BU EVİN RABİYESİ HAKKI İÇİN
(Kar©glan'ın 24 Mart 2018 Tarihli Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul innenî hedânî rabbî ilâ sırâtın müstekîm, dînen kıyemen, millete İbrâhîme hanîfâ ve mâ kâne mine'l-müşrikîn.
Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
De ki: “Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, hakka yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi.”
De ki: “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 161-162. ayetler)
---
Hakîm'in babası Muâviye İbni Hayde anlatıyor:
— Dedim ki: “Yâ Resûlallah! Kime iyilik edeyim?”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Babana; sonra en yakınına, ondan sonra da en yakınına, buyurdular.
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Kitâbü'l-Birri ve's-Sıla; Ebû Dâvûd, Kitâbü'l-Edeb. Hadis, anne babaya iyilik etmenin önemini bildirmektedir.)
Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul e gayrallâhi ebgî rabben ve hüve rabbu külli şey'in, ve lâ teksibu küllü nefsin illâ aleyhâ, ve lâ teziru vâziretün vizra uhrâ, sümme ilâ rabbiküm merciuküm fe-yünebbiüküm bimâ küntüm fîhi tahtelifûn.
Meali:
De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben Allah'tan başka bir Rab mı arayayım? Herkesin kazandığı günah ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 164. ayet)
RAB NEDİR?
Terbiye etmek, yetiştirmek, ıslah etmek, düzeltmek, yönetmek, sorumluluk üstlenmek, malik ve sahip olmak, nimeti artırmak, ihtiyaçları gidermek ve üstünlük sahibi olmak gibi anlamlarla ilişkili olan “Rab” kelimesi; efendi, sahip, terbiye eden, yetiştiren, düzene koyan, tedbir alan, sorumluluk üstlenen, yöneten ve nimet veren anlamlarında kullanılır. Kelimenin çoğulu “erbâb”dır.
Arap dilinde “Rab” kelimesi; itaat edilen efendi, bir şeyi ıslah eden, bir şeyin maliki ve sahibi anlamlarına gelir. Terbiye etme anlamıyla bağlantılı olarak, terbiye edici ve yetiştirici anlamında da kullanılır.
Allah'ın “Rab” ismi, bütün varlıkları yaratan, yaşatan, yöneten, ihtiyaçlarını bilen ve onları gözeten yüce Rabbimizin sıfatlarını hatırlatır. Kâinattaki düzenin devam etmesi de O'nun yaratması ve takdiriyle gerçekleşir.
“Rab” kelimesi Kur'an-ı Kerim'de Allah'ı ifade eden önemli isimlerden biridir. Kur'an'da Allah'ın Rab oluşu; yaratma, yönetme, nimet verme ve kullarını doğru yola yöneltme anlamlarıyla birlikte anlatılır.
RABİYE NE DEMEKTİR?
Benim bu vaazdaki tefekkürümde “Rab” kelimesini terbiye eden, yetiştiren ve insanın hayatını şekillendirmesine katkıda bulunan kimseler açısından da ele alıyorum. Bu bakımdan anne ve babanın çocukların yetişmesindeki rolünü düşünmek istiyorum.
Hz. Yusuf'un babasına hitabıyla ilgili anlatımlarda “Rabbim” kelimesinin kullanılması da bu konuyu tefekkür etmeme vesile olmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, kelimenin Allah için kullanıldığı anlam ile insanlar arasındaki terbiye ve yetiştirme ilişkisini birbirinden ayırmaktır. Allah mutlak Rab'dir; anne ve baba ise çocuklarının yetişmesinde sorumluluk taşıyan kimselerdir.
“Rabiye” kelimesini de bu vaazdaki kişisel anlatımımda, kadının yetiştirme ve terbiye etme yönünü ifade eden bir kavram olarak ele alıyorum. Nasıl ki erkek ve kadın isimlerinde farklı biçimler bulunabiliyorsa, ben de bu kelimeler üzerinden anne ile babanın aile içindeki rollerini düşünmeye çalışıyorum.
Her ev, aynı zamanda bir terbiye okuludur. Anne, baba, dede ve nine; çocuğun yetişmesinde, ahlakının oluşmasında ve hayatı öğrenmesinde önemli görevler üstlenebilir. Bu kişiler çocuklara yalnızca günlük işleri öğretmezler; aynı zamanda sabrı, merhameti, sorumluluğu, paylaşmayı, çalışmayı ve insanlarla iyi geçinmeyi de öğretirler.
Anne ve babanın çocuk yetiştirme biçimleri bazı yönlerden farklılık gösterebilir. Anne, çocuğun beslenmesi, bakımı ve günlük ihtiyaçlarıyla daha fazla ilgilenebilir; baba da başka alanlarda rehberlik edebilir. Ancak bunlar kesin sınırlar değildir. Her iki ebeveyn de çocuklarının bütün yönleriyle yetişmesinden sorumludur.
Benim burada anlatmak istediğim, insanın hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu ilk bilgileri ve davranışları çoğunlukla ailesinden öğrenmesidir. Bu nedenle anne ve babanın emeklerini takdir etmek, onlara iyilik etmek ve haklarını gözetmek dinî ve ahlakî bakımdan büyük önem taşır.
“BU EVİN RABBİNE KULLUK EDİN” AYETİ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fel-ya'büdû rabbe hâzâ'l-beyt.
Meali:
“Öyleyse bu evin Rabbine kulluk etsinler.”
(Sadakallahü'l-Azîm, Kureyş Suresi, 3. ayet)
Ben “Bu evin Rabbi ve Rabiyesi hakkı için” dediğimde, kendi tefekkürüm içinde o evde emeği bulunan anne ve babayı, dede ve nineyi hatırlatmak istiyorum. Buradaki sözlerimi, Allah'a kulluk emrinin yerine başka bir kulluk anlayışı koymak için değil, aile büyüklerinin emeklerini ve haklarını hatırlamak için söylüyorum.
Anne ile babanın çocuklara kazandırdığı beceriler farklılaşabilir. Ev işleri, yemek hazırlamak, temizlik yapmak, sökük dikmek, çocuk bakmak, odun kesmek, bahçe işleriyle uğraşmak ve çeşitli zorlukların üstesinden gelmek, aile içinde öğrenilebilen becerilerdendir. Fakat bu işler yalnızca kadınlara veya yalnızca erkeklere ait değildir; aile fertleri birbirlerine yardımcı olabilirler.
Asıl mesele, çocukların hayata hazırlanması ve aile içinde sorumluluk bilincinin oluşmasıdır. Anne ve babanın emeği, çocuğun karakterinin şekillenmesinde önemli bir yer tutar. Onlara karşı saygılı olmak, ihtiyaç duyduklarında yardımcı olmak ve gönüllerini hoş tutmaya çalışmak, dinimizin önem verdiği güzel davranışlardandır.
MİRAS HUKUKUNDA NEDEN FARKLI PAYLAR VARDIR?
Peki, miras hukukunda bazı durumlarda erkeğe iki, kadına bir pay verilmesinin hikmeti nedir? Anne ve babanın çocuk yetiştirmedeki emekleri farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyorsa, miras paylarının belirlenmesinde hangi esaslar dikkate alınmıştır?
Bu konuyu değerlendirirken öncelikle Kur'an-ı Kerim'de yer alan hükmü okuyalım.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنثَيَيْنِ فَإِن كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لَا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yûsîkumullâhu fî evlâdikum liz-zekeri mislü hazzil-ünseyeyn. Fe in künne nisâen fevkasneteyni fe lehünne sülüsâ mâ terak. Ve in kânet vâhideten fe lehân-nısf. Ve li ebeveyhi li-külli vâhidin minhümâs-südüsü mimmâ terake in kâne lehû veled. Fe in lem yekün lehû veledün ve verisehû ebevâhu fe li-ümmihis-sülüs. Fe in kâne lehû ihvetün fe li-ümmihis-südüs. Min ba'di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn. Âbâüküm ve ebnâüküm, lâ tedrûne eyyühüm akrabu leküm nef'â. Ferîdaten minallâh. İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ.
