Türk'ün Aklı Neden Ya Kaçarken, Ya da... Gelir
(Kar©glan'ın 20 Aralık 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh, yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecran azîmâ.
Meali:
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde — Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan — Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim ahdini bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar. Ve kim de Allah'a olan ahitlerine vefa ederse, o zaman ona en büyük mükâfat verilecektir.
Sadakallâhül Aziym — Fetih Sûresi 10. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
Bel zanentum en len yenkaliber resûlu vel mu'minûne ilâ ehlîhim ebeden ve zuyyine zâlike fî kulûbikum ve zanentum zannes sev'i ve kuntum kavmen bûrâ.
Meali:
(Ey münafıklar!) Siz aslında, Peygamber'in ve inananların bir daha ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak eden bir kavim oldunuz.
Sadakallâhül Aziym — Fetih Sûresi 12. ayet
---oOo---
Ebû Sa'îdi'l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Biriniz namazında, iki mi kıldım, üç mü kıldım diye şekke düşerse, şekki atsın, yakîn kesbettiği hususu esas alsın; sonra da selam vermezden önce iki secdede bulunsun. Eğer (bu kıldığı ile) beş rekât kılmışsa namazını onunla (sehiv secdesiyle) çift yapmış olur. Dördü tam kılmış idiyse, o iki secdesi, şeytanın burnunu sürtme olur."
(Müslim, Mesâcid 88, (571); Muvatta, Salât 62, (1, 95); Ebû Dâvud, Salât 197, (1024, 1026, 1027, 1029); Tirmizî, Salât 291, (396); Nesâî, Sehv 24, (3, 27); İbnu Mâce, İkâmet 132, (1210); 133, (1212).)
Abdullah İbnu Mâlik İbnu Büheyne (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle namazının ilk iki rekâtini tamamlamıştı — oturması gerektiği halde oturmadan — kalktı. Namazı bitirince iki (ziyade) secde daha yaptı, ondan sonra selam verdi."
(Buhârî, Sehv 1, 5; Ezân 145, 147; Eymân 15; Müslim, Mesâcid 85, (570); Muvatta, Salât 65, (1, 96); Ebû Dâvud, Salât 200, (1034, 1035); Tirmizî, Salât 288, (391); Nesâî, Sehv 21, (3, 19, 20), 28, (3, 34), İftitâh 196, (2, 244); İbnu Mâce, İkâmet 131, (1206).)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Cennet Kime Göre Cennet, Cehennem Kime Göre Cehennem?
Cennetlik kime göre cennetlik, cehennemlik kime göre cehennemlik? İyi kime göre iyi, kötü kime göre kötü? Kötü nedir, iyi nedir?
Mesela biz aslan, kaplan olarak doğsaydık, yaşamak için öldürecektik; ve biz öldürünce kimse bize "katil aslan" sıfatı yüklemeyecekti ve "yaşamak için öldürmesi şart" diyecekti. O zaman bize göre öldürmek helâl olacaktı; yeteri kadar öldürüp beslenmek helâl olacaktı. O zaman öldürmek sana göre haram olabilir ama aslana, kaplana helâl kardeşim. Öyleyse kime göre iyi, kime göre kötü? Aslan kime göre iyi? Aslan geyiğe göre kötü, zalim bir hayvan; çünkü yakalanınca onu öldürecek. Oysaki yukarıdan bakan insan biliyor ki, onun yaşamak için avlanması lazım, değil mi? O zaman iyi kim, kötü kim? Cehennemlik amel ne, kötü amel ne? Kim cehennemlik, kim cennetlik? Cennet neresi, cehennem neresi?
Türk'ün Aklı Neden Ya Kaçarken, Ya da...
"Kaçarken aklı başına gelen Türk" — neden kaçarken aklı başına gelir? Ceddimiz, kaçarken bile abdest alıp da kaçan o kişi varken... Bağırsaklarda son düzeyler vardır; son kalıntı iyileri kontrol edenler. Yani "Türk" demek işte onlardan biri; son kalan iyilerden veya o iyileri kontrol edenlerden. Yani Türk'ün aklı ya kaçarken ya da (başlıktaki diğer hâl) gelir kuralı. Yani onların babası "Ra"dan kalma firavunun babası kim, öğrenmiş olduk. Kim peki? Kim olacak, tabii ki o! Firavun iki bin veya üç bin sene önce yaşadı; "hadi canım" diyeceksiniz. Firavunun babası o kişi; oysa o daha dün yaşadı. Yani aklı (başlıktaki hâl) gelirken başına gelen, denizlerin başına göçeceğini görünce "ben inandım" diyen Firavun; yani aklı o esnada gelen düşüncesiz. Hz. Musa ise kaçarken aklı başına gelen; "nereye kaçıyorsun, önünde deniz var, nereye kaçtığını da bilmiyor garibim."
Haydi, insan tesadüfen olduysa ve evrim ile geliştiyse, onun bağırsaklarına bu son kontrol memurlarını koyan kim? Yani şu devlet niye 2000 sene önce kurulmadı da ahir zamanda, sondan bir önce, kıyametten az önce kuruldu? Daha 1920'lerde kuruldu. Yani işte son iyileri kontrol edecek, onları kurtaracak olan grup demek; "Türk" demek yani son iyilerin kurtarıcısı olan grup. Bağırsak düzeyleri gibi; kıyametten önceki, kötü yola gitmeden önceki son durak; son iyilerin toplandığı yer.
Haydi, insan evrim ile oldu ve tesadüf eseri bir varlık diyelim. Peki insanın ihtiyacı olan C vitaminini kış vakti alması için o portakal, mandalina, limon denen ağacı yaratıp, onun meyvelerini de kışa yakın hazırlayan Allah da mı tesadüf? Bunlar da mı tesadüf eseri var oldu? Ve hem de kış vakti yememiz için, hasta olmamamız için ayarlandı. Haydi, turunç denen meyveyi bozdular da mandalina oldu der isek bile, onun babası turunca bu özelliği ve vakti kim verdi? Neden C vitamini koydu onun içine ve neden kış — hiç düşünmek yok mu?
---
İMAN GÜCÜ NEDİR?
Geçen haftalarda anlattık: "Sözün gücü" var diye ve Japon bilim adamının su deneyinden bahsettik; bunun ispatı olduğunu ve bu yüzden zikrin büyük bir gücü olduğundan bahsettik.
