Konu Değerlendirmesi:
  • 0 Oy(lar) - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Kim Bana Winteri Kış Mevsimini Getirebilir (Kar©glanin 1 Kasım 2016 Vaazi)
#1
Raşit Tunca icon-6 
Süleyman Dedi ki: “Kim Bana Belkıs'ın Tahtını Getirebilir?” Biz de Diyoruz ki: “Kim Bana Winter'i, Kış Mevsimini Getirebilir?”

(Kar©glan'ın 1 Kasım 2016 Vaazı)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا

Muttekiîne fîhâ alâl erâiki, lâ yeravne fîhâ şemsen ve lâ zemherîrâ.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yakîn derecesindeki gözetleyiciler görecekler ki, O'ndan başka ne güneşi doğdurabilen, yani yaz mevsimini getirebilen, ne de zemherîyi, yani kış mevsimini getirebilen vardır.

Sadakallahül Azîm – İNSAN (DEHR) Suresi, 13. ayet

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

Kâle yâ eyyuhâl meleu eyyekum ye’tînî bi arşihâ kable en ye’tûnî muslimîn.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

(Süleyman Aleyhisselâm) şöyle dedi:

“Ey ileri gelenler! Onlar teslim olmak üzere bana gelmeden önce, onun tahtını hanginiz bana getirir?”

Sadakallahül Azîm – NEML Suresi, 38. ayet

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ

Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun ve lem yemsesnî beşer(beşerun), kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâ’(yeşâu) izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

(Meryem) şöyle dedi:

“Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?”

Allah şöyle buyurdu:

“Öyle ama, Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir.”

Sadakallahül Azîm – ÂLİ İMRÂN Suresi, 47. ayet

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ

Fe lemmâ belega meahus sa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fîl menâmi ennî ezbehuke fanzur mâzâ terâ, kâle yâ ebetif’al mâ tu’meru se tecidunî inşâallâhu mines sâbirîn.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona:

“Yavrum! Ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi.

O da:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” dedi.

Sadakallahül Azîm – SAFFÂT Suresi, 102. ayet

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا

Ve kavlihim innâ katelnâl mesîha îsâbne meryeme resûlallâh(resûlallâhi), ve mâ katelûhu ve mâ salebûhu ve lâkin şubbihe lehum. Ve innellezînahtelefû fîhi le fî şekkin minhu. Mâ lehum bihî min ilmin illâttibâaz zann(zanni), ve mâ katelûhu yakînâ.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Ve ‘Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu Mesîh İsa'yı öldürdük.’ demeleri yüzünden... Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur. Kesin olarak onu öldürmediler.”

Sadakallahül Azîm – NİSÂ Suresi, 157. ayet

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

Kureyş, İslam'ı yok etmek için kararlıydı ve İslam'ı ortadan kaldırmak amacıyla bir kez daha bir araya geldi.

Hendek Savaşı'nda Müşriklerin Komutanı

Çeşitli kabileler ve Yahudilerle ittifak kurularak on bin kişilik bir ordu oluşturuldu. Bu ordunun komutanı, Muaviye'nin babası Ebu Süfyan idi.

Hendek Kazma Fikri

Hz. Muhammed, savaş öncesinde savunma taktikleri konusunda ashabıyla istişare etmişti. Bu istişare sonucunda savaşın seyrini değiştirecek bir fikir ortaya çıktı. Bu fikir hendek kazılmasıydı. Bu fikri ortaya koyan kişinin ise Selmân-ı Fârisî olduğu rivayet edilir.

Kureyş ordusu Medine şehrinin kapısına geldiğinde bir sürprizle karşılaştı. Medine'nin çevresinde derin ve tehlikeli hendekler vardı. Bu durum onların korkuya kapılmasına neden oldu. Oysa Kureyş ordusu yaklaşık on bin kişiden, Müslümanların ordusu ise iki-üç bin kişiden oluşuyordu.

Hz. Ali (a.s.) ve Amr'ın Savaşı

Bazı Kureyş atlıları hendeğin kimi dar noktalarından karşıya geçmeyi başardı. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s.), birkaç kişiyle beraber ileri çıktı ve atlıların geçtiği gedikleri kapattı.

