3. Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir.
Buradaki son ayetin en önemli emirlerinden biri şudur:
وَاسْتَغْفِرْهُ
VESTAĞFİRHÜ
O'ndan mağfiret dile, O'na istiğfar et.
Buradaki zamir Allah Teâlâ'ya dönmektedir. Yani Allah, Peygamber Efendimize (s.a.v.) doğrudan doğruya kendisinden bağışlanma dilemesini emretmektedir.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir incelik vardır:
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Allah'ın en sevgili kulu, günahlardan korunmuş peygamberi olduğu hâlde kendisine istiğfar etmesi emredilmiştir.
Öyleyse istiğfar yalnızca günahkârların, hata edenlerin veya büyük günah işlemiş insanların yapacağı bir ibadet değildir. İstiğfar, kulun Rabbi karşısındaki kulluk şuurunun, acziyetinin, tevazusunun ve Allah'a yönelişinin de bir ifadesidir.
Nasr Suresi'nin bu emri bize şunu öğretmektedir:
İnsan başarıya ulaştığında, Allah'ın yardımına mazhar olduğunda, bir hayrı tamamladığında ve güzel bir netice elde ettiğinde dahi Rabbini tesbih etmeli, O'na hamdetmeli ve O'ndan mağfiret dilemelidir.
Çünkü kulun elde ettiği her nimet Allah'ın lütfudur. Kul ise ne kadar ibadet ederse etsin, Allah'ın hakkını gerektiği gibi yerine getirebilmiş değildir.
Nasr Suresi'ndeki bu emir, dolayısıyla yalnızca günahların bağışlanmasını istemek değil, kullukta eksik kalan yönlerimizi de Allah'ın affına havale etmektir.
2. İSTİĞFAR KELİMESİNİN ARAPÇA YAZILIŞI, OKUNUŞU VE MANASI
İstiğfar kelimesi Arapça kökenlidir. غ ف ر (Ğ-F-R) kökünden gelir.
Bu kökün temel anlamları örtmek, korumak, bağışlamak ve günahın kötü neticesinden muhafaza etmektir.
İstiğfarın Arapça yazılışı:
اِسْتِغْفَارٌ
Okunuşu: İstiğfâr.
Fiil olarak:
اِسْتَغْفَرَ
İsteğfara: Bağışlanma diledi.
İstiğfar etmek:
اِسْتَغْفَرَ اللّٰهَ
İstağferallâh: Allah'tan mağfiret diledi.
Burada önemli bir mana inceliği bulunmaktadır: Mağfiret, yalnızca günahın affedilmesini istemek değildir. Aynı zamanda kulun günahının kötü neticelerinden, utandırıcı sonuçlarından ve ilahî azabından korunmasını da istemesidir.
Dolayısıyla istiğfar, kulun Allah'a şöyle yönelmesidir:
Ya Rabbi! Ben hata ettim. Sen ise affedicisin. Günahımı bağışla, kusurumu ört, beni günahımın kötü neticelerinden muhafaza et ve rahmetinden mahrum bırakma.
EN KISA VE EN YAYGIN İSTİĞFAR
أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ
ESTAĞFİRULLAH
Allah'tan bağışlanma dilerim.
Kelime kelime:
أَسْتَغْفِرُ – Estağfiru: Bağışlanma diliyorum.
اللّٰهَ – Allah: Allah'tan.
Bu ifade, istiğfarın en kısa ve öz şekillerinden biridir.
BİR DİĞER YAYGIN İSTİĞFAR
أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ
Okunuşu: Estağfirullâhe ve etûbü ileyh.
Manası: Allah'tan bağışlanma diler ve O'na tövbe ederim.
Bu ifadede iki önemli yön bir araya gelir:
- İstiğfar: İşlenmiş hataların bağışlanmasını istemek.
- Tövbe: Günahı terk ederek Allah'a yönelmek ve O'na dönmek.
Bu sebeple istiğfar ve tövbe birbirini tamamlayan iki önemli kulluk hâlidir.
3. İSTİĞFAR İLE TÖVBE ARASINDAKİ FARK NEDİR?
İstiğfar ile tövbe birbirine çok yakın kavramlar olmakla beraber aynı manayı ifade etmezler.
İstiğfar, Allah'tan günahların ve kusurların bağışlanmasını dilemektir.
Tövbe, işlenen günahtan vazgeçerek Allah'a dönmek, pişmanlık duymak ve bir daha aynı günaha dönmemeye azmetmektir.
Bunları bir örnekle açıklayalım:
Bir insan bir günah işlediğinde, Estağfirullah diyerek Allah'tan bağışlanma diler. Fakat aynı günahı işlemeye devam etmeyi düşünüyorsa, burada gerçek anlamda tövbenin gerektirdiği dönüş henüz gerçekleşmemiştir.
Samimi tövbe için:
1. Günahı terk etmek.
2. İşlediği günahtan dolayı pişmanlık duymak.
3. Bir daha o günaha dönmemeye samimiyetle karar vermek.
4. Kul hakkı söz konusuysa hakkı sahibine iade etmek veya helallik almak gerekir.
Elbette insan tekrar hata edebilir. Böyle bir durumda ümitsizliğe düşmek değil, yeniden samimiyetle Allah'a yönelmek gerekir.
Çünkü Allah'ın tövbe kapısı kullarına açıktır. Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) Allah'ın gece ve gündüz tövbe eden kullarını kabul ettiğini bildirmiştir.
Kaynak: Sahih-i Müslim, 2759.
4. KUR'AN-I KERİM'DE İSTİĞFARIN YERİ VE ÖNEMİ
İstiğfar, Kur'an-ı Kerim'de birçok ayette doğrudan emredilmiş, peygamberlerin dualarında yer almış ve müminlerin önemli özelliklerinden biri olarak zikredilmiştir.
Kur'an'da istiğfarın yalnızca günahların bağışlanması için değil, rahmete, berekete, Allah'ın yardımına ve kurtuluşa vesile olan bir kulluk olduğu da bildirilmiştir.
Fe sebbih bihamdi Rabbike vestağfirh. İnnehû kâne tevvâbâ.
Manası:
Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir.
Bu ayet, istiğfarın Kur'an'daki en dikkat çekici emirlerinden biridir.
Burada Allah Teâlâ, tesbih ve hamdin hemen ardından istiğfarı zikretmektedir.
Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Kul Allah'ı tesbih eder, O'na hamd eder, O'nun büyüklüğünü ve kusursuzluğunu kabul eder. Ardından kendi kulluğundaki eksiklikleri görerek Allah'tan mağfiret diler.
Böylece tesbih, hamd ve istiğfar aynı kulluk bütünlüğü içerisinde birleşir.
Sabredenler, doğru olanlar, gönülden itaat edenler, Allah yolunda harcayanlar ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.
Burada özellikle seher vakitlerinde istiğfar eden kullardan bahsedilmektedir.
Seher vakti, gecenin son bölümüdür. İnsanların büyük çoğunluğunun uykuda olduğu bu vakitte uyanarak Allah'a yönelmek, kulun samimiyetini ve Rabbine olan bağlılığını gösteren güzel amellerdendir.
Kur'an'ın müminleri anlatırken seherlerde istiğfar edenleri ayrıca zikretmesi, bu ibadetin ne kadar kıymetli olduğunu göstermektedir.
Vellezîne izâ fealû fâhişeten ev zalemû enfüsehüm zekerullâhe festağferû lizünûbihim. Ve men yağfiruz-zünûbe illallâh?
Manası:
Onlar çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlar, hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir?
Bu ayet istiğfarın çok önemli bir yönünü ortaya koymaktadır.
Mümin hata edebilir. Ancak mümini diğerlerinden ayıran özelliklerden biri, hatasında ısrar etmemesi ve Allah'ı hatırlayarak O'na yönelmesidir.
Ayetin devamında, bile bile yaptıkları yanlışlarda ısrar etmeyenler övülmektedir.
Demek ki istiğfar, sadece dille söylenen bir kelime değil, insanın davranışlarında da karşılığı bulunması gereken bir kulluktur.
Ve yüm didküm bi-emvâlin ve benîne ve yec'al leküm cennâtin ve yec'al leküm enhârâ.
Manası:
Dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çünkü O çok bağışlayandır.
Üzerinize bol bol yağmur göndersin.
Mallarınızı ve çocuklarınızı çoğaltsın, sizin için bahçeler var etsin ve sizin için ırmaklar akıtsın.
Bu ayetler, Hz. Nûh'un (a.s.) kavmine yaptığı daveti anlatmaktadır.
Burada istiğfarın rahmet, yağmur, rızık, mal, evlat, bahçeler ve ırmaklarla birlikte zikredildiğini görüyoruz.
Bundan şu ders çıkarılmalıdır: İstiğfar, yalnızca ahiret hayatıyla ilgili bir ibadet değildir. Allah'ın rahmetini ve bereketini istemenin de yollarından biridir.
Ancak bu ayetler, her istiğfar edenin mutlaka belirli miktarda mal veya evlat sahibi olacağı şeklinde anlaşılmamalıdır. Allah'ın lütfu hikmetine bağlıdır.
Kul yâ ibâdiyellezîne esrafû alâ enfüsihim lâ taknetû min rahmetillâh. İnnallâhe yağfiruz-zünûbe cemîâ. İnnehû hüvel-ğafûrur-rahîm.
Manası:
De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giderek günah işleyen kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Bu ayet, günahları sebebiyle Allah'ın rahmetinden ümidini kesen insanlar için büyük bir müjdedir.
İnsan ne kadar hata etmiş olursa olsun, samimi bir şekilde Allah'a yönelmekten vazgeçmemelidir.
Burada önemli olan, bu ayeti günah işlemeye izin veren bir ifade gibi anlamamaktır. Ayetin müjdesi, günahında ısrar edenlere değil, Allah'ın rahmetine dönmek isteyen kullara umut vermektedir.
İnnehû leyüğânü alâ kalbî ve innî leestağfirullâhe fil-yevmi mietete merratin.
Manası:
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Bazen kalbimi bir hâl kaplar. Ben de günde yüz defa Allah'tan bağışlanma dilerim."
Kaynak: Sahih Müslim, 2702.
Bu hadis üzerinde çok düşünmek gerekir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) günde yüz defa istiğfar ettiğini bildirmektedir.
Burada geçen kalbin örtülmesi veya kaplanması anlamındaki ğayn ifadesi, âlimler tarafından kalpte meydana gelen geçici hâller, meşguliyetler ve zikirdeki kesintiler gibi farklı şekillerde açıklanmıştır.
Bunu Peygamberimizin günah işlediği şeklinde yorumlamak doğru değildir.
Hadisin bizlere öğrettiği en önemli husus şudur:
İnsan ne kadar yüksek bir kulluk derecesinde olursa olsun, Allah'ı anmaktan, O'na yönelmekten ve istiğfar etmekten müstağni değildir.
2. PEYGAMBER EFENDİMİZ GÜNDE YETMİŞTEN FAZLA İSTİĞFAR EDERDİ
Vallâhi innî leestağfirullâhe ve etûbü ileyhi fil-yevmi eksera min seb'îne merraten.
Manası:
Allah'a yemin ederim ki ben günde yetmiş defadan fazla Allah'tan bağışlanma diler ve O'na tövbe ederim.
Kaynak: Sahih-i Buhârî, 6307.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yüz defa ve yetmişten fazla şeklindeki iki rivayetin birbirine aykırı olmadığıdır. Bunlar farklı sahabilerden gelen, farklı zamanlarda nakledilmiş rivayetlerdir.
Her iki hadis de Resûlullah Efendimizin istiğfarı çokça yaptığını göstermektedir.
3. NASR SURESİ İNDİKTEN SONRA PEYGAMBERİMİZİN İSTİĞFARI
Hz. Âişe validemizden (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) rükû ve secdelerinde şu duayı çokça okurdu:
Allâhümme ente Rabbî, lâ ilâhe illâ ente. Halaktenî ve ene abdük. Ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tü. Eûzü bike min şerri mâ sana'tü. Ebûü leke bi-ni'metike aleyye ve ebûü bi-zenbî. Fağfir lî fe innehû lâ yağfiruz-zünûbe illâ ente.
Türkçe manası:
Allah'ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. Gücüm yettiği kadar Sana verdiğim söz ve ahit üzereyim. Yaptıklarımın kötülüğünden Sana sığınırım. Bana verdiğin nimetleri kabul ederim ve günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla. Çünkü günahları Senden başka bağışlayacak yoktur.
Kaynak: Sahih-i Buhârî, 6306. Şeddâd bin Evs (r.a.) rivayetidir.
Bu duanın neden Seyyidü'l-İstiğfar, yani istiğfarların efendisi olarak isimlendirildiğini anlamak için içeriğine bakmak yeterlidir.
Çünkü bu duada kul:
- Allah'ın Rabbi olduğunu kabul eder.
- Tevhidini ilan eder.
- Kendisinin Allah'ın kulu olduğunu itiraf eder.
- Allah'a verdiği söz ve ahdi hatırlar.
- Yaptığı kötülüklerden Allah'a sığınır.
- Allah'ın nimetlerini kabul eder.
- Kendi günahını itiraf eder.
- Yalnızca Allah'tan mağfiret ister.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu duayı gündüz inanarak okuyan ve akşam olmadan vefat eden kimsenin, gece inanarak okuyup sabah olmadan vefat eden kimsenin cennet ehlinden olacağını müjdelemiştir.
Bu müjde, duanın yalnızca dil ile tekrarlanmasından ibaret değildir. Hadiste özellikle ona kesin bir iman ve gönülden bağlılıkla söylemek vurgulanmaktadır.
Allah, kulunun kendisine tövbe etmesine, sizden birinin kaybettiği bineğini bulduğunda duyduğu sevinçten daha fazla sevinir.
Kaynak: Sahih-i Müslim, 2747.
Bu hadis, Allah'ın kullarına olan rahmetinin ne kadar geniş olduğunu anlatmaktadır.
Kulun günahı ne kadar büyük olursa olsun, samimi bir şekilde Allah'a dönmesi, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesi gerekir.
2. GÜNAH İŞLEYEN KUL TEKRAR TÖVBE EDERSE
Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayet edilen kudsî hadiste, bir kul günah işledikten sonra Rabbinden bağışlanma diler. Allah onun günahını bağışlar. Kul tekrar günah işler ve yine Rabbinden bağışlanma diler. Allah yine onu bağışlar.
Hadisin sonunda Allah Teâlâ'nın, kulunun kendisini bağışlayan bir Rabbi olduğunu bildiğini ifade ettiği nakledilir.
Küllü benî Âdeme hattâûn ve hayrul-hattâîne't-tevvâbûn.
Manası:
Âdemoğullarının hepsi hata eder. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tövbe edenlerdir.
Kaynak: Câmiu't-Tirmizî, 2499. Hadis hasen olarak değerlendirilmiştir.
Burada insanın hatasız olamayacağı, asıl faziletin hatadan sonra Allah'a yönelmekte bulunduğu anlatılmaktadır.
4. İSTİĞFARIN RIZIK VE BEREKETE VESİLE OLMASI
Yukarıda Nûh Suresi'nin 10-12. ayetlerinde gördüğümüz gibi, Hz. Nûh (a.s.) kavmini istiğfara davet etmiş ve Allah'ın yağmur, mal, evlat ve nimetler vereceğini bildirmiştir.
Bu konuyla ilgili olarak Tirmizî'de de şu rivayet bulunmaktadır:
Estağfirullâhel-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel-Hayyül-Kayyûm ve etûbü ileyh.
Manası:
Kendisinden başka ilah bulunmayan, daima diri ve bütün varlıkları ayakta tutan yüce Allah'tan bağışlanma diler ve O'na tövbe ederim.
Bu istiğfar hakkında Tirmizî'de bir rivayet bulunmaktadır. Tirmizî, rivayeti garib olarak nitelemiş; Darusselâm tahkikinde hasen olarak derecelendirilmiştir.
Burada hadislerin sıhhat derecelerini birbirinden ayırmak önemlidir. Her duyulan istiğfar rivayetini sahih hadis olarak kabul etmek doğru değildir.
7. İSTİĞFAR NASIL EDİLİR? İSTİĞFARIN EDEBİ VE USULÜ
İstiğfar etmek için mutlaka belirli bir mekânda bulunmak, özel bir kıyafet giymek veya belli bir merasim gerçekleştirmek gerekmez.
Kul, her zaman ve her yerde Allah'tan bağışlanma dileyebilir.
Ancak istiğfarın bir edebi, bir şuur ve bir kulluk anlayışı vardır.
Birinci merhale: Günahı ve kusuru kabul etmek.
İnsan önce kendi kusurunu görmelidir. Kendini daima haklı görmek, hatalarını başkalarına yüklemek ve nefsini temize çıkarmak istiğfar şuuruna aykırıdır.
İkinci merhale: Allah'ın huzurunda tevazu göstermek.
Kul, Allah'ın büyüklüğünü ve kendi acziyetini idrak etmelidir.
Estağfirullah derken yalnızca bir kelimeyi tekrar etmemeli, gerçekten bağışlanmaya muhtaç olduğunu bilmelidir.
Üçüncü merhale: Pişmanlık duymak.
İşlenen günahın yanlış olduğunu kalben kabul etmek, samimi tövbenin temelidir.
Dördüncü merhale: Allah'tan mağfiret istemek.
Kul, Allah'ın isim ve sıfatlarını hatırlayarak O'na dua etmelidir.
Örneğin:
يَا غَفُورُ اغْفِرْ لِي
Yâ Ğafûru, iğfir lî.
Ey çok bağışlayan Allah'ım, beni bağışla.
Beşinci merhale: Günahı terk etmek ve düzelmek.
Gerçek istiğfarın insanın hayatına yansıması gerekir. İnsan, yanlışlarından dönmeye ve kendisini düzeltmeye gayret etmelidir.
İSTİĞFAR EDERKEN ELLER KALDIRILIR MI?
İstiğfar, namazın dışında otururken, yürürken, çalışırken veya yatarken yapılabilir.
Allah'a dua ederken elleri kaldırmak caiz ve dua adabındandır. Ancak istiğfarın mutlaka eller kaldırılarak yapılması gerektiğine dair genel bir şart yoktur.
İSTİĞFAR İÇİN ABDEST GEREKİR Mİ?
Hayır. İstiğfar etmek için abdest şart değildir.
Abdestli olmak elbette güzel bir hâl olmakla birlikte, abdestsiz bir insanın da Allah'ı zikretmesi ve istiğfar etmesi mümkündür.
İSTİĞFAR İÇİN BELİRLİ BİR SAYI VAR MIDIR?
İstiğfarın kendisi için her durumda geçerli, zorunlu bir sayı belirlenmemiştir.
Ancak Peygamber Efendimizin (s.a.v.) günde yüz defa istiğfar ettiğine dair sahih rivayet bulunmaktadır.
Dolayısıyla yüz defa istiğfar etmek sünnetten dayanağı bulunan güzel bir uygulamadır.
Bunun dışında kişi gücü yettiği kadar daha fazla da istiğfar edebilir.
Önemli olan sayıdan önce ihlas, devamlılık ve kalbin Allah'a yönelmesidir.
8. İSTİĞFARIN EN FAZİLETLİ VAKİTLERİ
İstiğfar her zaman yapılabilir. Bununla birlikte Kur'an ve sünnette bazı vakitlerin özellikle ön plana çıkarıldığını görüyoruz.
1. SEHER VAKTİ
Âl-i İmrân Suresi 17. ayette seherlerde istiğfar eden müminler övülmektedir.
2. GECENİN SON ÜÇTE BİRİ
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), gecenin son üçte birinde Allah'ın rahmet ve mağfiretinin tecellisine ilişkin müjdeyi bildirmiştir. Bu hadis Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'de rivayet edilmiştir.
3. NAMAZLARIN ARDINDAN
Namazın ardından üç defa Estağfirullah demek, Peygamber Efendimizin sünnetindendir.
Allah'ım! Sen selâmsın, selâmet Sendendir. Ey celâl ve ikram sahibi Allah'ım, Sen mübareksin.
Kaynak: Sahih Müslim, 591.
4. GÜNAH İŞLENDİĞİ ZAMAN
İnsan bir hata yaptığını fark ettiği anda istiğfar etmeli, tövbesini ertelememelidir.
5. GÜNÜN HER ANINDA
İstiğfar yalnızca belli vakitlere mahsus değildir. İnsan günlük işleriyle meşgulken de Allah'ı zikredebilir.
9. İSTİĞFARIN MANEVİ VE TASAVVUFİ BOYUTU
İstiğfarın zahirî manası, Allah'tan günahların bağışlanmasını dilemektir. Ancak bu ibadetin manevi ve tasavvufi yönüne baktığımızda daha derin bir kulluk anlayışıyla karşılaşırız.
Tasavvuf yolunda insanın en büyük mücadelelerinden biri nefsini tanımak, kusurlarını görmek ve kalbini Allah'tan uzaklaştıran hâllerden arındırmaktır.
İşte istiğfar, bu mücadelenin önemli vasıtalarından biridir.
A. İSTİĞFAR, NEFSİN KENDİSİNİ TEMİZE ÇIKARMASINI ENGELLER
İnsanın nefsinde kendisini beğenme, yaptıklarını yeterli görme ve kusurlarını görmezden gelme eğilimi bulunabilir.
Kişi bazen çok ibadet ettiği için kendisini başkalarından üstün görebilir. Bazen yaptığı hayırları büyütür, bazen de başkalarının kusurlarını görürken kendi kusurlarını unutur.
İstiğfar, insanı bu anlayıştan uzaklaştırır.
Çünkü istiğfar eden kişi, Rabbi karşısında daima eksik ve muhtaç olduğunu kabul eder.
B. İSTİĞFAR, KALBİN GAFL ETTEN UYANMASINA VESİLEDİR
İnsan sadece büyük günahlarla değil, günlük hayatın içinde meydana gelen gafletle de karşı karşıyadır.
Dünya işleri, mal mülk, geçim kaygısı, insanlar arasındaki münasebetler ve çeşitli meşguliyetler insanın kalbini Allah'ı anmaktan uzaklaştırabilir.
İstiğfar, insanın tekrar Rabbini hatırlamasına ve kalbini O'na yöneltmesine vesile olur.
C. İSTİĞFAR, İBADETLERDEKİ EKSİKLİKLERİN FARKINA VARMAKTIR
Bir insan namaz kılabilir, Kur'an okuyabilir, zikir yapabilir ve hayır işleyebilir.
Fakat yaptığı ibadetlerin içinde de eksiklikler bulunabilir.
Namazda huşû eksikliği, zikirde gaflet, hayırda riya tehlikesi veya kullukta ihlas noksanlığı meydana gelebilir.
Bu sebeple insan yalnızca işlediği günahlar için değil, ibadetlerindeki eksiklikler için de Allah'tan mağfiret dilemelidir.
Nasr Suresi'nde zafer ve fetih gibi büyük bir nimet karşısında dahi istiğfarın emredilmesi, bu bakımdan çok manidardır.
D. İSTİĞFAR, KALBİN ALLAH'A DÖNÜŞÜDÜR
Tasavvufî anlayışta insanın manevi yolculuğu, kalbin Allah'a yönelmesiyle anlam kazanır.
İstiğfar, bu yönelişin sürekli yenilenmesidir.
Kul her Estağfirullah dediğinde, Rabbine muhtaç olduğunu, O'nun affına ve merhametine sığındığını yeniden ifade eder.
Burada esas olan, yalnızca dilin hareket etmesi değil, kalbin de bu manaya iştirak etmesidir.
10. İSTİĞFARIN KABULÜNE ENGEL OLABİLECEK HÂLLER
İstiğfarın çokça yapılması elbette güzeldir. Fakat insanın bazı davranışlarına da dikkat etmesi gerekir.
- Günahı terk etmeden yalnızca dille bağışlanma dilemek.
- Günah işlemeye devam etmeyi normal görmek.
- Başkalarının haklarını ihlal etmek ve bunu düzeltmeye çalışmamak.
- İstiğfarı sadece dünyevî menfaat elde etmek için bir araç hâline getirmek.
- Allah'ın rahmetinden ümit kesmek.
- Kendisini başkalarından üstün görerek onların günahlarıyla meşgul olmak.
Özellikle kul hakkı meselesi önemlidir.
Bir insan başka birinin malını haksız yere almışsa, yalnızca Estağfirullah demesi yeterli değildir. Hakkı sahibine geri vermesi gerekir.
Bir insan bir başkasına zulmetmişse, mümkün olduğu ölçüde bu zulmü telafi etmeli ve helallik istemelidir.
İstiğfar, insanı yalnızca Allah ile olan münasebetinde değil, insanlarla olan münasebetinde de düzeltmelidir.
11. GÜNLÜK HAYATTA UYGULANABİLECEK İSTİĞFAR PROGRAMI
İstiğfarı günlük hayatın bir parçası hâline getirmek isteyen kimseler için şu uygulama güzel bir başlangıç olabilir.
SABAH – GÜNE BAŞLARKEN
- 3 defa Estağfirullah.
- 1 defa Seyyidü'l-İstiğfar.
NAMAZLARDAN SONRA
- 3 defa Estağfirullah.
GÜN İÇERİSİNDE
- 100 defa Estağfirullah.
- Dilerseniz Estağfirullâhe ve etûbü ileyh.
GECE YATMADAN ÖNCE
- Gün içerisinde yapılan hataları düşünmek.
- Samimiyetle tövbe etmek.
- Seyyidü'l-İstiğfar okumak.
Not: Bu, kişisel bir uygulama önerisidir; belirtilen sayıların tamamı için ayrı bir sünnet veya özel sevap vaadi bulunduğu iddia edilmemektedir.
12. İSTİĞFARIN HAKİKATİ: DİL, KALP VE AMEL BİRLİĞİ
Buraya kadar anlattıklarımızdan sonra istiğfarın üç önemli boyutunu bir arada değerlendirmek gerekir.