Bu hafta ise yine başka bir güçten bahsedeceğiz; o ise "iman gücü" — yani şeksiz şüphesiz inanmanın gücü. Hani Matrix'te kaşığı bükmek için ona yolu gösteren Çinli çocuk ne diyor: "Bükülen kaşık değil, sensin" diye öğretiyor ya; yani o (Neo da) ona inanınca kaşığı büküyor. Yoksa daha önce kaşığın, inanmak ile büküldüğünün farkında değil. Hâlbuki ona inandı ve yine o sage kadın — yani falcı veya kader okuyucu kadın — Neo'ya diyor ki, daha vazo kırılmadan: "Üzülme vazo kırıldı diye, çocuklar tamir eder." diyor. Ve Neo vazoya çarpıp kırıyor; ve sonra diyor ki: "Sana bunu demeseydim de kıracak mıydın?" diyor. Yine bir üst boyut daha bu. Ne peki, kader nedir? Kader elimizde mi acaba, yoksa birileri bizim kaderimizle mi oynuyor? Yani dedik ya, aslan avlanmak zorunda ki yaşasın; ama geyik de avlanmamak için uğraşacak. "Tavşana kaç, tazıya tut" diyen kim o zaman?
İşte yine iman gücünün tıptaki ismine "plasebo etkisi" demiş bilim adamları. Ve insan hasta iken, eğer ona bir sandoz ya da pudra şekerini hap diye verseler ve "bu senin hastalığını iyi ediyor" deseler — ama ona "bu pudra şekeri" demesinler — ve o hasta "Bu hap iyi gelecek" diye düşündükçe, o pudra şekeri hap, hastalıkla alakası bile olmayan bu ilaç, onu tedavi eder. Buna, beynin kendisini iyi olacağına inandırıp da vücudun iyi olmasına "Plasebo Etkisi" demiş bilim adamları işte. Hâlbuki o ilaç bile değil; onun kendi inancı, safça, körü körüne inanması. O yüzden dinde de şirk haramdır. Yani inandın ise, içine şek, şüphe sokmayacaksın; nitekim şüphe abdesti bile bozar.
Hanefî'de ve Mâlikî'de Abdesti Bozan Şüphe Nedir?
Hanefî'de, abdest aldığını bilip sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması gerekir.
Mâlikî'de, abdest alıp almadığını hatırlamazsa, abdesti yok kabul edilir. Daha sonra abdesti olduğunu hatırlarsa yine abdesti var demektir. Yani abdestli olduğunu unutmak abdesti bozmuş olmaz. Yine Mâlikî'de abdestini bozup bozmadığını kesin olarak bilemiyorsa, şüphe içinde ise yeniden abdest alması gerekir.
Abdestli olduğunu unutmak: Abdestli olduğumuzu hep hatırda tutmak mı gerekir? Bir işle meşgul olunca abdestli olduğumuzu da unutuyoruz. Unutunca abdestimiz bozulmuş mu olur?
Hayır, unutmakla abdest bozulmuş olmaz. Zaten hep hatırda tutmak imkânsızdır.
Bir kimse, abdest aldığını bilip sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdestini bozduktan sonra abdest aldığını hatırlamasa, abdest alması gerekir.
Öyle ki bir kimsede abdestini bozsa fakat "bozmadım" diye bilse, bozmamış gibi namaz kılsa ve vakit çıksa, sonra hatırlasa ki "abdesti bozmuşum" diye — ilk görüş ele alınır ve abdestli olduğu kanaati kabul edilir; ve namaz iade edilmez. Hatta bir kimse onun bozduğunu görse ama o kendisi bozduğunu hatırlamasa ve namaz kılsa, onun namazı sahihtir. Yani sadece şeksiz iman meselesi kardeşim; şek ve şüphe ettin "acaba" dedin — bozuldu; "yok, biliyorum" dedin — bozulmadı. Nitekim namazda da vesvese gelince, "iki mi kıldım, üç mü" diye — ne dedi Muhammed? "Ne hatırlıyorsanız onu kabul edip tamam edin, ve sonra iki secde daha yapıverin" yani sehiv secdesi yapın dedi.
Bir kimse abdest aldığını biliyor. Aradan saatler geçiyor. Sonra diyor ki "ben abdestimi unuttum." Hanefî ve Mâlikî'de bu kimsenin abdesti var mıdır?
Abdestli olduğunu unutmak her iki mezhepte de abdesti bozmaz. Yani o kimse abdest aldığını hatırlıyorsa ve abdestini bozmadığını biliyorsa, abdestli olduğunu unutmuş olması Hanefî'de de, Mâlikî'de de abdestine zarar vermez.
Yine namazda:
Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Biriniz namazında yanılır da bir mi iki mi kıldığını bilemezse, namazını bir üzerine bina etsin; iki mi üç mü kıldığını bilmezse iki üzerine bina etsin; üç mü dört mü kıldığını bilmezse üç üzerine bina etsin; sonra da selam vermezden önce iki (ziyade) secde yapsın.'"
(Tirmizî, Salât 291, (398).)
Abdullah İbnu Mâlik İbnu Büheyne (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle namazının ilk iki rekâtini tamamlamıştı — oturması gerektiği halde oturmadan — kalktı. Namazı bitirince iki (ziyade) secde daha yaptı, ondan sonra selam verdi."
(Buhârî, Sehv 1, 5; Ezân 145, 147; Eymân 15; Müslim, Mesâcid 85, (570); Muvatta, Salât 65, (1, 96); Ebû Dâvud, Salât 200, (1034, 1035); Tirmizî, Salât 288, (391); Nesâî, Sehv 21, (3, 19, 20), 28, (3, 34), İftitâh 196, (2, 244); İbnu Mâce, İkâmet 131, (1206).)
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazın ikinci rekâtında selam verip bitirdi. Zül'yedeyn (radıyallahu anh) kendisine: 'Ey Allah'ın Resûlü, namaz kısaldı mı yoksa unuttunuz mu?' diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: 'Zül'yedeyn doğru mu söylüyor?' diye sordu. Herkes: 'Evet!' diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) de iki rekât daha kıldı, sonra selam verdi, sonra tekbir getirip iki secde daha yaptı. Bu iki secde diğer secdelerinin uzunluğunda idi veya biraz daha uzundu. Sonra namazdan kalktı."
(Buhârî, Sehv 3, 4, 5; Mesâcid 88; Cemâ'at 69; Edeb 45; Haberu'l-Vâhid 1; Müslim, Mesâcid 97, (573); Muvatta, Salât 58, (1, 93); Ebû Dâvud, Salât 195, (1008, 1009, 1010, 1011, 1012); Tirmizî, Salât 289, (394), 292, (399); Nesâî, Sehv 22-23, (3, 20, 26).)