Meali:
Allah, çocuklarınızın mirası hakkında erkeğe iki kadının payı kadar verilmesini emreder. Çocuklar yalnızca kız olup ikiden fazla iseler, ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kız bir kişi ise mirasın yarısı onundur.
Ölenin çocuğu varsa, bıraktığı maldan anne ve babasının her birine altıda bir pay düşer. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa annesine üçte bir düşer. Kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir. Bütün bu paylaştırma, yapılan vasiyetin yerine getirilmesi ve borcun ödenmesinden sonradır.
Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş hükümlerdir. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Nisâ Suresi, 11. ayet)
Bunu anlamak neden zor olsun? Burada üzerinde düşünmemiz gereken mesele, miras paylarının yalnızca kadın ve erkek olma durumuna göre değil, aile ve sorumluluklarla ilgili hükümler çerçevesinde değerlendirilmesidir.
İslam hukukunda erkeğin ailesinin geçimini sağlama sorumluluğu vardır. Kadının da kendisine ait malı ve mirası üzerinde tasarruf hakkı bulunur. Bununla birlikte miras hükümleri, her durumda yalnızca bu açıklamayla sınırlı değildir; mirasçının kim olduğu ve ailedeki yakınlık derecesi gibi hususlar da payların belirlenmesinde önemlidir.
AİLEDE HAKLAR VE SORUMLULUKLAR
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Ashabım! Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyetimi tutunuz. Zira onlar sizin idarenize ve himayenize verilmişlerdir.
Kesin olarak bildiğiniz bir ahlaksızlık yapmadıkları takdirde, onlar üzerinde zorbalık kurmaya hakkınız yoktur. Eğer böyle bir durum meydana gelirse, yataklarında yalnız bırakmak gibi bir tedbire başvurabilirsiniz. Onlara zarar vermeyin. Şayet size itaat ederlerse artık onlara zarar verecek bir şey yapmayın.
Şunu bilin ki sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
Sizin onlar üzerindeki haklarınız, aile mahremiyetini korumaları ve istemediğiniz kimseleri evinize almamalarıdır. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise giyim kuşam ve yeme içme konularında kendilerine iyi imkânlar sağlamanızdır.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Radâ, 11; ayrıca İbn Mâce, Nikâh, 3.)
Bu rivayet üzerinde düşünürken aile içindeki hak ve sorumlulukları, merhameti ve adaleti birlikte ele almak gerekir. Hiç kimse eşine haksızlık etmeyi, ona zarar vermeyi veya zorbalık kurmayı dinî bir hak gibi göremez. Ailede anlaşmazlık yaşandığında amaç, öfkeyle hareket etmek değil, sorunu gidermek ve aile fertlerinin haklarını korumaktır.
Bu konuda farklı yorumlar ve açıklamalar bulunmaktadır. Benim kanaatimce bir dinî metni değerlendirirken hem metnin bütününü hem de Peygamber Efendimizin aile hayatına dair örnekliğini dikkate almak gerekir. Bir rivayetin nasıl anlaşılacağı konusunda aceleyle hüküm vermek yerine, konunun farklı yönlerini araştırmak ve adaleti gözetmek önemlidir.
MİRAS PAYLARI VE GEÇİM SORUMLULUĞU ÜZERİNE TEFEKKÜR
Erkeğin eşinin ve çocuklarının geçimini sağlama sorumluluğu, İslam aile hukukunun önemli konularından biridir. Yeme, içme, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanması, şartlarına göre kocanın yükümlülükleri arasında yer alır. Kadının kendisine ait malı ise sırf evli olduğu için kocasının malı hâline gelmez.
Bu açıdan bakıldığında, bazı miras durumlarında erkeğe daha fazla pay verilmesiyle aile geçimini sağlama sorumluluğu arasında bir ilişki kurulabilir. Ancak bu açıklamayı bütün miras meselelerine tek başına uygulanacak değişmez bir formül olarak görmemek gerekir. Kur'an'da mirasçılara ilişkin farklı hükümler vardır ve her olay kendi şartlarına göre değerlendirilmelidir.
Benim burada vurgulamak istediğim, mal paylaşımının yanında sorumlulukların da düşünülmesi gerektiğidir. Bir insanın eline mal geçmesi, onun yalnızca kendi arzuları doğrultusunda hareket etmesini değil, varsa yükümlülüklerini de yerine getirmesini gerektirir.
Miras kalan malın korunması ve verimli kullanılması da önemlidir. Örneğin, küçük bir tarlanın çok sayıda mirasçı arasında fiziksel olarak bölünmesi, zamanla her bir parçanın kullanılmasını zorlaştırabilir. Böyle durumlarda yürürlükteki hukuk çerçevesinde ortaklığın korunması, malın birlikte işletilmesi veya elde edilen gelirin hak sahiplerine paylaştırılması gibi çözümler değerlendirilebilir.
Böylece malın verimliliği korunurken mirasçıların hakları da gözetilebilir. Burada asıl amaç, mirasçılardan birinin hakkını diğerine vermek değil; hakkaniyetli bir çözüm bulmak, malın değerini korumak ve aile içinde gereksiz anlaşmazlıkların önüne geçmektir.
BU HAFTANIN TEFEKKÜR SORUSU
Biz öyle bir Allah'a iman ediyoruz ki O, her şeyi işitir, her şeyi görür ve her şeyden haberdardır. Ankara'da yaşayan Ahmet amcanın yaptıklarını, söylediklerini, söyleyeceklerini ve hâllerini bilen Allah, Almanya'da yaşayan Franz'ın da yaptıklarını ve söylediklerini bilir. Rabbimizin ilmi, bizim sınırlı bilgimiz gibi değildir.
Öyleyse burada düşünmemiz gereken bir mesele var: İnsanların yaptıklarını, söylediklerini ve içlerinden geçirdiklerini bilen bir Allah'a iman ediyoruz. Peki, Allah'ın bazı isim ve sıfatlarının tecellilerini insan hayatında nasıl anlamalıyız? Bir insanın aynı anda çok sayıda kişinin hâlinden haberdar olmasıyla Allah'ın her şeyi bilmesi arasında nasıl bir fark vardır? Allah'ın mutlak ilmini insanın sınırlı bilgisiyle karıştırmadan bu konuyu nasıl tefekkür edebiliriz?
Bu soruyu düşünürken Allah'ın sıfatlarını herhangi bir insanın gücüyle eşitlememek gerekir. İnsan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, bilgisi sınırlıdır. Allah'ın ilmi ise bütün varlığı kuşatır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fadlen minallâhi ve ni'meten, vallâhu alîmun hakîm.
Meali:
Allah'tan bir lütuf ve nimet olarak böyle oldu. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 8. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühellezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyillâhi ve resûlihî vettekullâh, innallâhe semîun alîm.
Meali:
Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 1. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve temmet kelimetu rabbike sıdkan ve adlen, lâ mübeddile li-kelimâtihî ve hüves-semîul alîm.
Meali:
Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 115. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ ve cealnâküm şuûben ve kabâile li-teârafû. İnne ekrameküm indallâhi etkâküm. İnnallâhe alîmun habîr.
Meali:
Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 13. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lâ ya'lemu men halak, ve hüvel latîful habîr.