BİRİNCİSİ: DİLİN İSTİĞFARI
İnsan Estağfirullah der. Allah'tan bağışlanma diler. Bu, istiğfarın sözlü yönüdür.
İKİNCİSİ: KALBİN İSTİĞFARI
İnsan yaptığı yanlışlardan pişmanlık duyar. Allah'ın büyüklüğünü, kendi kusurlarını ve O'nun mağfiretine olan ihtiyacını idrak eder.
ÜÇÜNCÜSÜ: AMELİN İSTİĞFARI
İnsan yanlış davranışlarını terk eder. Haksızlıklarını düzeltir. Günahlarından uzaklaşır ve hayatını Allah'ın razı olacağı istikamete çevirmeye gayret eder.
Bu üçü birleştiğinde istiğfar, insanın bütün hayatını etkileyen bir kulluk hâline dönüşür.
Sadece dil ile söylenen istiğfar da bir zikirdir ve hayırlıdır. Ancak kalbin ve davranışların da bu zikre katılması, istiğfarın gerçek maksadına ulaşması bakımından önemlidir.
13. NASR SURESİ'NİN SON AYETİNDEN ÇIKARACAĞIMIZ EN BÜYÜK DERS
Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir.
Bu ayetin bize verdiği ders yalnızca günahlarımız için bağışlanma dilemek değildir.
Allah Teâlâ, Peygamber Efendimize (s.a.v.) büyük bir fetih ve insanların bölük bölük İslam'a girdiği bir zamanın ardından tesbih, hamd ve istiğfarı emretmiştir.
Böylece müminlere de çok önemli bir kulluk ölçüsü öğretilmiştir:
İnsan başarıya ulaşınca kendisini değil Allah'ı yüceltmelidir.
Bir hayır işleyince bunu kendi gücünden bilmemeli, Allah'ın lütfu olarak görmelidir.
İbadet edince kendisini kusursuz saymamalı, ibadetindeki eksiklikler için de Rabbinden mağfiret dilemelidir.
Bir nimet elde edince şükretmeli, bir hata yaptığında tövbe etmelidir.
İşte istiğfarın hakikati budur.
İstiğfar, yalnızca günah işlemiş bir insanın sığınacağı bir kapı değil, Allah'a yakınlaşmak isteyen her müminin hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu bir kulluk ibadetidir.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) günde yetmişten fazla ve başka bir rivayette yüz defa istiğfar ettiğini bildirmiştir.
Öyleyse bizler de istiğfarı hayatımızdan çıkarmamalı, dilimizi Allah'ın zikriyle meşgul ederken kalbimizi de O'na yöneltmeliyiz.
Allah'ın mağfiretinden ümit kesmemeli, günahlarımızı küçük görmemeli ve hiçbir zaman tövbe kapısını kendimize kapatmamalıyız.
Nasr Suresi Bağlamında İstiğfar: Anlamı, Mahiyeti ve Kur’an-Hadis Işığında Derinlemesine Bir Tahlil Özet
İstiğfar, kulun işlediği hata ve günahlardan dolayı Yüce Allah’tan bağışlanma dilemesi, O’na yönelerek af talep etmesidir. Nasr Suresi’nin son ayetinde geçen “فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ” (Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile) emri, zafer ve fetih anında bile kulun kendini aciz görmesi ve Allah’a sığınması gerektiğini gösteren temel bir ilkedir. Bu makalede, istiğfarın Arapça ve Türkçe yazılışı, manası, Nasr Suresi’ndeki bağlamı, Kur’an’daki diğer örnekleri ve hadis rivayetlerindeki yeri incelenerek konunun dini boyutu derinlemesine ele alınacaktır. 1. İstiğfar Nedir? Arapça ve Türkçe Yazılışı ile Manası İstiğfar(الاستغفار), Arapça kökenli bir kelime olup “غفر” (ğ-f-r) kökünden türemiştir. Sözlükte “örtmek, gizlemek ve bağışlamak” anlamlarına gelen bu kök, istiğfar formunda “bağışlanma istemek, af dilemek” manasını kazanır. Dini terminolojide ise istiğfar, kulun işlediği günahlardan ve yaptığı hatalardan dolayı pişmanlık duyarak Allah’tan mağfiret niyaz etmesi, O’ndan af talep etmesidir. Arapça Yazılışı ve Okunuşu:
İstiğfar kelimesinin Arapça yazılışı “الاستغفار” şeklindedir. Fiil olarak “istiğfar etmek” anlamında “اِسْتَغْفِرْ” (isteminde emir kipi) veya “أَسْتَغْفِرُ” (geniş zaman) formları kullanılır. En yaygın kullanılan istiğfar kalıbı ise “أَسْتَغْفِرُ اللَّهَ” (Estağfirullah) olup “Allah’tan bağışlanma dilerim” demektir. Türkçe Manası:
İstiğfar, “Allah’tan af ve mağfiret dilemek, günahların bağışlanmasını istemek” anlamına gelir. Nasr Suresi’nin son ayetinde geçen “وَاسْتَغْفِرْهُ” (vestağfirhü) ifadesi ise doğrudan “O’ndan bağışlanma dile” veya “O’na istiğfar et” şeklinde tercüme edilir. Buradaki zamir (hü), Yüce Allah’a racidir; yani “Allah’tan af dile” manasındadır.[/url]
2. Nasr Suresi’nin Son Ayeti Bağlamında “O’na İstiğfar Et” Ne Anlama Gelir?
Nasr Suresi, Mekke’nin fethini ve insanların akın akın İslam’a girişini müjdeleyen, aynı zamanda Hz. Peygamber’in vefatının yaklaştığına işaret eden surelerden biridir. Sure, üç ayetten oluşur ve son ayette şöyle buyrulur: “فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا” “O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edendir.”
Bu ayetteki “O’na istiğfar et” emri, son derece kritik bir bağlama sahiptir. İslam alimleri, bu emrin zafer ve fetih gibi büyük bir başarının hemen ardından gelmesini şöyle yorumlarlar: İnsan, en büyük başarıları elde ettiğinde bile kibre kapılmamalı, aksine kendi acizliğini ve kusurlarını görerek Allah’a sığınmalıdır. Hz. Ömer ve İbn Abbas gibi sahabiler, bu surenin Hz. Peygamber’in ecelinin yaklaştığına dair bir işaret olduğunu belirtmişlerdir; zira bir kulun görevi tamamlandığında, Rabbine hamd ve istiğfar ile yönelmesi en uygun davranıştır. Nitekim Hz. Peygamber, bu sure indikten sonra sık sık “Sübhânallâhi ve bihamdihî, estağfirullâhe ve etûbü ileyh” diyerek tesbih ve istiğfarda bulunmuştur.
3. Kur’an-ı Kerim’de İstiğfar ile İlgili Ayetler
Kur’an’da istiğfar, müminlerin temel vasıflarından biri olarak sunulur ve birçok ayette teşvik edilir. İşte konuyla ilgili bazı temel ayetler:
Nasr Suresi, 110/3:“Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edendir.”
Âl-i İmrân Suresi, 3/135:“Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlar ki? Onlar bile bile işledikleri günahta ısrar etmezler.”
Nisâ Suresi, 4/110:“Kim bir kötülük yapar veya kendine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.”
Enfâl Suresi, 8/33:“Onlar istiğfar ettikleri (bağışlanma diledikleri) sürece Allah onlara azap edecek değildir.”
Muhammed Suresi, 47/19:“Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur. Kendi günahın için ve mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile.”
Bu ayetler, istiğfarın sadece belirli anlarda değil, hayatın her evresinde ve özellikle hata sonrasında hemen başvurulması gereken bir sığınak olduğunu ortaya koymaktadır.
4. Hadis Rivayetleri Işığında İstiğfarın Mahiyeti ve Önemi
Hadis kaynakları, istiğfarın hem keyfiyeti hem de ehemmiyeti konusunda zengin bir miras sunar. Hz. Peygamber’in şahsi uygulamaları, istiğfarın sadece günahkarlar için değil, manevi derecesi en yüksek insanlar için bile vazgeçilmez bir ibadet olduğunu gösterir. a) Hz. Peygamber’in Günlük İstiğfarı:
Hz. Peygamber, günahları bağışlanmış olmasına rağmen günde yetmiş ila yüz defa istiğfar ettiğini bildirmiştir. Ebû Hüreyre’den rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurur: “Vallahi ben Allah’a günde yetmiş defadan çok istiğfar ve tövbe ederdim.” (Buhârî, Deavât, 3)
Bir başka rivayette ise “Ey insanlar! Allah’a tövbe ediniz. Ben günde yüz defa O’na tövbe ediyorum”buyurmuştur. Bu durum, istiğfarın bir ihtiyaçtan ziyade bir kulluk bilinci ve Rabb ile sürekli irtibat halinde olma hali olduğunu gösterir. b) İstiğfarın Maddi ve Manevi Faydaları:
İstiğfarın sadece ahiret azabından kurtulmaya değil, dünyevi sıkıntılardan kurtulmaya da vesile olduğu hadislerde müjdelenmiştir. Abdullah b. Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah ona her darlıktan bir çıkış yolu, her üzüntüden bir kurtuluş verir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 26) c) İstiğfarın En Faziletlisi: “Seyyidü’l-İstiğfar”
Hadis literatüründe “Seyyidü’l-İstiğfar” (İstiğfarın Efendisi) olarak nitelendirilen dua, istiğfarın zirvesini temsil eder. Şeddâd b. Evs’ten rivayet edilen hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İstiğfarın en faziletlisi şu duadır: ‘Allah’ım! Sen benim Rabbimsin, senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın, ben senin kulunum. Gücüm yettiğince senin ahdinde ve vaadindeyim. Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. Üzerimdeki nimetini itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla, çünkü senden başka günahları bağışlayacak yoktur.’” (Buhârî, Deavât, 2)
Bu duanın “efendi” olarak nitelendirilmesi, içerdiği tevhid akidesi, kulluk bilinci, nimet ve günahın itirafı gibi kapsamlı manalarından dolayıdır. d) İstiğfarın Adabı:
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın derlediği bilgilere göre, tövbe ve istiğfar edecek kişinin öncelikle iki rekât namaz kılması, ardından Allah’a hamd etmesi, Peygamber’e salât ve selam getirmesi, sonra istiğfar etmesi ve duayı yine salavat ve hamd ile bitirmesi tövbenin adabındandır. Ayrıca istiğfarın makbul olması için pişmanlık duymak, bir daha o günahı işlememeye azmetmek ve kul hakkı varsa helalleşmek gerekir.[url=https://diyanethaber.com/tovbe-ve-istigfar-duasi] Sonuç
Nasr Suresi’nin son ayetinde geçen “O’na istiğfar et” emri, kulun hayatındaki en parlak anlarda dahi kendini sorgulaması, Rabbine sığınması ve O’ndan af dilemesi gerektiğinin ilahi bir beyanıdır. İstiğfar, sadece bir günah temizleme aracı değil; aynı zamanda kulun acizliğini idrak etmesi, Allah’ın rahmetine sığınması ve O’nunla olan bağını sürekli canlı tutmasıdır. Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in sünneti, istiğfarı hayatın merkezine yerleştirmeyi, sıkıntı ve darlık anlarında olduğu kadar zafer ve ferahlık anlarında da Rabb’e yönelmeyi öğütler. Unutmamak gerekir ki, “O, tevbeleri çok kabul edendir” (Nasr, 110/3); yeter ki kul, samimiyetle kapısını çalsın.
SONUÇ VE DUA
İstiğfar, kulun Rabbine karşı acziyetini kabul etmesi, günahlarını itiraf etmesi, Allah'ın rahmetine sığınması ve yeniden O'na yönelmesidir.
İnsan bazen büyük günahlar işler, bazen küçük hatalar yapar, bazen de farkında olmadan gaflete düşer. Fakat Allah'ın rahmeti bütün bunlardan daha geniştir.
Yeter ki kul samimi olsun, hatasından dönsün ve Rabbinden ümidini kesmesin.
Hadis numaraları kullanılan baskı ve numaralandırma sistemine göre farklılık gösterebilir.
İlim ve tahkik notu: Bu makalede Kur'an ayetleri, sahih hadisler ve derecesi ayrıca belirtilen rivayetler birbirinden ayrılmıştır. Tasavvufî değerlendirmeler ise ayet ve hadislerin temel manalarından hareketle yapılan açıklamalardır.
Ey Nefs-i Mutmainne (Hakikati yaşamakta tatmine ulaşmış bilinç)! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın içine dâhil ol! Cennetime dâhil ol!
Sadakallahü — Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayetler
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Yemek yerken lokmalarınızı iyice çiğneyip de yutun; hastalıkların çoğu buna uymamaktandır."
(Hadis-i Şerif)
Allahümme Salli ala Muhammed ve ala Eli Muhammed
Allahümme barik ala Muhammed ve ala Eli Muhammed
Allahümme Salli ala Cebrail
Allahümme Salli ala Mikail
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Nefs-i Râziye Nedir? Pişmanlıkları Olmayan Nefis Nedir? Denilince:
Nefs-i Mutmainne'den daha yüksek makama çıkarsa bir nefis, artık Rabbinin onun için yazdığı, kaderinde yaşadığı hiçbir şeyin tesadüfen değil, bilinçli bir kader çizimi olduğu, ve her yaşananın bir sebebinin olduğunu anlamaya başlar.
Yani rıza, Rahman'dan razı olmaktır. Şayet ecel için bile çağırıyorsa, Rahman'a iman ve itaat et ki, seni bir başka bahara götürmek için çağırıyor; yeni bir doğuma hazırlamak için verdiği ruh emanetini geri çağırıyor. Ve kaderine razı ol. Ve artık ne zaman "keşke şöyle olsaydı, bu olmazdı, keşke böyle yapsaydım, bilmem doktor olurdum, bilmem şöyle yapsaydım hakim olurdum" deme. Bil ki bu gün ne oldunsa, ne başına geldiyse, senin için en iyisi o. Bırak keşkeleri ve Rahman'dan razı ol, kurtul, demiştik.
Ve yine ikinci olarak da Makam-ı Marziye'nin başında, hayatın tek şıklı değil çok şıklı olduğunu anladığın, ve bir kararda durmanın kör cahil kararı olduğunu anladığın zaman, ve hayatta başka seçeneklerin de olduğunu unutma; bunu anladığın zaman makam-ı Marziye'ye doğru yürüdün demektir, diyorduk.
Ve Hz. Davud aleyhisselam, "eğilmezin, bükülmezin, secde etmiyon" diyen, demir cibilliyatlı şeytanı ateşte kızıdırıp şekil veren, eğip büken ve ona başka seçeneklerin de olduğunu öğreten peygamber. Hz. Süleyman ise onu demir hâliyle değil, bizzat şeytan hâliyle çalıştırıp başka seçeneklerin de olduğunu öğreten peygamber. Demiştik.
Ve geçen haftaki sohbette de, Ramazan orucunun riyazet için değil, atomları anlama olduğunu, ve atomların ise cibilliyatları gereği yemeyip içmeyip, çiş ve tuvalet de etmediklerini ve cinsi münasebette de bulunmadıklarını, ve fakat canlı olduklarını da biliyoruz. Ve hal böyle olunca, bu özellikleri taşıyanlara Rahman olan Allah'ın "meleklerim" dediğini, ve dinimizde bu özellikleri taşıyan gruba "melekler" dediğini anlatmıştık.
Ve sayılar: Sadece 1 — 1,5 — 2 — 2,5 — 3 — 3,5... diye sayılmaz. İstersen sayıları 1, 2, 3, 4... diye sayarsın; istersen de 2, 4, 6... diye; ve istersen de 10, 20, 30, 40, 50... diye; ve yine veya 100, 200, 300... diye de sayabilirsin.
Bir kıssa anlatalım: Bir zamanlar bizim ikamet ettiğimiz Schrems'de yeni Tekke, Nakşi Tekkesi açıldı; ve ben Nakşilere katıldım. Ve yeni sofiyim, daha önce imam hatip mezunuyum. Bir açıklama yaparsak: Bu Avusturya'da meslek okullarında meslekler öğretilir, ve "Lehr Beruf" diye bir sistem vardır. Öğrenci 3 ay meslek okuluna gider, 3 ay da bir firmada o meslek üzerine pratik yapıp çalışır; ve yine tekrar 3 ay veya altı ay okula gidip 6 ay veya 3 ay çalışır. Ve bu okuluna, mesleğine göre iki sene, üç senede veya 4 senede bu meslek öğrenilir ama pratik yapa yapa; yani hem öğrenip hem o meslek üzerine çalışarak.
Ve ben imam hatip mezunuyum ama imam olmadım. Ve mezun olmadan önce son sene, birkaç camide Ramazan dolayısıyla, ve bir de bazı Cumalar olmak üzere pratik yapmışlığım vardı. Ve bizim Tekkede sofiler içinde bilgili kimse az olunca biz sürünün başını çekiyorduk. Bazen imam, bazen müezzin, bazen vaiz, bazen hatip oluyorduk. Ve Tekkeyi açanlardan Süleyman sofi vardı; o da daha dinini yeni yeni öğreniyordu. Ve bir gün kandil gecesi oldu, ve o duymuş gelmiş; işte tesbih namazı, veya 100 rekat namaz kılmak hakkında bir şeyler duymuş ve "Kandil gecesi namaz kılcaz" demiş. Hani bunu yazarken "Evet, vardır, bu caizdir" demiyorum; o eski zamandaki tecrübesizliğin verdiği hâl ile öyleydi o günlerde. Daha doğrusu acemi sofileriz, başımızda da daha bilgili kimse yok. Hani en yakınımızda, 130 km ilerde Viyana'da büyük Dergâhta da bazı vekil abilerimiz vardı; onlar dahi fıkıh ilminde bilgili değillerdi, tasavvuf üzere daha bilgiliydiler. Biz de bu kadar bilinçli değiliz o zamanlar. Ve fakat o geceyi biraz da olsa ibadet ve taatle geçirmek istiyoruz. Ve O (Süleyman sofi) dedi: "Ben bu 100 rekat namazı kılcan" dedi. Ben de "İyi, ben de kılan bari" dedim. Ve namaza başladık. Ben daha önce hiç 100 rekatlı namaz pratiği yapmamışım; nasıl kılınır bilmiyorum. Daha önce ta çocukken, bir gece Kadir Gecesi'ydi, gece saat 3'te kalkıp camiye gittik Kur'an kursu arkadaşlarımızla, ve köyümüzde sabaha kadar iki rekat, iki rekat namaz kılmışlığım var; ama 100 rekat birden kılmışlığım yok. Ve ben zannediyorum ki bu 100 rekatı bir defada kılacağız. İmam da olsan doktor da olsan, pratiğin yoksa yoktur. Pratik mühim. Yani insan önce bir ilmi, bir mesleği önce ilmen bilecek; buna "ilmel yakîn" bilgi denilir. Sonra yine "aynel yakîn" vardır; o da birisi onu yaparken görerek öğrenecek, bilecek. Sonra da "hakkal yakîn" yani onu yaparak bilecek. Ve biz bu 100 rekatı ne ilmen biliyoruz, ne aynel yakîn ne de hakkal yakîn; öyle o güne kadar yapmışlığımız da yok.
Ve ben başladım namaza, kendimce ikinci rekatlarda hiç oturmadan arka arkaya tek rekat tek rekat tam on rekatı bir defada kıldım ve selam verdim. Yani hiç durmadan dokuz rekat, ve onuncu rekatta oturdum ve selam verdim. Ve selam verme sebebim ise, Süleyman sofi görmüş veya bilmiş; bir yandan namaz kılıyor, bir yandan da beni takip etmiş. Ve dedi namazın arasında: "Öyle kılmaycan, iki rekatta bir oturcan" mânâsında bir şeyler dedi. Burayı burda bırakıp ikinci örneğe geçelim.
Ve yine bir başka örnek: İkamet ettiğim yerde Murat ile Serhat diye iki köylümüz genç vardı; hatta o zamanlar daha çocuktular. Onlar daha önce memleketteyken herhalde Kur'an kursuna gidip öğrenmemişler. Ve buraya da erken yaşta gelince dinlerini ve namaz niyaz bilgilerini burda öğrendiler. Allah razı olsun, Adanalı bir hocamız vardı; onun tedrisatından geçip burda öğrendiler. Buraların birçok genci onun sayesinde namaz, abdest hakkında bilgili oldular; ta ki Cuma kıldırıp hutbe verebilecek kadar bir bilgi öğretmişti o hoca.
Ve bu Serhat ve Murat ile iki anım var ki... Birincisi: Biz her meslekten, her telden biraz çakdığımızdan bakır su tesisatı döşemesini de biliriz. Ve bunlar benim ev aldığım köyden ev aldılar; ve Avusturya'nın eski evlerinde banyo yok, çok eski evler; ve banyo ihtiyaçlarını leğenle yapıyorlarmış. Sanki bizim eski köylerde var mıydı? İki göz oda varsa, hamamlık varsa var; yoksa çoluk çocuk leğenden yıkanır, değil mi? İşte ben o köyden onlardan daha önce ev aldım. Ve evlerde banyo odası olmayınca, kendim küçük bir odam vardı; orayı fayanslayıp, ve su tesisatı döşeyip, ve elektrikli sıcak su termostatı bağlayıp banyo odası yapıp, ve lavabo monte ettim. Ve bunları yaparken bir tecrübe kazanıp, nasıl su tesisatı döşenir, nasıl fayans yapıştırılır; bir mekanikçiden ve bir de fayans yapan birilerine bakıp aynel yakîn gördüm; ve evimde bunları uygulayıp, yaparak bu meslek ilimlerinin hakkal yakîn bilgisine vardım. Ve bu ilmi hakkal yakîn bilmiş oldum. Ve tecrübe ve pratik yapmak, hakkal yakîn bilgisi kazanmak içindir.
Ve bu Serhat ve Murat'lar da aynı köyden ev aldılar; onların evlerinde de banyo odası yok. Yine onlar da banyo odası yapacaklar evlerine. Ve babaları Nazmi amca müsait olan bölümlerini sıvayıp sonra bizlerin göstermesi ile öğrenip fayanslayacak. Ve fakat önce su tesisatının döşenmesi lazım. Ve Selim isiminde bir başka genç var; o da nereden öğrendiyse su tesisat işini biraz öğrenmiş. Türkiye'den meslek lisesi mezunu galiba ama ağaç ve marangozluk üzerineydi galiba. Ama ordan mı öğrendi, bu Avusturya'da mı öğrendi, öğrenmiş; ama püf noktasını kaçırmış herhalde.
Ve bu Murat ile Serhat'gil, Selim'e su tesisatını döşetiyorlarmış. Ve ben bir meseleden dolayı bunların eve vardım; ve dediler "Su döşüyorduk" dediler. Ve o Selim'in elinde iri taşlı bir zımpara var; ve elindeki borunun ucunu bu kalın taşlı zımpara ile sürtmüş, ve borunun ucunda kalın ve derin oyuklar oluşmuş. Ve bakır boru tesisatında, zımpara veya "Tellwolle" denen ince bir bulaşık teliyle, onun, borunun lehimlenecek ucunu sürtüp, üstündeki "patina" denen bakır küfünü almak içindir. Ve fakat bizim milletimiz elinde olanla yetinmeye alıştığından, işte Nazmi amcanın elinde bu kalın taşlı zımpara olunca, veya bilmediklerinden kalın taşlı zımpara almışlar; ve borunun ucunu sürtünce ucundaki patinayı sileceğine, borunun ucunu oyuk oyuk oymuş. Ve ben bunu görünce Selim'e dedim: "Bak, bu böyle olmaz; yaptığın bu lehim tutmaz, çünkü o zımparanın açtığı oyuklardan su kaçırır bu tesisat" dedim. Ve Serhat daha genç, delikanlı bile değil, daha çocuk sayılır; ve hemen bilgiçlik tasladı ve dedi: "Adam biliyor; sen mi bilcen, bu Selim mi bilcek?" mânâsında konuştu. "Selim kendi evlerini de döşemiş" dedi. "İyi" dedim, "Bak ben söylüyorum: Bu tesisat tutmaz" dedim. Ve Selim'e "Kalın zımpara ile silme ucunu" dedim; ve o dedi "Elimizde bu var, bunu getirdiler" gibi bir şeyler dedi. Ben de "Biliyorum da" dercesine... Ve fakat bilen insan onu kullanır mı? Neyse, onlar devam edip yapmışlar. Ve sonunda yaptıkları yerler, tesisat bitip su basılınca... Hatta öyle ki Nazmi amca sıvamış ve üstünü de fayans ile kaplamış; ve böylece kapanıp altta kalan tesisat su kaçırmış, ve komşuları ile bitişik olan duvarından komşusunun evine sızmış. Ve daha sonra tesisatı tekrar açıp düzeltmek zorunda kaldılar; ve hatta tamirin de bir kısmını ben yaptım. Ve ben her ne kadar bir yerini düzeltsem de, o Selim'in kalın zımpara ile yaptığı bütün yerler bozuk, ve su kaçırmış sayılır; ve iki defa filan söküp söküp tamir etmek zorunda kaldılar.
Yani hani Nasreddin Hoca ormana gider, ve dalın budağına oturur, ve dalı kesmeye başlar. Ordan geçerken gören bir çobanın "Hocam, bindiğin dalı kesiyorsun; biraz sonra düşeceksin" demesi, ve sonunda ona itimat etmeyen hocanın biraz sonra bindiği dalı kesip düşmesi, ve sonra koşup o çobana yetişip "Sen düşeceğimi bildin; öleceğimi de bilirsin" diye ona vefat edeceği zamanı sorması kıssası gibi... Onları yanlış zımpara kullanırken biz gördük, ve "Bakın bu olmaz, bindiğiniz dalı kesiyorsunuz" der gibi onları uyarmıştık. Ama onlar da yine Nasreddin'lik edip devam etmişler; ve sonunda daldan düşen olmuşlar.