Muğîre İbnu Şu'be (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'İmam, yanılarak ikinci rekâtta oturacağı yerde müteakip rekâte kalkmaya teşebbüs eder ve tam doğrulmadan hatırlarsa, hemen otursun. Tam kalkıp doğrulmuşsa artık geri dönüp oturmasın; namazın sonunda sehiv secdesi yapsın.'"
(Ebû Dâvud, Salât 201, (1036); Tirmizî, Salât 269, (365).)
İmam Mâlik (rahimehullah)'a ulaştığına göre, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Ben de unuturum veya sünnet koymak için unutturulurum" buyurmuştur.
(Muvatta, Sehv 2, (1, 100).)
Yani öyle olunca işte inanmak — şeksiz şüphesiz inanmak — hastalığı bile iyi ediyor. Yine kanser hastalarının çoğunun uzun yaşamalarının tek sebebi iyi düşünmeleri; ne zaman bunu kaybettiler, umutlarını kaybettiler, "hasta, üstelik" dediler, yıkılıp ölüyorlar. Bu ahir zaman hastalığının tek çaresi de o zaten: İman. Yani kanser, imansızlık hastalığı; onun çaresi ise iman ve inanmak — "inancın gücü", iyiye güzele inanmak, sadece belki de, değil mi?
Bundan yıllar önce kanserin çaresini yazacağımıza söz vermiştik; artık bu o vaazımıza bir atıf olsun ve cevap olsun. Yani iman ve iman gücü; şeksiz şüphesiz inanmak. Eğer azıcık şüphe ettin, yenildin demektir. Öyle iman ki, şeksiz şüphesiz iman onu yok edebilir belki de.
Ve yine o Matrix'te Neo'nun kaşığı bükmesi bir nevi vahdet meselesi; yani "Her şey ben, ben ise her şeyin" kuralı, yani vahdet-i vücut kuralına inanmak. Yani yine kaşık kaba kuvvetle değil, beyin gücü ile bükülüyor. Nereden öğrendiler de bunu filme koydular? Çünkü yıllardır Müslümanlar bunu bilir: Hz. Dâvud aleyhisselam demiri elinde hamur edip işlerdi derler de, demiri nasıl işlediğini düşünmezler. Ne ile? İşte Neo'nun kaşığı büktüğü beyin gücü ile demiri hamur ediyordu Hz. Dâvud; yani iman gücü kardeşiiiiiiim.
Derler ki: Eğer aslan veya kaplan bir çukura düşerse ve eğer öleceğini görürse, korkudan boyunu ve gücünü aşıp çok fazla zıplayarak çukurdan ve tuzaktan kurtulabilir; ama eğer buna inanmazsa kurtulamaz.
Başımızdan geçen bir nükte:
Biz Avusturya'da iki senelik evliyiz ve hanımı da getirdik Avusturya'ya. Bir ev kiraladım; borçluyum, evim eşyam tam değil, kış vakti sobam yok. Eniştem bir tane gaz yağlı soba verdi; o da etrafını ısıtmıyor. Azıcık gazının ayarını açarsan gazı yiyip yutuyor; gaz parasının hakkından gelemeyeceğiz o vakitler. O zamanlar burada insanlar kullanmadıkları eşyaları, çöp zamanı gelince çöpe atılması için evinin önüne çıkarıyor; oradan lazım olanlar alıp gidiyor, ya da çöpçüler gelip alıp çöpe götürüyor. Ve benim oturduğum köyün yaklaşık 5-7 km kadar uzaktaki bir köye gittim; belediye oradaydı. Ve baktım, evin birisi kapısının önüne odun sobası çıkarmış. Burada odun sobalarının iyisi dökme demirden ve öyle hafiften bir şey değil, çok ağır; iki insan ancak kaldırabilir, hatta üç kişi taşır desek de olur. Kadın olursa üç kadın ancak taşıyabilir belki. Çok ağırlar; kaç kilo bilmiyorum ama ağırlar. Bende zayıf, kasları bile gelişmemiş toy, genç, cılız bir delikanlıyım. Yani öyle olunca o sobaya vardım; alıp geleceğim ama bir yokladım, çok ağır. Orada dışarıda tarlada uğraşan birkaç kişi vardı; "yardım edin de arabaya koyalım" falan dedim, anlatamadım; dilde o kadar yok. Bir de onlar duymazlıktan geldiler. Baktım, oluru yok; kendimi inandırdım: "Ben bunu kaldırırım" dedim. Hani o Çanakkale'deki ağır mermiyi kaldıran asker gibi "Ya Allah, Bismillah" dedim; bir tuttum, sobayı aldığım gibi arabanın arkasına attım. Yani inanç kardeşim; iman ile olmayacak iş yok, velhasıl kelâm. Eve geldim; bu sefer soba indirilecek. O inanç kayboldu; tutuyorsun, inmiyor. Hanımla zor indirdik bu sefer. Yani işte kütle gibi ağır bir sobaydı; aldım attım iman gücü ile, inanç gücü ile.
Yine Matrix'ten gidiyoruz bu hafta. Morpheus, Neo'yu sanal âleme sokuyor ve orada ona yüksek atlamasını öğretiyor. Morpheus atlıyor, Neo da deniyor; fakat burada sadece inanmak artık yetmiyor — bir üst boyut. Burada ise beyin gücünden de ötesi var. Ne o peki? Dedik ya: Aslan, kaplan ölüm korkusundan çukurdan atlayıp çıkıyor dedik. Ve öyle olunca işte burada pire cibilliyatı devreye giriyor. Aslan ve kedi cinslerinin sırtında gezen pire vardır; bir üst makam, onun üstünde gezer, onun üstüne binmiş yani. Eğer o aslan da piresine binerse, pirenin fikrine girebilirse, boyunun elli yüz katı bile zıplar. İnsan da öyle aynıdır. Yani hani biz yapabilir miyiz? Hani o seviyeye gelmedik ve bir tatbikat olmadı henüz ama Matrix'i gördük, olayı anladık — bir üst makam. Ve pireyi de duyduk, öğrendik. Ve pire nasıl oluyor da boyunun binler katı yükseğe zıplayabiliyor, demek lazım, değil mi? Ne ile zıplıyor? Onu zıplatan, bacaklarının çok güçlü olması mı sizce? Hâlbuki bacakları çöpten bile ince bir bacak; gücü ne olacak? Hayır, bacak kas gücü değil onu zıplatan... İman gücü, yani inanmanın gücü kardeşim. Beynini pire gibi çalıştır, sen de zıplarsın o kadar.