Kureyş ordusundan, savaşçılığıyla tanınan altı kişi hendeğin dar bir tarafından karşıya geçerek savaş meydanına çıktı. Bunlardan biri, Arap Yarımadası'nın en yiğit ve en güçlü savaşçılarından biri olarak bilinen Amr bin Abdülved idi. Kendisi “bin savaşçıya bedel” olarak tanınıyordu.

Amr, çelik bir zırh giymişti ve savaş alanında şöyle bağırıyordu:

“Cennet iddiacıları nerede? İçinizden beni cehenneme göndermeyi veya kendisi cennete gitmeyi isteyen yok mu?”

Onun bu meydan okuması herkesin kalbine korku düşürmüştü. Sanki kulaklar kapanmış, diller tutulmuştu.

Hz. Muhammed:

“Bunun karşısına çıkacak biri yok mu?” buyurdu.

O sırada Ebu Bekir, Ömer, Osman ve diğer sahabeler oradaydı. Ancak kimseden ses çıkmıyordu.

Hz. Ali (a.s.):

“Ben çıkarım ya Resulallah.” dedi.

Resulüllah onu oturttu.

Amr ikinci ve üçüncü kez savaşacak bir er talep etti. Hz. Ali'den başka kimse ona cevap vermedi. Resulüllah her defasında Hz. Ali'yi oturtuyor ve:

“Ya Ali, bu Amr'dır.” diyordu.

Resulüllah:

“Ya Ali, bu Amr'dır.” dediğinde Hz. Ali şöyle cevap verdi:

“Olsun, ben de Ali'yim.”

Sonunda Hz. Peygamber, Hz. Ali'nin başına kendi sarığını sardı, kendi kılıcını kuşandırdı ve kendi zırhını giydirdi. Ardından onun Amr'ın karşısına çıkmasına izin verdi.

Ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

“Allah'ım! Ubeyde'yi Bedir günü, Hamza'yı Uhud günü aldın. Bu da kardeşim ve amcamın oğlu Ali'dir. Beni yalnız bırakma. Sen mirasçıların en hayırlısısın.”

Hz. Ali savaş meydanına çıktı.

Resulüllah şöyle buyurdu:

“İmanın tamamı, küfrün tamamının karşısına çıktı.”

Amr, Hz. Ali'yi karşısında görünce şaşırdı. Hz. Ali, Amr'ı Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik etmeye davet etti.

Amr bunu kabul etmedi.

Hz. Ali bunun üzerine:

“O hâlde benimle savaşacaksın.” dedi.

Amr:

“Geri dön. Baban benim arkadaşımdı. Seni öldürmek istemem.” deyince Hz. Ali:

“Fakat ben, Hakk'a yüz çevirdiğin müddetçe, vallahi seninle savaşmak isterim.” diye cevap verdi.

Hz. Ali, Amr'a:

“Atından in, vuruşalım.” dedi.

Amr atından indi. Geri dönmeyeceğini göstermek için de atını öldürdü.

Amr, Hz. Ali'nin başına bir kılıç darbesi indirdi. Hz. Ali bu saldırıyı kalkanıyla karşıladı. Fakat kalkan ikiye ayrıldı ve miğferi kırıldı. Ayrıca Hz. Ali başından yaralandı.

Bu sırada Hz. Ali kılıcını Amr'ın başına indirdi ve onu öldürdü.

Hz. Ali tekbir getiriyordu.

Müşrikler Geri Dönüyor

Amr'ın öldüğünü gören arkadaşları korkuya kapıldılar ve kaçtılar. Hz. Ali onları takip etti. Bu sırada Nevfel bin Abdullah hendeğe yuvarlandı. Hz. Ali hendeğe atlayarak onu öldürdü.

Nevfel'in ölümü diğer askerlerin cesaretini kırdı. Müşrik ordusunu oluşturan Arap kabileleri aralarında anlaşarak geri dönme kararı aldılar.

Resulüllah, Hz. Ali'yi karşılayıp şöyle buyurdu:

“Aferin sana ey Ali! Senin bugünkü bu cihadın, İslam ümmetinin kıyamete kadar yapacağı bütün iyi amellerin toplamından daha üstündür. Zira senin bu zaferin sayesinde kâfirler zillete düşüp alçalmış, Müslümanlar ise izzet, onur ve gurur kazanmıştır.”