İkinci kıssa: Serhat'ın kardeşi Murat, o Adanalı hocadan biraz din öğrendi. Ve bunlar bir gün bizim tekkeye, bizim çağrılarımız sonu gelip sofi oldular. Ama işte bir gün ben gusül abdestini anlatırken, abdestin sonunda bütün bedenin ıslatılması için, sağ omuzdan, sol omuzdan, ve bir de baştan aşağı su dökülüp ovalanmasını anlatırken, Allahu alem, önce sağdan sonra soldan, sonra başa dökülür, veyahut önce başa, sonra sağ omza, sonra sol omza dökülür demiş olabilirim. Ve Murat da aynı Serhat gibi hemen bilgiçlik yapıp dedi: "Haaa ha haha, hayır öyle değil" dedi. "Ben önce başa dökülür dediysem, o hayır önce başa değil, sağ omza dökülür" gibi bir itiraz edip "Ben daha iyi biliyorum, ve yeni öğrendim" dedi. Hâlbuki bunun hayatta canlı bir örneği olan, temsili misal ile, bir kazağı giyerken bir insan önce kafasını sokup sonra sağ veya sol kolunu sokarak giyebileceği gibi, veya yine önce sağ veya sol kolunu sokup en son başını sokarak da giyebileceği gibi, veya önce sağ kolu, sonra başını, ve sonra sol kolunu da sokabilir.
Ve yani bir kararda cahil kararında saplanıp kalmamak lazım sözümüzü, bu üç örnek ile açıklamış olduk.
Yani illa senin o Adanalı imamdan öğrendiğin, duyduğun gibi, illa sağ omza önce dökülcek diye bir durum yok. Zaten asıl gaye vücutta kuru yer kalmayacak kadar vücudu ıslatmaktır gaye. Hatta eğer havuz veya akar suda yıkanırsan, sadece suya dalıp çıkman yeterli oluverir; öyle dökünmeye bile gerek kalmaz. Ve insanlar işte bir kararda saplanıp kalıyorlar, ve ondan başka seçenek yok sanıyorlar.
Yine o Süleyman sofiye sözümüz: Namaz öyle aynen sayıları bir, bir buçuk, iki, iki buçuk diye buçuklu saymak zorunda değiliz. Ben istersem sayıları aynen benim 10 rekatı tek defada kıldığım gibi 10, 20, 30 diye de sayabilirsin. Ne mecburiyetim var benim buçuklu saymaya, değil mi? Yani bir rekat tam, sonra buçuk rekat ikincide otur, sonra bir rekat daha sonra otur... Bu mecbur değildir. Var mı dinde böyle bir kural, "namaz illa iki rekat iki rekat kılınır" diye?
Ve Rıza makamı, senin Allah'tan razı olmana denir. Yani sen ne zaman "Vay şöyle yapaydım şöyle olmazdı" veya "Şöyle yapmayaydım şöyle olurdu" gibi keşkelerini bırakınca, ve Allah o an seni neye layık gördüyse ondan razı olman ile rıza makamının kazanılacağını yazdık. Ve ondan bir üst makam olan makam-ı Marziye'yi kazanmak için ise atomları veya melekliği anlamakla olacağına hafif değinmiştik.
Ve mesela su 100 °C'de kaynar. Öyle sen 80 °C'de kaynadı diye ocaktan indirirsen, kaynamış ve mikropları kırılmış olmaz. Veya demir belli sıcaklıkta eğilir, bükülür ve işlenip su verilir; daha önce olmaz. Demirin ergime sıcaklığı farklı. Yine portakal mesela Akdeniz ikliminde yetişen bir bitki; onu alıp gelip Alpler'de yetiştiren dersen, ondan tam verim alamazsın. Belki serada veya evde yetişir ama tam sürüm, verim alınmaz. Yani Allahü Teâlâ'nın dünyamıza koyduğu yasaları vardır. Ve atomları ve bitkileri anlamak demek, melekleri anlamak demek, dedik. Ve onları anlamak için de bu fizik yasaları denen yasaları bilmek lazımdır. Ve hal böyle olunca Allah'ın demire koyduğu yasa ile altına koyduğu yasa aynı değil. Ve cibilliyatı altın olmaya talip olan birisini, demir yasaları ile terbiye edip, işleyip altın yapılamaz. Yine altına da demire veya kömüre yapılan muamele yapılmaz, değil mi?
Ve bunu anlamak, idrak etmek demek. Yani bu makam çoğunlukla hastalıkla, imtihanla kazanılır. Ve Arapça "marziye"nin kök kelimesi "maraz" demek; hastalık veya araz demek, engel demektir. Ve engel ve marazı aşmanın yolu, mesela suyu ocaktan 80 °C'de indirmek değil, Allah'ın senden razı olduğu zamana kadar sabretmek, demiştik. Ve su oldun ise yansan da pişsen de 100 °C'ye kadar sabretcen; "yandım" demeycen. Ve sen su oldunsa senin kaynama noktan 100 °C; daha önce sen vıyklarsan, "yandım pişdim" diye ocaktan indirirler seni, ve ham kalırsın, eremezsin Marziye makamına.
Ve ey seyri sülük edecek tasavvuf yolunun yolcusu, Mehdi askeri, sen makam-ı Marziye'ye çıkmak istiyorsan; öyle "renk bir tek siyah" deme, şeytan gibi bir renkte ve bir kararda diretme. Bil ki Allah'ın yarattığı birçok melek, ve birçok renk var; hatta bizim görmediğimiz birçok melek ve renklerin de olduğu bilim adamlarınca bilinmekte. Ve Allah kâinatı çok renkli yarattı.
Eskiden bilgisayardaki bilgilerimizi kaydedebileceğimiz taşınabilir speicher medialardan disket vardı. Ve o zamanlar bilgisayarların gücü de azdı, kaydedilecek bilgiler de küçüktü; ve disket denilen 1,44 MB'lik veya 2 MB'lik disketlere kaydediliyordu. Ve o zaman bilgiler byte ve kilobyte olarak hesap ediliyordu. Daha sonra 700'lük CD'ler çıkdı, ve artık 100 MB'lik bilgiler olmaya başladı. Ve daha sonra DVD'ler çıkdı; bu sefer GB bazında bilgiler oldu. Ve sonra da SD'ler çıkdı; şimdi 10 GB hatta 100 GB'lik SD'ler var. Hatta terabayt bazında festplatteler yapıldı. Yani şimdiki bilgileri, biz hâlâ mesela 2275 MB dediğimizde, daha kolay yazmak için 2 GB 275 MB diye yazabiliriz. Ve bunu bugün daha byte cinsinden yazmaya kalkarsak 2385510400 yazmamız lazım. Ve böyle hesaplamaya kalkarsak, o zaman gözden kaçan bir sıfır veya bir rakam her şeyi alt üst eder, değil mi?
Kısaca yani:
a) Süleyman sofi, namazı öyle bir, bir buçuk, iki, iki buçuk, üç diye kılıp buçuklu sayılmak zorunda değil. Hele bir de kılınacak namaz 4 rekat, 6 rekat değil de 100 rekat ise, o zaman GB bazında veya MB bazında kılmak uygundur.
b) İkinci rekatta oturmak vacip deniyor; nerde delil? Hani Kur'an'dan delil olması lazım vacip olması için. Bana Kur'an'dan delil göster, iki rekatta bir oturulacağına dair. Yok, değil mi?
Ve işte Murat'la Serhat'a gelince bilgiçlik tasladılar; tabii bunu yazmakla onları küçümsemiyorum, onlar çocuktu o zamanlar; ve ceremesini babaları ödedi. O tesisattan sızan sudan komşularının duvarı ıslanmış, ve duvar kağıtları dökülmüş; ve o yüzden komşunun duvarını da yeniden sıvatmak, ve duvar kağıdı kaplatmak zorunda kaldılar.
---oOo---
Başka bir mesela: Yine bizler yediğimiz, içtiklerimizle, ve yeme edeplerimizle, o yiyecekten olacak olan tohumu daha hamurken, veya yerken, ekerken, biçerken yoğurmuş oluyoruz.
Ve evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en başta gelen talebelerinden Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: Zamanında âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip "Hâlis ve helâl yemek yiyelim" diye onun yemeklerini yerlerdi. Her zaman ve her işte sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhassa yemek husûsunda Peygamber efendimize uymaya çok dikkat ederdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken: "Sofra başında kendinizi Allahü teâlânın huzûrunda biliniz. O'nun verdiği nîmeti yediğimizi unutmayınız." buyururdu. Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; "Önündeki yemeği, Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu unutmadan ye! Allahü teâlâyı hatırla, başka şeyler düşünme. Allahü teâlâ, sana senden yakındır. O'nu düşün." buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.
Yani gadap ile yoğrulmuş bir lokmadan olacak çocuk ve nesil, işte dünyaya gadap ve zulümet saçmakla meşgul olur. O yüzden Muhammed dedi: "Yemek yerken lokmalarınızı iyice çiğneyip de yutun" dedi.
Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine "Yediğin neredendir?" diye soranlara şöyle cevap verirdi: "Siz benim nereden yediğimi ne yapacaksınız? Kendinizin ne sûretle yediğinize bakınız. Çünkü gülerek yiyenle ağlayarak yiyen bir olmaz. Az yiyen el, çok yiyene denk olmaz. Yediğiniz ekmeğin nereden olduğuna, çoluk çocuğunun oturduğu evin hangi yoldan kazanıldığına dikkat ediniz." buyurdu.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
"Yemekten önce elini yıkayan, fakirlikten kurtulur."
İlk lokmayı alırken besmele ile yemeğe başlamalı, yemeği bitirince "Elhamdülillah!" demelidir. Ev sâhibi ise en önce yemeğe o başlamalıdır.
Elini, elbisesini, sofrayı, örtüyü kirletmemeli; elle yenilecek şeyleri üç parmakla yemeli, yerken ağzını açmamalı, büyük lokma almamalı, lokmayı ağzına alır almaz çiğnemeden yutmamalı, normalden fazla da ağzında tutmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan ikinci bir lokmaya el uzatmamalı, dökülen kırıntıları toplamalıdır.
Bir hadis-i şerif meali de şöyle:
(İnsanların mizaçları farklıdır. Kimi geç kızar, öfkesi tez geçer. Kimi çabuk kızar, çabuk yatışır; bu ise kendisini telafi eder. Kimi de tez kızar geç yatışır. En iyisi, geç kızıp öfkesi çabuk geçendir. En kötüsü de, çabuk kızıp geç yatışandır.)
[Tirmizi]
Yani mesela adam çiğ köfte yapacak; yarım saat yoğuruyor. Onu kızdırcan, pişircen diye yarım saat ovuyor. Ve çiğ et geç kızıyor. Öyle biberle yoğurursan, ve bu yoğurma işleminin uzun veya kısa olması... Hani çiğ köfte sadece bir misal; ağzındaki lokmayı çiğnemek de aynı işlem. Yine ekmeğin yoğrulması da aynı. Yine tohum ve meni olacak ekmeğin hazırlanmasındaki ilk basamaktır; ve burçlarla alakalıdır, ve doğacak çocuğun burcu ile alakalıdır. Hiç Muhammed sadece "geç kızanın, erken soğuyanın iyi olacağını" söylemiş olabilir mi? Bu hadiste bir eksik taraf var. Çünkü eğer erkek ve kadından biri kış, biri yaz burcuysa, çocuğu yoğururken cinsi münasebetteki sevişme ve sex zamanının uzunluğu... Ağızdan giren lokma hamurken yoğruldu, sonra ağızda çiğnenirken yoğruldu, ve onun en son sevişmedeki son hâli onun son yoğrulmasını temsil eder. Ve o lokmalar eğer sıcak tabiatlı ise, o çocuk olacak tohum ikisinde, erkek ve kadında, erken uyanıp ve erken boşalırlar; ve yoğrulma süresi az olur, çünkü sıcaklık pişmesine sebep olur. İkisi kış burcu olursa, ve doğacak çocuk da kış burçlu olacak ise, bu çift bunlar yoğur yoğur ısınamazlar, ve gelip de gelesiye vakit alır; ve uzun süreli sex, ve cinsi münasebet... Doğacak çocuk kış burcu olacaksa, soğuk ta uzakdan güneşe getirilip Muhammed olarak doğacak yani. Geç kızıp sonra da çabuk soğuyan, dedi Muhammed.
Mesela alüminyumun ergime noktası yüksek:
- Demirin erime sıcaklığı: 1540 °C
- Oksijenin kaynama noktası: –182,9 °C ve donma noktası: –218,4 °C
- Kromun erime noktası: 1875 °C
- Azotun erime noktası: –195,8 °C; kaynama noktası: –210 °C
- Gri dökme demir ergime noktası: 1150-1250 °C
- Alüminyum ergime noktası: 660 °C; kaynama noktası: 2060 °C
- Altın ergime noktası: 1063 °C; kaynama noktası: 2970 °C
- İridyum ergime noktası: 2454 °C; kaynama noktası: 5300 °C
Dökme demirden kalorifer yapılır; ve çabuk veya normal ısınır, hatta geç ısınır. Yani suya bakarak: Su 100 °C'de, dökme demir ise 1150 °C; geç ısınıp geç soğur. Ve hiç Muhammed diyebilir mi ki "Kalorifer olmak kötüdür, ve kalorifer olmamak lazım, iyi olmayan bir şeydir" diye? Ve Allah, iyisiyle kötüsüyle, sıcağıyla soğuğuyla her insanı farklı istidatta halk etmiş. Ve herkesin doğma sebebi olan bir hikmeti var. "O kötü, bu iyi" olmaz. İşte bunu anlamak... Ve bizim daha eskiden yapmaya çalıştığımız gibi, dünyayı sadece Müslüman hâline sokmak fikri yanlıştır. Ve bu dünyada seçenekler boldur; Rabbim öyle koymuş. Ve gecesiyle gündüzüyle, sabahı ile akşamı ile, yazı ile kışı ile, baharı, sonbaharı ile hepsi yerince gerekli, ve yerince güzeldir.
Tek kararda saplanıp kalmayın ve makam-ı Marziye'ye yürüyün ey insanlık.
Yoğrulma ve sex süresi, ta o lokma ekilirken başlayıp, yerken ağızda çiğnenirken devam eder; ve sonra da onun tohum, yani meni olduğunda vücuttan fırlatılacağı vakitte yine yola devam edilir. Ve bunun doğacak çocuğun burçlarıyla alakalı olduğunu, o tohumun burcu ile alakalı olduğunu söyledik. Ve iki başak burcu evlenirse, iki sıcak birbirini yakar; yahut başak ve aslan burcu, yine çok sıcak. Bunlardan bir İlyas'ın veya İdris'in doğması muhtemeldir. Çünkü İlyas bir girdi cennete, bir daha çıkmasına gerek kalmadı. Ve hal böyle olunca, zeker rahme dâhil olunca sıcaklıktan olgunlaşıp bir daha dışarı çıkmadan fışkırıveren meni, ve tohumdan olma çocuk; yani iki başak veya başak-aslan gibi iki sıcak burçtan olacak çocuk, ve yoğrulması hızlı olan, ve pişmesi çabuk olan... Yani yufka ekmeği öyle ocakda elli saat pişirilmez; hemen tavlatılır alınır, yani hafif ateş yeterlidir.
---oOo---
Yeni reklam ve haberler çıkmaya başladı. Neymiş, sucuk ve cinsi kanser yapıyormuş diye. Hâlbuki amaçları dünyadan hayvanları kaldırmak, ve suni et icat ettiler; yani laboratuvarda et üretebiliyorlar artık. Onun için diyorlar ki: "Hayvanlar dünyamıza ters ve dışkıları ve derileri ile kötü gaz bırakıyorlar, ve atmosferimizi kirletiyorlar" diyorlar. Onun için bu hayvanların tüketilip bitirilmesi lazım diyorlar. Hâlbuki bu söz yalan. Bu söz, dünyada gözleri dolardan başka bir şey görmeyen ticaretçi şirketlerin sözü; ve suni eti satmak maksadları, bunun için bu uydurdukları hikâye. Ve bunlarla insanlar bu yeni duruma alıştırılmaya çalışılıyor.
Uyan insanoğlu, kanma bu sahtekârlara, gözleri dolardan başka şey görmeyenlere.
Evet, katarlar sucukların içine zararlı bir katkı, ve "Bak, inanmıyorsan gör" derler. Evet, yapamazlar değil, yaparlar. Ama sucuğu Avrupa icat etmedi. Dedem, ninem fabrika sucuğu yemedi; doğal kasap sucuğu yedi. Biberli, kimyonlu, tuzlu et kıymasının barsakdan yapılmış kılıflara doldurulması ile, sonra da kurutulması ile tüketilen bir gıda idi sucuk. Ama siz kattınız onun içine başka tadlandırıcıları, diğer katkı maddelerini. Biz değil; bizim sucuğumuz zararlı falan değildi zaten. Sizin sucuğunuz zararlı olabilir, bizi ilgilendirmez bu. Ey insanlık, artık sucuklarda da bio'ya gidiniz, ve kasap sucuğuna iltifat ediniz artık; fabrika sucuğu değil. Bu kâfirler bunu yapmak için (suni et satılması için) her haltı geveceklerdir.
---oOo---
Makam-ı Marziye'yi kazanacaksan, lokmana dikkat et. Lokman nasıl pişiyor? Rabbim o lokmanın ekilmesinde, biçilmesinde ve yoğrulup pişirilmesinde nasıl bir kural koymuş? Yani cibilliyatın demir mi, altın mı? Çabuk mu kızıyon, geç mi soğuyon? Dökme demir misin? O zaman istidatın bir kalorifer olmak. Alüminyum ve altın gibi ısıyı çabuk mu iletiyon? O zaman sen düşün, ne gibisin. Yahut "Biii" metal misin? Yani ısıya çok duyarlı olan maddeler gibi; yani İlyas veya İdris gibi... O zaman FI schalter (FI anahtarı) olursun dünyada; dünyanın sigortası olursun yani.
Artık senin Rabbinden razı olduğun değil, Rabbinin senden razı olduğu makamı öğren, ey insanlık. Ve kaynama noktanı öğren; fizik kurallarını bir oku, öğren. Çocuğun olacak lokmayı iyi ek, iyi biç; ve ona göre, zamanına, mevsimine göre öyle çiğne, ye. Ve ne sadece portakalla insan doyar, ne de üzümle; her mevsimde ayrı bir güzellik ve ayrı meyve, sebzeler var. Mevsimin ve zamanın en iyilerini Rabbim bize bildirmiş zaten.
Rabbim, Mehdi ve cemaatine, ölüp de bedenlerimiz bozulduktan sonra toplanıp da yeniden haşrolacağımız zaman "Sen Rabbinden razı, Rabbin de senden razı olarak gir kullarımın içine, gir cennetime" buyurduğu sâlih bir bedene girecek lokma ve çocuk olmayı nasip etsin; ve yine şimdi dahi çocuğumuz olacak lokmalarda da aynı kurallara dikkat etmeyi nasip eylesin.
İnnallâhe yuhıbbut tevvâbîne ve yuhibbul mutetahhirîn.
Meali:
Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.
Sadakallahü — Bakara Suresi 222. Ayetten Pasaj
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her Müslüman üzerine, yedi günde bir yıkanması, Allah'ın hakkıdır."
Bu temizliğin Cuma günü yapılması, böylece Cuma namazında cemaat içine kir ve pis kokulardan arınmış olarak tertemiz bir hâlde çıkılması tavsiye edilmiştir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İslâm temizdir. O hâlde siz de temizleniniz. Çünkü Cennete ancak temiz olanlar girecektir."
(Hadîs-i şerîf meâli)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Temizlik îmanın yarısıdır."
(Hadîs-i şerîf meâli)
Cuma namazı için gusletmek, Cuma için misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları Cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldir.
(Dürr-ül-muhtar)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir."
(Hadîs-i şerîf meâli)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ya Ali, Cuma günü güzel koku sür ve yeni elbise giy!"
(Deylemi)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Günlük giyilen elbiseden başka, Cuma günleri giyilecek ayrı bir elbisenin olması ne iyidir.
(İbni Mace)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Cuma günü gusledenin günahları affolur."
(Taberani)
(Cumaya perşembe gününden hazırlanın!)
(Hatib)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her Müslüman, Cuma günü yıkanmalı, misvaklanmalı ve güzel koku sürünmelidir."
(Buhari)
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed Mustafa
Allahümme Salli ala Seyyidina Hasan vel Hüseyin,
Allahümme Salli ala Seyyidetina Fatımatüz Zehra
Allahümme Salli ala Seyyidina Mehdi ve ala Elihi ve Ashabihi ve Sellem.
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Bugün sabah kalktım, interneti açtım; Google Doodle olarak Avusturyalı fakat Hollywood yıldızı ve bir de mucit olan "Hedy Lamarr" isimli kadını baş sayfa yapmış. Ve bizim hatun, bu kadının filmlerinden olan Rubens, Samson ve Delilah'ın (Yalçın ve Leyla — Highlander — Son İskoçyalı) Eski Ahit'te geçmekte olan hikâyesini konu alan filmini hatırladı.
Bazı sebepler yüzünden "intensiv Körper Pflege Tage"mizi ileriye ileriye kaydırmamız sonucu 40 gün geçmek üzereyken, Allahü Teâlâ bu kadını Google'ın Doodle yapması sonucu bize meleke eyleyip bizi yine uyarmış oldu. Ve Rabbime hamdolsun, bu gün o görevi ifa ettik. Ve bize daha önce bu konu ile ilgili olan iki vaazımızı hatırlattı; ve Remzi ve Yalçın ile alakalı, gücünü saçlarından alan adamın konu alındığı vaazımızı hatırlattı. Ve dün baktım ki o eski vaazlarıma ses dosyası linki ölmüş, onu düzelttim; ve konu resmi silinmiş, yeni resim ekledim; ve Facebook ve Twitter'de yeniden sayfama link vererek yayınladım ve hatırlatmak istedim. Ve ben Cumadan beri içimde bu intensiv pflege sızısı ile dolaşıyordum. Bu gün yapmak ihsan oldu bu uyarı sonucu. Ve içimde "Kasımın ilk Cuması 'World intensiv Körper Pflege Tage' olsun" yani "Dünya kişisel yoğun bakım günü olsun" hissi uyandı işte.
Konu ile ilgili o iki vaazın isimleri aşağıda; onları hem okuyup hem de sesli olanlarını dinlemeniz bu konuya iyice vakıf olmanızı sağlayacaktır.
"World intensiv Körper Pflege Tage" yapılacak olanlar, yukarıdaki hadiste geçen:
Cuma namazı için gusletmek, Cuma için misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları Cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldir.
(Dürr-ül-muhtar)
Koltuk altlarını ve kasıkları temizlemek: Koltuk altında ve kasıklarda biten tüyleri 10-15 günde bir, bu mümkün olmuyorsa hiç değilse 40 günü geçirmeden yolmak ve tıraş etmek, fazla uzamalarına fırsat vermemek müstehaptır. Bu temizlik, bütün peygamberlerin şeriatlarında var olagelen bir temizliktir. Bu temizliğin cünüp iken yapılması mekruhtur. Uygun olanı, kişiye gusül farz olmadan bu temizliklerin yapılmasıdır. Bedenden ayrılan her parça temizken ayrılmalıdır.
Ağız temizliği deyince birinci derecede akla diş sağlığı ve temizliği gelir. Çünkü dişler hem beslenmede hem de konuşmada büyük rol oynarlar.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Eğer ümmetime güç gelmeyecek olsaydı, onlara her abdest vaktinde ağızlarını ve dişlerini temizlemelerini emrederdim."
"Dişlerinizi temizleyiniz. Zira bu hâl mahzâ nezafettir. Nezafet ise îmana râcidir. İman da sâhibiyle beraber Cennettedir."
"Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Sünnet olmak, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek ve evlenmek..."
Burun temizliği konusunda Resûlüllah Efendimizin emirleri şöyledir:
"Herhangi biriniz abdest alacağı zaman burnuna su alsın, sonra sümkürsün."
"Herhangi biriniz uykudan uyanınca üç defa burnuna su alıp sümkürsün..."
(Hadîs-i şerîf meâlleri)
---oOo---
Geçenki vaazımızda dediğimiz yukarıdaki "Yıldızlar biziz" deyince bazı hocalar, hacılar ve âlimler bizim bu sözümüzü ve tezimizi çürütmek için diyorlar ki: "Dünyaya gelip gitmiş olan ve yaşayan insanların sayısı bile sadece Samanyolu'ndaki yıldızların sayısına yetişmiyor; nasıl biz olabiliriz onlar?" diyorlar. "Milyarlarca yıldız var" diyorlar.
ELCEVAP:
Ey hoca, hacı ve âlimler! Siz hiç Afrika'daki bir ormandaki bir karınca kolonisindeki karınca sayısını sayabildiniz mi? Yahut her kış gelip de balıkçıların tuttuğu hamsi sayısını saydınız mı?
Biz onlara "biziz" dediysek, bizizdir. Biz bu dünyayı sadece insanlar olarak doldurmuyoruz. "Biz" demek, benim evimdeki kedim de o bizin içine giriyor; yine bahçedeki ağaçlarım da, sokaktaki köpekler, Afrika'daki karıncalar, okyanustaki balina ve yunuslar da, çiçek çiçek dolaşan arılar da bunun içine giriyor.