---
Ve yine "Funk Uhr" diye bir saat sistemi var. Frankfurt am Main'de bir saat var; o saat bir frekans yolluyor, yani ona biat edenlere, ona bağlananlara funk — telsiz sistemi ile — bir sinyal yolluyor. Zaten ismi de "funkgesteuerten Uhren" deniyor. O, ona biat eden saatlere; ve o saatler ona bağlı olduğu için, o saat kaç derse onlar da aynını gösteriyor.
İşte bir şeyhe bağlanmak da bu yüzden önemli. Ama gerçek Allah dostu, yani mânâsı ise Allah'ın evliyası olmuş bir şeyhe bağlanmak da böyledir. Ve yukarıdaki ayette buyrulduğu üzere "Onların elinin üstünde, O'nun eli vardır." diyor Rabbimiz. Yani hani Frankfurt'taki ana saat, diğer ona tabi olan saatleri kumanda ediyor ya; "o iki dakika geç olacak" dedi mi iki dakika geç, bir dakika önce derse bir dakika önce... Yani işte şeyhin müridi de o yüzden iradesini, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi şeyhe bırakmış olur. Bunu bazı akılcılar yadırgıyor, "niye?" diye! Hâlbuki işte eğer o Frankfurt'taki ana saate biat eden saat, eğer Frankfurt am Main'deki saatin emrine itaat etmez, o ne söylerse göstermez ise, bozuldu demektir, değil mi? Yani öyle olunca işte bizler her ne kadar cüz'i bir iradeye sahip olsak da, bizler ancak Allah'ın emrettiğini, müsaade buyurduğunu ve onun irade ettiğini yapabiliriz. Yani biat eden, bağlanan saatler Main'deki saate uyar da hareket eder; bizler de Allah'a bağlanır da hareket ederiz gibi bir şey. Kader bahsi de budur. Yani kader Allah'ın takdirindedir. Yani biat edenler, Frankfurt Main'deki gibi göstermekle sorumlu; yoksa başını bir kayaya vuran gezegenler, asteroitler gibi olurlar. Eğer bir gezegen güneşine uyduysa, güneş onu çekimi ile rayında yüzdürür. Ne zaman onun çekiminden koptu, başını bir kayaya çarptığı vakittir; yahut parçalanması an meselesidir. Yani öyle olunca "Allah adamlarının elinin üstünde de Allah'ın eli vardır" kuralı da budur. Ve öyle olunca bu illuminatlar da işte bunu çözdüler ve beyin ile yönetme işine girdiler; ve herkesin beynini gönderdikleri frekans ve sinyallerle oynuyorlar. Nasıl o Frankfurt Main'deki saatin öyle 5000 voltluk elektrik hattı döşemesine gerek kalmadan bir funk telsiz sinyali yollaması yetiyor ise — yani sadece bir funk, yani bir sinyal yolluyor da ona biat edenler kendi isteği ile ona uyarsa, o saat kaç derse onlar da saat o diye gösterirler — ve öyle olunca kâinat, Allah'ın suretinde ve insan prototip; biat eden saatler gibiyiz biz. Yüce Yaradan, o esas vücut ne söyler, ne murad ederse bizler ancak onu yapabilir, gösterebiliriz. Ve onun peygamberleri, evliyaları, dostları — yani evliya, dost demektir; yani Allah dostları vardır — onlar da işte telefonun çekmesi için her şehre sinyali alabilecek antenler kurulması gibi, onlar da Allah'ın muradını bize öğreten, gösteren, uygulamalı tatbik ile gösteren ara antenler gibidirler. İşte beyinleri de böyle cüz'i miktardaki bir sinyal frekansı ile bu illuminatlar artık dünyayı yönetir oldular. Ama insanları orada katil yapıyorlar, burada hırsız, şurada zinakâr — bunlar ile Allah ile savaşmaya çalışıyorlar. Hâlbuki başlarını bir kayaya vurmaları an meselesi. Ve dünyada yeni bir dünya savaşı çıkarmak gayeleri; ve öyle olunca buna yer hazırlıyorlar. Ve bu, onların da bir üst akılca yönetildiğini gösteriyor. Çünkü savaş, kargaşa ve insanların ölmesi ve kıyamet ve insanlığın sonunun gelmesi insanlara zarar verir; oysaki dünyalı olmayanlar bu insanlığın yok olmasından nemalanır. İnsanlık yok olursa ve dünyaya konarlarsa, yaşanabilen bir gezegene sahip olurlar. Ey insanlık, akıllan artık; başını belaya sokma. Yani bil ki bu Deccal'ın frekans silahını, kıramadığımız müddetçe, müminler de insanlık da tehlikede ve yenik düşecektir.
Ve Kur'an ve zikir bunun tek çaresi. Ve biz Raşidî Tarikatı'nı kurduk ve insanlara zikir evradımızı öğretiyoruz. Ve öyle ki, işte bize biat etmeniz, yine Frankfurt Main'deki saate bağlanmak gibidir. Biz size öğrettik; ve biz zikir çekmeye başlayınca, biat edenler de gönlü ile bize bağlanan, bağlantı kuranlar da bizim zikrimizden nasiplenip birden "aman, bu zikir treni yürüdü" haberdar olup, onun da zikire başlaması gerektiğini hissedecekler, dedik. Deneyin, göreceksiniz bunu. Yani biat kültürü bu ilmin başıdır zaten. Önden çekişli bir arabada arka tekerleğe motor bağlı değildir; ön tekerlekler motora bağlıdır. Ve motor ön tekeri döndürünce, arka tekerlek de ona tabi olarak otomatikmen dönmek durumunda kalır. Yani o ön teker yürüyünce, arka teker de yürümüş olur. Sizler ey Mehdi askerleri, bağınızı koparmayın; siz bağlanın, sürünün sahibi çekecektir inşallah bu treni. Menzil neresi deyince, menzilimiz, hedefimiz Rabbimiz. Neresi olacak? Hak'tan geldik, Hak'a doğru yolumuz; Hakka, hakikate, iyiye ve güzelliğe doğru inşallah.
---oOo---
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
"Allahım! Bizlere hakkı hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle."
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne.
Amiyn.
Elfâtiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 20 Aralık 2016 Salı
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 20 Aralık 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh, yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecran azîmâ.
Meali:
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde — Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan — Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim ahdini bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar. Ve kim de Allah'a olan ahitlerine vefa ederse, o zaman ona en büyük mükâfat verilecektir.
Sadakallâhül Aziym — Fetih Sûresi 10. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
بَلْ ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَنقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنتُمْ قَوْمًا بُورًا
Bel zanentum en len yenkaliber resûlu vel mu'minûne ilâ ehlîhim ebeden ve zuyyine zâlike fî kulûbikum ve zanentum zannes sev'i ve kuntum kavmen bûrâ.
Meali:
(Ey münafıklar!) Siz aslında, Peygamber'in ve inananların bir daha ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak eden bir kavim oldunuz.
Sadakallâhül Aziym — Fetih Sûresi 12. ayet
---oOo---
Ebû Sa'îdi'l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Biriniz namazında, iki mi kıldım, üç mü kıldım diye şekke düşerse, şekki atsın, yakîn kesbettiği hususu esas alsın; sonra da selam vermezden önce iki secdede bulunsun. Eğer (bu kıldığı ile) beş rekât kılmışsa namazını onunla (sehiv secdesiyle) çift yapmış olur. Dördü tam kılmış idiyse, o iki secdesi, şeytanın burnunu sürtme olur."
(Müslim, Mesâcid 88, (571); Muvatta, Salât 62, (1, 95); Ebû Dâvud, Salât 197, (1024, 1026, 1027, 1029); Tirmizî, Salât 291, (396); Nesâî, Sehv 24, (3, 27); İbnu Mâce, İkâmet 132, (1210); 133, (1212).)
Abdullah İbnu Mâlik İbnu Büheyne (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle namazının ilk iki rekâtini tamamlamıştı — oturması gerektiği halde oturmadan — kalktı. Namazı bitirince iki (ziyade) secde daha yaptı, ondan sonra selam verdi."
(Buhârî, Sehv 1, 5; Ezân 145, 147; Eymân 15; Müslim, Mesâcid 85, (570); Muvatta, Salât 65, (1, 96); Ebû Dâvud, Salât 200, (1034, 1035); Tirmizî, Salât 288, (391); Nesâî, Sehv 21, (3, 19, 20), 28, (3, 34), İftitâh 196, (2, 244); İbnu Mâce, İkâmet 131, (1206).)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Cennet Kime Göre Cennet, Cehennem Kime Göre Cehennem?
Cennetlik kime göre cennetlik, cehennemlik kime göre cehennemlik? İyi kime göre iyi, kötü kime göre kötü? Kötü nedir, iyi nedir?
Mesela biz aslan, kaplan olarak doğsaydık, yaşamak için öldürecektik; ve biz öldürünce kimse bize "katil aslan" sıfatı yüklemeyecekti ve "yaşamak için öldürmesi şart" diyecekti. O zaman bize göre öldürmek helâl olacaktı; yeteri kadar öldürüp beslenmek helâl olacaktı. O zaman öldürmek sana göre haram olabilir ama aslana, kaplana helâl kardeşim. Öyleyse kime göre iyi, kime göre kötü? Aslan kime göre iyi? Aslan geyiğe göre kötü, zalim bir hayvan; çünkü yakalanınca onu öldürecek. Oysaki yukarıdan bakan insan biliyor ki, onun yaşamak için avlanması lazım, değil mi? O zaman iyi kim, kötü kim? Cehennemlik amel ne, kötü amel ne? Kim cehennemlik, kim cennetlik? Cennet neresi, cehennem neresi?
Türk'ün Aklı Neden Ya Kaçarken, Ya da...
"Kaçarken aklı başına gelen Türk" — neden kaçarken aklı başına gelir? Ceddimiz, kaçarken bile abdest alıp da kaçan o kişi varken... Bağırsaklarda son düzeyler vardır; son kalıntı iyileri kontrol edenler. Yani "Türk" demek işte onlardan biri; son kalan iyilerden veya o iyileri kontrol edenlerden. Yani Türk'ün aklı ya kaçarken ya da (başlıktaki diğer hâl) gelir kuralı. Yani onların babası "Ra"dan kalma firavunun babası kim, öğrenmiş olduk. Kim peki? Kim olacak, tabii ki o! Firavun iki bin veya üç bin sene önce yaşadı; "hadi canım" diyeceksiniz. Firavunun babası o kişi; oysa o daha dün yaşadı. Yani aklı (başlıktaki hâl) gelirken başına gelen, denizlerin başına göçeceğini görünce "ben inandım" diyen Firavun; yani aklı o esnada gelen düşüncesiz. Hz. Musa ise kaçarken aklı başına gelen; "nereye kaçıyorsun, önünde deniz var, nereye kaçtığını da bilmiyor garibim."
Haydi, insan tesadüfen olduysa ve evrim ile geliştiyse, onun bağırsaklarına bu son kontrol memurlarını koyan kim? Yani şu devlet niye 2000 sene önce kurulmadı da ahir zamanda, sondan bir önce, kıyametten az önce kuruldu? Daha 1920'lerde kuruldu. Yani işte son iyileri kontrol edecek, onları kurtaracak olan grup demek; "Türk" demek yani son iyilerin kurtarıcısı olan grup. Bağırsak düzeyleri gibi; kıyametten önceki, kötü yola gitmeden önceki son durak; son iyilerin toplandığı yer.
Haydi, insan evrim ile oldu ve tesadüf eseri bir varlık diyelim. Peki insanın ihtiyacı olan C vitaminini kış vakti alması için o portakal, mandalina, limon denen ağacı yaratıp, onun meyvelerini de kışa yakın hazırlayan Allah da mı tesadüf? Bunlar da mı tesadüf eseri var oldu? Ve hem de kış vakti yememiz için, hasta olmamamız için ayarlandı. Haydi, turunç denen meyveyi bozdular da mandalina oldu der isek bile, onun babası turunca bu özelliği ve vakti kim verdi? Neden C vitamini koydu onun içine ve neden kış — hiç düşünmek yok mu?
---
İMAN GÜCÜ NEDİR?
Geçen haftalarda anlattık: "Sözün gücü" var diye ve Japon bilim adamının su deneyinden bahsettik; bunun ispatı olduğunu ve bu yüzden zikrin büyük bir gücü olduğundan bahsettik.
