استغنيت فأغننى وعليك توكلت فأكفنى يا كافى اكفنى المهمات من أمر الدنيا والآخرة يا رحمن الدنيا والآخرة ورحيمهما انى عبدك بباك ذليلك بباك اسيرك بباك مسكينك بباك صنيعك ببابك يا رب العالمين . الطالح ببابك يا غياث المستغيثين مهمومك ببابك يا كاشف كرب كل المكروبين وانا عاصيك يا طالب المستغفرين المقر ببابك يا غافر المزنبين المعترف ببابك يا أرحم الراحمين الخاطى ببابك يا رب العالمين الظالم ببابك البائس الخاشع ببابك ارحمنى يا مولاى الطالح ببابك يا غياث المستغيثين مهمومك ببابك يا كاشف كرب كل المكروبين وانا عاصيك يا طالب المستغفرين المقر ببابك يا غافر المزنبين المعترف ببابك يا أرحم الراحمين الخاطى ببابك يا رب العالمين الظالم ببابك البائس الخاشع ببابك ارحمنى يا مولاى الطالح ببابك يا غياث المستغيثين مهمومك ببابك يا كاشف كرب كل المكروبين وانا عاصيك يا طالب المستغفرين المقر ببابك يا غافر المزنبين المعترف ببابك يا أرحم الراحمين الخاطى ببابك يا رب العالمين الظالم ببابك البائس الخاشع ببابك ارحمنى يا مولاى الهى انت الغافر وانا المسىء وهل يرحم المسىء الا الغافر مولاى مولاى والهى انت الرب وانا العبد وهل يرحم العبد الا الرب مولاى مولاى والهى انت المالك وانا المملوك وهل يرحم المملوك الا المالك مولاى مولاى والهى انت القوى وانا الضعيف وهل يرحم الضعيف الا القوى مولاى مولاى والهى انت العزيز وانا الذليل فهل يرحم الذليل الا العزيز مولاى مولاى والهى انت الكريم وانا اللئيم وهل يرحم اللئيم الا الكريم مولاى مولاى والهى انت الرازق وانا المرزوق وهل يرحم المرزوق الا الرازق مولاى مولاى والهى انا الضعيف الذليل انا الحقير انت العلى انت العفو انت الغفور انت الغفار وأنت الحنان أنت المنان ، انا الزنب انا الخائف انا الضعيف الهى الامان الامان فى ظلمة القبر وضيقته الهى الامان الامان عند سوال منكر ونكير وهيئتهما الهى الامان الامان عند وحشة القبر وشدته الهى الامان الامان فى يوم كان مقداره الف سنة الهى الامان الامان يوم ينفخ فى الصور ففزع من فى السموات ومن فى الارض الا من شاء الله الهى الامان الامان يوم زلزلت الارض زلزالها الهى الامان الامان يوم فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ الهى الامان الامان يوم تشقق السماء بالغمام الهى الامان الامان يوم تطوى السماء كطى السجل للكتب الهى الامان الامان يوم تبدل الارض غير الارض والسموات وبرزوا لله الواحد القهار الهى الامان الامان يوم ينظر المرء ما قدمت يداه ويقول الكافر يا ليتنى كنت ترابا . الهى الامان الامان يوم ينادى المنادى من بطنان العرش : اين العاصون اين المزنبون وأين الخاسرون ؟ هلموا الى الحساب . وأنت تعلم سرى وعلانيتى فاقبل معزرتى الهى آهـٍ من كثرة الزنوب والعصيان ، آهـٍ من كثرة الظلم والجفاء ، آهـٍ من نفس مطرود . آهـٍ من نفس المطبوع بالهوى من الهوى . أغثنى يا غياث المستغيثين اغثنى عند تغير حالى الهم انى عبدك المزنب المجرم المخطىء اجرنى من النار يا مجير يا مجير يا مجير
خَلِّصْنا مِنَ النّارِ يا حولوسي يا حولوسي يا حولوسي
خَلِّصْنا مِنَ النّارِ يا حولوسي يا حولوسي يا حولوسي
خَلِّصْنا مِنَ النّارِ يا حولوسي يا حولوسي يا حولوسي
اللهم ان ترحمنى فأنت اهل وان تعزبنى فأنا اهل فارحمنى يا اهل التقوى ويا أهل المغفرة ويا ارحم الرحمين ويا خير الناصرين ويا خير الغافرين حسبى الله وحده برحمتك يا أرحم الراحمين وصلى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه أجمعين وسلم تسليما
انتهى الحزب المغنى
Okuma Usulü :
En Az Günde Bir Defa veya En Fazla Günde iki Defa Sabah ve ikindi'den sonra okunup zikredilir.