Meali:
Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Mülk Suresi, 14. ayet)
İŞİTMEK, BİLMEK VE HABERDAR OLMAK ÜZERİNE TEFEKKÜR
Bu ayetleri okurken Allah'ın ilminin genişliği üzerinde düşünelim. İnsan bazen yalnızca gördüğü ve duyduğu şeyleri bildiğini zanneder. Hâlbuki Allah, görüneni de görünmeyeni de bilir. İnsanların kalplerinden geçenleri, niyetlerini ve yaptıklarını da O'ndan hiçbir şey gizleyemez.
Benim tefekkürümde burada önemli olan, Allah'ın ilmini kendi sınırlı anlayışımızla ölçmeye çalışmamaktır. İnsanlar birbirlerinin hâllerini ancak kendilerine ulaşan bilgiler ölçüsünde anlayabilirler. Allah'ın bilmesi ise yaratılmışların bilgisine benzemez.
Bu sebeple bir insan hakkında hüküm verirken yalnızca dış görünüşe bakmamalı, onun niyetini bütünüyle bildiğimizi de iddia etmemeliyiz. Adaletli davranmak, bilmediğimiz konularda ihtiyatlı olmak ve insanları zan altında bırakmamak gerekir.
DEMİRE SU VEREREK SERTLEŞTİRME: BİR TEFEKKÜR BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su, vücutlarının içine nüfuz eder ve karınlarına kadar ulaşır. İçlerinde ne varsa söker atar ve ayaklarından geçip gider.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Cehennem, 4.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hâzâni hasmânihtesamû fî rabbihim. Fellezîne keferû kuttıat lehüm siyâbün min nâr. Yusabbu min fevki ruûsihimul hamîm. Yus'haru bihî mâ fî butûnihim vel-cülûd. Ve lehüm mekâmiu min hadîd. Küllemâ erâdû en yahrucû minhâ min gammin uîdû fîhâ ve zûkû azâbel-harîk. İnnallâhe yudhilullezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti cennâtin tecrî min tahtihel-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min zehebin ve lü'lüen ve libâsühüm fîhâ harîr. Ve hudû ile't-tayyibi minel-kavli ve hudû ilâ sırâtıl-hamîd.
Meali:
İşte bunlar, Rableri hakkında tartışmaya giren iki hasım taraftır. İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bu suyla karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. Onlar için demirden topuzlar vardır. Her ne zaman uğradıkları sıkıntı sebebiyle oradan çıkmak isteseler oraya geri döndürülürler ve kendilerine, “Yakıcı azabı tadın!” denilir.
Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenecekler, ipek giysiler giyeceklerdir. Onlar güzel söze yöneltilmiş ve övgüye layık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hac Suresi, 19-24. ayetler)
Geçen haftalarda, gelecekte bilim insanlarının ölümün çaresini bulup bulamayacağı üzerinde düşünmüştük. Bazı kimseler, Kur'an'da her canın ölümü tadacağını bildiren ayetler bulunduğunu söyleyerek bu konunun tartışılmasına karşı çıkabilir. Burada birbirinden farklı iki meseleyi ayırmak gerekir: Dünya hayatında hastalıkların tedavisi ve insan ömrünün uzatılması başka bir konudur; Allah'ın bildirdiği ölüm ve ahiret hayatı başka bir konudur.
Ahiret kavramını da yalnızca dünya hayatındaki olaylarla açıklamaya çalışmamalıyız. Ahiret, İslam inancında ölümden sonraki hayatı ve hesap gününü ifade eder. Bunun mahiyetine ilişkin bilgimiz, Allah'ın ve Peygamberinin bildirdikleriyle sınırlıdır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü nefsin zâikatul-mevt, sümme ileynâ türceûn.
Meali:
Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.
(Sadakallahü'l-Azîm, Ankebût Suresi, 57. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü men aleyhâ fân. Ve yebkâ vechü rabbike zül-celâli vel-ikrâm.
Meali:
Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Rahmân Suresi, 26-27. ayetler)
Abdullah İbni Ömer'in (ra) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme vardıkları zaman ölüm getirilir ve cennet ile cehennem arasında konulur. Sonra kesilir. Ardından bir münadi şöyle seslenir:
‘Ey cennetlikler! Artık ölüm yoktur. Ey cehennemlikler! Artık ölüm yoktur!’
Bunun üzerine cennetliklerin sevinci daha da artar, cehennemliklerin üzüntüsü ise daha da artar.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Rikāk, 50-51; Müslim, Cennet, 43.)
ÖLÜM VE AHİRET ÜZERİNE KİŞİSEL TEFEKKÜRÜM
Bu ayet ve hadisleri okuduğumda, ölümün sona ermesiyle ilgili anlatımın ahiret inancındaki yerini düşünüyorum. Benim kanaatimce burada üzerinde durulması gereken temel nokta, dünya hayatının geçici oluşu ve ahiretteki hayatın Allah'ın bildirdiği şekilde devam edeceğidir.
Ölümün dünyadaki bir hastalık gibi tedavi edilmesiyle, ahirette ölümün sona ermesi meselesini aynı şeymiş gibi ele almamak gerekir. Bilim insanları hastalıkları tedavi etmeye ve insan hayatını korumaya çalışabilirler. Ancak ölümün ve ahiret hayatının mahiyeti hakkında kesin hükümler vermek, yalnızca bilimsel gelişmelerden hareketle mümkün değildir.
Benim keşfî tefekkürümde, insanın bedeni, hayatı, kaderi ve ölüm üzerine düşünmek; insanın yaratılışındaki hikmetleri anlamaya çalışma çabasıdır. DNA, genler ve insan bedeninin işleyişi gibi konular da bu bakımdan merak uyandırabilir. Fakat bunları ahirette ölümün nasıl sona ereceğini açıklayan kesin bilgiler gibi sunamam. Bu konudaki hakikati en iyi Allah bilir.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesi, ahiret hayatının ebedî oluşunu anlatan bir ifadedir. Bu anlatım, müminler için sevinç; cehennemlikler içinse azabın devam etmesi bakımından büyük bir anlam taşır.
CEHENNEM AZABI VE PİŞMANLIK
Ebû Derda'nın (ra) rivayet ettiği uzun bir hadiste, cehennem ehlinin açlık ve susuzlukla karşılaşmaları, yardım istemeleri ve yaptıklarından pişmanlık duymaları anlatılır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennem ehline açlık musallat edilir. Bu açlık, içinde bulundukları azap kadar şiddetli hâle gelir. Yardım isterler. Onlara açlığı gidermeyen bir yiyecek verilir. Tekrar yiyecek isterler; bu defa boğazlarında takılıp kalan bir yiyecekle karşılaşırlar. Bu yiyecek ne aşağı iner ne de yukarı çıkar.
Dünyada böyle bir durumda su içerek lokmalarını geçirdiklerini hatırlar ve içecek isterler. Onlara kaynar su verilir. Su yüzlerine yaklaştırıldığında yüzlerini yakar; karınlarına ulaştığında ise içlerine büyük acı verir.
Bunun üzerine cehennem bekçilerini çağırıp azaplarının hafifletilmesini isterler. Bekçiler onlara, ‘Peygamberleriniz size bu durumu açıklayan haberleri getirmemiş miydi?’ diye sorarlar. Onlar da, ‘Evet, getirmişti; fakat biz dinlemedik’ derler.
Bekçiler, ‘Öyleyse isteyin; inkâr edenlerin istekleri burada karşılıksız kalır’ derler.
Sonra cehenneme vekil kılınan melek Mâlik'i çağırırlar ve ondan Rablerinin kendileri hakkında ölümle hükmetmesini isterler. Mâlik ise, ‘Siz burada kalacaksınız’ diye cevap verir.