Bu hafta ise yine başka bir güçten bahsedeceğiz; o ise "iman gücü" — yani şeksiz şüphesiz inanmanın gücü. Hani Matrix'te kaşığı bükmek için ona yolu gösteren Çinli çocuk ne diyor: "Bükülen kaşık değil, sensin" diye öğretiyor ya; yani o (Neo da) ona inanınca kaşığı büküyor. Yoksa daha önce kaşığın, inanmak ile büküldüğünün farkında değil. Hâlbuki ona inandı ve yine o sage kadın — yani falcı veya kader okuyucu kadın — Neo'ya diyor ki, daha vazo kırılmadan: "Üzülme vazo kırıldı diye, çocuklar tamir eder." diyor. Ve Neo vazoya çarpıp kırıyor; ve sonra diyor ki: "Sana bunu demeseydim de kıracak mıydın?" diyor. Yine bir üst boyut daha bu. Ne peki, kader nedir? Kader elimizde mi acaba, yoksa birileri bizim kaderimizle mi oynuyor? Yani dedik ya, aslan avlanmak zorunda ki yaşasın; ama geyik de avlanmamak için uğraşacak. "Tavşana kaç, tazıya tut" diyen kim o zaman?
İşte yine iman gücünün tıptaki ismine "plasebo etkisi" demiş bilim adamları. Ve insan hasta iken, eğer ona bir sandoz ya da pudra şekerini hap diye verseler ve "bu senin hastalığını iyi ediyor" deseler — ama ona "bu pudra şekeri" demesinler — ve o hasta "Bu hap iyi gelecek" diye düşündükçe, o pudra şekeri hap, hastalıkla alakası bile olmayan bu ilaç, onu tedavi eder. Buna, beynin kendisini iyi olacağına inandırıp da vücudun iyi olmasına "Plasebo Etkisi" demiş bilim adamları işte. Hâlbuki o ilaç bile değil; onun kendi inancı, safça, körü körüne inanması. O yüzden dinde de şirk haramdır. Yani inandın ise, içine şek, şüphe sokmayacaksın; nitekim şüphe abdesti bile bozar.
Hanefî'de ve Mâlikî'de Abdesti Bozan Şüphe Nedir?
Hanefî'de, abdest aldığını bilip sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması gerekir.
Mâlikî'de, abdest alıp almadığını hatırlamazsa, abdesti yok kabul edilir. Daha sonra abdesti olduğunu hatırlarsa yine abdesti var demektir. Yani abdestli olduğunu unutmak abdesti bozmuş olmaz. Yine Mâlikî'de abdestini bozup bozmadığını kesin olarak bilemiyorsa, şüphe içinde ise yeniden abdest alması gerekir.
Abdestli olduğunu unutmak: Abdestli olduğumuzu hep hatırda tutmak mı gerekir? Bir işle meşgul olunca abdestli olduğumuzu da unutuyoruz. Unutunca abdestimiz bozulmuş mu olur?
Hayır, unutmakla abdest bozulmuş olmaz. Zaten hep hatırda tutmak imkânsızdır.
Bir kimse, abdest aldığını bilip sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdestini bozduktan sonra abdest aldığını hatırlamasa, abdest alması gerekir.
Öyle ki bir kimsede abdestini bozsa fakat "bozmadım" diye bilse, bozmamış gibi namaz kılsa ve vakit çıksa, sonra hatırlasa ki "abdesti bozmuşum" diye — ilk görüş ele alınır ve abdestli olduğu kanaati kabul edilir; ve namaz iade edilmez. Hatta bir kimse onun bozduğunu görse ama o kendisi bozduğunu hatırlamasa ve namaz kılsa, onun namazı sahihtir. Yani sadece şeksiz iman meselesi kardeşim; şek ve şüphe ettin "acaba" dedin — bozuldu; "yok, biliyorum" dedin — bozulmadı. Nitekim namazda da vesvese gelince, "iki mi kıldım, üç mü" diye — ne dedi Muhammed? "Ne hatırlıyorsanız onu kabul edip tamam edin, ve sonra iki secde daha yapıverin" yani sehiv secdesi yapın dedi.
Bir kimse abdest aldığını biliyor. Aradan saatler geçiyor. Sonra diyor ki "ben abdestimi unuttum." Hanefî ve Mâlikî'de bu kimsenin abdesti var mıdır?
Abdestli olduğunu unutmak her iki mezhepte de abdesti bozmaz. Yani o kimse abdest aldığını hatırlıyorsa ve abdestini bozmadığını biliyorsa, abdestli olduğunu unutmuş olması Hanefî'de de, Mâlikî'de de abdestine zarar vermez.
Yine namazda:
Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Biriniz namazında yanılır da bir mi iki mi kıldığını bilemezse, namazını bir üzerine bina etsin; iki mi üç mü kıldığını bilmezse iki üzerine bina etsin; üç mü dört mü kıldığını bilmezse üç üzerine bina etsin; sonra da selam vermezden önce iki (ziyade) secde yapsın.'"
(Tirmizî, Salât 291, (398).)
Abdullah İbnu Mâlik İbnu Büheyne (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle namazının ilk iki rekâtini tamamlamıştı — oturması gerektiği halde oturmadan — kalktı. Namazı bitirince iki (ziyade) secde daha yaptı, ondan sonra selam verdi."
(Buhârî, Sehv 1, 5; Ezân 145, 147; Eymân 15; Müslim, Mesâcid 85, (570); Muvatta, Salât 65, (1, 96); Ebû Dâvud, Salât 200, (1034, 1035); Tirmizî, Salât 288, (391); Nesâî, Sehv 21, (3, 19, 20), 28, (3, 34), İftitâh 196, (2, 244); İbnu Mâce, İkâmet 131, (1206).)
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazın ikinci rekâtında selam verip bitirdi. Zül'yedeyn (radıyallahu anh) kendisine: 'Ey Allah'ın Resûlü, namaz kısaldı mı yoksa unuttunuz mu?' diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: 'Zül'yedeyn doğru mu söylüyor?' diye sordu. Herkes: 'Evet!' diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) de iki rekât daha kıldı, sonra selam verdi, sonra tekbir getirip iki secde daha yaptı. Bu iki secde diğer secdelerinin uzunluğunda idi veya biraz daha uzundu. Sonra namazdan kalktı."
(Buhârî, Sehv 3, 4, 5; Mesâcid 88; Cemâ'at 69; Edeb 45; Haberu'l-Vâhid 1; Müslim, Mesâcid 97, (573); Muvatta, Salât 58, (1, 93); Ebû Dâvud, Salât 195, (1008, 1009, 1010, 1011, 1012); Tirmizî, Salât 289, (394), 292, (399); Nesâî, Sehv 22-23, (3, 20, 26).)