HiZBÜL MUĞNi
Hizbul Mûğni Duası Türkçe Okunuşu :
Bismillâhirrahmânirrahıym
İlâhi bike esteğısü fe ağisnî ve aleyke tevekkeltü fe ekfinî yâ kâfi ekfinil mühimmâti min emriddünyâ vel âhireti yâ rahmâneddünya velâhireti ve rahimehümâ innî abdüke bibâbike zelîlüke bibâbike zelîlüke bibâbike esîruke bibâbike miskînüke bibâbike zaîfüke bibâbike yâ rabbel âlemine ettâliu bibâbike yağıysel müsteğîsîne mehmûmike bibâbike yâ kâşife kerbi külle mekrûbîne.Ve enâ âsîke yâ tâlibel müsteğfirîne el-mûğırru bibâbike yâ ğâfiral lil müznibîne elmu'terifü bibâbike ya erhamerrâhımîne. Elhâti'ü bibâbike yâ rabbel âlemine ezzâlimü bibâbike elbâisül haşiu bibâbike erhamnî yâ mevlâye. İlâhî entel ğâfiru ve enel mesî'u ve hel yerhamül mesî'e illel ğâfiru mevlâye, mevlâye. İlâhi enterrabbü ve enel abdü ve hel yermahül abde illerabbü mavlâye, mevlâye.İlâhi entel melikü ve enel memlûke ve hel yerhamül memlûke illel mâlikü mevlâye, mevlâye.İlâhi entel gâviyyü ve'enezzâ'îfü ve hel yerhamuz-zaîf ve illel gaviyyü mevlâye, mevlâye.İlâhi entel azîzü ve enezzeliylü ve hel yer-hamuzzeliyle illel aziyzü mevlâye, mevlâye. ilâhi entel kerimü ve enelleimü ve hel yerhamülleime illel kerimü mevlâye, mevlâye. İlâhi enterrazzaku ve enel merzûku ve hel yerhamül merzuka illerrazzaku mevlâye, mevlâye. İlâhi enezza'ifü enezzelîlü enelHakiru entel aliyyu entel afüvvu entel gafuru entel gaffâru entel hannânü entel mennânü enel müznlbü enel hâifü enezzaîfü ilâhi el'emânü el emânü. Fîy zulmet il gabri vedıy katihî ilâhi el'emânü inde suali münkerin ve nekirin ve Heyeti hümiâ ilâhi el'emâne el'emâne İnde vahşetil kabri ve şiddetihi ilâhî el'emâne el'emâne. Fi yevmin kâne mıkdâruhü ham siyne elfe senetin ilâhi el'emâne el'emâne yevme yünfehu fissuri fefezia men fissemavâti vemen fil ardı illâ men şâallâhü ilâhi el'emâne el'emâne.Yevme zülziletil ardu zilzâleha ilâhi elemâne, el'emâne. Yevme teşekka kussemâ-ü bilgamâmi ilâhi el'emâne elemâne yevme netvissemâ'ü ketayyissicil-li lil kütübi ilâhi elemâne, el'emâne. Yevme tübed-delül ardu gayral ardı vessemâvâtü veberazü lillâhil vahıdil kahhârı. İlâhi el'emâne, el'emâne. Yevme yen-zurul mer'ü ma'kaddemet yedâhü veyekulül kâfim yâleyteni küntü türâbâ. İlâhi el'emâne el'emâne. Yevme yünâdi el'münâdi min batnânil arşi eynel âsune ve eynel müznibûne ve eynel hâsirune helüm-mü ilel hısabi. Ve ente talemu sırri ve alâniyyeti fek- bel mazirati. İlâhi âh minkesratizzünubi vel isyâni âh minkesratizzulmi velcefâ'i âh min nefsil matrudeti âh, min'nefsil matbuati bilhavâi âh minel hevâyi
yâ gıyâsel müstegîsîyne agisnî
yâ gıyâsel müstegîsîyne agisnî
yâ gıyâsel müstegîsîyne agisnî inde teğayyurü hâli... Allâhümme inni abdükel müznibül mücrimüi muhtı'ü.