Bunun üzerine kendi aralarında, ‘Rabbinize dua edin; sizin için O'ndan daha hayırlı kimse yoktur’ derler ve Allah'a şöyle yalvarırlar:
‘Ey Rabbimiz! Bedbahtlığımız bize galip geldi. Biz gerçekten sapık kimselerdik. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer yeniden inkâra dönersek artık gerçekten zalimlerden oluruz.’
Allah onlara şöyle buyurur:
‘Orada aşağılanmış bir hâlde kalın ve Bana bir şey söylemeyin.’
Bu cevap üzerine cehennem ehli her türlü hayırdan ümitlerini keser; hıçkırmaya, pişmanlık duymaya ve dövünüp durmaya başlar.”
(Rivayet: Tirmizî, Cehennem, 5; ayrıca ilgili bölümlerde Mü'minûn Suresi 106-108 ve Zuhruf Suresi 77. ayetlere atıf yapılır.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme nekûlü li-cehenneme helimtele'ti ve tekûlü hel min mezîd.
Meali:
O gün cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “Daha var mı?” der.
(Sadakallahü'l-Azîm, Kâf Suresi, 30. ayet)
Bu anlatımlardan çıkarılacak ders, insanın dünyada yaptığı davranışları hafife almamasıdır. İnsan, doğruyu bildiği hâlde bile bile yanlışta ısrar ederse, bunun sonucuyla karşılaşabilir. Bu nedenle tövbe etmek, haksızlıklardan uzak durmak, başkalarının haklarını gözetmek ve iyilikte bulunmak büyük önem taşır.
NİLÜFER ÇİÇEĞİ VE YENİDEN DİRİLİŞ BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Hakkıyla cehennemlik olanlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Günahları sebebiyle ateşe giren bir kısım kimseler ise yanıp kömür olduktan sonra kendilerine şefaat edilmesine izin verilir. Böylece grup grup getirilir ve cennet nehirlerine bırakılırlar. Sonra, ‘Ey cennet ehli! Bunların üzerine su dökün’ denilir. Onlar da sel yatağında yetişen bir ot gibi yeniden yetişirler.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Îmân, 306.)
Bu hadiste yeniden yetişme, bir canlanma ve yeniden hayat bulma benzetmesiyle anlatılır. Ben bu anlatımı okurken nilüfer çiçeğini ve tabiatta gözlemlediğimiz yenilenme örneklerini hatırlıyorum.
Ancak buradan hareketle ahiret hayatının mutlaka bu dünyada yaşanan olaylardan ibaret olduğunu söylemek doğru olmaz. İslam inancında cennet, cehennem ve ahiret hayatı, ölümden sonraki varoluşla ilgilidir. Tabiattaki yenilenme örnekleri bize düşünme fırsatı verebilir; fakat gayb hakkında kesin bilgi yerine geçmez.
Benim tefekkürümde asıl önemli olan, insanın kendisini düzeltmesi, yaptığı yanlışlardan dönmesi ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesidir. Ahiret inancı, insanı hem sorumluluk sahibi olmaya hem de Allah'ın rahmetini ümit etmeye yöneltmelidir.
ÖLÜMÜN SONA ERMESİ VE AHİRET ÜZERİNE KEŞFÎ TEFEKKÜRÜM
Önceki bölümde ölümün sona ermesi, cennet ve cehennem hayatı üzerine ayetleri ve hadisleri ele aldık. Şimdi de bu konudaki kendi tefekkürümü açıklamak istiyorum.
Benim keşfî tefekkürümde, ölümün sona ermesi ifadesi üzerinde düşünürken insanın bedeni, kaderi, DNA'sı ve genetik yapısı gibi meseleler de aklıma geliyor. Acaba insanın yaşlanması, hastalanması ve ölmesiyle ilgili süreçlerin anlaşılmasında henüz bilmediğimiz yönler var mıdır? Gelecekte bilim insanları insan hayatını korumak ve hastalıkları tedavi etmek konusunda bugün hayal edemediğimiz gelişmeler sağlayabilirler mi?
Bunlar benim üzerinde düşündüğüm sorulardır. Ancak bunlardan hareketle ölümün bilim yoluyla kesinlikle ortadan kaldırılacağını söylemiyorum. Kur'an'ın ölüm ve ahiret hakkındaki bildirdikleriyle insanın dünyadaki ömrünü uzatmaya yönelik bilimsel çalışmalar birbirinden ayrı konulardır.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesini de kendi tefekkürümde, ölümün artık sona erdiği ve ahiret hayatının ebedî olduğu şeklinde düşünüyorum. Cennetliklerin sevincinin artması, cehennemliklerin ise ölümle kurtuluş beklentilerinin sona ermesi, bu anlatımın üzerinde durulması gereken yönlerindendir.
Dünya hayatında bazı insanlar hastalıklarla, organ kayıplarıyla ve çeşitli bedensel sıkıntılarla mücadele ederler. Tıp, bu sıkıntıların giderilmesi için imkânlar geliştirmeye çalışır. Fakat ahiretteki hayatın mahiyetini, dünya hayatındaki tıbbî gelişmelerle bütünüyle açıklayamayız.
Benim Raşidi Tarikatı'ndaki bazı zikirler ve bu zikirlerin anlamları üzerine de kendime özgü tefekkürlerim vardır. Bu çerçevede, ahiret hayatına geçiş, ölümün tadılması ve insanın manevî yolculuğu arasında bağlantılar kurduğum bir anlayışım bulunuyor. Bu, benim kişisel keşfî yorumumdur; herkesin kabul etmesi gereken kesin bir dinî hüküm olarak sunmuyorum.
Kur'an'da ve hadislerde bildirilen ahiret hakikatlerini anlamaya çalışırken, kendi yorumlarımızı vahyin açık hükümlerinden ayırmak gerekir. Gaybın hakikatini en iyi Allah bilir.
CEHENNEM AZABININ DEVAMI VE İBRET
Cehennemliklerin ölümün sona ermesinden dolayı daha büyük bir üzüntü yaşayacaklarını anlatan rivayetler üzerinde düşünelim. İnsan dünyada yaptığı hatalardan pişman olabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Fakat ahiret, hesap ve karşılık yeridir. Bu sebeple insanın dünyada sahip olduğu fırsatları değerlendirmesi önemlidir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur” sözüdür.
DUAMIZ
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri! Bizi, ailelerimizi, sevdiklerimizi, bütün müminleri ve ahir zaman ümmetini azabından muhafaza eylesin. Bizleri yanlışlarımızı fark edip tövbe eden, iyilik yapan, adaletten ayrılmayan ve kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışan kullarından eylesin.
Allah'ım! Bizi cehennem azabından koru. Kalplerimize iman, davranışlarımıza merhamet, işlerimize doğruluk ve ailelerimize huzur ver. Bizi ahirette rahmetine kavuşan, sevinci artan ve Senin rızana erişen kullarının arasına kat.
Âmin.
DİPNOTLAR
[1] Vaazın ilk hâlinde “Rab nedir?” başlığı altında yararlanılan kaynak olarak Mumsema.org sitesindeki “Rab ne demektir, ne anlama gelir?” konulu yazı belirtilmiştir.
HATİME DUASI
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et!”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
KAR©GLAN
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 24 Mart 2018 Cumartesi
Original Kar©glan
[/size]
(Kar©glan'ın 24 Mart 2018 Tarihli Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul innenî hedânî rabbî ilâ sırâtın müstekîm, dînen kıyemen, millete İbrâhîme hanîfâ ve mâ kâne mine'l-müşrikîn.
Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
De ki: “Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, hakka yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi.”