Muğîre İbnu Şu'be (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'İmam, yanılarak ikinci rekâtta oturacağı yerde müteakip rekâte kalkmaya teşebbüs eder ve tam doğrulmadan hatırlarsa, hemen otursun. Tam kalkıp doğrulmuşsa artık geri dönüp oturmasın; namazın sonunda sehiv secdesi yapsın.'"
(Ebû Dâvud, Salât 201, (1036); Tirmizî, Salât 269, (365).)
İmam Mâlik (rahimehullah)'a ulaştığına göre, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Ben de unuturum veya sünnet koymak için unutturulurum" buyurmuştur.
(Muvatta, Sehv 2, (1, 100).)
Yani öyle olunca işte inanmak — şeksiz şüphesiz inanmak — hastalığı bile iyi ediyor. Yine kanser hastalarının çoğunun uzun yaşamalarının tek sebebi iyi düşünmeleri; ne zaman bunu kaybettiler, umutlarını kaybettiler, "hasta, üstelik" dediler, yıkılıp ölüyorlar. Bu ahir zaman hastalığının tek çaresi de o zaten: İman. Yani kanser, imansızlık hastalığı; onun çaresi ise iman ve inanmak — "inancın gücü", iyiye güzele inanmak, sadece belki de, değil mi?
Bundan yıllar önce kanserin çaresini yazacağımıza söz vermiştik; artık bu o vaazımıza bir atıf olsun ve cevap olsun. Yani iman ve iman gücü; şeksiz şüphesiz inanmak. Eğer azıcık şüphe ettin, yenildin demektir. Öyle iman ki, şeksiz şüphesiz iman onu yok edebilir belki de.
Ve yine o Matrix'te Neo'nun kaşığı bükmesi bir nevi vahdet meselesi; yani "Her şey ben, ben ise her şeyin" kuralı, yani vahdet-i vücut kuralına inanmak. Yani yine kaşık kaba kuvvetle değil, beyin gücü ile bükülüyor. Nereden öğrendiler de bunu filme koydular? Çünkü yıllardır Müslümanlar bunu bilir: Hz. Dâvud aleyhisselam demiri elinde hamur edip işlerdi derler de, demiri nasıl işlediğini düşünmezler. Ne ile? İşte Neo'nun kaşığı büktüğü beyin gücü ile demiri hamur ediyordu Hz. Dâvud; yani iman gücü kardeşiiiiiiim.
Derler ki: Eğer aslan veya kaplan bir çukura düşerse ve eğer öleceğini görürse, korkudan boyunu ve gücünü aşıp çok fazla zıplayarak çukurdan ve tuzaktan kurtulabilir; ama eğer buna inanmazsa kurtulamaz.
Başımızdan geçen bir nükte:
Biz Avusturya'da iki senelik evliyiz ve hanımı da getirdik Avusturya'ya. Bir ev kiraladım; borçluyum, evim eşyam tam değil, kış vakti sobam yok. Eniştem bir tane gaz yağlı soba verdi; o da etrafını ısıtmıyor. Azıcık gazının ayarını açarsan gazı yiyip yutuyor; gaz parasının hakkından gelemeyeceğiz o vakitler. O zamanlar burada insanlar kullanmadıkları eşyaları, çöp zamanı gelince çöpe atılması için evinin önüne çıkarıyor; oradan lazım olanlar alıp gidiyor, ya da çöpçüler gelip alıp çöpe götürüyor. Ve benim oturduğum köyün yaklaşık 5-7 km kadar uzaktaki bir köye gittim; belediye oradaydı. Ve baktım, evin birisi kapısının önüne odun sobası çıkarmış. Burada odun sobalarının iyisi dökme demirden ve öyle hafiften bir şey değil, çok ağır; iki insan ancak kaldırabilir, hatta üç kişi taşır desek de olur. Kadın olursa üç kadın ancak taşıyabilir belki. Çok ağırlar; kaç kilo bilmiyorum ama ağırlar. Bende zayıf, kasları bile gelişmemiş toy, genç, cılız bir delikanlıyım. Yani öyle olunca o sobaya vardım; alıp geleceğim ama bir yokladım, çok ağır. Orada dışarıda tarlada uğraşan birkaç kişi vardı; "yardım edin de arabaya koyalım" falan dedim, anlatamadım; dilde o kadar yok. Bir de onlar duymazlıktan geldiler. Baktım, oluru yok; kendimi inandırdım: "Ben bunu kaldırırım" dedim. Hani o Çanakkale'deki ağır mermiyi kaldıran asker gibi "Ya Allah, Bismillah" dedim; bir tuttum, sobayı aldığım gibi arabanın arkasına attım. Yani inanç kardeşim; iman ile olmayacak iş yok, velhasıl kelâm. Eve geldim; bu sefer soba indirilecek. O inanç kayboldu; tutuyorsun, inmiyor. Hanımla zor indirdik bu sefer. Yani işte kütle gibi ağır bir sobaydı; aldım attım iman gücü ile, inanç gücü ile.
Yine Matrix'ten gidiyoruz bu hafta. Morpheus, Neo'yu sanal âleme sokuyor ve orada ona yüksek atlamasını öğretiyor. Morpheus atlıyor, Neo da deniyor; fakat burada sadece inanmak artık yetmiyor — bir üst boyut. Burada ise beyin gücünden de ötesi var. Ne o peki? Dedik ya: Aslan, kaplan ölüm korkusundan çukurdan atlayıp çıkıyor dedik. Ve öyle olunca işte burada pire cibilliyatı devreye giriyor. Aslan ve kedi cinslerinin sırtında gezen pire vardır; bir üst makam, onun üstünde gezer, onun üstüne binmiş yani. Eğer o aslan da piresine binerse, pirenin fikrine girebilirse, boyunun elli yüz katı bile zıplar. İnsan da öyle aynıdır. Yani hani biz yapabilir miyiz? Hani o seviyeye gelmedik ve bir tatbikat olmadı henüz ama Matrix'i gördük, olayı anladık — bir üst makam. Ve pireyi de duyduk, öğrendik. Ve pire nasıl oluyor da boyunun binler katı yükseğe zıplayabiliyor, demek lazım, değil mi? Ne ile zıplıyor? Onu zıplatan, bacaklarının çok güçlü olması mı sizce? Hâlbuki bacakları çöpten bile ince bir bacak; gücü ne olacak? Hayır, bacak kas gücü değil onu zıplatan... İman gücü, yani inanmanın gücü kardeşim. Beynini pire gibi çalıştır, sen de zıplarsın o kadar.