Ruh, bir bedeni çalıştıran ve canlı tutan enerjidir. Aynı televizyonu çalıştıran elektrik gibi. Elektrik fişini çekince TV ve kutusu ve içindeki birçok alet lüzumsuz bir çöp oluverir; şayet elektrik üretecek bir şey bulamazsak... Yine arabaları çalıştıran benzin ve yine elektrik sistemi onu canlı kılar. Benzinsiz, yakıtsız bir araba çöptür. İşte insan bedenini de canlı kılan o enerjisidir; ve o enerji vücudun her zerresine iyice yayılmıştır. Ve o enerji ile tırnak büyür, göz bakar, kulak duyar, beyin çalışır, düşünür, karar verir. Ve o enerji vücuttan ayrılınca beden, toprağa karışacak olan elementler topluluğudur. Ve Allah Adem Atamız için "Ona ruhumdan üfledim" diyor. Ve üflenen şey nedir? Biz Hak Teâlâ'nın suretinde halk olduysak, biz ne üfleriz? Hava, oksijen veya karbondioksit. Ve biz üfleyince karbondioksit, kirli oksijen üfleriz; Allah üfleyince ise bize hayat veren oksijen üflemiş ki, bize can veren oksijendir. Ve nefestir. Ve insan nefessiz en fazla belki 5 dakika kalabilir, sonra ölmeye başlar. Yani Allahsız yaşanmaz. Ve biz namazda tekbir alırken iki elimizi kulağa götürünce, ellerimiz ve kafamızla Arapça "Allah" yazarız. Ve yine kaburga kemiklerimizde ve kollarımızla "Allah" yazılır. Yine ayaklarımızla ve ortada zekerimizle "Allah" yazarız. Yani secde edince ise daha önceki vaazlarda yazmıştık: "H2O" yazarız; yani rahmet ve su; yani iki güneş maddesi; yani iki cihanın güneşi Muhammed, bu dünya ve ahiretin güneşi iki Muhammed, bir de Allah yazarız. İki yan tarafımızda iki tane ayrı ayrı Muhammed yazarız.
Ve televizyona can vermek elektrik enerjisi olduğu gibi, insanlara, hayvanlara ve bitkilere can veren o oksijen de işte ruhu temsil eder. Ve insanlar ruh ve enerji sahibi olduğu gibi, hayvanlar da bitkiler de ruh taşır. Hatta duvar bile nefes almaz ise nemlenir, çürür, yıkılır gider. Öyle olunca sen nasıl yukarıdakilerin biz olmadığını iddia ediyon, gafil hoca, gafil âlim? Âlimin gafilini de yeni görür olduk artık. Ve biz bütün dünyayız; taşından toprağına, koyunundan kuzusuna, atından keçisine, piresinden bitine, hamsisinden yunusuna biziz. Ve bizim sayımız da milyarlarca eder zaten. Ve canlı olanlar ışık yayan yıldızlar, veya ışık yansıtan gezegen ve uydulardır. Ölenlerin ise enerjisi bitmiş olan yıldızlardır. Onlar da biz ölünce nasıl toprağa giriyorsak, o kara delik denen patozlarca öğütülürler; ve onların içinde yeni patlama ile yeni yıldız doğar. Yani "kara delik" lafı, affedersiniz argoda popo için veya boğaz deliği için kullanılır. Ve boğaz olunca onun içine bizler elma, ekmek, peynir hep yutuyoruz. Ve yutup yutup ondan enerji açığa çıkarıyoruz işte. Ve o enerji ile nefes alıp konuşup iş işleyip düşünebiliyoruz, değil mi? Ve o yediğimiz, içtiğimiz, kara deliğin yuttukları işte seçile seçile, öğütüle öğütüle en öz olanları seçilir; ve onlar meni denen tohumu oluşturur. Ve o meni tohumu da aşk ateşi ile ısınıp bir patlama ile ileri atılır; ve eğer köprü sırat kurulduysa, anne de müsaitse yeni bir yıldız olarak, ve çocuk, ve önce enerji olarak doğar işte. Ve kâinat genişlemiş olur.
İşte toprak ana, eski bitki bedenlerini, insan bedenlerini, hayvan bedenlerini patoz gibi, mide gibi öğütür; ve sonra onlar bir bitki ile yüze çıkıp can bulunca, onları ya bir insan meyve, sebze diye yer, yahut bir hayvan yer, ve bedene dâhil olur. Ve bu sefer mideler öğütür; ve onlardan elenen en öz maddeler birleşir, meni, sperma ve kadın yumurtası oluşur. Ve onlara bir kod yazılır: Nerelerden neleri toplayacak olan bir Adem olacağı kodu. Ve o kod ile rahme dâhil olunca, o çocuğun rızkı, yiyeceği, gideceği lokmalar, ta o patozun içindeki oluşturulan kara delikteki karışım gösterir. Ve ne nereden gelecek, nerede yenecek, nerede giyilecek diye... Ve can bulup doğunca, işte onun rızıkları ya ona doğru akar, yahut o çocuk o rızıklara doğru akar gider.
Enerjimiz ya su veya oksijen olarak bütün bedeni kaplamıştır; yahut nefes olarak yine bütün bedene yayılmıştır. Ruhsuz bir beden kolunu kaldıramaz. Yani insanda, Allah muhafaza, beyne bir an oksijen gitmeyiverirse, oksijen azlığı yüzünden bilincini kaybediyor; ve artık felç veya suni hayata giriyor; ve ne elini ne kolunu kaldırabiliyor, ne düşünebiliyor, ne konuşabiliyor. Yani her şey oksijene bağlı. Ve hep derler: "Son nefesde iman ver." Ve son nefes vücuttan çıkınca insan ölür. Yani nefes sayısı bellidir; bir insanın alacağı lokma ve nefes, ta o patozun içinde karar kılınmıştır. Ne kadar metreküp nefes alacak diye... Buna kader çizgisi deniyor. Ve bazı güzel sebepler onu uzatabilir. Ve Muhammed dedi:
"Sadaka ömrü uzatır."
Yani sen, senin alman için yazılmış olan bir rızkı başkasına verince, onu geri dağıtmış olursun; o ta ki geri dönüp dolaşıp geri sana gelinceye kadar senin ömrün uzamış olur. Çünkü o kod içinde sana o rızkın dâhil olacağı, veya yiyeceğin, yada giyeceğin yazılıydı. Sen onu başkasına verince, senin olmadı ve zaman uzadı ki o tekrar sana dolaşıp geri gelsin ki senin nefesin ve rızkın tamam olsun. Ve bütün parçalarını geri toplayınca ömrün bitmiş olur yani. Yani senin asli bedenini oluşturan puzzle tamam olunca, resim tamamlanınca hayat biter.
Ve Hz. Osman için 83 sene yaşadı, ümmetin piri diye bahsediliyor. Ve ben sistemimizdeki gezegenlere baktım; Uranüs, Güneş etrafındaki bir turunu 84 senede tamamlıyormuş. Yani Uranüs burçlular, Hz. Osman burçlu. Ve eğer bir aksilik çıkmazsa ömürleri bir tam tur, 4 mevsimdir; ve her 4 mevsim 83 veya 84 senede tamam olur. Yani Osman yıldızının ömrü 84 sene. Hz. İbrahim zamanında ömürler 300 sene civarındaydı; ve Plüton'un Güneş'in etrafındaki dönüşü yaklaşık 248 Dünya yılı sürer diyorlar; hâlbuki 300 sene civarında döner.
Ve Hz. Nuh zamanında ömürler 1000 sene civarındaydı; yani Nuh yıldızında idi insanlar o zaman. Ve Kur'an'da geçen ayet ile:
Gökten arza kadar emri (Allah'tan gelen ve Allah'a dönen her şeyi) tedbir eder (düzenler). Sonra ona işler öyle bir günde O'na yükselir ki, (o bir günün) süresi, sizin (dünya ölçülerine göre) saymanızla 1000 senedir.
Orada bir gün ve gece, dünya günü ile altı gün ve geceye denktir.
Yani Nuh yıldızındaki insanların bir günü, bizim altı günümüz gibi. O yüzden Adem Atamıza bilmem elli vakit namaz farz idi; Nuh'a bilmem kaç vakit Nuh'a verildi. Hiç dünya günü gibi olsa elli vakit kılınabilir mi? Bu dünyada hemen akşam oluverir. Yani Nuh yıldızının bir günü bizim günümüzle altı gün; ve bir senesi de yaklaşık 1000 senedir. Ve böyle bir gezegen bizim sistemimizde yok; demek ki Nuh yıldızı sistemin çok dışında bir yerde. Ve yine:
Meleklerin bulunduğu gezegende sadece bir gün, sizinki ile veya bizimki ile elli bin sene.
(Mearic Suresi — Melekler Suresi 4)
Ve Adem Atamızın ömrünün 3000 sene olduğu rivayetler arasında. Ve hal böyle olunca, elli vakit namaz kılacak kadar uzun bir günü olan, ve senesi de dünyanınki ile 3000 sene olan gezegen ve yıldız sistemindeydiler. Ve o yüzden Adem'in boyu da 70 zira; zaten 33 metre, minare gibi. Burada minarelerin gezdiğini düşünebilir misin? Aklın alır mı? Orantısız olur. Onun koyunu ne kadar, kedisi ne kadar, düşün bakalım. Onun yiyeceği bir yumurta senin yumurtandan olsa, karnı kaç yumurta ile doyar, değil mi? Öyle olunca bizim yeni tezimiz: Hz. Adem, bir senesi 3000 sene olan bir sistemde yaşadı; ve ömrü de bir tur idi yani. Ve o gezegenin bir günü de bizim bir günümüzden değildi, yani 24 saat değildi. Ve bir Merkür'ün günü bile bizimki ile 58 güne eşit.
Ve Muhammed Mustafa Mirac ederken, birinci kat semaya çıktılar, bilmem kim peygamberi gördü; ikinciye çıktılar, bilmem kimi gördü deniyor. Ve ona dedi: "Bana bilmem kaç vakit namaz verildi, ümmetim yapamadılar; geri dön, Allah biraz azaltsın" dedi diye anlatılıyor. Birinci sema, ikinci sema ne olaki? Yani başka yıldız sistemleri... Yani ve onlar orada yaşıyorlar hâlen demek ki.
---oOo---
(S.T.) Facebook'dan bir paylaşımında bir aşk hikâyesini anlatıyor:
Bir adam bir kitap okur ve o kitapta bir aşk hikâyesi yazılıymış. Ve sonra o da aşkını aramaktadır. Ve kitap bitince, kitabın sonunda okuyanlar ismini yazmış; ve bir kadın ismi görür, o isme âşık olur. Ve onun adresini bulur, ve senelerce onunla platonik aşk yaşar, onunla yazışır. Ve sonunda görmeye karar verir; ve buluşacakları sırada kadın, göğsüne kırmızı gül takacağını, oradan onu tanımasını söyler. Ve fakat buluşma yerinde bir kırmızı gülde ihtiyar bir kadında vardır. Ve o genç güzel kadını aradığı, buluşacağı kendi kadını zanneder. Ve fakat o kadın gelip yanından geçer. Hâlbuki o, onu imtihan için ihtiyar kadına vermiş kırmızı gülü. Ve adam "Benim platonik aşkım bu ihtiyar kadındı" diye ona yönelir. Ve sonra imtihanı kazanır, ve kız ona döner, koşar diye anlatırken... Tam o koca karı "Bu giden kız bana bu gülü verdi" demeden önce ben "O giden kız benim kızımdı" diyecek sandım. Ve Serdar'a şu yorumu yaptım:
"Ya Serdar, çok güzel hikâye. Mesela daldaki elmalardan birisi kurtlu ve buruşuk kalabilir; su ona az ulaşmış olabilir ama o elma o dalın elması. O dal has dal ise, o buruşuk elmanın anası olan dal ve babası olan dal, vaktinin en güzeliydi belki; o yüzden böyle elma veren bir dal oldu, değil mi? Ben hikâyenin sonunu tahmin etmeye çalışırken düşünmüştüm ki: O kadın 'Giden kız benim kızım' diyecek sandıydım. Neyse... Yani o elma giliz kaldıysa bile, soyunda nice selviler olabilir, değil mi? Eğer o selvileri bulamadıysan, bil ki işte o buruşuk elmanın çekirdeğinin bir yerine dürmüş, bükmüş, sokmuşdur Rabbim. Sen onu, o buruşuk elmayı al da, yeni nesil için o selvileri onun içinden çıkaran ol; ona koca, çocuklarına baba ol ki o selviler hayat bulsun. Hatice gibi kırklığın içinden nice Fatma gibi güzeller, iffetli kadınlar çıkaran Muhammed sünnetine uy da, Fatmalara baba ol." dedim.
---oOo---
Yine Serdar bir şiirinde:
Bir Ah Etmem
Elde mızrap dilde türkü değilsin
Nasıl çalsın söylesene saz beni
Bende ben ol herkes beni sen bilsin
Bak aynaya senden gizli süz beni
.....
"Be hey Serdar, mızrap ve tel iniler; ama sözü ben söylerim. Onun derdine tercüman, hâline argüman eylerim. Bendeki ses olmasa, onun mırıltısı, zırıltısı dile gelip hâl olmaz. Hâli olmayanın ahvali de olmaz. Ahvalsiz hikâye kıssa değil, masal bilenem olmaz." dedik.
Yine Facebook'da birisine selam hakkındaki yorumum:
"Selamün aleyküm" demek, "Sana Allah'ın selamı var" demektir. Hani tahiyattaki Allah'ın Muhammed'i Mirac'da selamlaması gibi. Ve bizler Muhammed'leriz. Yine bir misal ile, biz Avusturya'da olduğumuzdan burda bunu tam mânâsı ile duymaktayız. Bunlar selam verirken "Grüß Gott" derler; yani "Allah seni selamlıyor", veya "Allah'a selam olsun". Beni Allah selamlıyorsa, ben cevabı niye Allah'a değil de sana veriyorum, bre muzip Nasreddin? Hadi bunu çözebilirsen sana pekiyi vercen karnede. Unutma, tahiyatta selamı verenle alan kim? Selamda farz ile sünnet ne? Bir bak, iyi düşün. Neden vermek farz değil de sünnet deniyor? Hâlbuki Muhammed'e selamı veren Allah iken, niye selam vermek sünnet, almak farz? Hadi cevabını da yazalım: Selamı veren Allah olunca, almamak çok büyük edepsizliktir. O hâlde Allah kim? Muhammed kim? İkinci soru: Her şey vahdette bitiyor azizim."
--oOo---
Rabbim, Mehdi ve Cemaatine "Nefsini bilen Rabbini bilir" kuralı gereği nefsini de Rabbini de bilmeyi nasip eylesin.
Eve leysellezî halakas semâvâti vel arda bi kâdirin alâ en yahluka mislehum, belâ ve huvel hallâkul alîm.
Meali:
Gökleri ve yeri yaratan Allah, onları önce nasıl yarattıysa, onların bir mislini daha yaratmaya da gücü yeter. O, yaratmanın her çeşidini hakkıyla bilendir.
Sadakallahü — Yasin Suresi 81. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Resul aleyhisselam buyurdu ki: Miraç gecesi beni göklere yükselttiler. Birinci göğe vardım.
Orada Osman'ın suretini gördüm.
Kendisine "Bu mertebeye/dereceye ne ile eriştin?" dedim.
Cevaben:
"Gece namazıyla" dedi.
***
İkinci göğe vardım.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
"Kur'ân-ı azimüşşanı okumakla" dedi.
***
Üçüncü göğe eriştim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile erdin?" dedim.
"Sure-i İhlas okumakla" dedi.
***
Dördüncü göğe ulaştım.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
Cevaben:
"Âl-i Resule [Resulün akrabasına] nasihat etmekle" dedi.
***
Beşinci göğe eriştim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
Cevabında:
"Mescitte itikâf etmekle" dedi.
***
Altıncı göğe geldim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
"Allahü teâlâdan hayâ etmekle" dedi.
***
Yedinci göğe eriştim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye neyle eriştin?" dedim.
"Mihnet çekmekle" dedi.
Allahümme Salli ala Seyyidina Ahmet Muhammed Mustafa
Allahümme Salli ala Seyyidetina Fatima ve Seyyidina Hasan vel Hüseyin
Allahümme Salli ala İsmail, Hacer ve İbrahim
Allahümme Salli ala Mehdiyyül Müntezar
Veşşems Muhammed Vel Kamer İsa
Ves Sürreyya Hüvel Mehdi
The End of Kainat
vehüve MHD
Hu
O
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Geçen haftaki kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ve yukarıdaki hadiste rivayet edildiğine göre Hz. Osman'ın bir klonu veya bir versiyonu her sema katında varmış. Öyle olunca peki Osman'dan var da Muhammed'den yok muydu acaba? Neden Osman'dan vardı, dedi Muhammed? O sadece bu durumu açıklamak için kullandığı bir örnek insandı; orada bizim hepimizden bir tane vardı belki de, değil mi?
Ve Muhammed burada birinci gök, ikinci gök... diye bahsediyor. Ve atomların çeşidine göre elektron yörüngeleri ve dizilimi farklılık gösterir; ve bu dizilim ile onların ergime, kaynama noktaları ve benzeri özellikleri ortaya çıkar.
Ve atomlar böyle de, atomların büyük versiyonu olan kâinat atomları, gezegen ve yıldızlarda da böyledir. Ve bizim güneş sistemimiz acaba hangi elementi temsil ediyor? Bir tane çekirdek, onun etrafında da 12 elektron, ve bazı elektronların etrafında dönen elektronları var; yani kompleks sistemin başlangıcı olan yer. Ve mesela dünya ile ilk uydulu gezegen başlıyor; ve ondan sonrakilerin birden fazla uyduları var. Hatta daha kompleks yapı, bir üst sistem: Galaksiler. Onlarda merkez galaksi, onun etrafında dönen yıldızlar; ve her yıldızın gezegenleri, ve gezegenlerin uyduları. Sonra bir üst, Samanyolu dediğimiz sistemler; ve onlarda içinde galaksileri yüzdüren sistemler. Öyle olunca bizim sistemimiz bir elementi temsil ediyor; onun bağlı olduğu üst galaksi, bir başka elementler topluluğu ile molekülleri oluşturuyor; moleküller bir başka molekül ile organların parçalarını oluşturuyor, belki de hücreyi oluşturuyor; hücreler ise birleşerek organları oluşturuyor; organlar ise bir bedende birleşip bedenin tamamını oluşturuyor. Ve insanlar, hayvanlar denen bedenlerde, bir arada gezen insan ve hayvanlar topluluğunu oluşturuyor; sonra bir üst, yine bunların toplamı gezegeni oluşturuyor; gezegenler ise güneş sistemlerini, sistemler de galaksileri...
Hal böyle olunca su molekülü bedenin her azasında bulunur; yine oksijen her uzuvda olması gerekendir; ve böyle olunca yine kalsiyum çeşitli yerlerde olabilir. Ve bu da demek oluyor ki, Hz. Osman'dan niye her katta bir tane daha vardı, açıklamış oluyor. Ve Osman'ın maddesi öyle bir madde ki, yani mesela kalsiyumdan kemiklerde, dişlerde, tırnaklarda olabilir; temsili misal. Yine demirin vücutta bulunduğu yerler belli; yine glikoz, şeker molekülleri en çok beyine doğru yol alan ve orada kullanılan bir molekül çeşidi. Ve öyle olunca şekersiz bedenin aklı çalışmaz; onun, yani beynin yakıtı şeker. Yine saçlar yağ yakar, kıllar yağ yakar; yağsız kıllar, saçlar, sakallar uzayamaz. Yani benzinsiz araba yürümez. Sistem öyle kompleks bir sistem ki, biri birine, biri diğerine bağlı. Öyleyse bu kavga ne, bu savaş ne? Düşman kim, dost kim? Mikrop ne? Alyuvar ne? Akyuvar ne? Vücudun askerleri kim? Vücuda zarar veren dış etkenler ne? Mikroplar kim?
Ve böyle olunca güneşler peygamberler, ve onlar sistemin askerleri gibi; ve onların arkadaşları onun sistemini oluşturan gezegenler gibi, yani atomun elektronları gibi. Ve yine moleküler sistem, diğer peygamber ve dinlerle olan alakamız, bağımız. Ve yine her peygamber bir rehber, yol gösterici; ve ona uyan, o sistemin kuralına uymuş olur. Yani yağ yemek kuralı saçlara, kıllara mahsusken, beyinde yağ yakılmaz. Öyle olunca niye falan peygambere falan falan yasak, niye filan filan, filana da filan yasak, anladınız mı? Ve mesela benim ablam evinde beslediği tavşanlara kek gibi bir şeyler yedirmiş, yani şekerli maddeler. Tavşan sevmiş, yemiş ama kulaklarının arkası yara olmaya başlamış. Sonra... Yani tavşansan sana şeker yasak olabilir; havuçtaki şeker değil, diğer insan icadı şeker, pancar şekeri. Sen kuralı çiğnersen hem kendine hem sisteme zarar vermiş olursun. Mesela atlara kesme şeker verirler; yine atlara arpa güzel. Arpayı sen yersen, affedersin, baril baril gaz çıkarırsın; sana elverişli değil. Ama mecbur kalınca yenilmez değil, yenebilir. Daha önce yazdık: Vücut ve mide, affedersiniz, lastik donu bile yersen ondan şeker imal edebilecek bir yapıda, dedik. Ve böyle olunca mecbur kalırsan arpa da yersin; tavşan da kek atıkları yiyebilir ama devamlı değil. Devamlı yiyince işte sistemi hasta etmiş olursun; ve sistem hastalanırsa vücut hasta olur; hasta olan vücut, Allah muhafaza, ölüme kadar gider.
Ve akıl ve mantık işte, dini ve sistemi korumak için gerekli olan bilgi ve ilmi öğrenmekle mükelleftir. Bilgisiz, cahil aklı ile ne din, ne namaz, ne oruç, ne de Müslümanlık olmaz. Müslümanlık olmayınca Hristiyanlık da olmaz; ve bütün dinler sistemin muhafazası için gereklidir. Tırnak, tırnaklara konulan yasalara uymak zorunda; ciğer, ciğer yasasına; dişler, diş yasasına. Ve her sistem ve dinin mensubu kendi dininin kuralına uymalı, değil mi? Yine bir adrenalin hormonu salgılanması için belli şartlarda gerekli olanlar olunca adrenalin hormonu salgılanıyorsa; yine denizlerdeki, karadaki bütün sistem, her biri ayrı bir görevin mensubudurlar. Ve Kâbe tavaf edilirken en içten dönen çabuk döner; ve sonra ikinci sıra, üçüncü sıra; ve en dıştan dönen en uzun sürede döner, değil mi? Ve Kur'an'da geçen, ve geçen hafta yazdığımız ayet, Mearic Suresi'ndeki, bir günü bizim senemizle elli bin sene eden sistem... Bizim merkezimizi en dışarlardan dönen bir sistem. Ve insanın şehadet ve baş parmaklarındaki boğumlar gösteriyor ki, üstten dönecek olan bir boğum, ta baş parmağın üstünden yola çıkıp avuçlardan dönüp bütün bedeni dolaşıp geri baş parmağın ucunda birleşen bir sistem. Ve öyle olunca merkez, "Mührü Refiki Ala" vaazımızda yazdığımız yaratılışın başı, Hak Teâlâ'nın mühründen başlayan sistem. Ve bu sistem elifsiz bir Allah yazısı ile başlayıp, sonra bütün sistemi dolaşan, o elektronlarla Allah yazan sistem. Ve hatta bütün bedeni dolaşınca, Allahü Teâlâ'nın bütün isimlerini dolaşıp gelmiş olur. Yani biz 99'unu biliriz ama Allah'ın daha bilmediğimiz binlerce ismi vardır. Yani mesela Allah Rahman ve Rahim olduğu gibi, Allah'ın WiFi diye de bir ismi var. Allah öyle haberleşir ki, yani kablosuz bağlantı ile de haberleşir; ve bu ismini bizler WiFi diye biliyoruz ama onun asıl mânâsını Allah daha iyi bilir. Ve bize, daha Muhammed döneminde açığa çıkmamış olan bu ismini ve ilmini, bizim dönemimize saklamış; ve bizlerde açığa çıkıp yaygın bilinen bir ilim hâlini aldı. Ve yine bizlerin bilmediği binlerce ismi vardır. Okyanustaki bir balıkta saklı belki, yahut yerdeki bir böcekte, veya gökte uçan bir kuşun kanadına gizlemiş o ismini; ve zamanı gelince, o isminin saklı olduğu hayvanın cibilliyatında olan bir kimse, o ismi açığa çıkaracaktır; ve o isim ve sıfat ve ilmi ile tanınır olacaktır Allahü Teâlâ.
---oOo---
Birisi bir dini sohbet anlatırken, bizi atfederek diyor ki: "Eğer insan söze başladığında kare biçimindeki dairede bahsediyorsa, orada sözün bittiği ve mantıksızlığın başladığı ve saçmalandığı yerdir" diyor. Hâlbuki kare şeklinde dairenin dünyada örneği var. Ve bizler ikamet edilen bir eve "daire" deriz. Ve ilk ikamet edilen daire ve ev olan yer, Kâbe'dir. Ve Kâbe kare şeklinde olmasına rağmen onun etrafında dönünce o daireymiş muamelesi yaparız; o yüzden Hicr-i İsmail daire şeklindedir. Ve Muhammed burada (yani Hicr-i İsmail'de) Kâbe'dendir dedi. Ve böyle olunca kare şeklinde bile bir daire varsa, o zaman hangi "olmaz"dan bahsediyon? Allah'ın mülkünde "olmaz" ancak Allah'ın "olmaz" yasak dedikleridir; o da ümmetine göre göreceli, Muhammed'in onun yasaklarını açıkladıklarıdır. Onların dışında "olmaz" diye bir şey yok. Ve eğer sen kör cahil kararı gibi bir kararda saplanırsan, "daire yuvarlak" dersen, "kare şeklinde daire olmaz" dersen, Kâbe'yi anlamamış olursun; ve niye tavaf ederiz hikmetini de bilmemiş olursun.