Hz. Ali'nin İbret Verici Davranışı

Bu savaşta Hz. Ali'nin ibret verici bir davranışı vardır. Bu davranış onun yiğitliğinin ve yüce ahlakının bir göstergesidir.

Hz. Ali, Amr'ı öldürdükten sonra onun cenazesine ve elbiselerine dokunmayarak savaş meydanını terk etti.

Amr'ın kız kardeşi onun cenazesinin başına gelerek şöyle dedi:

“Asla senin için ağlamayacağım. Zira sen kerim bir kişi tarafından öldürüldün. O, senin kıymetli elbiselerine ve savaş silahlarına hiç dokunmadı bile.”

Resulullah'ın (s.a.a.) Hz. Ali'yi (a.s.) kendinden emin bir şekilde meydanda görmesi, onun yüzünde sevinç ve ümit meydana getirmiş ve tarihe geçen şu meşhur sözünü söylemiştir:

“İmanın bütünüyle şirkin bütünü karşı karşıyadır.”

Bu zaferden dolayı sevincini izhar eden Resulullah (s.a.a.), Hz. Ali'ye (a.s.) hitaben şöyle buyurdu:

“Senin bu zaferin, Muhammed ümmetinin amellerinin tümüyle kıyas edildiğinde, şüphesiz senin bu müthiş zaferin ağır gelecektir. Çünkü Amr'ın öldürülmesiyle, zilletin girmediği müşrik evi ve izzetin girmediği Müslüman evi kalmamıştır.”

Ehl-i Sünnet âlimlerinden Hâkim-i Nişaburî bu sözü başka bir ifadeyle şöyle naklediyor:

“Ali bin Ebu Talib'in Hendek günü, Amr bin Abdüved ile yaptığı savaş, ümmetimin kıyamete kadar yapacağı amellerden daha üstündür.”

[1] – Bihar'ul-Envar, c. 20, s. 215; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-i Nehc'ül-Belâğa, c. 4, s. 244, İhkak'ul-Hak'tan naklen.

[2] – Bihar'ul-Envar, c. 20, s. 216.

[3] – Müstedrek-i Hâkim, c. 3, s. 32.

(Hadis-i Şerif, bazı hadis kitaplarında ittifak hâlinde)

“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”

“Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”

Yolculuğumuza Başlıyoruz

Evet, zaman ve vakit kış mevsimine geldi. Ancak bazı yerlere her ne kadar kar yağsa da bazı yerlere kış mevsiminin gelmeyeceğini meteoroloji mühendisleri haber veriyor.

Halbuki İnsan Suresi'nde Allah şöyle buyuruyor:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yakîn derecesindeki gözetleyiciler görecekler ki, O'ndan başka ne güneşi doğdurabilen, yani yaz mevsimini getirebilen, ne de zemherîyi, yani kış mevsimini getirebilen vardır.

Sadakallahül Azîm – İNSAN (DEHR) Suresi, 13. ayet

Geçen sene öğrettik ki soğuk veya sıcak iklimin tamamen matematik hesabıyla ve insanların frekanslarıyla alakalı olduğunu söyledik.

Eksi ile artı çarpışınca, eğer eksi olan taraf dominant çıkarsa hava soğur, kış olur, kar yağar ve buz meydana gelir. Ancak eğer artı olan taraf kazanır ve dominant olursa güneş doğar, hava sıcak olur, yaz mevsimi meydana gelir dedik.

Bunun burçlarla da alakalı olduğunu ve evliliklerde Allah'ın doğal seleksiyonunda kutuplu olarak birleşmeler olduğunu ifade ettik. Hanımı yaz burcu olan bir kimsenin kocasının kış burcu olması veya bunun tam tersi gibi evliliklerin bulunduğunu söyledik.

Bu hikmeti duyan ve bizden bazı tatbikat ve uygulamalar gören Avusturyalılar da geçen sene bunu kendi anlayışlarına göre uygulamaya çalıştılar.

Fakat burada şunu da söylemek gerekir: Bu tür uygulamaların gerçek hayatta insanlara zarar verecek şekilde uygulanması doğru değildir. Bizim anlatmak istediğimiz, frekans ve etkileşim üzerinden yaptığımız manevi yorumdur.