De ki: “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 161-162. ayetler)
---
Hakîm'in babası Muâviye İbni Hayde anlatıyor:
— Dedim ki: “Yâ Resûlallah! Kime iyilik edeyim?”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Annene.
“Sonra kime iyilik edeyim?” dedim.
— Babana; sonra en yakınına, ondan sonra da en yakınına, buyurdular.
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Kitâbü'l-Birri ve's-Sıla; Ebû Dâvûd, Kitâbü'l-Edeb. Hadis, anne babaya iyilik etmenin önemini bildirmektedir.)
Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُم مَّرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kul e gayrallâhi ebgî rabben ve hüve rabbu külli şey'in, ve lâ teksibu küllü nefsin illâ aleyhâ, ve lâ teziru vâziretün vizra uhrâ, sümme ilâ rabbiküm merciuküm fe-yünebbiüküm bimâ küntüm fîhi tahtelifûn.
Meali:
De ki: “Her şeyin Rabbi O iken ben Allah'tan başka bir Rab mı arayayım? Herkesin kazandığı günah ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. O, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size haber verecektir.”
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 164. ayet)
RAB NEDİR?
Terbiye etmek, yetiştirmek, ıslah etmek, düzeltmek, yönetmek, sorumluluk üstlenmek, malik ve sahip olmak, nimeti artırmak, ihtiyaçları gidermek ve üstünlük sahibi olmak gibi anlamlarla ilişkili olan “Rab” kelimesi; efendi, sahip, terbiye eden, yetiştiren, düzene koyan, tedbir alan, sorumluluk üstlenen, yöneten ve nimet veren anlamlarında kullanılır. Kelimenin çoğulu “erbâb”dır.
Arap dilinde “Rab” kelimesi; itaat edilen efendi, bir şeyi ıslah eden, bir şeyin maliki ve sahibi anlamlarına gelir. Terbiye etme anlamıyla bağlantılı olarak, terbiye edici ve yetiştirici anlamında da kullanılır.
Allah'ın “Rab” ismi, bütün varlıkları yaratan, yaşatan, yöneten, ihtiyaçlarını bilen ve onları gözeten yüce Rabbimizin sıfatlarını hatırlatır. Kâinattaki düzenin devam etmesi de O'nun yaratması ve takdiriyle gerçekleşir.
“Rab” kelimesi Kur'an-ı Kerim'de Allah'ı ifade eden önemli isimlerden biridir. Kur'an'da Allah'ın Rab oluşu; yaratma, yönetme, nimet verme ve kullarını doğru yola yöneltme anlamlarıyla birlikte anlatılır.
RABİYE NE DEMEKTİR?
Benim bu vaazdaki tefekkürümde “Rab” kelimesini terbiye eden, yetiştiren ve insanın hayatını şekillendirmesine katkıda bulunan kimseler açısından da ele alıyorum. Bu bakımdan anne ve babanın çocukların yetişmesindeki rolünü düşünmek istiyorum.
Hz. Yusuf'un babasına hitabıyla ilgili anlatımlarda “Rabbim” kelimesinin kullanılması da bu konuyu tefekkür etmeme vesile olmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, kelimenin Allah için kullanıldığı anlam ile insanlar arasındaki terbiye ve yetiştirme ilişkisini birbirinden ayırmaktır. Allah mutlak Rab'dir; anne ve baba ise çocuklarının yetişmesinde sorumluluk taşıyan kimselerdir.
“Rabiye” kelimesini de bu vaazdaki kişisel anlatımımda, kadının yetiştirme ve terbiye etme yönünü ifade eden bir kavram olarak ele alıyorum. Nasıl ki erkek ve kadın isimlerinde farklı biçimler bulunabiliyorsa, ben de bu kelimeler üzerinden anne ile babanın aile içindeki rollerini düşünmeye çalışıyorum.
Her ev, aynı zamanda bir terbiye okuludur. Anne, baba, dede ve nine; çocuğun yetişmesinde, ahlakının oluşmasında ve hayatı öğrenmesinde önemli görevler üstlenebilir. Bu kişiler çocuklara yalnızca günlük işleri öğretmezler; aynı zamanda sabrı, merhameti, sorumluluğu, paylaşmayı, çalışmayı ve insanlarla iyi geçinmeyi de öğretirler.
Anne ve babanın çocuk yetiştirme biçimleri bazı yönlerden farklılık gösterebilir. Anne, çocuğun beslenmesi, bakımı ve günlük ihtiyaçlarıyla daha fazla ilgilenebilir; baba da başka alanlarda rehberlik edebilir. Ancak bunlar kesin sınırlar değildir. Her iki ebeveyn de çocuklarının bütün yönleriyle yetişmesinden sorumludur.
Benim burada anlatmak istediğim, insanın hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu ilk bilgileri ve davranışları çoğunlukla ailesinden öğrenmesidir. Bu nedenle anne ve babanın emeklerini takdir etmek, onlara iyilik etmek ve haklarını gözetmek dinî ve ahlakî bakımdan büyük önem taşır.
“BU EVİN RABBİNE KULLUK EDİN” AYETİ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fel-ya'büdû rabbe hâzâ'l-beyt.
Meali:
“Öyleyse bu evin Rabbine kulluk etsinler.”
(Sadakallahü'l-Azîm, Kureyş Suresi, 3. ayet)
Ben “Bu evin Rabbi ve Rabiyesi hakkı için” dediğimde, kendi tefekkürüm içinde o evde emeği bulunan anne ve babayı, dede ve nineyi hatırlatmak istiyorum. Buradaki sözlerimi, Allah'a kulluk emrinin yerine başka bir kulluk anlayışı koymak için değil, aile büyüklerinin emeklerini ve haklarını hatırlamak için söylüyorum.
Anne ile babanın çocuklara kazandırdığı beceriler farklılaşabilir. Ev işleri, yemek hazırlamak, temizlik yapmak, sökük dikmek, çocuk bakmak, odun kesmek, bahçe işleriyle uğraşmak ve çeşitli zorlukların üstesinden gelmek, aile içinde öğrenilebilen becerilerdendir. Fakat bu işler yalnızca kadınlara veya yalnızca erkeklere ait değildir; aile fertleri birbirlerine yardımcı olabilirler.
Asıl mesele, çocukların hayata hazırlanması ve aile içinde sorumluluk bilincinin oluşmasıdır. Anne ve babanın emeği, çocuğun karakterinin şekillenmesinde önemli bir yer tutar. Onlara karşı saygılı olmak, ihtiyaç duyduklarında yardımcı olmak ve gönüllerini hoş tutmaya çalışmak, dinimizin önem verdiği güzel davranışlardandır.
MİRAS HUKUKUNDA NEDEN FARKLI PAYLAR VARDIR?
Peki, miras hukukunda bazı durumlarda erkeğe iki, kadına bir pay verilmesinin hikmeti nedir? Anne ve babanın çocuk yetiştirmedeki emekleri farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyorsa, miras paylarının belirlenmesinde hangi esaslar dikkate alınmıştır?
Bu konuyu değerlendirirken öncelikle Kur'an-ı Kerim'de yer alan hükmü okuyalım.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنثَيَيْنِ فَإِن كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لَا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yûsîkumullâhu fî evlâdikum liz-zekeri mislü hazzil-ünseyeyn. Fe in künne nisâen fevkasneteyni fe lehünne sülüsâ mâ terak. Ve in kânet vâhideten fe lehân-nısf. Ve li ebeveyhi li-külli vâhidin minhümâs-südüsü mimmâ terake in kâne lehû veled. Fe in lem yekün lehû veledün ve verisehû ebevâhu fe li-ümmihis-sülüs. Fe in kâne lehû ihvetün fe li-ümmihis-südüs. Min ba'di vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn. Âbâüküm ve ebnâüküm, lâ tedrûne eyyühüm akrabu leküm nef'â. Ferîdaten minallâh. İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ.