Hallisni minennar Ya Hulusi, Ya Hulusi, Ya Hulusi.Hallisni minennar Ya Hulusi, Ya Hulusi, Ya Hulusi. (Veya)
Ecirni minennarı ya muciru, ya muciru, ya muciru.Ecirni minennarı ya muciru, ya muciru, ya muciru.
Allâhümme in'terhamni fe'ente ehlün vein tüazzib Ni fen a ehlün ferhamni yaehlettakva veya ehlel mağfireti ve yâ erhamerrahımine ve yâ hayren-nâsırlne veya hayral gâflrlne hasbiyellâhü vahdehü birahmetike ya erhamerrâhımine ve Sallellahü alâ seyyidinâ Muhmmedin ve âlihi ve sahbihi ecmeîne velhamdülillâhi rabbil âlemine...
"Hizbü'l-Muğnî" duasının Türkçe tercümesi:
HİZBÜ'L-MUĞNÎ
(Üveys el-Karânî Hazretlerinin Münacâtı)
Bismillâhirrahmânirrahîm
Ey Allah'ım! Sana sığınıyorum, beni koru! Sana muhtacım, beni zengin eyle! Sana tevekkül ettim, bana yeter ol ey Kâfî! Dünya ve ahiret işlerimde bana yet, beni koru!
Ey Dünya ve Ahiretin Rahmân'ı ve Rahîm'i! Ben senin kulunum, kapına gelen zayıfım, kapına gelen esirinim, kapına gelen yoksulunum, kapına gelen muhtacınım. Ey Âlemlerin Rabbi! Kapına gelen günahkârım, ey imdat isteyenlerin yardımcısı! Kapına gelen kederliyim, ey sıkıntıları açan!
Ben sana isyan edenim, ey tövbe isteyenleri arayan! Kapına itiraf edenim, ey günahları bağışlayan! Kapına ikrar edenim, ey merhametlilerin en merhametlisi! Kapına günah işleyerek gelenim, ey âlemlerin Rabbi! Kapına zulmederek gelenim, kapına çaresiz ve huşû içinde gelenim. Ey Mevlâm! Bana merhamet et!
Ey İlâhî! Sen affedicisin, ben günahkârım. Günahkâra ancak affedici merhamet eder. Ey Mevlâm, ey Mevlâm!
Ey İlâhî! Sen Rabb'sin, ben kulunum. Kula ancak Rabb merhamet eder. Ey Mevlâm, ey Mevlâm!
Ey İlâhî! Sen Mâlik'sin, ben memlûküm (kulunum). Memlûke ancak Mâlik merhamet eder. Ey Mevlâm, ey Mevlâm!
Ey İlâhî! Sen kuvvetlisin, ben zayıfım. Zayıfa ancak kuvvetli merhamet eder. Ey Mevlâm, ey Mevlâm!
Ey İlâhî! Sen Azîz'sin, ben zelîlim. Zelîle ancak Azîz merhamet eder. Ey Mevlâm, ey Mevlâm!
Ey İlâhî! Sen Kerîm'sin, ben değersizim. Değersize ancak Kerîm merhamet eder. Ey Mevlâm, ey Mevlâm!
Ey İlâhî! Sen Râzık'sın, ben rızıklandırılanım. Rızıklandırılana ancak Râzık merhamet eder. Ey Mevlâm, ey Mevlâm!
Ey İlâhî! Ben zayıf ve hakir kulunum. Sen Alî'sin, Sen Afüv'sün, Sen Gafûr'sun, Sen Gaffâr'sın, Sen Hannân'sın, Sen Mennân'sın! Ben günahkârım, ben korkak ve âcizim. Ey İlâhî! Eman, eman!
Kabrin karanlığından ve darlığından bana eman ver!
Münker ve Nekir'in sualinden ve heybetinden bana eman ver!
Kabrin yalnızlığından ve şiddetinden bana eman ver!
Bin yıl uzunluğundaki o günden bana eman ver!
Sûra üflendiğinde, göklerde ve yerde olanların dehşete kapıldığı günde bana eman ver!