Bir ara Avusturya'da ani bir soğuk hava geldi. “The Day After Tomorrow” filmindeki gibi ani bir soğuk hava oluştuğunu düşündüğümüz bir dönem yaşandı. Oberösterreich denilen bölgede neredeyse bütün çam ağaçlarının dallarını kıracak kadar şiddetli bir soğuk oldu.

Biz bunu, insanlar arasındaki kırılmalar ve gönül hâlleriyle de ilişkilendirdik.

Sonra dedik ki:

“Bu kadar da ciddi olmayın.”

Çünkü birçok aile neredeyse boşanmanın eşiğine kadar gelmişti. Daha sonra barışıp birbirlerine sarıldılar ve havalar da tekrar yumuşadı.

Biz de:

“Biz mevsim tarikiyiz ve bu yolu talim edenleriz.”

diye yola çıktık.

Bu sene ise tarikimize katılanlara başka bir yol öğrettik. Ağzının genişliği dibinin derinliğinden geniş olan bir taştan, soğuk süte karışmış su misali süt içilmesi gibi bir uygulamadan bahsettik.

Bunu deneyenlerin netice aldığını söylediler.

Türkiye'nin bazı bölgelerinde kar yağdı. Ancak soğuk henüz bize kadar ulaşmadı. Çünkü insanların bunu çabuk tükettiğini düşündük.

Buna ilgisiz bakan insanlar çoğalınca ve karşı çıkanlar ortaya çıkınca, bunun tesiri sanki kaybolur gibi oldu.

Halbuki iman ve inanmak meselesi üzerinde düşündüğümüzde, doğu mistisizmine mensup bir rahibin ayaklarıyla çivilere bastığı hâlde kendisine zarar gelmediğine dair anlatılar da vardır. Bunun sebebi olarak da kişinin inancı gösterilir.

Yani burada iman ve inanç kavramından bahsediyoruz.

Biz bu kar yağması meselesini böyle anlatınca, iman edenler bunu tam ve hâlis bir kalple kabul ettiğinde kar yağdığına ve soğuk olduğuna şahit olduklarını söylediler.

Ancak bir kişi buna karşı çıkıp:

“Bunun sebebi bu değildir. Bunun başka, fiziksel bir sebebi olmalıdır.”

dediğinde, daha önceki güçlü inancın zayıfladığını düşündük.

Bu konuya olan inanç ve iman azalınca, onun tesirinin de kırıldığını ifade ettik.

Birkaç sene önce de başka bir formül kullandık. Yün takke ve yün çorap formülünden bahsettik.

Fakat zaman içerisinde bunun da insanlar tarafından tüketildiğini ve inkâr edildiğini gördük. Böylece o konudaki iman ve inanç zayıflayınca artık aynı tesirin ortaya çıkmadığını düşündük.

Buradan şunu ifade etmek istiyoruz:

İnançsızlık ve sürekli inkâr, insanların manevi hâllerini etkileyebilir. İnsanların ruh hâlleri, birbirleriyle olan ilişkileri ve dünyaya bakışları da kendi hayatlarında birtakım sonuçlar meydana getirebilir.

Dünya ikliminde meydana gelen değişiklikleri de bu manevi bakış açısından değerlendirdiğimiz zaman, bugün “küresel ısınma” ve “mevsim bozukluğu” diye adlandırılan durumlar üzerine farklı bir düşünce ortaya koyabiliriz.

Çünkü Allah'ın askerlerinin kullanacağı silahların da zaman içerisinde tükendiğini düşünürsek, yeni bir yöntem aramak gerektiğini ifade ettik.

Yukarıda yazdığımız ayetlerden hareketle Hz. Süleyman zamanına da baktık.

Kur'an'da Belkıs'ın kavminin güneşe taptığından söz edilmektedir.

Bizim yorumumuza göre onlar güneşe rağbet ediyor, ona taparcasına hürmet ve tazim gösteriyorlardı. Böyle olunca güneş ve sıcaklık dominant, yani galip hâle gelmiş ve o dönemlerde kışın gelmediğini düşündük.

Bunu Hüdhüd vasıtasıyla tespit eden Hz. Süleyman, askerlerini topladı ve Belkıs'ı bir konuda imtihan etmeyi düşündü.

Dediğimiz gibi, soğuk ve sıcak birer frekans olarak düşünülebilir. Biz de bu frekansların matematikteki yansıma kuralına bağlı olduğunu ifade ettik.