Meali:
Allah, çocuklarınızın mirası hakkında erkeğe iki kadının payı kadar verilmesini emreder. Çocuklar yalnızca kız olup ikiden fazla iseler, ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kız bir kişi ise mirasın yarısı onundur.
Ölenin çocuğu varsa, bıraktığı maldan anne ve babasının her birine altıda bir pay düşer. Çocuğu yoksa ve anne babası ona mirasçı oluyorsa annesine üçte bir düşer. Kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir. Bütün bu paylaştırma, yapılan vasiyetin yerine getirilmesi ve borcun ödenmesinden sonradır.
Babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin size daha faydalı olacağını bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş hükümlerdir. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Nisâ Suresi, 11. ayet)
Bunu anlamak neden zor olsun? Burada üzerinde düşünmemiz gereken mesele, miras paylarının yalnızca kadın ve erkek olma durumuna göre değil, aile ve sorumluluklarla ilgili hükümler çerçevesinde değerlendirilmesidir.
İslam hukukunda erkeğin ailesinin geçimini sağlama sorumluluğu vardır. Kadının da kendisine ait malı ve mirası üzerinde tasarruf hakkı bulunur. Bununla birlikte miras hükümleri, her durumda yalnızca bu açıklamayla sınırlı değildir; mirasçının kim olduğu ve ailedeki yakınlık derecesi gibi hususlar da payların belirlenmesinde önemlidir.
AİLEDE HAKLAR VE SORUMLULUKLAR
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Ashabım! Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyetimi tutunuz. Zira onlar sizin idarenize ve himayenize verilmişlerdir.
Kesin olarak bildiğiniz bir ahlaksızlık yapmadıkları takdirde, onlar üzerinde zorbalık kurmaya hakkınız yoktur. Eğer böyle bir durum meydana gelirse, yataklarında yalnız bırakmak gibi bir tedbire başvurabilirsiniz. Onlara zarar vermeyin. Şayet size itaat ederlerse artık onlara zarar verecek bir şey yapmayın.
Şunu bilin ki sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
Sizin onlar üzerindeki haklarınız, aile mahremiyetini korumaları ve istemediğiniz kimseleri evinize almamalarıdır. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise giyim kuşam ve yeme içme konularında kendilerine iyi imkânlar sağlamanızdır.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Radâ, 11; ayrıca İbn Mâce, Nikâh, 3.)
Bu rivayet üzerinde düşünürken aile içindeki hak ve sorumlulukları, merhameti ve adaleti birlikte ele almak gerekir. Hiç kimse eşine haksızlık etmeyi, ona zarar vermeyi veya zorbalık kurmayı dinî bir hak gibi göremez. Ailede anlaşmazlık yaşandığında amaç, öfkeyle hareket etmek değil, sorunu gidermek ve aile fertlerinin haklarını korumaktır.
Bu konuda farklı yorumlar ve açıklamalar bulunmaktadır. Benim kanaatimce bir dinî metni değerlendirirken hem metnin bütününü hem de Peygamber Efendimizin aile hayatına dair örnekliğini dikkate almak gerekir. Bir rivayetin nasıl anlaşılacağı konusunda aceleyle hüküm vermek yerine, konunun farklı yönlerini araştırmak ve adaleti gözetmek önemlidir.
MİRAS PAYLARI VE GEÇİM SORUMLULUĞU ÜZERİNE TEFEKKÜR
Erkeğin eşinin ve çocuklarının geçimini sağlama sorumluluğu, İslam aile hukukunun önemli konularından biridir. Yeme, içme, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanması, şartlarına göre kocanın yükümlülükleri arasında yer alır. Kadının kendisine ait malı ise sırf evli olduğu için kocasının malı hâline gelmez.
Bu açıdan bakıldığında, bazı miras durumlarında erkeğe daha fazla pay verilmesiyle aile geçimini sağlama sorumluluğu arasında bir ilişki kurulabilir. Ancak bu açıklamayı bütün miras meselelerine tek başına uygulanacak değişmez bir formül olarak görmemek gerekir. Kur'an'da mirasçılara ilişkin farklı hükümler vardır ve her olay kendi şartlarına göre değerlendirilmelidir.
Benim burada vurgulamak istediğim, mal paylaşımının yanında sorumlulukların da düşünülmesi gerektiğidir. Bir insanın eline mal geçmesi, onun yalnızca kendi arzuları doğrultusunda hareket etmesini değil, varsa yükümlülüklerini de yerine getirmesini gerektirir.
Miras kalan malın korunması ve verimli kullanılması da önemlidir. Örneğin, küçük bir tarlanın çok sayıda mirasçı arasında fiziksel olarak bölünmesi, zamanla her bir parçanın kullanılmasını zorlaştırabilir. Böyle durumlarda yürürlükteki hukuk çerçevesinde ortaklığın korunması, malın birlikte işletilmesi veya elde edilen gelirin hak sahiplerine paylaştırılması gibi çözümler değerlendirilebilir.
Böylece malın verimliliği korunurken mirasçıların hakları da gözetilebilir. Burada asıl amaç, mirasçılardan birinin hakkını diğerine vermek değil; hakkaniyetli bir çözüm bulmak, malın değerini korumak ve aile içinde gereksiz anlaşmazlıkların önüne geçmektir.
BU HAFTANIN TEFEKKÜR SORUSU
Biz öyle bir Allah'a iman ediyoruz ki O, her şeyi işitir, her şeyi görür ve her şeyden haberdardır. Ankara'da yaşayan Ahmet amcanın yaptıklarını, söylediklerini, söyleyeceklerini ve hâllerini bilen Allah, Almanya'da yaşayan Franz'ın da yaptıklarını ve söylediklerini bilir. Rabbimizin ilmi, bizim sınırlı bilgimiz gibi değildir.
Öyleyse burada düşünmemiz gereken bir mesele var: İnsanların yaptıklarını, söylediklerini ve içlerinden geçirdiklerini bilen bir Allah'a iman ediyoruz. Peki, Allah'ın bazı isim ve sıfatlarının tecellilerini insan hayatında nasıl anlamalıyız? Bir insanın aynı anda çok sayıda kişinin hâlinden haberdar olmasıyla Allah'ın her şeyi bilmesi arasında nasıl bir fark vardır? Allah'ın mutlak ilmini insanın sınırlı bilgisiyle karıştırmadan bu konuyu nasıl tefekkür edebiliriz?
Bu soruyu düşünürken Allah'ın sıfatlarını herhangi bir insanın gücüyle eşitlememek gerekir. İnsan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, bilgisi sınırlıdır. Allah'ın ilmi ise bütün varlığı kuşatır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fadlen minallâhi ve ni'meten, vallâhu alîmun hakîm.
Meali:
Allah'tan bir lütuf ve nimet olarak böyle oldu. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 8. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühellezîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyillâhi ve resûlihî vettekullâh, innallâhe semîun alîm.
Meali:
Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 1. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve temmet kelimetu rabbike sıdkan ve adlen, lâ mübeddile li-kelimâtihî ve hüves-semîul alîm.
Meali:
Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur. O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
(Sadakallahü'l-Azîm, En'âm Suresi, 115. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ ve cealnâküm şuûben ve kabâile li-teârafû. İnne ekrameküm indallâhi etkâküm. İnnallâhe alîmun habîr.
Meali:
Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hucurât Suresi, 13. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lâ ya'lemu men halak, ve hüvel latîful habîr.