Allah kâinatı dürmüş, bükmüş, içimize koymuş; ve kâinatta ne varsa bizim içimizde de var. Ve dedik ki Ankaralı birisi "Ben dünyalıyım" deyince dünyayı sahiplenmiş olur; ve "Enel Hak" diyerek de "Bende Hak tecelli ediyor, bende Hakk'ın bir parçasıyım" der ama... Firavun gibi parça olduğunu, ondan binlercesi daha olduğunu unutup da kendini tek tanrı, tek başkan, tek halife sanan gafiller, işte zamanımızın firavunlarıdır. Çekirdekte elma saklı ama, elmanın içindeki çekirdek, daha elma ağacı bile değilken "Bütün elmaları ben yarattım" demeye kalkarsa gafillik olur. Allah her elmaya aynı sırrı sakladı; senden binlerce var. Ama sen kendini tek elma ağacı sanıp elmaları yaratan tek tanrı ilan edersen, Allah'ın kudretini hiçe saymış olursun; ve Allah mülkünde ortak istemez. O yüzden bize şehadet ettirir her namazımızdaki tahiyatta; ve deriz: "Tek olan Allah'tır; onun dışındakiler hiçtir, parçadır, denizde damladır." Ve kâinatın büyüklüğünü düşününce, bir insanın damla bile olamayacağını gözlerin ile görmüş olursun.
Ve Allah sende olmayan binlerce yeteneği bir kuşa, bir kurda, hatta bir karıncaya vermişken, sen kendini ne zannedersin? Ve mesela köye bir çeşme yapmaya karar veren adamlar, o çeşmeden bütün köy suyunu alsın diye yaparlar. Ama dünyanın madenlerini, otlarını, çöplerini; hatta internetini ve WiFi'sini, yahut bir motor icadını, yahut floresan icadını, veya çiçeklere gizlediği şifayı, hangi derde deva ise o derde düçar olan herkes için koymuştur. Bunu bir adamın tekeline vermek için yaratmadı; aynı köyün çeşmesini benliğe geçirip de köyü haraca bağlamaya kalkan gafil gibi.
Rabbim, dünyamızın kaynaklarını benliğine geçirmeye çalışan gafillerin şerrinden Mehdi ve cemaatini muhafaza eylesin.
Ve 1970'lerde dünya nüfusu 4 milyar 400 milyonlar civarındaydı; ve ben doğunca ben 4 milyardan birisi oldum. Bugün ise 7 milyar insan; ve 7 milyardan birisi olup da kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan gafillere duyurulur. Sen gibi 7 milyar daha var bu dünyada; sen tek başına bir hiçsin. Mesela çay içecek olsan, şekerini yapmak için ekip biçen ve fabrikaya götüren, ve o fabrikada çalışanlar olmasa, çayını, kahveni içecek şeker bulmazsın onlarsız. Gömleğindeki düğmeleri icat edip üretenler olmasaydı, çuval giyerdin; düğmesiz çuval. Ve yine onlarsız bir hiçsin. Yine sütünü üreten inekler olmasaydı, onların yediği her bir ot, çiçek olmasaydı; yine misal ile Ankara'nın çayırları, bilmem Ege'nin çayırları olmasaydı, o otlar da olmazdı. O otları dölleyen böcekler olmasaydı, onlar Adem zamanında biter, kururdu dünya. Ve sen bu bütün ile beraber olunca bir işe yarıyorsun. Hal böyle iken kâfir kim? Mümin kim? Hristiyan kim? Müslüman kim?
Ve Hz. İbrahim peygamber zamanında birileri çok yalan söylerler; ve Hz. İbrahim dua eder: "Bunları helak et" diye. Tamam, onlar helak olur. Birileri münafıklık eder; İbrahim dua eder: "Münafıkları helak et Allah'ım" diye; münafıklar helak olur. Sonra birileri zina eder: "Zinakârları öldür, kahret Allah'ım" diye dua eder; zinakârlar da gider. Ve sonunda Cenab-ı Mevla Hz. İbrahim'e buyurur: "Ya İbrahim, sen kullarımı bu gidişle yok edip bitireceksin; benim kullarımı rahmet bırak" der.
Yani sevabı ile günahı ile onlar Allah'ın kulları iken, sen kimsin ey Firavun! "Bunlar mümin, bunlar kâfir" demeye kalkıyon. Gece geceliğini bilmezse ve gündüze dönse, nice gözler uykusuzluktan kan çanağına döner. Yine hep gece olsa, nice gözler kör olurdu. Yine hep kış, kar, kıyamet olsa, bahar gelmese, dünya soğuktan dolayı helak olurdu. Yine hep bahar olsa, meyveler, sebzeler ermezdi, tatlanmazdı. Yine hep yaz olsa, sular kururdu. Öyleyse bizler acısıyla, tatlısıyla, mümini, münafığı ile yine zinakârı, yalancısı, hırsızı ile birlikte Allah'ın kullarıyız. Ey Allah bilmezler, bizler bütünü oluşturan parçalarsak, bir beden tek cins hücreden oluşmuyor; dünyamızda tek cins element, tek cins bitki, tek cins sebze yok. Ve bu çeşitlilik ile bizler bütünü meydana getiriyoruz zaten.
Gafil kafalara Rabbim idrak versin; ve dünyayı tek tip insana bindirmeye çalışan, ve kendilerine esir, muhtaç etmeye çalışan gafil zihinli insanların şerrinden Mehdi ve ashabını, arkadaşlarını, taraftarlarını, sevenlerini, sevdiklerini emanında muhafaza eylesin.
Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh, innallâhe şedîdul ikâb.
"…Peygamber size ne verirse onu alınız; nehyettiğinden sakının (almayın dediğini almayın, yapmayın dediğini yapmayın) ve Allah'tan korkun…" meâlindeki Haşir Sûresi'nin 7. âyetinde buyrulduğu üzere hareket etmektir.
Vel mu'minûne vel mu'minâtu ba'duhum evlîyâu ba'din, ye'murûne bil ma'rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yukîmûnes salâte ve yu'tûnez zekâte ve yutîûnallâhe ve resûlehu, ulâike se yerhamuhumullâh, innallâhe azîzun hakîm.
• "Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileri, yardımcılarıdır. Onlar iyilikleri teşvik edip kötülükleri menederler…" meâlindeki Tevbe sûresinin 71. âyeti hükmünce vazîfesini memnuniyetle yapmaktır.
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tuhıllû şeâirallâhi ve lâş şehral harâme ve lâl hedye ve lâl kalâide ve lâ âmmînel beytel harâme yebtegûne fadlan min rabbihim ve rıdvânâ, ve izâ haleltum fastâdû ve lâ yecrimennekum şeneânu kavmin en saddûkum anil mescidil harâmi en ta'tedû, ve teâvenû alâl birri vet takva ve lâ teâvenû alâl ismi vel udvâni vettekullâh, innallâhe şedîdul ıkâb.
• "…Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allâh'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allâh'ın cezası çok şiddetlidir." meâlindeki Maide sûresinin 2. âyetinin emri üzere yardımlaşmaktır.
Yemen halkı gelince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Size Yemen halkı geldi; el sıkışma âdetini ilk başlatan onlardır."
(Ebû Dâvûd, Edeb 143)
"Birbirlerini seven iki kul karşılaştıkları zaman Resulullah'a (a.s.m.) salavat getirirse, ayrılmadan önce Allah'ın affına ermiş olurlar."
(el-Ezkar Trc. s.480)
Hervaazimitda ayrı ayrı salavatlar yer vermemiz, sizin de okumanız veya dinlemeniz ile söyleyeceğiniz salavatlar ile hepimiz bu salavattan doğacak ecirden nasipleniriz inşallah.
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed Mustafa
Allahümme Salli ala Seyyidina Hasan vel Hüseyin
Allahümme Salli ala Seyyidina Mehdiyyül Müntezar
Yolculuğumuza başlıyoruz:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kim (cuma günü) yıkar ve yıkanırsa, kim erkenden (mescide) gider ve hutbenin başına yetişirse, yürür ve binmezse, imama yakın durur, dinler, mâlâyâni söz etmezse, ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır.'"
1- Hadis, cuma günü yıkanması üzerine vârid olmuştur: "Cuma günü" tâbiri rivâyetin bazı vecihlerinde yok ise de bazılarında mevcuttur.
2- "Yıkar" diye tercüme ettiğimiz غَسَّلَ kelimesini âlimler iki mânaya te'vil etmişlerdir:
1) Başını yıkar; bu durumda ikinci kelime اِغْتَسَلَ "bedeninin geri kalan taraflarını yıkar." Yani "yıkanır" mânasına anlaşılmıştır.
2) Hanımının da yıkanmasına sebep olur; yani cuma günü hanımıyla münâsebet-i cinsiyyede bulunarak onu da yıkanmaya mecbur eder; kendisi yıkanmış, onu da yıkamış olur. Böylece bu hadiste geçen cima'ya zımnî teşvik tekrar ele alınmış olmaktadır.
Aynı mânada kullanılabilen bu iki kelimenin te'kîden yan yana kullanılmış olabileceği de söylenmiştir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her Cuma günü karısıyla cinsî münâsebette bulunamayacak olanınız var mı? İyi ya; bunda hem kendisinin hem de eşinin yıkanması sevâbı olmak üzere iki birim sevap vardır."
Peygamberimiz tarafından bunun öğütlenmesinin sebepleri, mü'minleri haftada bir defa olsun yıkanmaya iyice alıştırmak içindir.
"Allah Rahmet Eylesin" diye sadece ölülere mi denilir?
Bir defa rahmet, mânâ itibari ile su demektir, yağmur demektir. Hâlbuki Allah diriye rahmet etmiyorsa, ölüye rahmet neye yarayacak desek olmaz ama; bu mânada "Allah sana rahmet etsin" yani...
Mesela sana su getiren birisine:
"Hayyâkumullâhu rahmeh, cezâkumullâhu'l-hayr" diye dua edilir; sünnette yeri vardır. Ve bu ne demektir deyince: "Allah seni su ile yeniden canlandırsın ve seni hayır ile cezalandırsın" demektir. Veya birilerine bir iyilik yaptın ve dediler ki: "Hay anana babana rahmet" diye dua ettiler. Ne demek bu? Hani ceddin öldü ise onlara rahmet okumak güzel, tamam da; ya diriler ise, onlara Allah nasıl rahmet eder? Mesela üstlerine yağmur yağar, rahmet etmiş olur; veya onların veya senin banyo edeceğin bir sebep halk eder; ve sen banyo yaparak vücuduna rahmet yağdırmış olursun. Ve yine su içerek de içini yıkayıp içine rahmet etmiş olursun. Ölü öldü zaten; ölüye rahmet, onun son defa cenazesinin yıkanması ona rahmettir. Ve yine artık bedeni toprağa karışacak ama, rahmet, su olmadan eriyip süzülüp toprağa karışamaz ki. Ölülere rahmet dilenmesinin sebebi, onların eski bedenlerinin toprağa karışabilmesi için lâzım olan yağmurun üzerlerine yağması, kabrine yağmasıdır. Ve mesela senin eşin sana cima teklif etti; bil ki o kadın tarafındansa, Allah erkeği yıkayıp rahmet edecek; erkek tarafından ise kadını yıkayıp rahmet edecek; ve hatta ikisi de rahmet olacak. Ve ayrılmaz ikili Rahman-Rahim, anne-baba; ve anne ve babalığın başı cima ile başlar, rahmet ile yıkanmak ile devam eder. Ve o yüzden Muhammed "Cuma günü bir kimse yıkar ve yıkanırsa, ve cumaya giderse, ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır" buyurdu. Yani yıkar ve yıkanırsa... Yıkayabilmesi için perşembe akşamı cima etmek sünnettendir. Ve kadın perşembe akşamı yapılan cimadan çocuğa kalırsa, o çocuğun âlim kimselerden olacağında ittifak etmiştir âlimler. Tabii usulüne uygun bir münasebet ile, ve hayır ve dua ile yapılan bir cima ile. Ve kirlendin, veya baktın gördün ki bir adam işçi, kir pas içinde; işte o adama öyle dua et ki Allah o adamı yakasın, rahmet etsin. Ve ne diye dua edersin?
"Hayyâkumullâhu rahmeh, cezâkumullâhu'l-hayr" diye dua edilir.
Ve bedenlerimiz çabuk kirlenmekte. Ve bir Allah dostu sohbetinde dedi ki: "İnsan günah işlemese, elbisesi dahi batmaz, kirlenmez" dedi. Ve kirlenmemizin sebebine gelince: Günah olarak zaten bedenimiz yeter de artar bile. Ve Muhammed dedi:
"Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter."
Yazın sıcaktan kavruldun, veya başka mevsimde de olur, ve susayınca, eğer Allah sana rahmet etmediyse sen su bulup içip ferahlayamazsın. Allah sana rahmet etmezse suyu nereden bulcan? Ve işte rahmet duasına ölülerden çok dirilerin de ihtiyacı vardır. Ve "Allah rahmet eylesin" sadece ölülere değil; ve "Hayyâkumullâhu rahmeh, cezâkumullâhu'l-hayr" diye dirilere de dua edilir. Ve mânâsı itibari ile "Allah su ile sana yeniden can versin, cezan hayır olsun" demektir. Ve cima güzeldir, tatlıdır; meleklerle sohbetin tadı verilmiştir ona. Ama insanın cimadan sonra yunması sanki eziyet ve ceza gibi gelir. Ama yunmak, cezanın senin için hayır olmasıdır; yani hayırlı bir ceza, senin için yunabileceğin, banyo edebileceğin bir durumun oluşmasıdır mesela. Ve Allah dostlarından duyduğumuz, öğrendiğimiz kural ve edep ve adap: Cima ettikten sonra birkaç saat içinde hemen banyo edip temizlenmek gerekir. Muhammed'in cima ettikten sonra sabaha kadar gusl etmeden yattığı da rivayet olmuştur; ancak genellikle en kısa sürede banyo edip gusl abdesti almışlardır. Ve Allah dostları da işte, cima edip cünüp olduktan hemen sonrası için, ta gusl edinceye kadar ki zamanı abdestsiz geçirmemek için, bu arada teyemmüm edip öyle teyemmümlü durmuşlardır. Ve en kısa sürede, Allah'ın rahmeti ile yıkanıp durulanıp abdestlenip temizlenmek edeptendir. Ölümün ne zaman seni yakalayacağı belli değil; olur da o kısa süre içinde, Allah muhafaza, bir afet oluverir de ölü yakalanırsın. Adapazarı depreminde nice çıplak ölü yatan, cima edip de yatmış uyumuş ve afette ölmüş cünüp bedenler bulundu. Bunlara Allah rahmet edip cenazeleri yıkanmazsa, onlar bir daha cünüplükten kurtulamazlar; mundar mundar giderler ahirete. O yüzden ölüm yakalamadan en kısa sürede abdestlenmek; ve gece cima edildiyse bir saat, bir buçuk saat içinde hemen banyo edilmeli; veya beklemek zorunda isen o sürede işte teyemmümlü bulunmak evliya âdetidir, sakınan korunan kimselerin ahlakıdır.
---oOo---
Eğer bir memlekette muz veyahut temsili misal ile üzüm yetişebilecek bir havası varsa, toprağı da varsa; o devletin o muzu ve üzümü hep dış devletlerden satın alacağına, kendi memleketine dikmesi, veya başka ağaçları o meyvelerden aşılayarak orada da yetiştirip çoğaltması daha iyi değil midir? Ve çoğalma yöntemi üçtür: Ya onları başka devletten satın alacak, kendi devletine getirecek; yahut oraya ağaçlarını dikip yetiştirecek; yahut başka dallara o ağaçlardan aşı yapacak.
Ve Mehdi aleyhisselam da bir dal ise, Muhammed'in dalı ise; onu da herkesin bilmesi ve ondan tadabilmesi için, önce onun da çoğalması, yani her yerde ondan olması lazım gelmez mi! Eğer temsili misal ile elma bir tane olursa, o elmadan kaç kişi tadabilir, değil mi? Ve hal böyle olunca elma dikmek için önce ilk elma dalının meyve vermesi, ve o meyvanın da olgunlaşıp içinde çekirdeğinin dürülmesi lazımdır. Ve o çekirdek olgun bir çekirdek olunca, onu alıp da sen dikince ikinci bir elma dalın olur. Ve Hz. İsa ise kimin dalının meyvası? Daha önce yazdık: Mehdi'nin meyvası. Ve o, ruh yöntemi ile çoğalabilen birisi, dedik. Ve elma dalının elma meyvesi vermek için önce bahar gelmesi, ve yeterince sulanması, ve çiçek açması lazım. Ve çiçek açması da yetmiyor; o çiçekleri bir arı veya kelebeğin veya bir rüzgârın döllemesi lazım, değil mi? Döllenmemiş çiçekte meyve oluşmaz, değil mi? Ve hal böyle olunca, o dalda biten bir elmanın o dal babası, toprağı anası iken; ve o elmalara biz "falan dalın elması, filan dalın elması" diyorken, onu dölleyen bir arıdan hiç bahsetmeyiz. O arı o meyvanın nesidir? Anası mı, babası mı, yahut ruh babası mı, yahut kelebek nesidir? Hâlbuki onu dölleyen o; o olmasa meyve olmaz, dedik. O zaman babası, anası, o dal ile o bahçenin toprağı mı, yoksa dölleyen arı mı? Ve bir çocuğun fiziki anne babası vardır; onlar cima ederler ve fiziki olarak çocuğun tohumunu atarlar. Ama işte Mehdi gibilerde, onun çiçeğini dölleyen ruh babalarıdır. Eğer o baba Mehdi gibi salih kimse ise, o çocuk salih ve said kimselerden olur; yok süfli bir ruh döllediyse, o çocuk şakilerden olur.
O zaman Mehdi'nin bazen zaman zaman ruhi olarak dünyayı döllemesine niye şaşarsınız? O çocukların annesi yine annesi, babası da babası; O (Hz. Mehdi) sadece aynen elma dalının çiçeklerini dölleyen bir arı gibi, Muhammed'in Hz. Ali'den olma Ali soyu, veya ruhen dölleyebilen arı soyudur.
Ve gafillik edip de Mehdi'nin döllediği çocukları kürtaj ile kesmeyin, ey kâfirlerden yana olanlar veya mümin aileler.
Şimdi Muhammed dünyada gezer olsaydı, hangi mümin, imanlı kadın ondan çocuk yapmak istemezdi? Soruyorum size. Ve şimdi zamanın sahibi Mehdi'dir; ve o da Muhammed'in bir dalıdır. Aynı elmanın meyvası gibi, onun da meyve vermesi için dünyada tohum atması gerekmez mi, ve çoğalması gerekmez mi? Bir elma kime yeter, 8 milyarlık dünyada?
Ve yakın tarihlerde hamile kalan veya Mehdi zamanında hamile kalan kadınlar, o çocukları muhafaza ediniz. Yakın zaman içinde hamile kalanlar için, o çocuk bir başak çocuk olarak dünyaya gelir inşallah; ve Mehdi çoğalır inşallah.
---oOo---
Biz evimizde alaturka tuvalet kullanır ve taharet ederiz. Evinde alafranga tuvaleti olanlar ve artık taharet etmeyen insanlar bizi gözetleyip bir de bize pis muamelesi veya lakabı yakıştırmaya kalkıyorlar. Ve "elimizle taharet edince ellerimiz pis oluyormuş."
Muhammed'den önce taharet nedir bilinmiyordu; ve gö... yıkanması Muhammed'den öğrenildi. Muhammed çok mu pisti de eliyle taharet etti ve müminlere de taharet etmesini öğretti? Alafranga tuvaletli evlerde oturup bir de "elim batacak" diye gö... yıkamaya üşenen gafillerin eli temiz ama kıçları çakıldaklı maalesef. Çakıldak ile namaz kılınmaz; biz Muhammed'den böyle duyduk, böyle öğrendik. Yüzü yüz yıkamıyor; yüzü de el yıkıyor, kolu da, kıçı da el yıkıyor. Poponu popon ile yıkayamazsın; yine elinle yıkamak zorundasın. Banyo ederken po... kafanla mı yıkıyon, gafil?
---oOo---
Bu dünyada baki kalan hoş bir seda imiş. Hoş seda nedir? Güzel bir anma ile hatırlanmadır.
Edison lambayı buldu ve bize hâlâ ışık veriyor. Ve Edison için bazı âlimler "kâfir" demişler. Bre gafil hoca, gafil âlim! Kâfir demek karanlık, zulümet sahibi demek. Bre gafil, gece olunca lamba yakıyon; Edison lambası senin evini aydınlatmıyor mu? Nasıl oluyor da Edison kâfir oluyor? Kâfir karanlık enerji yayar; kâfir aydınlık enerji yaymaz ki... Ya gece vardır, ya gündüz; yani ya siyah ya beyaz; ya mümin ya kâfir. Ve sen onun ışık veren lambasını kullanıp aydınlanıp da bir de ona kâfir demen ne kadar gafillik, değil mi? Ve geçen dedik ki bizler Allah'ın yeryüzündeki halifeleriyiz. Ve Allah, Edison'da lamba ilmini açığa çıkardı.
"Allah, göklerin ve yerin nurudur…" diye başlayan Nur Suresi 35. ayette anlatılmak istenen nedir?
Allâhu nûrus semâvâti vel ard, meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâhun, el mısbâhu fî zucâcetin, ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durriyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr, nûrun alâ nûr, yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâsi, vallâhu bi kulli şey'in alîm.
Meali:
Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nur, 24/35)
Burada Allah bir ampulü yahut bir lambayı tarif etmiyor mu? Bu kadar mı zor bu ayeti anlamak?
Ve biz Allah'ı nur saçan bir ışık olarak da biliriz. Ve Edison ne ile tanınır oldu? Lambası ile; nur saçan bir lambası ile. O zaman nur saçan Allah'ı nasıl anlayacağız? Ve o halifede, Edison halifesinde açığa çıkan ilim ile anlayacağız: Allah nasıl nur saçar diye. Çünkü floresan beyaz ışık saçar, yani nur yayar. Ziya ise güneş ışığı. Ve size ziya için alfa hareketini öğrettik. Size komik, kısa, yaşanmış bir olay anlatayım: Evimizde kedimiz var; evde bir de o kediye oynasın diye koyduğum plüş oyuncak tazman canavarımız var. Dün kedimin yatağının yanında tazmanı yerde düşmüş gördüm. İlahi yara Rabb, yer gökmü öğrendi bu ziya hareketini, alfa hareketini? Ne oldu bilir misiniz? Yere düşen tazman oyuncağını da alfa hareketi yapar vaziyette buldum. Yani Rabbime şükür, ektiğimiz tohum, ziya tohumları çiçek açmış demek ki, hamdolsun.
İşte hoş bir seda ile anılmak böyle bir şey: Yaptığın bir güzelliğin meyve vermesi; ve sen gittikten, ahirete göçtükten sonra da o öğrettiğin güzellik ve ahlakın yaşanması. Veya bir cami, bir çeşme, veya hayırlı bir evlat ile yeniden çağrılıp güzel bir mecliste, hoş bir sohbette anılman; yahut bizim öğrettiğimiz alfa hareketi gibi, turuncu giymek gibi, veya sakal sünneti gibi... Ve öğrettiğimiz bilgiler gibi, bilgileri yaparak bizi öldükten sonra geri çağıracak olanlar için Rabbime hamdederim. Ve Muhammed yeniden yeniden doğmakta; Muhammed anılmasa, salavat edilmese, ona hatırlanmasa, unutulsa, o yeniden doğabilir mi? Nice adı şanı unutulmuş insanlar var; onlardan bir eser, bir ses gelmez artık. Ama nice erler var ki onlardan her mecliste bahsedilir. Ve biz ahirete göçünce bizi hayırla yâd edeceklere şimdiden teşekkür ederim. Bizi kabrimizden yeniden doğmamız, bir anneye varmamız için hoş bir seda ile çağıran ve çağıracak olan mümin kardeşlerimi öpüyorum şimdiden.
Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat."
İnnallâhe azîzun zuntikâm.
....
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
-----
Belis sâatu mev'ıduhum ves sâ'atu edhâ ve emerr.
Meali:
Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.
14/47
O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve Kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Allah'ın huzuruna çıkarlar.
14/48
İşte onların defalarca çağırıp durdukları saat (Kıyametin saati) bu saattir.
54/46
Sadakallahül Aziym — İbrahim ve Kamer Suresi
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
(Hadis-i Şerif, Tirmizî, Menâkıp, 69)
Allahümme Salli ala Muhammed.
Allahümme Salli ala Seyyidina cemiil enbiya velmürselin, velmelaiketül mükarrebun.
Allahümme Salli ala Seyyidina Mehdi ve Ashabihim.
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Geçen hafta anlattığımız mesele olan, Mehdi'nin dünyayı zaman zaman ruhen döllediğini yazmıştık. Birkaç gafil hocanın yüzünden, insanlar bu hususu inkâr edenler oldular. Birkaç genç erkeğin bunu gururlarına yedirememesi yüzünden, yine kâfirlerden tarafın yarısından fazlası buna itiraz edip isyan çıkardılar.
Allah'ın laneti, fitne çıkaranların üstüne olsun.