Bu kurala göre insanlar arasındaki hâllerin de çevreye yansıdığını düşündük.

İnsanların birbirlerine karşı davranışları, gönüllerindeki kırgınlıklar, öfke, sevgi ve nefret gibi duyguların da birer frekans meydana getirdiğini söyledik.

Hz. Süleyman'ın Belkıs'ı yanılttığı noktaya geldiğimizde ise şöyle dedi:

“O gelmeden önce kim bana onun tahtını getirecek?”

Askerlerinden bir ifrit:

“Sen daha yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm.”

dedi.

Askerler içerisinden ilim sahibi olan Âsaf bin Berhiyâ ise:

“Sen daha gözünü kırpmadan ben onu sana getiririm, inşallah.”

dedi.

Hz. Süleyman, Belkıs'ı çağırdı. Belkıs geldiğinde tahtını yanında görünce, Süleyman Aleyhisselâm ona güneşin ilah ve tapılacak bir varlık olmadığını anlattı ve bu konuda halkını da uyardı.

Onların güneşe tapınma anlayışları sona erince, bizim yorumumuza göre güneşin enerjisi de zayıfladı ve güneş ile mevsim kendi vaktine, yani kış mevsimine yerini bıraktı.

Yani Belkıs veya Balkızı, bizim ifade ettiğimiz şekliyle, bir yansıma meydana getirdi.

Hz. Meryem ve Hz. İsa Meselesi

Yine Hz. Meryem zamanına geldiğimizde, küfrün ortalığı kavurduğu ve kışın gelmediği bir dönem olduğunu düşünüyoruz.

Allah, kendisini en iffetli kabul eden ve erkeklerle arasına iki perde çeken Hz. Meryem'e ulvî ruhlardan bir ruh gönderdi.

Bizim keşfî yorumumuza göre, ruh kütüphanesi olarak ifade ettiğimiz berzah âleminde kader kitabına bakıldığında, onun iyi işler yapacağı belli olan ulvî bir ruh, yani kutsal bir ruh olan Mehdi'nin ruhu gelecekteki hâlinden ona gelmişti.

Mehdi henüz sabi, yani çocukluk hâlindeyken ona:

“Senin bir çocuğun olacak.”

denildi.

Kur'an'da onun sabi iken konuşması da geçmektedir.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ قَوْلُ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ

Fe etet bihî kavmehâ tahmiluhu, kâlû yâ Meryemu lekad ci'ti şey'en feriyyâ, yâ uhte Hârûne mâ kâne ebûkimrae sev'in ve mâ kânet ummuki bagıyyâ. Fe eşârat ileyhi, kâlû keyfe nukellimu men kâne fîl mehdi sabiyyâ. Kâle innî abdullâhi, âtâniyel kitâbe ve cealenî nebiyyâ. Ve cealenî mubâraken eyne mâ kuntu ve evsânî bis salâti vez zekâti mâ dumtu hayyâ. Ve berren bi vâlidetî ve lem yec'alnî cebbâren şakıyyâ. Ves selâmu aleyye yevme vulidtu ve yevme emûtu ve yevme ub'asu hayyâ. Zâlike Îsâbnu Meryeme, kavlel hakkıllezî fîhi yemterûn.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hamile olup karnında o çocuğu taşı(Zeker) halkının yanına geldi.

Onlar şöyle dediler:

“Ey Meryem! Sen çok çirkin bir şey yaptın. Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.”

Bunun üzerine Meryem onu işaret etti.

Onlar:

“Senin içindeki çocuk ile biz nasıl konuşuruz?” dediler.

Bizim yorumumuza göre burada sıradan bir çocuktan değil, gelecekte kurtarıcı olacak Mehdi'nin henüz çocukluk hâlinden söz edilmektedir.

Bebek şöyle dedi:

“Muhakkak ki ben Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni nebî kıldı.”

Buradaki “nebî” ifadesini biz, meyvenin meyve olmadan önceki hâline benzetiyoruz. Nasıl ki meyve önce çiçek ve tomurcuk hâlinden geçerse, Hz. İsa'nın da Mehdi olmadan önceki tomurcuk veya çiçek hâli gibi bir hâli olduğunu düşünüyoruz.