---
Ve yine "Funk Uhr" diye bir saat sistemi var. Frankfurt am Main'de bir saat var; o saat bir frekans yolluyor, yani ona biat edenlere, ona bağlananlara funk — telsiz sistemi ile — bir sinyal yolluyor. Zaten ismi de "funkgesteuerten Uhren" deniyor. O, ona biat eden saatlere; ve o saatler ona bağlı olduğu için, o saat kaç derse onlar da aynını gösteriyor.
İşte bir şeyhe bağlanmak da bu yüzden önemli. Ama gerçek Allah dostu, yani mânâsı ise Allah'ın evliyası olmuş bir şeyhe bağlanmak da böyledir. Ve yukarıdaki ayette buyrulduğu üzere "Onların elinin üstünde, O'nun eli vardır." diyor Rabbimiz. Yani hani Frankfurt'taki ana saat, diğer ona tabi olan saatleri kumanda ediyor ya; "o iki dakika geç olacak" dedi mi iki dakika geç, bir dakika önce derse bir dakika önce... Yani işte şeyhin müridi de o yüzden iradesini, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi şeyhe bırakmış olur. Bunu bazı akılcılar yadırgıyor, "niye?" diye! Hâlbuki işte eğer o Frankfurt'taki ana saate biat eden saat, eğer Frankfurt am Main'deki saatin emrine itaat etmez, o ne söylerse göstermez ise, bozuldu demektir, değil mi? Yani öyle olunca işte bizler her ne kadar cüz'i bir iradeye sahip olsak da, bizler ancak Allah'ın emrettiğini, müsaade buyurduğunu ve onun irade ettiğini yapabiliriz. Yani biat eden, bağlanan saatler Main'deki saate uyar da hareket eder; bizler de Allah'a bağlanır da hareket ederiz gibi bir şey. Kader bahsi de budur. Yani kader Allah'ın takdirindedir. Yani biat edenler, Frankfurt Main'deki gibi göstermekle sorumlu; yoksa başını bir kayaya vuran gezegenler, asteroitler gibi olurlar. Eğer bir gezegen güneşine uyduysa, güneş onu çekimi ile rayında yüzdürür. Ne zaman onun çekiminden koptu, başını bir kayaya çarptığı vakittir; yahut parçalanması an meselesidir. Yani öyle olunca "Allah adamlarının elinin üstünde de Allah'ın eli vardır" kuralı da budur. Ve öyle olunca bu illuminatlar da işte bunu çözdüler ve beyin ile yönetme işine girdiler; ve herkesin beynini gönderdikleri frekans ve sinyallerle oynuyorlar. Nasıl o Frankfurt Main'deki saatin öyle 5000 voltluk elektrik hattı döşemesine gerek kalmadan bir funk telsiz sinyali yollaması yetiyor ise — yani sadece bir funk, yani bir sinyal yolluyor da ona biat edenler kendi isteği ile ona uyarsa, o saat kaç derse onlar da saat o diye gösterirler — ve öyle olunca kâinat, Allah'ın suretinde ve insan prototip; biat eden saatler gibiyiz biz. Yüce Yaradan, o esas vücut ne söyler, ne murad ederse bizler ancak onu yapabilir, gösterebiliriz. Ve onun peygamberleri, evliyaları, dostları — yani evliya, dost demektir; yani Allah dostları vardır — onlar da işte telefonun çekmesi için her şehre sinyali alabilecek antenler kurulması gibi, onlar da Allah'ın muradını bize öğreten, gösteren, uygulamalı tatbik ile gösteren ara antenler gibidirler. İşte beyinleri de böyle cüz'i miktardaki bir sinyal frekansı ile bu illuminatlar artık dünyayı yönetir oldular. Ama insanları orada katil yapıyorlar, burada hırsız, şurada zinakâr — bunlar ile Allah ile savaşmaya çalışıyorlar. Hâlbuki başlarını bir kayaya vurmaları an meselesi. Ve dünyada yeni bir dünya savaşı çıkarmak gayeleri; ve öyle olunca buna yer hazırlıyorlar. Ve bu, onların da bir üst akılca yönetildiğini gösteriyor. Çünkü savaş, kargaşa ve insanların ölmesi ve kıyamet ve insanlığın sonunun gelmesi insanlara zarar verir; oysaki dünyalı olmayanlar bu insanlığın yok olmasından nemalanır. İnsanlık yok olursa ve dünyaya konarlarsa, yaşanabilen bir gezegene sahip olurlar. Ey insanlık, akıllan artık; başını belaya sokma. Yani bil ki bu Deccal'ın frekans silahını, kıramadığımız müddetçe, müminler de insanlık da tehlikede ve yenik düşecektir.
Ve Kur'an ve zikir bunun tek çaresi. Ve biz Raşidî Tarikatı'nı kurduk ve insanlara zikir evradımızı öğretiyoruz. Ve öyle ki, işte bize biat etmeniz, yine Frankfurt Main'deki saate bağlanmak gibidir. Biz size öğrettik; ve biz zikir çekmeye başlayınca, biat edenler de gönlü ile bize bağlanan, bağlantı kuranlar da bizim zikrimizden nasiplenip birden "aman, bu zikir treni yürüdü" haberdar olup, onun da zikire başlaması gerektiğini hissedecekler, dedik. Deneyin, göreceksiniz bunu. Yani biat kültürü bu ilmin başıdır zaten. Önden çekişli bir arabada arka tekerleğe motor bağlı değildir; ön tekerlekler motora bağlıdır. Ve motor ön tekeri döndürünce, arka tekerlek de ona tabi olarak otomatikmen dönmek durumunda kalır. Yani o ön teker yürüyünce, arka teker de yürümüş olur. Sizler ey Mehdi askerleri, bağınızı koparmayın; siz bağlanın, sürünün sahibi çekecektir inşallah bu treni. Menzil neresi deyince, menzilimiz, hedefimiz Rabbimiz. Neresi olacak? Hak'tan geldik, Hak'a doğru yolumuz; Hakka, hakikate, iyiye ve güzelliğe doğru inşallah.
---oOo---
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
"Allahım! Bizlere hakkı hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle."
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne.
Amiyn.
Elfâtiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 20 Aralık 2016 Salı
Original Kar © glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