Bre gafil âlim, gafil hocalar takımı! Biz öyle bir dinin mensubuyuz ki, bir erkek çocuğun râşid olabilmesi için — hani sizin söyleminizle "reşid" olması, bizim söylemimizle "râşid" olabilmesi için, yani baba olabilecek bir erkek olabilmesi için — onun "hamamcı" olması ele alınmış. Yani rüyasında bir kadın veya bir kızla cinsî münasebette bulunup menisinin fışkırması, ve artık bir baba olabilecek yaşa erdi; "râşid oldu" denir, veya "reşid oldu" denir. Yani râşid veya reşid ne demekmiş:
İşte baba olabilecek olgunluğa "râşidlik" deniyormuş. Yani Râşid, baba olabilecek olgunluk demekte. Râşid Mehdi'nin ahirzamanda doğacak çocukların çoğunun babası olmasını niye yadırgarsın? Reşidlik, babalık onun ana görevi iken, sen veya birkaç gafil bunu ondan alıp engel olacağınızı mı sanıyorsunuz? Eğer ondan râşidlik giderse, kimse artık baba olabilecek, reşid olamaz; ve çocuklar "mürahik" durumuna düşer. Mürahik demek, 15 yaşına kadar hamamcı olmamış erkek, veya hayız görmemiş kıza "mürahika" denilir; yani olgunlaşmamış, yani erkek veya kadın olamamış insan demektir.
Ve birkaç adam diyor ki Cübbeli Ahmet'in kitabında yazıyormuş: "Ne yani, kadını ile cima ederken müridler şeyhini düşüneceklermiş." Ve bu ne demek? "Toplu cima mı ediyonuz, grup sex mi yapıyorsunuz?" demeye getiriyor, bu gafiller.
Bre gafil! Eğer sen baba olabilecek veya baba olmuş bir adamsan, senin ergin yaşa ulaştığın 13-15 yaşlarından beri rüyanda yattığın, sex yaptığın kadınlar kimdi? Onlar dünyalı değil de uzaylı mıydı? Ya mahallenin bir kızı, yahut gördüğün bir sanatçı, veya okuldan biriydi. Ve sen onlarla sex yapınca oluyor da, Mehdi seninkilerle sex yapınca mı olmadı, gafil hoca? Şeyhi tefekkür edince mi olmadı? Zekerini sokan sensin ama, onun ruhu orada bulunur. Ve orada şeyhin veya Mehdi'nin o birleşmede hazır bulunması, onun seninle birlikte o çocuğun tohumunu atmasıdır. Sen elin karıları, kızlarıyla 15 yaşından beri birleşirken oluyor da, seninki ile birleşince mi olmadı, öyle mi? O rüyaya giren bir kadın, rüyaya girmesini bilen bir kadın; ve sen onunla sex yapınca normalinde o kadın gerçekten seninle birleşti zaten, gafil, bunu biliyorsun da... Mehdi ruh yöntemi ile kadınlarla birleşti, ve arı gibi kadınları dölledi deyince niye şaşıyon, gafil hoca, gafil âlim?
---oOo---
Nefs-i Marziye Nedir? Senin razı olduğun değil — Allah'ın senden razı olduğu nefis makamı nedir?
Öncelikle nefis demek, vücut denilen araba veya motoru süren sürücü, şoför mânâsındadır. Ve bu motor ve araba yaptıklarından hesaba çekilecek olduğu için, onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler yaptırılabilmesi için önce terbiye edilmesi gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek gerekir. Ve burada İslam'ın şartları olan namaz ve oruç devreye girer. Ve işte oruç ile insan önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atına, motoruna gem vurmayı, veyahut arabasında nasıl fren sistemini kullanması gerektiğini öğrenir. Ve oruç ile yemeye helal olan bir şeye gem vurulur. Daha sonra cima'ya gem vurulur; yani frene basması öğrenilir. Ve bunu öğrenince, artık insan İslam'ın haram ve yasak dediği durumlarda frene basıp nefis atının gemini çekerek onu durdurur. Ve nefis kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiye ehli olur. Ve işte:
Nefs-i Marziye Nedir? Senin razı olduğun değil — Allah'ın razı olduğu nefis nedir? Denilince:
Nefs-i Râziye'ye yükselmiş bir nefis, artık Rabbimizin her yarattığının kader çizgisinde doğru ve hak olduğunu anlamaya başlar. Ve "keşke"lerini bırakırsa, ve sebeplerde boğulmaz ise, artık onun melekleri anlamaya başladığı zaman, nefs-i Marziye'ye adım atmış olur. Ve hayatta seçeneklerin bol olduğunu anlaması, ve kör cahil gibi bir kararda diretmemesi gerektiğini anlayınca yine Marziye'de yol almaya başlar.
Ve dinimiz bize meleklerin yemediğini, içmediğini, tuvalet de yapmadıklarını, ve cinsî münasebette de bulunmadıklarını bildirir. Ve böyle olunca dünyamızda bunu yapabilen canlılara bizler "elementler" diyoruz. Ve atomlar ve elementler canlıdırlar; içlerinde hareket hâlinde olmalarına rağmen, elektronların atomun çekirdeği etrafında dönme hızları, onların katı mı sıvı mı olduğunu belli eder. Hızlı dönen elektronlar onları sert yapar; içine başka cisimlerin girmesine, onların hızlı dönmeleri sebebiyle engeller. Aynen bir pervanenin saniyede 300 bin döndüğünü düşün; ve sanki pervanenin boşlukları olmadığını, ve sanki yuvarlak bir zil ve tek bir parça dönüyormuş gibi, onun menzilinde katman oluşur. Ve o, içine başka bir şeyin girmesine müsaade etmez. İşte elektronların hızı da yoğunluğu da bizim elementleri katı, sert; veya sıvı, yumuşak; veyahut gaz diye atfetmemize sebep olur.
Ve işte bu melekler ordusu, bizim sesimizi duyar, anlar, duruma göre hareket ederler. Ve göz denen canlı organizmasında 300 veya 300 bin tane melek görevli olduğu bilinmekte; yani göz 300 bin parçadan oluşuyor. Ve canlı organizmalar moleküler yapılardan oluşmakta; yani molekül, birkaç atom cinsinin birbiriyle kurduğu fiziksel bağlara molekül diyoruz. Ve moleküller ise yediğimiz, içtiğimiz yiyeceklerden alınan öz maddelerden imbiklenen atom parçacıklarının, özel bir formül ile yaptıkları moleküler bağlar. Ve o elementler göz denen moleküler yapıyı oluşturunca, görme sinyallerini algılayıp beyne sinir sistemi yoluyla göndermekte; ve beyinde ise o görüntü hakkındaki bütün veriler ile, ona karşı yapılacak hareket ve davranış hakkında bir karar verilir.
İşte meleklik vasfı bu elementlerle algılanabileceği için, mesela su molekülünün kaynama noktası 100 °C ve demirin 1500 °C'ler arasında. Ve insanda ya melekliğe doğru gider, yahut cin ve şeytanlığa doğru. Ve şeytanın maddesi demir ve ona yakın maddeler. İşte o "kalû belâ"da secde etmeyeceğini iddia eden yapı; yani "eğilmen, bükülmen" diyen yapı. Demir gibi sert; işlenebilmesi ve yararlı hâle getirilebilmesi için ısıtılması, ateşe tabi tutulması gereken yapı. Ve ateşe maruz kalıp kaynama noktası değil ama, yüksek derecede ısınınca işte onu eğip büküp şekil verilir. Ve demirciler işte, ona eğilip bükülebileceğini öğreten, ve onu terbiye eden; aynen at terbiyecisinin atın sırtına eyer vurduğu gibi. Demir terbiyecisi bir demirci de, demire şekil vermek için onu ısıtıp kızdırır; ve kızan demir yumuşar, ve dövüle dövüle şekil alır. Yahut dökme demir gibi 1150 °C derecelerdeki demir, kaynama, ergime noktasına varmış olur ve sıvı hâle geçer. Ve sıvı hâldeki demir de kalıplara dökülerek, onun yararlı bir kalıba, şekle girip insanın hizmetine verilecek birer — mesela mazgal demirleri gibi, veyahut kalorifer demirleri gibi — şekillerdeki yararlı değişik demir kalıplarına dökülerek işte insanların hizmetine girer. Ve nasıl at üstüne eyer vurulunca evcil olup hizmet ederse, demir dahi demircilerin elinde terbiye olup insanların hizmetine girer ve işe yarar hâle gelir.
Allahü Teâlâ Adem Atamızı yarattıktan sonra bütün herkese "Benim halifeme secde edin" dedi. O secde, Adem Atamızın taşıdığı Muhammed A.S.'ın nurunaydı. Yaratılıştan bu yana melekût, ceberût, lâhut ve İslam olanlar o nura tavaf ederler; o secdenin simgesi ama, İblis müstesna. İşte İblis secde etmedi Adem Atamıza. Bütün melekût ve diğerlerinin secdesi Rabbimizin ilminde gün hesabıyla beş yüz sene sürdü. İblis, lanetli, herkes secdeye varırken ayakta beş yüz sene durdu kaldı. Kibrinden her şeyi değişti; itaati isyana, şekli şemali, melekliği, her şeyi değişti. Bu süre içinde hem de Adem Atamıza sırtını döndü. Bir şeylere kızıp sırtınızı dönmeyin insanlara; bu şeytan ahlakıdır. Allah'ım inananları şeytan aleyhillâne ahlakından uzak etsin. Daha sonra mühlet aldı, ve cennette Havva Annemizi kandırıp buğdaydan yedirdi. Buğday posalı idi; Allahü Teâlâ yasaklamıştı, "Bu yüzden yemeyin" demişti. Havva Annemiz de Adem Atamızı yanılttı; ikisi de yediler. Az sonra barsaklar çalıştı ve def-i hacet ihtiyacı hissettiler. Adem Atamız aranmaya başladı. Allahü Teâlâ biliyordu fakat sordu Adem Atamıza: "Adem, ne aranırsın? Pislenilecek yer?" Allahü Teâlâ Adem Atamıza dedi: "Cennette pislik olmaz; in dünyaya, oraya pislen." Yani ey insanoğlu, dünya pislenme yeridir, def-i hacet yeridir. Burada mal mülk tutmak, keyif yapmak yeri değil. Cennetten indirilmeden önce Adem Atamızdan Peygamberimizin nuru alındı; ilk ameliyat. Ondan sonra dünyaya indirildi. Dünyada Adem Atamız Havva Annemizle ayrı yerlere indirildi. Adem Atamız çok üzüldü, pişman oldu; Havva Annemizden de ayrı düşmüştü. Hem tövbe ediyorlar, hem de birbirlerini arıyorlardı. Adem Atamızın boyu 70 zira idi; yani parmakların ucundan dirseğe kadar olan yer bir zira. Yani yaklaşık 28-30 metre civarında; tam kaç metredir Allahü Teâlâ bilir. Dünyada birbirlerini ararken Arafat'ta buluştular. Yani konumuza geri döndük: Hacda tavaf ve sa'yin yanında bir de Arafat'ta vakfe yapılır. Şimdi bunun hikmetini anlatacağım. Adem Atamız tövbesinde dedi ki: "Cennetin kapısının üzerinde yazıyordu ki: 'Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah.' Yâ Rabbi, cennetin kapısında yazan isminle beraber yazdığın Muhammed'in hatırına bizi bağışla" dedi. Cenab-ı Hak nidalarını duydu ve tövbelerini kabul etti. Ve Arafat'tayken bütün dünya, âlem, yıldızlar, her şey durduruldu; yani vakfedildi. Ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın nuru, Adem Atamıza tekrar yerleştirildi. İşte Arafat'taki vakfe bu sebepledir. Yani ikinci ameliyat. Bu sünneti Peygamberimiz de yaşamıştır; iki defa manevi ameliyat olmuştur. Yani ameliyat olanlar üzülmesin; ameliyata gidecekler desinler ki: "Adem Atamızın sünnetini, Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın sünnetini yaşamaya gidiyoruz" niyetiyle ameliyata girsinler. Allah'ın izniyle ameliyat şifa olacaktır.
Yine cam denen madde, silisyum veya silikat, yani kum tanesi ısıtılarak elde edilir; ve onun terbiyeti yine ateş iledir. Ateşte, cehennemde terbiye olur. Ve cehennemin sıcak tabakası ile terbiye olur. Ve ısıtılınca bardak, tas, tabak veya pencere olur, veya ayna hâline girer. Ve cam yine kırılgan yapıdadır; onu işledikten sonra soğuyunca yine o sanki eski hâli gibi sert olur; ve o hâlde iken onu bükemezsin; bükmeye kalkınca kırılır.
İşte Havva Annemiz için yapılmış olan rivayetlerde geçer ki, Havva Annemiz Hz. Adem'in kaburga kemiğinden halk oldu. Ve kadın kısmını eğer serbest bırakırsan kaburga kemikleri gibi eğik kalır; veya onu tamamen düzeltmeye kalkarsan kırarsın, incitirsin. Ve hal böyle olunca kadını ne serbest bırakacaksın — öyle davulcuya, zurnacıya kaçacak kadar — ne de zorlayıp dosdoğru olacaksın diye eğriliğini düzeltmeye kalkacaksın. Ve ona yumuşaklıkla muamele edip hafif bükeceksin; ve onu kırmadan eğri olduğu yerlerde ona direnç uygulayacaksın. Ve fazla direnç yine onu kırar, incitir. Yani elementar yapı... Bu rivayet bize kadının nasıl bir elementar yapısı olduğunu anlatır. Ve kemik serttir; mesela bacak kemikleri eğilmez, eğersen kırılır. Ama Allah, kaburga kemiğini öyle halk eder ki, o hafif eğilebilecek yapıdadır.
Yani kadının terbiyeti de aynen demirinki gibi olmasa da, ona yakın olarak; ne serbest bırakacak, ne de ip gibi dosdoğru yapacan onu. Aynen göğüs kafesindeki gibi; ve 12. kaburgaların ağzı açıktır, ve onlar esnek bir yapıdadır, ve vücudun durumuna göre esnerler. Ve onun görevi kalbi ve ciğerleri korumaktır. Yani kadın, erkeğin zırhı gibidir.
Hal böyle olunca, su 100 °C'de kaynar; daha önce kaynamaz. Ve yemek, sulu yemek kaynamadan pişmiş olmaz. Ve en az 100 °C'lik bir cehennem ateşine maruz kalır o yiyecekler. Veyahut yanmış, hararet yapmış bir beden soğuk su ister; onun içebileceği soğuk su en fazla 4 dereceye kadar olan su soğuktur. Ondan ötesi donma derecesine girmeye başlar; ve eksi bir derece donma noktasıdır; ondan sonra su katı hâle geçer, ve artık içilmez olur. Yani su ise senin cibilliyatın; su isen, seni soğuk ile terbiye edersek, sen 4 dereceye kadar sıvı kalabilirsin; eksi bir derecede donarsın, artık katı olursun. Yani aynen sistemimizdeki Uranüs gezegeni gibi; havanın ve suyun donduğu nokta. Ve yani Uranüs'ün olduğu nokta demek oluyor ki, güneş sistemimizin dört dereceden daha az olduğu bir uzaklık noktası. Ve hal böyle olunca ondan daha uzağa gidildikçe sıcaklık daha da düşer; ve dört dereceden az sıcaklık olan bir yerde hayat olmaz, değil mi? Ama su molekülleri katı hâldedir ve canlı organizmalar vardır yani.
Yani sen ey insanoğlu, su gibi aziz bir kimse olsan, çok faydalı bir kimse olsan; senin öğreneceğin yapı, yani Hz. Osman gibi faydalı, Hz. Ebubekir gibi din-i mübîne faydalı bir yapıda olsan, sana öğretilecek olan: Dört dereceden aşağı geçersen sıvı olmaktan çıkarsın, katı buz olmaya doğru gidersin; ve faydan azalmaya başlar, istidatın bozulur; ve ondan sonra artık organizmaları saklamakta kullanılırsın. Ve yine sıcağa tabi tutulursan, 100 °C kaynama noktan; bu sefer ondan yüksek derecede hiddetlenirsen, sen buhar olur uçarsın, kabına sığmamaya başlarsın. Ve gaz aynen kaynayan çaydanlığın tepesinin atması gibi, tepen atıverir. Ve eğer bir yerde gaz çoğalır ve kapağını da atamazsa, orayı patlatır ve dışarı çıkar.
Su gibi saf ve temiz olsan yine olmaz; ve bazen kötü olmayı öğrenmen lazım. Ve Hz. Ömer veya Hz. Ali'ye bir adam hakkında "Çok saf, temiz ve çok iyi" dediler. O da "O adam kandırılmaya çok müsaitmiş" dedi. Yani affedersiniz, çok iyi olursan, bir şeytan askeri gelir ve "Aç donunu da bilmem ne eden" demeye kalkar. Ve kadın olmak o donu açmak ile başlar. Yani kadın ilk kanan... Yani Hz. Havva'dan önce Lusi diye bir Havva daha varmış diyorlar. Ve şeytan gelip "Aç bilmem neyini" deyince ona kanan ve açan, kandırılan, ve şeytan soyunu üreten Kabil'lerin soyu. Ve ondan sonra şeytanın erkekliği ve dişiliği Allah yok etmiş, ve Havva'yı yaratmış. Ve Havva'yı ise yine saf bulup kandıran hain şeytan ve askerleri. Yani kadın kandırılmaya müsait. Erkeklik ise işte kanmamasını öğrenen, donunu açmamayı öğrenen kimse. Ve eğer erkekleri kandırıp da onlar donunu açarsa homo olur; ve artık ondan erkeklik, kadınlık gider, nötr durumuna düşer. Affedersiniz, erkekliği, dişiliği olmayan, cibilliyatsız şeytan olur. Şeytanın tiki yoktur ve kuyruğunu kıçına sokup üreyen yaratık; yani kendi kendini dölleyen yaratık. Yani zekerini fazla uzatmaya kalkanlara "Öyle seninki o kadar uzunsa, döndür de kıçına sok" denir. Yani o kadar uzattınsa artık kıçına sok da şeytan ol demektir bu. Yani cibilliyatsız, şerrefsiz, hain, kalleş gafil yaratık.
İşte Kur'an'da geçen "vusta yol" bu yüzden önemlidir. Atomları anla, anlamasına ama; demiri öğren ama, demir olup demirin düştüğü hataya düşme. Suyu öğren ama, suyun düştüğü tuzağa düşme diye sana nefs-i Marziye makamı öğretilir. Yani pipisi, tutisi olmayan meleklik vasfını öğren; ama sen insan kal. Ve yerince baba ol, yerince anne ol; ve yerince merhametli, yerince cebbar ol; yerince mümin, yeri gelince Hâlid bin Velid gibi ol — karşındaki bir Muhammed'se bile. Ve kanma öyle her lafa, her söze; hemen bir düşün, tefekkür et: "Bunun önü ne olur, sonu ne olur?" diye. Hemen atılma.
Ve demir oldunsa, senin yararlı hâle gelmen demek, önce azabı tadacan, ateşe tabi tutulcan. Ve sonra "yandım, piştim" demek olmaz. Seni terbiye edicin hangi kalıba soktuysa, ondan razı olabilmektir. Senin razı olduğun değil, Allah'ın senden razı olduğu yeri bilmektir. Ve Allah seni su yaptıysa, bil ki senin kaynaman, pişme noktan 100 °C. Ve sen 80 °C'de yoldan çayma bekle; yansan da, buhar olsan da, sen uçup melek olmak istiyorsan, önce 100 °C'de kaynayacan, ondan sonra uçmayı öğrenirsin, buhar olursun. 80 °C'de evliya kesilip uçuyon, kaçıyon numaraları çekme insanlara.
Ve Allah kâinata fizik yasaları diye yasalar koymuş; ve melekleri anlamak, onları bilmek ile olur. Ne ne zaman radyoaktif olur, ne ne zaman ışık verir, ne ne zaman kaynar, ne ne zaman donar, ve ne zaman ağır olur, ne zaman hafif olur... Bunları bilmek melek ilmidir.
Allah'ın kâinata koyduğu yasalar, melek yasalarıdır. Mesela 1 dioptri gözlük olmuş bir cam, bir dioptri göstermek ile sorumlu; o, onun sahibinin koyduğu kalıba %100 uyar ve 1 dioptri gösterir. Buna tam itaat eden meleklik denir. Onda sapma olmaz. Ve sen o meleği anlayacak isen, ve gözlük olabilecek bir saflığa ulaşmak istersen, önce dioptri yasalarını öğreneceksin. Ve şeyh için derler ki: "Onun müridi, gassalın — yani ölü yıkayıcının — elindeki ölü gibi olacak. O seni o yana çevirirse o yana, bu yana çevirirse bu yana döneceksin. Sen ölüsün; sende itiraz olmaz, olamaz yani." İşte meleklik, canlı olmana rağmen ölü gibi olmaktır; ve kapı, duvar, çanta, gömlek gibi ölü gibi davranabilmektir. Yaratan sana hangi kural ve yasa koyduysa, ona tam itaat etmekle sorumlusun. Ve su isen, odunsan, senin kaynama noktan 100 °C; bundan aşağısında olmaz. 80 °C'de vıyklarsan indirirler ocaktan; ham kalır, kaynamış olmazsın, ve makam-ı Marziye'ye çıkamazsın. Senin razı olduğun 80 °C'ye değil, sen Allah'ın sana koyduğu yasa olan 100 °C'den razı olmalısın. Senin razı olduğun, "yeter" dediğin yer değil; Allah'ın senden razı olduğu yer önemli. Yine donma noktan belli: Eksi bir derece. Ondan önce hafif donarsın ama tam donma noktası sıfır ve altı. Ondan önce "dondum" olmaz, "katı oldum" olmaz. İşte bunları anladığın gün makam-ı Marziye'ye çıktın demektir. O güne ve o yere varırsan, orada bu garip Râşid kulun da onların meclisinde anılır, olur mu, unutma haaa.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Hilâl’i gördüğünde şöyle derdi:
Ürüşdü Hadisi
Bilâl b. Yahyâ b. Talha b. Ubeydullah’ın (r.a.), babası aracılığıyla dedesi Talha b. Ubeydullah’tan (r.a.) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Hilâl’i gördüğünde şöyle derdi:
“Allah’ım! Hilâl’i üzerimize bereket, iman, esenlik ve İslâm ile doğur. (Ey Hilâl!) Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah’tır.” (Tirmizî, Deavât, 50)
Allahümme ehillehû 'aleyna bilyümni vel imâni vesselameti velislami Rabbî ve Rabbükallah Hilalü hayrin ve ruşdin
“Yıldızlar, gökyüzünün güvenceleridir. Yıldızlar gitti mi, gökyüzüne vaad edilen (kıyamet) gelir. Ben de ashabım için güvenceyim. Ben gidince de ashabım için beklenen (fitneler) gelir. Ashabım da ümmetim için güvencedir. Ashabım gidince de ümmetim için beklenen (yoldan sapmalar) gelir.”
Bakış Açısına Göre Doğru: Üçgen, Kare, Daire ve Elipsin Hakikati
İnsanların dünyaya, olaylara, insanlara ve hakikate bakışları birbirinden farklıdır. Aynı olaya bakan iki insan, birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. Birinin doğru kabul ettiği şey, diğerinin yanlış kabul ettiği bir düşünce olabilir.
Bunun temel sebeplerinden biri, insanın sahip olduğu bakış açısıdır.
Her insan hayatı kendi tecrübeleri, bilgileri, inançları, yaşadığı olaylar, aldığı eğitim, çevresi ve ruh hâli üzerinden değerlendirir. Dolayısıyla herkesin zihninde olayları anlamlandırdığı farklı bir "şekil" meydana gelir.
Bunu bir benzetmeyle anlatacak olursak, insanların doğrularını üçgen, kare, daire ve elips gibi farklı şekillerle ifade edebiliriz.
Üçgenin Doğrusu
Üçgen şeklinde bir bakış açısına sahip olan insan, dünyayı üçgenin sınırları içerisinde değerlendirir.
Onun için olayların başlangıcı, gelişimi ve sonucu belirli köşelerden geçer. Düşüncesi keskin olabilir; belirli noktaları birbirinden ayırabilir ve meseleleri net sınırlar içerisinde değerlendirebilir.
Üçgen kendi içinde tutarlıdır.
Fakat üçgenin kendi içindeki doğrusu, karenin doğrusu değildir.
Üçgenin "benim doğrum budur" demesi, onun bütün şekillerin doğrusu olduğu anlamına gelmez. Sadece kendi bakış açısının oluşturduğu sistem içerisinde doğru olduğunu gösterir.
Karenin Doğrusu
Kare şeklindeki bakış açısına sahip insan ise olayları dört köşe ve dört sınır içerisinde değerlendirir.
Onun düşünce sistemi üçgenden farklıdır.
Kare, üçgeni gördüğünde:
"Senin doğruların benim doğrularımla aynı değil."
diyebilir.
Üçgen de ona:
"Senin doğruların da benim doğrularımla aynı değil."
diye cevap verebilir.
Fakat burada önemli bir nokta vardır: Birbirlerinden farklı olmaları, ikisinin de kendi sistemleri içerisinde doğru olamayacağı anlamına gelmez.
Çünkü üçgen üçgendir, kare karedir.
Bir üçgenden karenin özelliklerini beklemek ne kadar yanlışsa, kareden de üçgenin bütün özelliklerini taşımasını beklemek o kadar yanlıştır.
Dairenin Doğrusu
Daire ise daha farklı bir bakış açısını temsil eder.
Dairenin başlangıç ve bitiş noktası birbirine yaklaşır. Hatta geometrik olarak dairenin belirli bir başlangıç ve bitiş noktası yoktur.
Bu nedenle dairesel bakış açısına sahip insan, bazı meseleleri döngüsel şekilde değerlendirebilir.
Onun için başlangıç, başka bir başlangıcın sonucu olabilir.
Bitiş, başka bir başlangıcın kapısı olabilir.
Bir düşüncenin sonunda tekrar başlangıç noktasına ulaşmak, onun açısından çelişki değil, döngünün tamamlanmasıdır.
Bu bakış açısına sahip bir insan, kare şeklinde düşünen birine baktığında onun düşüncesini sınırlı görebilir.
Kare de daireye baktığında:
"Sen neden başladığın yere tekrar dönüyorsun?"
diyebilir.