Devamında şöyle buyurulmaktadır:

“Ve beni nerede bulunursam bulunayım mübarek kıldı. Hayatta kaldığım sürece namazı ve zekâtı bana vasiyet etti. Bana anneme saygılı olmayı emretti. Beni azgın ve zorba olmaktan sakındırdı. Beni şakilerden olmamaya yöneltti.”

Ve daha sonra:

“Doğduğum gün, öleceğim gün ve canlı olarak yeniden diriltileceğim gün selâm benim üzerimedir.”

denilmektedir.

Bizim yorumumuza göre burada, Meryem'in karnında bulunduğu hâlden başlayarak, gelecekte tekrar ortaya çıkacak olan bir hâle işaret bulunmaktadır.

“Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.”

Sadakallahül Azîm – MERYEM Suresi, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33 ve 34. ayetler

Süleyman Dedi ki: “Kim Bana Belkıs'ın Tahtını Getirebilir?” Biz de Diyoruz ki: “Kim Bana Winter'i, Kış Mevsimini Getirebilir?”

(Kar©glan'ın 1 Kasım 2016 Vaazı)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا

Fettehazet min dûnihim hicâben fe erselnâ ileyhâ rûhanâ fe temessele lehâ beşeren seviyyâ. Kâlet innî eûzu bir-Rahmâni minke in kunte takıyyâ. Kâle innemâ ene resûlu rabbiki li-ehebe leki gulâmen zekiyyâ. Kâlet ennâ yekûnu lî gulâmun ve lem yemsesnî beşerun ve lem eku bagıyyâ.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Öyle ki Hz. Meryem erkeklerden korkar ve kaçar olmuştu. Hatta onlarla görüşürken aralarına bir perde çekmişti. Bunun üzerine ona Ruhumuz'u gönderdik. O da ona normal bir beşer suretinde temessül etti, yani göründü.

Hz. Meryem şöyle dedi:

“Şüphesiz ben, senden Rahmân'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana yaklaşma.”

O kutsal ruh ona:

“Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak üzere gönderildim.” dedi.

Hz. Meryem:

“Bana hiçbir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir? Ben iffetsiz de değilim.” dedi.

Sadakallahul Azîm – Meryem Suresi 17, 18, 19 ve 20. ayetler

Ve Hz. Meryem:

“Bana hiçbir insan eli değmemişken nasıl çocuğum olur? Ben iffetli bir kadınım.” dedi.

Burada benim keşfi anlayışıma göre anlatılan hikmetlerden biri şudur: Hz. Meryem'in erkeklerden kaçması ve onları tamamen reddetmesi, Allah tarafından başka bir imtihanla karşılaştırılmıştır.

Kur'an'da Ruh'un Hz. Meryem'e insan suretinde görünmesi ve ona bir çocuk müjdelemesi anlatılır. Vaazımızdaki yorum ise bu olayı ruh, frekans, gelecek ve ilahî kader kavramları üzerinden açıklamaktadır.

Yani burada “Rahîm” ve “Rahmân” isimlerinin hikmetini birlikte düşünmek gerekir. Rahîm olmadan Rahmân, Rahmân olmadan Rahîm düşünülemez. Baba ve anne hikmeti de bu bağlamda ele alınabilir.

Bazen bir anne, daha çocuk doğmadan önce rüyasında veya keşfinde çocuğuyla ilgili bazı şeyler görebilir. Ona çocuğun isminin ne olacağı söylenebilir. Bu anlatımlarda kişinin ruhsal bağına da dikkat çekilir. Biz buna, kişinin ruh babası veya ruhsal rehberliği gibi anlamlar yükleyebiliriz.

Bu anlayışla bakıldığında Hz. Meryem'in yaşadığı olay da yalnızca fizikî bir olay olarak değil, aynı zamanda büyük bir imtihan ve ilahî hikmet olarak değerlendirilir.

Hz. Meryem, insanların gözünde çok zor bir duruma düşmüş, insanlar tarafından ayıplanmış ve toplumundan uzaklaştırılmıştır. Fakat onun yaşadığı bu olay, Allah'ın takdirinde başka bir hikmet taşımaktadır.