Yer sarsıldığında bana eman ver!
Gök yarılıp gül gibi kızardığında bana eman ver!
Gök bulutlarla yarıldığında bana eman ver!
Gök, kitap sayfaları gibi dürüldüğünde bana eman ver!
Yer ve gökler değiştirilip herkesin tek olan Kahhâr Allah'ın huzuruna çıktığı günde bana eman ver!
Kişinin yaptıklarını görüp, kâfirin "Keşke toprak olsaydım!" dediği günde bana eman ver!
Arş'ın altından bir sesin "Günahkârlar nerede? Hesaplaşmaya gelin!" diye çağırdığı günde bana eman ver!
Sen benim gizli-açık her halimi bilirsin, tövbemi kabul eyle! Ey İlâhî! Ah günahlarımın çokluğundan! Ah zulmümün ve cefâmın çokluğundan! Ah kovulmuş nefisten! Ah hevâya düşkün nefisten!
Ey İmdat İsteyenlerin Yardımcısı! Halim değiştiğinde bana yetiş! Ey Rabbim! Günahkâr, suçlu ve hatalı kulunu ateşten koru! Ey Mecîr (sığınak), ey Mecîr, ey Mecîr!
"Bizi ateşten kurtar ey Havlûsî, ey Havlûsî, ey Havlûsî!" (3 kere) veya
"Bizi ateşten (cehennemden) kurtar ey Halâs edici (kurtarıcı), ey Halâs edici, ey Halâs edici!" (3 kere) veya
"Bizi cehennem ateşinden kurtar ey Kurtarıcı, ey Kurtarıcı, ey Kurtarıcı!" (3 kere)
Allah'ım! Bana merhamet edersen Sen layıksın, azap edersen ben layığım. Ey Takvâ Sahibi, ey Mağfiret Sahibi, ey Erhamürrâhimîn, ey Hayrü'n-Nâsırîn, ey Hayrü'l-Gâfirîn! Rahmetinle bana yeter, ey merhametlilerin en merhametlisi!
Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e (s.a.v.), âline ve ashâbına salât ve selâm eyle!
(Hizbü'l-Muğnî sona erdi.)
Okuma Usulü:
En az günde bir defa veya en fazla günde iki defa (sabah ve ikindiden sonra) okunup zikredilir.
Salat al-Tıbbiyya (Tıbbel Kulubü) Li Raşidiye
Hastalıktan kurtulmak için zemzem suyuna 100 defa okunur ve vücudu ovun.
Hastalıktan kurtulmak için günde 100 veya 7 kez okunur.
Mide hastalığı için günde 7 kez oku
Gözleri zayıf olan kişi bu salavatı günde 7 defa okusun.
Tüm fiziksel ve ruhsal hastalıklar için iyileşinceye kadar günde 313 defa oku
Okuma Usulü :
En az 3 ila 7 defa ve en fazla günde 313 defa kendinize veya hastalara okunur
Salat al-Tıbiyya Budur
❁❁❁❁❁
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
❁❁❁❁❁
❁❁❁❁❁
Allahümme salli a la seyyidina Muhammedin Tıbbel kulubu ve devaihe ve afiyetel ebdani ve şifaihe ve nurul ebsari ve dziyaihe ve a la elihi ve sahbihi ve sellem.
❁❁❁❁❁
Hastalıktan kurtulmak için zemzem suyuna 100 defa okunur ve vücudu ovun.
Hastalıktan kurtulmak için günde 100 veya 7 kez okunur.
Mide hastalığı için günde 7 kez oku
Gözleri zayıf olan kişi bu salavatı günde 7 defa okusun.
Tüm fiziksel ve ruhsal hastalıklar için iyileşinceye kadar günde 313 defa oku
Okuma Usulü :
En az 3 ila 7 defa ve en fazla günde 313 defa kendinize veya hastalara okunur
Salat al-Tıbiyya Budur
❁❁❁❁❁
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
❁❁❁❁❁
❁❁❁❁❁
Allahümme salli a la seyyidina Muhammedin Tıbbel kulubu ve devaihe ve afiyetel ebdani ve şifaihe ve nurul ebsari ve dziyaihe ve a la elihi ve sahbihi ve sellem.
❁❁❁❁❁
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