Daire ise:
"Çünkü benim yolum böyle."
cevabını verebilir.
Elipsin Doğrusu
Elips ise daireye benzeyen fakat daireden farklı bir şekildir.
Elipsin de kapalı bir yapısı vardır; ancak daire gibi her yönde aynı değildir.
Bu da başka bir bakış açısını temsil edebilir.
Elips şeklinde düşünen bir insan, dairesel düşünceye benzeyen bazı özellikler taşıyabilir fakat olayları aynı ölçüde değerlendirmez.
Daire:
"Her yönde aynı uzaklık vardır."
derken,
Elips:
"Benzerlik var ama ölçüler aynı değil."
diyebilir.
Dolayısıyla insanlar arasında benzer düşünceler olsa bile, onların hakikati algılama biçimleri aynı olmak zorunda değildir.
Herkesin Doğrusu Kendisine Göre Doğru mudur?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir şeyin bana göre doğru olması ile mutlak anlamda doğru olması aynı şey değildir.
İnsan kendi bakış açısı içerisinde bir düşünceyi doğru kabul edebilir.
Bu, onun açısından gerçekten doğru olabilir.
Fakat insanın kendi doğrusu ile mutlak hakikat aynı şey değildir.
Çünkü insan sınırlıdır.
İnsan her şeyi bilemez.
İnsan olayların tamamını göremez.
İnsan geçmişi, geleceği ve bütün sebepleri kuşatamaz.
Bu nedenle insanın:
"Benim gördüğüm budur."
demesi başka,
"Hakikatin tamamı bundan ibarettir."
demesi başkadır.
Birincisi insanın kendi algısını ifade eder.
İkincisi ise insanın kendi sınırlı bakışını mutlaklaştırmasıdır.
Üçgen, Kare ve Daire Aynı Mıdır?
Hayır.
Üçgen üçgendir.
Kare karedir.
Daire dairedir.
Elips elipstir.
Bunların geometrik özellikleri birbirinden farklıdır.
Fakat burada daha derin bir mesele vardır: Farklı olmaları, birbirlerinin varlığını inkâr etmelerini gerektirmez.
Üçgen:
"Ben kare değilim."
diyebilir.
Kare:
"Ben daire değilim."
diyebilir.
Daire:
"Ben üçgen değilim."
diyebilir.
Bunların hepsi doğrudur.
Çünkü her biri kendi niteliğini ifade etmektedir.
Fakat üçgenin:
"Ben kare değilim, o hâlde kare yanlıştır."
demesi mantıksal olarak başka bir iddiadır.
Aynı şekilde karenin:
"Ben daire değilim, o hâlde daire yanlıştır."
demesi de doğru bir çıkarım değildir. Farklılık, yanlışlık anlamına gelmez.
Bakış Açısı ile Hakikat Arasındaki Fark
İnsanların en büyük yanılgılarından biri, kendi bakış açılarını hakikatin tamamı zannetmeleridir.
İnsan bazen bir dağın yalnızca bir tarafını görür ve:
"Dağ budur."
der.
Başka biri dağın diğer tarafındadır ve:
"Hayır, dağ böyle."
der.
İkisi birbirine baktığında birbirini yanlış anlayabilir.
Oysa ikisi de aynı dağın farklı taraflarını görüyor olabilir.
Burada mesele sadece kimin doğru söylediği değildir.
Asıl mesele: Kimin ne kadarını gördüğüdür.
İnsan bir parçayı görüp bütünü bildiğini zannettiğinde, kendi bakış açısını mutlaklaştırmış olur.
İnsan Neden Kendi Doğrusunu Mutlaklaştırır?
Çünkü insan çoğu zaman kendi tecrübesini merkez kabul eder.
Bir insan bir olay yaşamıştır.
O olaydan bir sonuç çıkarmıştır.
Sonra o sonucu hayatının genel kuralı hâline getirmiştir.
Mesela bir insan bir kişiden kötülük görür ve:
"İnsanlara güvenilmez."
sonucuna ulaşır.
Başka biri ise başka bir insandan büyük bir iyilik görür ve:
"İnsanlar aslında iyidir."
der.
Birinci insanın yaşadığı tecrübe gerçektir.
İkinci insanın yaşadığı tecrübe de gerçektir.
Fakat ikisinin tecrübesi bütün insanlığın tamamını açıklamaya yetmez.
İşte burada bakış açısının sınırı ortaya çıkar.
Hakikat Bir, Algılar Çok Olabilir
Buradan şu önemli sonuca ulaşabiliriz: Hakikat tek olabilir; fakat insanların hakikati algılama biçimleri çok farklı olabilir.
Güneş birdir.
Fakat güneşe bakan insanların gördüğü şey, bulundukları yere ve şartlara göre farklı olabilir.
Bir insan güneşin doğuşunu görür.
Bir başkası batışını görür.
Bir başkası bulutların arasından görür.
Bir başkası ise güneşli bir günde görür.
Güneş değişmemiştir. Değişen, insanın bulunduğu konumdur.
Bu nedenle insan kendi gördüğünü küçümsememeli; fakat gördüğünü de bütün hakikat zannetmemelidir.
İnsanın Doğrusu ve Mutlak Hakikat
Tasavvufî düşünce açısından meseleye baktığımızda, insanın bilgisi ve idraki sınırlıdır. Hakikatin mutlak bilgisi ise Allah'a aittir.
Kur'an'da: "Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir." (İsrâ, 17/85)
buyrulmaktadır.
Bu ayet, insanın bilgisinin sınırlılığı konusunda çok önemli bir ölçü verir.
İnsan ne kadar bilirse bilsin, bilgisi sınırsız değildir.
Bu nedenle insan:
"Benim gördüğüm budur."
diyebilir.
Fakat:
"Benim gördüğümün dışında hakikat yoktur."
demek çok daha büyük bir iddiadır.
Bakış Açılarının Birbirine Tahammülü
İnsanların farklı bakış açılarına sahip olması, birbirleriyle düşman olmalarını gerektirmez.
Üçgen kare olmak zorunda değildir.
Kare daire olmak zorunda değildir.
Daire de elips olmak zorunda değildir.
Fakat hepsi aynı varlık alanında bulunabilir.
İnsanlar da aynı dünyada yaşarken farklı düşünebilirler.
Bir insanın benim gibi düşünmemesi, onun insanlığını ortadan kaldırmaz.
Bir insanın benim gördüğümü görmemesi, onun mutlaka cahil olduğunu göstermez.
Belki o başka bir noktadan bakıyordur.
Belki onun gördüğü şey benim görmediğim bir taraftır.
Bu nedenle hakikati arayan insanın en önemli özelliklerinden biri tevazudur.
Çünkü gerçek anlamda bilen insan, bilmediği şeylerin de olduğunu bilir.
Sonuç: Doğrularımızın Sınırlarını Bilmek
Üçgenin doğrusu üçgendir.
Karenin doğrusu karedir.
Dairenin doğrusu dairedir.
Elipsin doğrusu elipstir.
Hiçbiri diğerinin aynısı değildir.
Fakat bundan: "Benim doğrum dışındaki her şey yanlıştır."
sonucu çıkmaz.
İnsanın kendi bakış açısı içerisinde doğru gördüğü şey, onun için anlamlı ve tutarlı olabilir. Fakat insan kendi doğrusunun mutlak hakikatin tamamı olup olmadığını da sorgulamalıdır.
Belki benim doğrum üçgen şeklindedir.
Seninki kare şeklindedir.
Bir başkasınınki daire şeklindedir.
Bir diğerininki elips şeklindedir.
Biz birbirimize bakıp:
"Sen benim gibi görmüyorsun."
diyebiliriz.
Fakat daha olgun olan söz şudur: "Senin baktığın yer benim baktığım yerden farklı. Belki senin gördüğün şeyi ben görmüyorum; benim gördüğüm şeyi de sen görmüyorsun."
Asıl hikmet, insanın kendi şeklini korurken diğer şekillerin de varlığını inkâr etmemesidir.
Çünkü bakış açısı farklı olabilir; fakat hakikat, insanların bakış açılarından daha büyüktür.
İnsan kendi doğrusunu aramalıdır; fakat kendi doğrusunu Allah'ın mutlak hakikati yerine koymamalıdır.
Ve belki de insanın ulaşabileceği en güzel olgunluk şudur: "Ben gördüğüm kadarıyla doğruyu söylüyorum. Fakat benim gördüğüm, hakikatin tamamı olmayabilir."
İşte bu söz, insanı hem tevazuya, hem hoşgörüye, hem de hakikati daha derin aramaya götürür.
Bir mürşide intisap etmeden kendimize göre zikir çekebilir miyiz?
Dinin yegâne sahibi Allah'tır ve O, dinini insanlara peygamberleri vasıtasıyla tebliğ edip öğretmiştir. Peygamberler, bazı kimselere dinin inceliklerini Allah'tan öğrendikleri gibi öğretmişlerdir. Herkes her bilgiye ulaşamaz.
İşte o derin dinî bilgilere ulaşan kimseler de, peygamberlerden sonraki nesillere dini tebliğ etmişler; bu süreç Tâbiîn, Tebeu't-Tâbiîn ve evliyalar zinciri olarak devam etmiştir.
Günümüzde ise, (İslam'ın özü bozulmadan önce) hakiki mürşitler bu görevi hakkıyla yerine getirmektedirler.
Bu bağlamda, "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" düsturundan yola çıkarak, herkes kendisine bir yol ve örnek seçer. Gerçek bir Allah dostunu bulamayan kişi, kendi kendine bir insanı örnek seçer. Ama o seçilenin yolu kim bilir nerededir, değil mi? Belki de şeytana tapıyordur.
Bu itibarla sormak isterim:
Mürşitsiz zikir edilir mi?
Kendi kendine zikir etmenin tehlikesi var mıdır?
Bir zikrin sonucu ne elde edilir? (Faydaları nelerdir?)
Bu usul ve sonuçlar kimler tarafından ve nasıl öğrenilmiştir? (Peygamberden öğrenilenler kimlere intikal etmiştir?)
Bugün bunu kimler öğretiyor ve bu silsilenin geçerliliği nedir?
Lütfen bu konular bağlamında açıklayıcı bir yazı hazırlar mısınız?
Mürşit, Zikir ve Manevi Rehberlik: Silsile ve Tehlike Meselesi
Dinin temel kaynağı Allah'tır ve O, kullarına doğru yolu peygamberler aracılığıyla göstermiştir. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) vefatından sonra, dinin hem zahiri (fıkıh, akaid) hem de batıni (tasavvuf, manevi eğitim) yönlerinin öğretilmesi, silsile-i saadet olarak adlandırılan bir zincir vasıtasıyla devam etmiştir. Bu zincir; Sahabe, Tâbiîn, Tebeu't-Tâbiîn ve ardından gelen Evliyalar ve Mürşitler ile günümüze ulaşmıştır.
Mürşit Kavramı ve Rehberlik Zarureti
Mürşit, Arapça "doğru yolu gösteren" anlamına gelir. Tasavvufta mürşit, bir kişiye manevi yolculuğunda rehberlik eden, dinin inceliklerini öğreten ve nefsin terbiye edilmesinde yol gösteren, ehliyetli ve icazetli kimsedir.
Makale sorunuzun merkezinde yer alan "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" sözü, tasavvufi bir düsturdur ve kişinin manevi yolculuğunda rehbersiz kalmasının tehlikesine işaret eder. Manevi yolculuk, nefsi terbiye etme mücadelesini içerir. Bu mücadelede, kişinin kendi arzularını, kuruntularını ve şeytani vesveseleri hakikat zannetmesi kolaydır. Mürşit, bu karanlık ve karmaşık yolda ışık tutar, manevi hastalıkları teşhis eder ve tedavi yöntemlerini (zikir, ibadet, ahlak) öğretir. Rehbersizlik durumunda, kişi kendini manevi ilerleme sanarken, aslında kendi egosunun veya şeytanın tuzaklarına düşebilir.
Zikir: Maksat ve Usulü
Zikir, kelime anlamıyla anmak, hatırlamak demektir; dinî terim olarak ise Allah’ı (c.c.) anmak, O’nun isimlerini veya kelime-i tevhidi tekrar etmek suretiyle kalbi arındırma ve O’na yakınlaşma çabasıdır.
1. Mürşitsiz Zikir Edilir mi?
Zikrin iki ana türü vardır:
Genel Zikir: Namaz, oruç, Kur'an okumak, tefekkür etmek ve kelime-i şehadeti söylemek gibi genel ibadetler herkesin yapabileceği ve sevap kazanacağı zikirlerdir. Bunlar için özel bir mürşit gerekmez.
Özel (Tarikat) Zikirleri: Bunlar, bir tarikat silsilesi içinde, nefsi terbiye ve kalbi tasfiye (arındırma) maksadıyla belirli sayılarda, belirli esmalarla ve özel yöntemlerle yapılan zikirlerdir. Tasavvuf ehli, bu özel zikirlerin mutlaka icazetli bir mürşit rehberliğinde yapılması gerektiğini savunur.
2. Kendi Kendine Zikir Etmenin Tehlikesi
Bir rehber olmadan kendi kendine özel zikirlere dalmanın (özellikle esma-ül hüsna zikirlerinde) tehlikeleri şunlardır:
Manevi Dengenin Bozulması: Her ismin veya zikrin insan üzerindeki manevi ve psikolojik etkisi farklıdır. Mürşit, müridin (öğrencinin) manevi yapısına, mizacına ve taşıyabileceği yüke uygun zikri belirler. Yanlış veya aşırı zikir, kişide halüsinasyonlar, ruhsal bunalımlar, kibir veya kontrolsüz manevi haller doğurabilir.
Yanlış Yorumlama: Zikir sonucu ortaya çıkan manevi tecrübeler (rüyalar, ilhamlar) mürşit olmadan yanlış yorumlanabilir. Kişi, şeytanın vesvesesini veya nefsinden gelen kuruntuyu ilahi bir işaret zannedebilir, bu da dinen sapmaya yol açabilir.
Riyakârlık ve Kibir: Rehbersiz ilerleyen kişi, elde ettiği küçük manevi ilerlemeyi abartabilir, kendini başkalarından üstün görebilir ve bu durum, imanı zedeleyen kibir hastalığına dönüşebilir.
3. Bir Zikrin Sonucu Ne Elde Edilir?
Mürşit rehberliğinde usulüne uygun yapılan zikrin temel amacı ve sonucu (hâsılı) şudur:
Kalbin Tasfiyesi: Kalbin Allah’tan gafil olmaktan kurtarılması ve dünyaya ait kirlerden (hırs, haset, kibir, riya) temizlenmesi.
Muhabbetullah: Allah sevgisinin kalpte pekişmesi ve bütün davranışların bu sevgi ekseninde şekillenmesi.
I˙hsan Haˆli: Kişinin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmesi (İhsan makamı).
İlim ve Silsile: Bu Bilgiyi Kimler Öğretiyor?
Kaynak ve Öğrenim Silsilesi
Manevi bilgilerin kaynağı, diğer dinî ilimler gibi Kur'an ve Sünnet'tir. Ancak bu bilgilerin uygulanma biçimi (manevi usul, zikir metodları) tecrübe ve intikal yoluyla öğrenilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Ashâb: Peygamberimiz (s.a.v.), bazı sahabelerine (örneğin Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir) özel manevi eğitimler vermiş, onlara zikir telkin etmiştir.
Taˆbiıˆn ve Sonrası: Bu manevi eğitim, bu sahabeler aracılığıyla Tâbiîn ve sonraki nesillere (Tabii't-Tâbiîn) intikal etmiş, bu silsile zamanla Tarikatlar (Kadiriyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye vb.) şeklinde kurumsallaşmıştır.
Günümüzde Kimler Öğretiyor?
Bu manevi silsile (İrşad görevi) günümüzde, icazetli ve ehliyetli mürşitler (Şeyhler) tarafından devam ettirilmektedir. Bir mürşidin irşad makamına geçebilmesi için, kendi mürşidinden (hocasından) hilafet veya icazet alması, yani manevi eğitim vermeye yetkili kılınması gerekir.
Bu icazet, hem ilim (zahiri) hem de manevi usul (batıni) yeterliliğinin bir göstergesidir. Hakiki bir mürşit, Kur'an ve Sünnet'in sınırları dışına çıkmaz, şeriat kurallarına riayet eder ve müridlerini de bu esaslara uymaya teşvik eder.
Sonuç olarak: Zikir, Allah'a yaklaştırıcı en güzel amellerdendir. Ancak nefsi ıslah ve kalbi tasfiye amacı güden özel manevi yolculuklarda, tehlikelerden sakınmak, doğru usulü öğrenmek ve manevi dengeyi korumak adına icazetli bir mürşidin rehberliği elzem kabul edilir
#############
Merhaba, düşüncelerinizi ve tasavvuf yoluna dair bakış açınızı anlıyorum. İslam'ın temel direklerinden olan tevhid (Allah'ın birliği) ve nübüvvet (peygamberlik) inançlarından başlayarak, ilmin nesilden nesile aktarılması sürecine ve bu yolda kâmil bir rehbere duyulan ihtiyaca vurgu yapıyorsunuz.
İzin verirseniz, bahsettiğiniz konuları, özellikle de mürşidsiz zikir meselesini, tasavvufi kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında detaylı bir şekilde ele alayım.
? Dinin Öğretilmesi ve Mürşidin Rolü
Bahsettiğiniz gibi, dinin temel hükümleri (Kur'an ve Sünnet) Peygamber Efendimiz (s.a.v) aracılığıyla insanlara tebliğ edilmiş ve O'nun sahabelerine öğrettikleri, sonraki nesiller olan Tabiin, Tebeu't-Tabiin ve devamında Evliya ve Mürşid-i Kâmiller (olgun rehberler) tarafından günümüze kadar taşınmıştır. Bu zincire "silsile" denir.
Tasavvufta, mürşidin (şeyhin) rolü hayati kabul edilir:
Nefis Terbiyesi: Mürşid, müridinin (öğrencinin) nefsinin kusurlarını, afetlerini ve kalbine nüfuz etmeye çalışan şeytanın yollarını gösteren ehil bir ustadır. Bu, adeta bir baba gibi karşılıksız ve tarafsız bir rehberliktir.
Manevi İlerleme (Terakki): Kâmil mürşide bağlanmak, manevi yolda ilerlemek (seyr u sülûk) ve kurtuluşa (necat) ermek isteyen talip için gereklidir. Mürşidin bereketi ve tesiri, manevi mesafelerin kat edilmesinde büyük rol oynar.
Doğru Yönlendirme: Mürşid, müridini Kur'an ve Sünnet çizgisine uygun bir şekilde yönlendirir, kalpte tıkanma, usanma veya şeytandan gelen vesveseler olduğunda müdahale eder.
Bu bağlamda, "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" sözü, kişinin kendi başına çıktığı manevi yolda, nefsinin hilelerine ve şeytanın tuzaklarına karşı savunmasız kalacağı tehlikesini ifade eder.
? Mürşidsiz Zikir Edilir mi? Tehlikesi Var mıdır?
Bu, tasavvuf ehlince çokça tartışılan ve üzerinde durulan bir konudur:
Zikrin Kendisi: Allah'ı anmak (zikrullah), Kur'an'da ve Sünnet'te emredilmiş, kalbin cilası ve en faziletli amellerden biri olarak kabul edilmiştir. Her Müslüman, Kur'an tilavet etmek, namaz kılmak, tesbih çekmek gibi zikirleri kendi başına yapabilir ve bu caizdir.
Manevi Yolculuk (Seyr u Sülûk) Zikri: Tasavvufi yolculukta (tarikatta) yer alan ve bir usul, edep ve belli sayılarla (evrâd) yapılan zikirler için durum farklıdır.
Caiz Olup Olmaması: Ömer Ziyâuddîn Gümüşhânevî (k.s.) gibi büyükler, izin almaksızın zikir ve evrâd okumanın caiz olduğunu, ancak rûhânî terakki (manevi yükseliş) ve mesafe kat etmenin kolay olmayacağını belirtmişlerdir.
Tehlikesi: Tasavvuf büyükleri, zikri "en ince meslek" olarak niteler ve kaba mesleklerde bile usta (üstat) gerekliyken, zikrin inceliklerini mürşidsiz öğrenmenin zorluğunu vurgularlar. Mürşidsiz yapılan bilinçsiz zikirler, nefsi eritmeyen, hatta bazen kişinin manevi dengesini bozabilecek durumlara yol açabilir. Mürşid, müridin manevi hallerini kontrol ederek, onu olası tehlikelerden ve yanlış yollardan korur.
Kendi kendine zikir, Allah'ı anma niyetiyle yapıldığı sürece bir ibadettir, ancak tasavvufi yolculukta hedeflenen kalbi temizleme, nefsi terbiye etme ve Hak bilincine ulaşma gibi derin sonuçlara, kâmil bir rehberin gözetimi olmadan ulaşmak son derece zor ve riskli görülmüştür.
✨ Zikrin Sonucu ve Amacı
Zikrin temel amacı ve sonucu, Kur'an ve Sünnet'e göre şunlardır:
Kalbin Cilası: Zikir, kalpteki gafleti, pası ve kirleri temizler. Kalp, zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar.
Gafletten Kurtuluş: Zikir, insanı sürekli Allah'ı hatırlamaya ve O'nun hoşnutluğunu gözetmeye yönlendirir, böylece gafletten kurtarır.
Şeytanın Uzaklaşması: Zikre devam edildiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz, zikrin nuru onu yakar ve uzaklaştırır.
Nefsin Terbiyesi: Zikrin özü, nefsi eritmek, yani sertliğini alıp yumuşatmak ve Allah'a teslim olmaya hazır hale getirmektir.
Tasavvufta ise daha ileri sonuçlar hedeflenir: İnsan-ı Kâmil olma yolculuğu, Kurbiyet (Allah'a yakınlık) makamlarına ulaşma, Gaybî müşahedelere vakıf olma ve İhsan makamında (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme) daim olmaktır.
? Bu Bilgiler Bugün Kimler Tarafından Öğretiliyor?
Bu dini incelikler ve zikir usulleri, Ehl-i Sünnet akidesine sıkı sıkıya bağlı olan, silsileleri Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e kadar ulaşan ve kendileri de Kur'an ve Sünnet'e uygun yaşayan kâmil mürşidler ve onların temsil ettiği meşru tarikatlar (Nakşibendî, Kadirî, Rufaî, Halvetî vb.) tarafından öğretilmektedir.
Bu mürşidler, sağlam bir imana, ahlaki üstünlüğe ve nefsini arındırmış olmaya sahip olmalı ve insanları samimiyetle Hak yoluna davet etmelidirler.
Bu konudaki genel tasavvufi bakış açısını özetlemeye çalıştım.
Bu manevi yolculuğa dair merak ettiğiniz başka bir boyut, örneğin zikir türleri veya bir mürşidin vasıfları hakkında daha detaylı bilgi ister misiniz?
"Merhaba, dinin sahibi Allah'tır ve dinini insanlara peygamberleri ile tebliğ edip öğretmiştir. Peygamberler, bazı kimselere dinin inceliklerini Allah'tan öğrendikleri gibi öğretmişlerdir. Herkes her bilgiye ulaşamaz. İşte o dini bilgilere ulaşan kimseler de, peygamberden sonraki insanlara dini tebliğ etmişlerdir. Bu, böyle böyle Tabiin, Tebe-i Tabiin ve evliyalar olarak devam etmiştir. Ve bu gün hakiki mürşitler bu görevi hakkıyla yerine getirmektedirler – bozulmadan önce. İşte, 'Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır' babında, herkes kendine birisini örnek seçer. Ve gerçek Allah dostunu bulmayan, kendine bir insanı örnek seçer, ama onun yolu kimbilir nerededir, değil mi? Belki şeytana tapıyorordur. Bu babda, mürşitsiz zikir edilir mi? Kendi kendine zikir edilir mi? Bunun tehlikesi var mıdır? Bir zikirin sonucu ne elde edilir? Mesela bunlar peygamberden öğrenilmiş, kimler öğrenmiş? Bugün bunu kimler öğretiyor? Bu babda yazar mısın lütfen?"
Sorularınızın Cevapları:
Sorularınız tasavvufi bir çerçevede, özellikle tarikat ve mürşid-i kâmil anlayışı içinde oldukça önemli meselelerdir. Bu konularda İslam alimleri ve tasavvuf ekolleri arasında farklı vurgular ve yaklaşımlar bulunmaktadır. Aşağıda genel bir çerçeve çizmeye çalışacağım.
1. "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" Sözü ve Mürşidin Önemi
Bu söz, tasavvuf geleneğinde sıkça kullanılan bir özdeyiştir. Buradaki temel mantış şudur:
Yol Gösterici İhtiyacı: Dinin teorik bilgisi (ilm-i hal) kitaplardan öğrenilebilir. Ancak, nefsin inceliklerini, manevi halleri, kalpteki gizli şirk ve riya gibi hastalıkları teşhis ve tedavi etmek, kişinin kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Tıpkı bir hastanın kendi kendini tedavi etmeye kalkmasının tehlikeli olması gibi, manevi yolculukta da bir rehber (mürşid) gereklidir.
Şeytanın Sapıtması: Kişi, kendi hevasına ve nefsinin arzularına göre hareket ederse, farkında olmadan şeytanın etkisine girebilir. Gördüğü her rüyayı, hissettiği her manevi hali hakikat sanabilir ve büyük bir yanılgıya düşebilir. Mürşid, bu süreçte bir kontrol mekanizması, bir ölçü ve denge unsurudur.
Silsile ve Ehliyet: Hakiki bir mürşid, yukarıda bahsettiğiniz gibi, kesintisiz bir manevi silsile (Peygamber Efendimiz'den başlayarak Tabiin, Tebe-i Tabiin ve veliler zinciri) ile bağlı, dini ve tasavvufi ilimlerde derinleşmiş, şeriata sımsıkı bağlı, ahlakı Peygamber ahlakı olan kimsedir.