Burada kış ve yaz, sıcak ve soğuk, aydınlık ve karanlık gibi zıtlıkları da düşünmek gerekir. Çünkü tabiatta olduğu gibi insan hayatında da her şey aynı yönde devam etmez. Bazen yazın sıcaklığı hâkim olur, bazen kışın soğuğu gelir. Bazen aydınlık galip gelir, bazen gece gelir.

Yani bir tarafın sürekli üstün kalması, diğer tarafın tamamen ortadan kaldırılması demek değildir.

---

Hz. İbrahim dönemine geldiğimizde de benzer bir imtihan görürüz.

Hz. İbrahim'in bir evladı olsun, onu sevsin, ona bağlansın... Fakat çocuk olduktan sonra insanın sevgisinin sınırı da imtihan edilir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ

Va'lemû ennemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun ve ennallâhe indehû ecrun azîm.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.”

Sadakallahul Azîm – Enfâl Suresi 28. ayet

Yani insan, “Beni mi daha çok seviyorsun, yoksa çocuğunu mu?” şeklindeki bir imtihanla karşılaşabilir.

Hz. İbrahim'e de çok sevdiği oğluyla ilgili büyük bir imtihan verilmiştir.

Bu imtihanı bugün kendi anlayışımızla değerlendirdiğimizde çok ağır bulabiliriz. Fakat Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in teslimiyetini anlatan bu kıssa, insanın Allah'a teslimiyetinin zirvesini göstermektedir.

Hz. İbrahim oğlunu yatırdı, bıçağı çaldı; fakat bıçak kesmedi.

Allah Teâlâ:

“Tamam, dur!” buyurdu ve onun yerine bir kurbanlık verdi.

Böylece Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in teslimiyeti, itaatin ve teslimiyetin sembolü hâline geldi.

Burada koyun ve koçun yaratılış hikmetine de dikkat çekilebilir. Koyun ve koç, sürü hâlinde yaşayan ve çobanın emrine uyan hayvanlardır. İtaat kavramı üzerinden düşünüldüğünde, bu olayın ayrı bir hikmeti olduğu görülebilir.

Burada anlatılmak istenen, insanın kendi başına “evladını kesmek” gibi bir davranışı örnek alması değildir. Aksine, Hz. İbrahim'in teslimiyetindeki imtihanı anlamaktır.

Çünkü “Kes boynum, kıldan ince” denilen teslimiyet, sıradan insanın kendi kendine uygulayacağı bir davranış değildir.

Hz. İbrahim daha sonra Nemrut tarafından ateşe atılmak üzere mancınığa konuldu.

Tam o sırada Cebrail geldi ve:

“Bir isteğin var mı?” diye sordu.

Hz. İbrahim'in teslimiyeti öyle bir noktadaydı ki, Allah'ın kendisini gördüğünü ve bildiğini biliyordu.

Burada insanın karşısına çok önemli bir ders çıkıyor:

İnsan bazen artık yenildiğini, her şeyin bittiğini zanneder. Fakat Allah'ın takdiri başka olabilir.

İyiliğin, peygamberin veya haklının her zaman dünyadaki görünür şartlarda galip olması gerekmez. Bazen insanın görevi tamamlanır ve başka bir döneme geçilir.

Bu da bir gündönümü gibidir.

Gündüzün gecede, yazın kışta, baharın sonbaharda yerini bulması gibi, insan hayatında da farklı dönemlerin hakkını vermek gerekir.

Eğer haklının hakkını gözetmezsen, Allah gelir ve gecenin de, karanlığın da, kışın da hakkını alır.

---

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

Ve min kulli şey'in halaknâ zevceyni leallekum tezekkerûn. Fe firrû ilallâhi, innî lekum minhu nezîrun mubîn.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“Biz her şeyi çift çift yarattık. Umulur ki böylece düşünür ve öğüt alırsınız.”

Sadakallahul Azîm – Zâriyât Suresi 49. ayet

Yani Allah Teâlâ yaratılışta çiftleri ve zıtlıkları meydana getirmiştir.

Gece ve gündüz...

Acı ve tatlı...

Siyah ve beyaz...

Yaz ve kış...

Bahar ve sonbahar...

İnsan da bunları düşünerek hayatın dengesini anlamalıdır.

Eğer insan:

“Ben üstünüm, benim dışımdakiler kötüdür. Ben aydınlığım, diğerleri karanlıktır. Ben iyiyim, diğerlerinin yaşamaya hakkı yoktur.”

gibi bir anlayışa düşerse, şeytanın düştüğü hataya benzer bir üstünlük anlayışına kapılmış olur.