Meali:
Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Mülk Suresi, 14. ayet)
İŞİTMEK, BİLMEK VE HABERDAR OLMAK ÜZERİNE TEFEKKÜR
Bu ayetleri okurken Allah'ın ilminin genişliği üzerinde düşünelim. İnsan bazen yalnızca gördüğü ve duyduğu şeyleri bildiğini zanneder. Hâlbuki Allah, görüneni de görünmeyeni de bilir. İnsanların kalplerinden geçenleri, niyetlerini ve yaptıklarını da O'ndan hiçbir şey gizleyemez.
Benim tefekkürümde burada önemli olan, Allah'ın ilmini kendi sınırlı anlayışımızla ölçmeye çalışmamaktır. İnsanlar birbirlerinin hâllerini ancak kendilerine ulaşan bilgiler ölçüsünde anlayabilirler. Allah'ın bilmesi ise yaratılmışların bilgisine benzemez.
Bu sebeple bir insan hakkında hüküm verirken yalnızca dış görünüşe bakmamalı, onun niyetini bütünüyle bildiğimizi de iddia etmemeliyiz. Adaletli davranmak, bilmediğimiz konularda ihtiyatlı olmak ve insanları zan altında bırakmamak gerekir.
DEMİRE SU VEREREK SERTLEŞTİRME: BİR TEFEKKÜR BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su, vücutlarının içine nüfuz eder ve karınlarına kadar ulaşır. İçlerinde ne varsa söker atar ve ayaklarından geçip gider.”
(Hadis-i Şerif: Tirmizî, Cehennem, 4.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hâzâni hasmânihtesamû fî rabbihim. Fellezîne keferû kuttıat lehüm siyâbün min nâr. Yusabbu min fevki ruûsihimul hamîm. Yus'haru bihî mâ fî butûnihim vel-cülûd. Ve lehüm mekâmiu min hadîd. Küllemâ erâdû en yahrucû minhâ min gammin uîdû fîhâ ve zûkû azâbel-harîk. İnnallâhe yudhilullezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti cennâtin tecrî min tahtihel-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min zehebin ve lü'lüen ve libâsühüm fîhâ harîr. Ve hudû ile't-tayyibi minel-kavli ve hudû ilâ sırâtıl-hamîd.
Meali:
İşte bunlar, Rableri hakkında tartışmaya giren iki hasım taraftır. İnkâr edenler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bu suyla karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. Onlar için demirden topuzlar vardır. Her ne zaman uğradıkları sıkıntı sebebiyle oradan çıkmak isteseler oraya geri döndürülürler ve kendilerine, “Yakıcı azabı tadın!” denilir.
Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenecekler, ipek giysiler giyeceklerdir. Onlar güzel söze yöneltilmiş ve övgüye layık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.
(Sadakallahü'l-Azîm, Hac Suresi, 19-24. ayetler)
Geçen haftalarda, gelecekte bilim insanlarının ölümün çaresini bulup bulamayacağı üzerinde düşünmüştük. Bazı kimseler, Kur'an'da her canın ölümü tadacağını bildiren ayetler bulunduğunu söyleyerek bu konunun tartışılmasına karşı çıkabilir. Burada birbirinden farklı iki meseleyi ayırmak gerekir: Dünya hayatında hastalıkların tedavisi ve insan ömrünün uzatılması başka bir konudur; Allah'ın bildirdiği ölüm ve ahiret hayatı başka bir konudur.
Ahiret kavramını da yalnızca dünya hayatındaki olaylarla açıklamaya çalışmamalıyız. Ahiret, İslam inancında ölümden sonraki hayatı ve hesap gününü ifade eder. Bunun mahiyetine ilişkin bilgimiz, Allah'ın ve Peygamberinin bildirdikleriyle sınırlıdır.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü nefsin zâikatul-mevt, sümme ileynâ türceûn.
Meali:
Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.
(Sadakallahü'l-Azîm, Ankebût Suresi, 57. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Küllü men aleyhâ fân. Ve yebkâ vechü rabbike zül-celâli vel-ikrâm.
Meali:
Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.
(Sadakallahü'l-Azîm, Rahmân Suresi, 26-27. ayetler)
Abdullah İbni Ömer'in (ra) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme vardıkları zaman ölüm getirilir ve cennet ile cehennem arasında konulur. Sonra kesilir. Ardından bir münadi şöyle seslenir:
‘Ey cennetlikler! Artık ölüm yoktur. Ey cehennemlikler! Artık ölüm yoktur!’
Bunun üzerine cennetliklerin sevinci daha da artar, cehennemliklerin üzüntüsü ise daha da artar.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Rikāk, 50-51; Müslim, Cennet, 43.)
ÖLÜM VE AHİRET ÜZERİNE KİŞİSEL TEFEKKÜRÜM
Bu ayet ve hadisleri okuduğumda, ölümün sona ermesiyle ilgili anlatımın ahiret inancındaki yerini düşünüyorum. Benim kanaatimce burada üzerinde durulması gereken temel nokta, dünya hayatının geçici oluşu ve ahiretteki hayatın Allah'ın bildirdiği şekilde devam edeceğidir.
Ölümün dünyadaki bir hastalık gibi tedavi edilmesiyle, ahirette ölümün sona ermesi meselesini aynı şeymiş gibi ele almamak gerekir. Bilim insanları hastalıkları tedavi etmeye ve insan hayatını korumaya çalışabilirler. Ancak ölümün ve ahiret hayatının mahiyeti hakkında kesin hükümler vermek, yalnızca bilimsel gelişmelerden hareketle mümkün değildir.
Benim keşfî tefekkürümde, insanın bedeni, hayatı, kaderi ve ölüm üzerine düşünmek; insanın yaratılışındaki hikmetleri anlamaya çalışma çabasıdır. DNA, genler ve insan bedeninin işleyişi gibi konular da bu bakımdan merak uyandırabilir. Fakat bunları ahirette ölümün nasıl sona ereceğini açıklayan kesin bilgiler gibi sunamam. Bu konudaki hakikati en iyi Allah bilir.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesi, ahiret hayatının ebedî oluşunu anlatan bir ifadedir. Bu anlatım, müminler için sevinç; cehennemlikler içinse azabın devam etmesi bakımından büyük bir anlam taşır.
CEHENNEM AZABI VE PİŞMANLIK
Ebû Derda'nın (ra) rivayet ettiği uzun bir hadiste, cehennem ehlinin açlık ve susuzlukla karşılaşmaları, yardım istemeleri ve yaptıklarından pişmanlık duymaları anlatılır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Cehennem ehline açlık musallat edilir. Bu açlık, içinde bulundukları azap kadar şiddetli hâle gelir. Yardım isterler. Onlara açlığı gidermeyen bir yiyecek verilir. Tekrar yiyecek isterler; bu defa boğazlarında takılıp kalan bir yiyecekle karşılaşırlar. Bu yiyecek ne aşağı iner ne de yukarı çıkar.
Dünyada böyle bir durumda su içerek lokmalarını geçirdiklerini hatırlar ve içecek isterler. Onlara kaynar su verilir. Su yüzlerine yaklaştırıldığında yüzlerini yakar; karınlarına ulaştığında ise içlerine büyük acı verir.
Bunun üzerine cehennem bekçilerini çağırıp azaplarının hafifletilmesini isterler. Bekçiler onlara, ‘Peygamberleriniz size bu durumu açıklayan haberleri getirmemiş miydi?’ diye sorarlar. Onlar da, ‘Evet, getirmişti; fakat biz dinlemedik’ derler.
Bekçiler, ‘Öyleyse isteyin; inkâr edenlerin istekleri burada karşılıksız kalır’ derler.