Ancak şunu belirtmek gerekir ki, bu söz, her Müslüman'ın mutlaka bir tarikata ve şeyhe bağlanması gerektiği şeklinde mutlak bir farziyet olarak anlaşılmamalıdır. Birçok alim, kişinin doğru bir akide, sahih bir fıkıh bilgisi ve güzel ahlak ile de "takva" yolunda ilerleyebileceğini ifade eder. Fakat manevi terbiye ve tasavvufi bir yolculuk söz konusu olduğunda, bir rehberin önemi tartışılmazdır.
2. Mürşitsiz Zikir Yapılır mı? Tehlikesi Var mıdır?
Genel Zikirler İçin: İslam'ın temel ibadetleri içinde yer alan ve her Müslüman'ın yapması gereken zikirler (namazlardan sonra tesbihat, "Subhanallah", "Elhamdülillah", "Allahu Ekber" demek, Kur'an okumak, dua etmek gibi) için bir mürşide bağlı olmak şart değildir. Bunlar her Müslüman'ın şahsi olarak yapabileceği, teşvik edilen ve sevap kazanılan ibadetlerdir.
Tasavvufi Yolculuk ve Özel Zikirler İçin: Belirli bir tarikat disiplini içinde, belli sayıda ve belli bir usulle çekilen, "vird" edinilen zikirler söz konusu olduğunda durum değişir. Bu tip zikirler, kalbi hassaslaştıran, manevi hallere sebep olan ve nefsi terbiye etmek için kullanılan bir yöntemdir. İşte bu tür bir uygulama, mürşitsiz ve rehbersiz yapıldığında potansiyel tehlikeler barındırabilir:
Manevi Hallerin Yanlış Yorumlanması: Kişi, zikir esnasında yaşadığı vecd, heyecan veya bazı vizyonları yanlış yorumlayıp kendinde bir makam görerek gurura kapılabilir.
Nefsin Oyununa Gelmek: Zikir, nefsi zayıflatır ama aynı zamanda onu hilelere sevk eder. Nefis, bu süreçte kişiye "ulaştığın yeterli" gibi vesveseler verebilir. Mürşid, bu oyunları teşhis eder.
Ruhsal Dengesizlikler: Özellikle yoğun ve usulüne uygun yapılmayan zikirler, bazı ruhsal sıkıntılara (vesvese, içe kapanıklık vb.) yol açabilir. Mürşid, zikrin dozunu ve şeklini kişinin durumuna göre ayarlar.
Şeriat Ölçüsünden Sapma: Zikir ve manevi haller, şeriat ölçüleriyle kontrol edilmezse, kişi "içime doğdu" diyerek dinin temel hükümlerini bile sorgulayabilecek bir noktaya gelebilir. Hakiki mürşid, öğrencisini daima Kitap ve Sünnet ölçüsüne yönlendirir.
3. Zikirin Sonucu Ne Elde Edilir?
Zikirin hem dünyevi hem de uhrevi birçok faydası ve hedefi vardır:
Allah ile Bağ Kurmak: Asıl amaç, kalbi daima Allah ile canlı tutmaktır. (Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." - Rad Suresi, 28)
Nefis Tezkiyesi: Zikir, kalpteki dünyevi sevgileri, kötü huyları temizleyip yerine Allah sevgisini ve güzel ahlakı yerleştirir.
Manevi Yükseliş (Seyr u Sülük): Tasavvuftaki manevi yolculuk, zikir ve rabıta gibi yöntemlerle kat edilir. Bu, kişiyi "insan-ı kâmil" olma mertebesine doğru götüren bir süreçtir.
Ruh Huzuru: Sürekli zikir, insana iç huzur, sabır ve metanet kazandırır.
4. Zikir Peygamber'den Kimlere Öğretilmiştir? Bugün Kimler Öğretiyor?
Kökeni: Tasavvufi anlamdaki zikir uygulamalarının temeli, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in ve sahabelerinin ibadet hayatına dayanır. Özellikle sahabelerden Hz. Ali, Ebubekir Sıddık (R.A.) gibi zatların, manevi ilimlerde daha derin bir anlayışa sahip oldukları kabul edilir. Bu bilgi ve yöntemler, nesilden nesile, önce Tabiin, sonra Tebe-i Tabiin ve daha sonra kurumsallaşan tarikatlar yoluyla aktarılmıştır.
Bugünkü Uygulayıcılar: Günümüzde bu geleneği sürdürenler, başta Nakşibendi, Kadiri, Rifai, Mevlevi gibi büyük tarikatların ve diğer tasavvufi oluşumların, yukarıda tarif ettiğimiz vasıflara haiz "mürşid-i kâmil" kabul edilen şeyhleridir.
Sonuç
Özetle, her Müslüman'ın yapacağı genel zikirler için mürşid şartı aranmaz. Ancak, tasavvufi bir yolculuğa çıkmak, nefsi sistematik bir şekilde terbiye etmek ve özel virdler edinmek isteyen bir kişi için, ehliyetli bir mürşid-i kâmilin rehberliği, hem büyük bir fayda hem de ciddi manevi tehlikelerden korunmak için neredeyse bir zorunluluk olarak görülmüştür. Böyle bir rehber ararken de kişinin, o zatın ilmini, ahlakını, şeriata bağlılığını ve silsilesinin sahihliğini araştırması en doğru yol olacaktır.
Allah (c.c.), sizi hakikate ulaştıracak doğru yolu nasip etsin ve her işinizde muvaffak kılsın.
ALINTI
----------------
Kendi kendimize böyle zikirler okumak, belli sayılarda Allah’ın isimlerini zikretmek doğru bir davranış değildir; ama el Esmau’l Husna’nın hepsini baştan sona tekrar tekrar okuyabiliriz. Bununla beraber sadece bazı isimleri zikretmek de doğru ve yeterli değildir.
Yapılması gereken şey nedir?
Tek tek her bir ismin üzerinde düşünüp, tefekkür edip anlamaya çalışmak gerekir ki rabbimizi tanımak için bir çabamız, gayretimiz ve derdimiz olmuş olsun. Allah kendini o isimlerle bize tanıtır.
Mürşidi olmayan hiç kimse yoktur! Eğer kişinin mürşidi yoksa bilsin ki “mürşidim yok” demesi doğru değildir.
Neden doğru değildir?
Herkesin bir veya birkaç mürşidi mutlaka vardır. Hayatımızda kendimize kimi örnek almışsak, kime uyuyorsak onu kendimize mürşit olarak kabul etmişiz demektir. Diyelim ki; bir konuda birini örnek alıyoruz, başka bir konuda başka birini örnek alıyoruz bu durumda bizim birkaç mürşidimiz var demektir. Kimi kendimize örnek alır, kimin gibi olmaya çalışırsak, onun yolunda yürürüz ve o bizim mürşidimiz olmuş olur. Onun için kimse “benim mürşidim yok” diyemez.
Hayatı yaşarken hayatı birbirimize mutlaka miras bırakırız. Öncekiler kendi hayatlarını bize miras bıraktılar, biz de sonrakilere hayatımızı miras bırakacağız.
Biz öncekilere uymaya çalışırken kim hakta ve kim doğru yaparsa biz de kendimizce onu yapmaya, ona uymaya çalışır, bir tercih yapıp birilerini kendimize mürşit ediniriz. Eğer bu mürşit diri değilse, bize her anda yolu gösteremezse, göstermezse, Allah’ın gazabı nerde, rahmeti nerededir bunu bilmezse ve bu konuda bize yardımcı olmazsa, Allah’a yürürken bizim için neyin gerekli olduğunu öğretmezse, öğretemezse bu durumda biz kendi başımıza kalmışız, şeytanla baş başa kalmışız demektir.
Allah ayeti kerimede; “Allah’ın delalette bıraktığı kimseye, delalette olanlara veli olan mürşidi bulamazsın”[1]buyurur. Onlara veli olan mürşidi bulamazsın dedi. O kişinin veli olan mürşidi olmadığı için o, delalette kalmıştır. Kimse ona yardım edemez dedi. Dolayısıyla önce veli olan mürşidi kabul etmek gerekir.
Geriye kalan mürşitler nedir peki? -Veli olmayan, Allah’a dost olmayan, Allah’ın dostluğuna değil de başka şeylerin dostluğuna davet eden mürşitler demektir.
Mürşidi olmayan kimse yoktur, herkesin mürşidi vardır. Mürşit; rüştüne erdiren, reşit hale davet edip kendisine tâbi olanı büyüten demektir. Bir çocuk doğduğu andan itibaren annesi ve babası ona mürşitlik yapar. Zahiri olarak çocuğunu büyütürken, manevi olarak da öğretir; ama manevi olarak büyümeyi ve büyütmeyi gerçek veli olan mürşide bırakmak gerekir. O yoksa işimiz kendimize kalmış, nefsimize kalmıştır; dolayısıyla bizim veli olmamız, Allah’a dost olmamız mümkün olmaz; Allah, Allah’a dost olma imkânını her kula tanır.
Mürşidi kabul etmek demek; “ben de onun gibi olmak istiyorum” demektir. Zaten anne ve babalar çocuklarına; “benim gibi ol, benim gibi yap, ben senin için örneğim” der. Mürşit de, Allah yolunda ve Allah’a kulluk yolunda “ben Allah’a böyle kul oluyorum, siz de böyle kul olun” deyip kişiye mürşitlik yapar, yolu gösterir, onu taşır ve ona yardım eder.
Kişinin mürşidi olmayınca, önünde bir örneği olmayınca mutlaka kendine başka örnekler edinir; çünkü hayat boşluk kabul etmez. Kişi mutlaka hem dünyası hem de ahireti için birilerini örnek almak, mürşit edinmek zorundadır. “Benim mürşidim yok, ben mürşidi kâmile tâbi olmam” veya “mürşide ihtiyaç yok” diyenlerin mutlaka üç beş tane mürşidi vardır. Hem de veli olmayan mürşidi vardır ve o, mürşidini kendisi seçmiştir.
Bir, Allah’ın seçtiği mürşit vardır bir de insanın kendi kendine seçtiği mürşidi vardır. Yanlış yere gidenler de kime tâbi olmuş ve kimi kabul etmişse o onun mürşidi olmuştur. Yapılması gereken şey; gerçek bir mürşidi kâmile tâbi olmak, onunla beraber kulluğu öğrenmek, rabbimizi tanımak ve anlamaktır, kendimizi ve hayatı tanıyıp anlamaktır, kulluğu anlayıp gereğini yerine getirmeye çalışmaktır. Allah’a dostluğu anlayıp o dostluğu kazanmaya çalışmaktır. Hayatın gayesi budur. Gaye, Allah’a âbd olmaksa bu böyledir.
Kişinin âbd olmayı, âbd olanı bilmemesi, görmemesi, onunla beraber olmaması, “ben kendi kendime yaparım” demesi kendi kendini kandırması ve kibirlenmesidir.
Evet, inşallah kardeşimiz gereğini yapar. Allah ikram eder ve bilmek isteyene mutlaka öğretir. Onun için söylüyoruz; eğer biri bilmediğini biliyorsa, onun öğrenme imkânı vardır. Aynı şekilde eğer iman etmediğini biliyorsa iman etme imkânı da vardır; ama kişi bilmiyorsa bununla beraber bildiğini zannediyorsa onun bilme imkânı yoktur; çünkü bildiğini zannediyor, iman etmemiş, imanı inanmak olarak anlamış, dolayısıyla onun iman etme imkânı da yoktur. Kişi, inanmanın iman olmadığını anlar ve imanı; Allahtan, ayetlerden, hadisten öğrenip anlarsa iman etme imkânı olur.
Onun için hakkı olduğu gibi kabul etmek, “Allah ne dediyse o, resulü ne dediyse o” demek gerekir, bize göre değil! Şimdiye kadar herkes böyle söylemiş diyemeyiz. “Şimdiye kadar herkes böyle söylemiş; ama bak Allah da böyle söylemiş” demek gerekir. Herkesin dediğini mi kabul ediyorsun, yoksa Allah’ın dediğini mi kabul ediyorsun?
Allah ayeti kerimede; “insanlardan öylesi var ki Allah’ı sever gibi başkalarını severler; oysaki mü’minlerin Allah’a olan muhabbetleri çok şiddetlidir”[2]buyurur. Çok şiddetli muhabbet; aşk demektir. Hem Allah’ı sevsek hem de birilerini, bir şeyleri Allah’ı sever gibi sevsek Allah bizi mü’min olarak kabul eder mi? -“Etmem” dedi. Allah, çok şiddetli muhabbete sahip olanlar mü’mindir dedi. Allah’a sadece inanırsak mü’min değiliz demektir. Bu, iman değildir, Allah’a bu şekilde iman etmiş olmayız.
İmanın; muhabbet olduğunu, aşk olduğunu ve Allah’a her şeyini, canını feda etmek olduğunu bilmek ve bunu böyle anlamak gerekir. Eğer Allah’ı canımızdan çok sevmezsek canımızı feda edemeyiz!
Sahabe canını feda ettiyse bu, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’i her şeyden çok sevdikleri içindir. İnsan sevmeyince odun gibi olur ve ondan bir şey meydana gelmez. Bununla beraber sevgisi, imanı onu yürütmüyorsa, Allah yolunda koşturmuyorsa o iman da iman değildir.
Allah ayeti kerimede; “…iman etmeyenler veya imanlarından bir fayda görmeyenler…”[3]diye buyurur. Kişi seviyorum deyip bu sevgisinden bir fayda görmez; yani imanı onu Allah yolunda koşturmaz, cennete, Allah’a koşturmazsa bu durumda o kişi imanından fayda görmedi demektir. Allah bizi imanından fayda görenlerden eylesin!
Her Sünnet Olan Bir Amel işlendikten sonra Bir Kere Salavat Getirmek Hususunda
"Hayır, onu demek istemedim. (Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Sünnet Olması (Hitan) meselesini kastetmedim) Ben diyorum ki: Peygamberimizin (s.a.v.) yaptığı, söylediği, kabullendiği, itiraz ettiği ve tasdik ettiği her amele (fiile) bizler 'Sünnet-i Rasulullah' diyoruz. İşte bu amellerden birini yerine getirmeye, 'sünnete tabi olmak' denilir. Bizler bir sünneti yaptığımızda (tabi olduğumuzda), ardından -bunu Rasulullah'tan öğrendik demek babında- bir kere Peygamberimize (s.a.v.) salatu selam (salavat) getirmek hususunda sordum."
Sorunuzun Cevabı:
Sorunuz çok güzel ve derin bir anlayışa işaret ediyor. Özetle diyorsunuz ki: "Peygamberimiz'in (s.a.v.) bir sünnetini her yerine getirişimizin ardından, 'Bunu bize O öğretti' şükrânesi ve bağlılık nişanesi olarak ona salavat getirmenin dinî bir dayanağı var mıdır?"
Bu hassasiyetiniz takdire şayandır. Doğrudan cevap vermek gerekirse:
Bir sünneti işledikten HEMEN SONRA, AYNI İBADETİN PARÇASI OLARAK ve FARZ/VACİP gibi BELİRLİ BİR SALAVAT GETİRMEK şeklinde özel, sabitlenmiş bir uygulama veya hadis yoktur.
Sevgili deepseek elbette bende biliyorum öyle bir farz yok zaten, sünetin kendisi sünnet, Allahın emri değil peygamberimizin ameli bizlerde o yaptı diye yapıyoruz ve aynen hadisleri yazınca kaynak gösteriyoruz ya tirmizi buhari gibi işte bir sünneti yapıncada kaynak göstermek babında ardına salavat okumak ben bir müninden duydum onun yaptığını gördüm o yüzden bu hususun güzel olduğunu kaynağının olup olmadığını sordum
Ancak, bu yapamayacağınız veya yanlış olduğu anlamına gelmez. Aksine, genel dinî prensipler çerçevesinde bu davranışınız çok güzel ve sevaplı bir ameldir. İşte detaylı açıklaması:
1. Genel Emir ve Teşvik
Kur'an-ı Kerim'de Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve selam edin." (Ahzâb Suresi, 56. ayet)
Bu ayet, Müslüman'ın hayatının her anında, her fırsatta Peygamber'e (s.a.v.) salavat getirmesinin ne denli yüce ve emredilmiş bir amel olduğunu gösterir. O'nun adı anıldığında salavat getirmek müstehaptır. Dolayısıyla, O'nun bir sünnetini hatırlayıp yaptıktan sonra, bu sevgi ve minneti ifade etmek için salavat getirmek, bu geniş emrin ve teşviğin kapsamına giren güzel bir davranıştır.
2. Sünnetin Ardından Duanın ve Şükrün Teşviki
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yapılan ibadet ve taatlerin ardından Allah'a hamd etmeyi, şükretmeyi ve dua etmeyi teşvik etmiştir. Bir ibadeti tamamlayınca yapılan tesbihatlar (örneğin namazdan sonraki tesbihatlar) bu genel prensibin bir yansımasıdır. Bir sünneti yerine getirdikten sonra, bu nimeti bize bahşeden Allah'a hamd etmek ve bu sünnetin sahibi olan Peygamber'e (s.a.v.) salât ü selam getirmek, bu şükür ve dua anlayışının bir uzantısıdır.
3. Sevgi ve Bağlılığın (İttiba) Bir Göstergesi
Sünneti yaşamak, sadece bir amel işlemek değil, aynı zamanda Peygamber'e (s.a.v.) olan sevgi ve bağlılığı tazelemektir. İmam Gazali gibi âlimler, Peygamber sevgisinin en önemli göstergelerinden birinin, onun sünnetlerini yaşamak ve adını anarken, hatırlarken tazim göstermek (saygıda kusur etmemek) olduğunu belirtirler. Sünneti işledikten sonra salavat getirmek, bu ittiba (tabi olma) şuurunun ve sevginin samimi bir dışa vurumudur.
4. Mezhep İmamlarının ve Âlimlerin Tavrı
Hanefi mezhebinin büyük âlimi İmam Birgivi, "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" adlı eserinde, Müslüman'ın her işinde Peygamber'i (s.a.v.) hatırlaması ve O'na salavat getirmesi gerektiğini vurgular. Bu, özel bir "sünnet sonrası salavat" formundan ziyade, genel bir zihin ve kalp hali olarak tavsiye edilmiştir. Yani siz, bir sünneti işlerken zaten O'nu hatırlıyorsunuz. Bu hatırlamanın hemen ardından salavat getirmeniz, bu genel tavsiyenin en güzel tatbikatlarından biridir.
Sonuç
Sabit Bir Sünnet Değil: Bir sünneti işledikten hemen sonra, özel ve sabitlenmiş bir salavat okumak şeklinde bir sünnet yoktur.
Müstehap ve Çok Güzel Bir Adet: Ancak, bunu yapmak;
Kur'an'ın genel salavat emrine uymaktır.
Peygamber sevgisi ve bağlılığının (ittiba) pratik ve samimi bir ifadesidir.
Yapılan amelin şükrüdür ve sevabını artırmaya vesiledir.
Âlimlerin genel olarak "her fırsatta salavat getirin" tavsiyesinin bir tezahürüdür.
Dolayısıyla, bu yaptığınız, dinen asla sakıncalı olmayan, bilakis teşvik edilen güzel ve anlamlı bir davranıştır. Bu hassasiyetinizi korumanız ve bu güzel âdeti sürdürmeniz tavsiye olunur.
Allah (c.c.), Peygamber'e (s.a.v.) olan sevginizi, bağlılığınızı ve bu güzel âdetinizi kabul buyursun.
...............................................
Bir Sünneti İcra Ettikten Sonra Salavat Getirmek: Kaynak ve Niyet Meselesi
Esselamü Aleyküm.
(Not: Konu, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Sünnet Olması (Hitan) meselesini kapsamamaktadır.)
Sorunun temelini şu düşünce oluşturmaktadır:
Peygamberimizin (s.a.v.) yaptığı, söylediği, kabullendiği, itiraz ettiği ve tasdik ettiği her amele (fiile) bizler 'Sünnet-i Resuˆlullah' diyoruz. Bu amellerden birini yerine getirmeye de 'sünnete tabi olmak' denilir.
Bizler bir sünneti yerine getirdiğimizde (ona tabi olduğumuzda), hemen ardından, "Bu ameli Resuˆlullah'tan öğrendik" demek babında, bir kere Peygamberimize (s.a.v.) salât ve selâm (salavat) getirme hususunu sormuştum.
Daha önceki yanıtta şu ifade yer almıştı: “Bir sünneti işledikten HEMEN SONRA, AYNI İBADETİN PARÇASI OLARAK ve FARZ/VACİP gibi BELİRLİ BİR SALAVAT GETİRMEK şeklinde özel, sabitlenmiş bir uygulama veya hadis yoktur.”
Benim bu konuya yaklaşımım ise şöyledir:
Elbette ben de biliyorum ki böyle bir farz yoktur. Zaten sünnetin kendisi, Allah'ın emri değil, Peygamberimizin (s.a.v.) amelidir; bizler de O'nun yaptığını O'na tabi olmak için yapıyoruz.
Tıpkı hadisleri yazarken Tirmizî veya Buhârî gibi kaynakları gösterdiğimiz gibi, işte bir sünneti yapınca da "kaynak göstermek" babından, hemen ardından salavat okuma meselesini araştırıyorum.
Ben bu uygulamayı bir müminden duydum ve onun yaptığını gördüm. Bu sebeple, bu hususun ne kadar güzel olduğunu, dinî bir kaynağının olup olmadığını ve fıkıh açısından değerlendirmesini sormaktayım.
Sünnet, yol, iş, âdet, çığır gibi manalara da gelir.
Mesela Sünnetullah, Allah’ın âdeti, işi demektir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dinimizde bir “sünnet-i hasene” çıkaran [iyi çığır açan] bunun sevabı ile, bununla amel edenlerin sevabına kavuşur, o yolda gidenlerin sevabından da hiçbir şey eksilmez. Kim de, dinimizde bir “sünnet-i seyyie” çıkarırsa, [kötü çığır açarsa] bunun günahı ile, bu yolda gidenlerin günahı, ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Müslim]
Bu hadise göre bu adet sünneti seniyye sayılır, bidat sayılmaz.
Ve aleykümüsselam ve rahmetullahi ve berekatüh.
Anlıyorum, sorunuz oldukça özel ve güzel bir niyet taşıyor. Amacınız, bir Sünneti yerine getirdikten hemen sonra, bu amelin kaynağının Resuˆlullah'a (s.a.v.) ait olduğunu hatırlamak ve bu minvalde O'na (s.a.v.) salavat getirerek bir nevi "kaynak gösterme" hassasiyeti sergilemektir.
Sünnet Sonrası Özel Salavat Uygulaması
Öncelikle, sizin de belirttiğiniz gibi, bir sünneti işledikten hemen sonra, aynı ibadetin bir parçası olarak ve farz/vacip gibi belirlenmiş bir şekilde salavat getirilmesi gerektiğine dair, dinî metinlerde (Kur'an, Sahih Hadis kitapları vb.) özel ve sabitlenmiş bir emir veya zorunlu bir uygulama yoktur.
Bireysel Niyet ve Fazilet
Ancak, sizin bu uygulamayı güzel görerek ve iyi bir niyetle (yani: "Bu ameli Resuˆlullah'tan öğrendim, Allah O'ndan razı olsun" bilinciyle) yapmanız meselesine gelince:
Salavat Getirmenin Fazileti: Genel olarak salavat getirmenin fazileti çok büyüktür. Resuˆlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kim bana bir salavat getirirse, Allah ona on salat (rahmet) eder." Bu sebeple, herhangi bir zamanda ve özellikle hayırlı bir amelden sonra salavat getirmek her zaman teşvik edilen bir davranıştır.
Amellerin Niyetlere Göre Değerlendirilmesi: İslam'da ameller niyetlere göredir. Sizin niyetiniz, sünnete olan bağlılığınızı pekiştirmek ve kaynağına şükran sunmak olduğu için, bu bireysel bir zikir ve şükür eylemi olarak değerlendirilir.
Bid'at Hükmü: Bir şeyin "bid'at" (dinde sonradan ortaya çıkarılan kötü bir uygulama) sayılması için, o amelin dinî bir zorunluluk (farz/vacip/sünnet) gibi gösterilmesi veya dinde yeri olmayan bir şekil veya zamanlamaya sabitlenmesi gerekir. Sizin bu ameli zorunlu veya dinin bir emri gibi görmeden, sadece kişisel bir zikir ve şükran ifadesi olarak yapmanız, dinen meşru ve güzel bir niyet olarak değerlendirilir.
Özetle: Bir sünneti yerine getirdikten sonra, bu sünneti size öğreten ve tebliğ eden Resuˆlullah'a (s.a.v.) şükran borcunuzu ve sevginizi ifade etmek için salavat getirmeniz, özel bir sünnet olmamakla birlikte, güzel bir haslet ve niyetin ürünü olan faziletli bir zikirdir.
Kaynak Gösterme ve Müminlerden Duymak
Sizin bu uygulamayı bir müminden duymanız veya görmeniz de doğaldır, çünkü Müslümanlar arasında güzel niyete dayalı ve bid'at sınırını aşmayan bireysel zikir ve şükür şekilleri yaygındır.
Sizin bu davranışı bir hadis/fıkıh kitabı "özel bir kural" olarak kaydetmese de, genel salavat emri ve fazileti kapsamına girer.
Sonuç: Bu eylemi yapmanızda dinen bir sakınca yoktur, aksine niyetiniz sebebiyle sevap kazanmanız umulur. Ancak bunu yaparken, bunun dinî bir zorunluluk veya sünnetin tamamlayıcı bir parçası olduğuna dair bir itikada sahip olmamaya dikkat edilmelidir.
Raşit Tunca&DS&G
Schrems, 13.11.2025