Sonra cehenneme vekil kılınan melek Mâlik'i çağırırlar ve ondan Rablerinin kendileri hakkında ölümle hükmetmesini isterler. Mâlik ise, ‘Siz burada kalacaksınız’ diye cevap verir.
Bunun üzerine kendi aralarında, ‘Rabbinize dua edin; sizin için O'ndan daha hayırlı kimse yoktur’ derler ve Allah'a şöyle yalvarırlar:
‘Ey Rabbimiz! Bedbahtlığımız bize galip geldi. Biz gerçekten sapık kimselerdik. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer yeniden inkâra dönersek artık gerçekten zalimlerden oluruz.’
Allah onlara şöyle buyurur:
‘Orada aşağılanmış bir hâlde kalın ve Bana bir şey söylemeyin.’
Bu cevap üzerine cehennem ehli her türlü hayırdan ümitlerini keser; hıçkırmaya, pişmanlık duymaya ve dövünüp durmaya başlar.”
(Rivayet: Tirmizî, Cehennem, 5; ayrıca ilgili bölümlerde Mü'minûn Suresi 106-108 ve Zuhruf Suresi 77. ayetlere atıf yapılır.)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme nekûlü li-cehenneme helimtele'ti ve tekûlü hel min mezîd.
Meali:
O gün cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “Daha var mı?” der.
(Sadakallahü'l-Azîm, Kâf Suresi, 30. ayet)
Bu anlatımlardan çıkarılacak ders, insanın dünyada yaptığı davranışları hafife almamasıdır. İnsan, doğruyu bildiği hâlde bile bile yanlışta ısrar ederse, bunun sonucuyla karşılaşabilir. Bu nedenle tövbe etmek, haksızlıklardan uzak durmak, başkalarının haklarını gözetmek ve iyilikte bulunmak büyük önem taşır.
NİLÜFER ÇİÇEĞİ VE YENİDEN DİRİLİŞ BENZETMESİ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Hakkıyla cehennemlik olanlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Günahları sebebiyle ateşe giren bir kısım kimseler ise yanıp kömür olduktan sonra kendilerine şefaat edilmesine izin verilir. Böylece grup grup getirilir ve cennet nehirlerine bırakılırlar. Sonra, ‘Ey cennet ehli! Bunların üzerine su dökün’ denilir. Onlar da sel yatağında yetişen bir ot gibi yeniden yetişirler.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Îmân, 306.)
Bu hadiste yeniden yetişme, bir canlanma ve yeniden hayat bulma benzetmesiyle anlatılır. Ben bu anlatımı okurken nilüfer çiçeğini ve tabiatta gözlemlediğimiz yenilenme örneklerini hatırlıyorum.
Ancak buradan hareketle ahiret hayatının mutlaka bu dünyada yaşanan olaylardan ibaret olduğunu söylemek doğru olmaz. İslam inancında cennet, cehennem ve ahiret hayatı, ölümden sonraki varoluşla ilgilidir. Tabiattaki yenilenme örnekleri bize düşünme fırsatı verebilir; fakat gayb hakkında kesin bilgi yerine geçmez.
Benim tefekkürümde asıl önemli olan, insanın kendisini düzeltmesi, yaptığı yanlışlardan dönmesi ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemesidir. Ahiret inancı, insanı hem sorumluluk sahibi olmaya hem de Allah'ın rahmetini ümit etmeye yöneltmelidir.
ÖLÜMÜN SONA ERMESİ VE AHİRET ÜZERİNE KEŞFÎ TEFEKKÜRÜM
Önceki bölümde ölümün sona ermesi, cennet ve cehennem hayatı üzerine ayetleri ve hadisleri ele aldık. Şimdi de bu konudaki kendi tefekkürümü açıklamak istiyorum.
Benim keşfî tefekkürümde, ölümün sona ermesi ifadesi üzerinde düşünürken insanın bedeni, kaderi, DNA'sı ve genetik yapısı gibi meseleler de aklıma geliyor. Acaba insanın yaşlanması, hastalanması ve ölmesiyle ilgili süreçlerin anlaşılmasında henüz bilmediğimiz yönler var mıdır? Gelecekte bilim insanları insan hayatını korumak ve hastalıkları tedavi etmek konusunda bugün hayal edemediğimiz gelişmeler sağlayabilirler mi?
Bunlar benim üzerinde düşündüğüm sorulardır. Ancak bunlardan hareketle ölümün bilim yoluyla kesinlikle ortadan kaldırılacağını söylemiyorum. Kur'an'ın ölüm ve ahiret hakkındaki bildirdikleriyle insanın dünyadaki ömrünü uzatmaya yönelik bilimsel çalışmalar birbirinden ayrı konulardır.
Hadiste ölümün kesilmesinden söz edilmesini de kendi tefekkürümde, ölümün artık sona erdiği ve ahiret hayatının ebedî olduğu şeklinde düşünüyorum. Cennetliklerin sevincinin artması, cehennemliklerin ise ölümle kurtuluş beklentilerinin sona ermesi, bu anlatımın üzerinde durulması gereken yönlerindendir.
Dünya hayatında bazı insanlar hastalıklarla, organ kayıplarıyla ve çeşitli bedensel sıkıntılarla mücadele ederler. Tıp, bu sıkıntıların giderilmesi için imkânlar geliştirmeye çalışır. Fakat ahiretteki hayatın mahiyetini, dünya hayatındaki tıbbî gelişmelerle bütünüyle açıklayamayız.
Benim Raşidi Tarikatı'ndaki bazı zikirler ve bu zikirlerin anlamları üzerine de kendime özgü tefekkürlerim vardır. Bu çerçevede, ahiret hayatına geçiş, ölümün tadılması ve insanın manevî yolculuğu arasında bağlantılar kurduğum bir anlayışım bulunuyor. Bu, benim kişisel keşfî yorumumdur; herkesin kabul etmesi gereken kesin bir dinî hüküm olarak sunmuyorum.
Kur'an'da ve hadislerde bildirilen ahiret hakikatlerini anlamaya çalışırken, kendi yorumlarımızı vahyin açık hükümlerinden ayırmak gerekir. Gaybın hakikatini en iyi Allah bilir.
CEHENNEM AZABININ DEVAMI VE İBRET
Cehennemliklerin ölümün sona ermesinden dolayı daha büyük bir üzüntü yaşayacaklarını anlatan rivayetler üzerinde düşünelim. İnsan dünyada yaptığı hatalardan pişman olabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Fakat ahiret, hesap ve karşılık yeridir. Bu sebeple insanın dünyada sahip olduğu fırsatları değerlendirmesi önemlidir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Meali:
Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur” sözüdür.
DUAMIZ
Rabbim Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri! Bizi, ailelerimizi, sevdiklerimizi, bütün müminleri ve ahir zaman ümmetini azabından muhafaza eylesin. Bizleri yanlışlarımızı fark edip tövbe eden, iyilik yapan, adaletten ayrılmayan ve kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışan kullarından eylesin.
Allah'ım! Bizi cehennem azabından koru. Kalplerimize iman, davranışlarımıza merhamet, işlerimize doğruluk ve ailelerimize huzur ver. Bizi ahirette rahmetine kavuşan, sevinci artan ve Senin rızana erişen kullarının arasına kat.
Âmin.
DİPNOTLAR
[1] Vaazın ilk hâlinde “Rab nedir?” başlığı altında yararlanılan kaynak olarak Mumsema.org sitesindeki “Rab ne demektir, ne anlama gelir?” konulu yazı belirtilmiştir.
HATİME DUASI
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et!”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhüm eni'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
KAR©GLAN
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 24 Mart 2018 Cumartesi
Original Kar©glan
[/size]
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