Çünkü o insanları da yaratan Allah'tır.

Senin hoşuna gitmeyen insanın da rızkını veren Allah'tır. Onun da çocuğunu, ailesini ve hayatını yaratan Allah'tır.

Dolayısıyla insan, kendisini üstün görüp başkasının hakkını tamamen yok sayarsa, Allah'ın yaratışındaki dengeyi anlamamış olur.

Gece de kendi yerinde güzeldir.

Gündüz de kendi yerinde güzeldir.

Kış da kendi zamanında güzeldir.

Yaz da kendi zamanında güzeldir.

İman da kendi yerinde güzeldir; fakat insanın görevi, kendisini imanlı gördüğü için başkasını insanlıktan çıkarmak değildir.

Bu sebeple, dünyayı sadece kendisinin istediği şekilde değiştirmeye çalışmak ve bütün insanları tek bir kalıba sokmak doğru değildir.

Allah'ın sünneti değişmez.

---

Muhammed Mustafa'nın üstünlüğü elbette bizim imanımızın temelidir. Fakat Peygamber Efendimiz dahi farklı zamanlarda farklı şartlarla imtihan edilmiştir.

Uhud'da yaşananlar, Hudeybiye'deki gelişmeler ve Mekke'nin fethine giden süreç bize önemli bir ders verir.

Peygamber Efendimiz, Mekke'yi fethetmeye gitmeden önce Hudeybiye'de anlaşma yapmıştır. Karşı tarafın bazı şartlarını kabul etmiş, bu yıl Kâbe'ye girmemeyi kabul etmiştir.

İşte bu olay, haklı olmanın her zaman istediğin anda istediğin şeyi yapmak anlamına gelmediğini gösterir.

Bazen haklı olduğun hâlde sabredersin.

Bazen geri dönersin.

Bazen anlaşma yaparsın.

Bazen sırası gelene kadar beklersin.

Hudeybiye Antlaşması bunun en güzel örneklerinden biridir.

Hudeybiye Antlaşması

Sulh Heyeti:

Rıdvân Biatı, Kureyşlileri fazlasıyla korkutmuştu. Peygamberimizin üzerlerine yürüyeceği endişesine kapılarak, sulh teklifinde bulunmak amacıyla bir heyet gönderdiler.

Heyette Süheyl b. Amr, Huveytip b. Abdü'l-Uzzâ ve Mikrez b. Hafs bulunuyordu.

Kureyş müşrikleri heyete:

“Gidin, Muhammed'le sulh antlaşmasında bulunun. Fakat bu yıl buradan dönüp gitmek şartıyla! Eğer bu şartı kabul etmezse anlaşmaya yanaşmayın.”

demişlerdi.

Peygamber Efendimiz, Süheyl'in gelişini hayra yordu ve sahabelerine:

“Artık işiniz bir derece kolaylaştı.” buyurdu.

Sulh Heyeti, Peygamberimizin Huzurunda

Kureyş elçisi Süheyl b. Amr, Resûlullah'ın huzuruna vardı ve sulh teklifinde bulundu.

Peygamber Efendimiz, sulh tekliflerini kabul etti.

Daha sonra sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Şartlar üzerinde anlaşmaya varıldı.

Sıra anlaşmanın yazılmasına geldi.

Hz. Ali, anlaşmanın şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz:

“Yaz: Bismillâhirrahmânirrahîm!” dedi.

Süheyl b. Amr buna itiraz etti:

“Biz Bismillâhirrahmânirrahîm'i bilmiyoruz. Böyle yazma!”

Resûl-i Ekrem:

“Öyleyse nasıl yazalım?” diye sordu.

Süheyl:

“Bismike Allahümme diye yaz.” dedi.

Peygamber Efendimiz:

“Bismike Allahümme de güzeldir.” buyurdu ve Hz. Ali'ye bunu yazmasını emretti.

Daha sonra anlaşmanın başına:

“Bu, Muhammed Resûlullah'ın, Süheyl b. Amr'la üzerinde anlaşmaya vardığı sulh maddeleridir.”

şeklinde yazılması istendi.

Süheyl yine itiraz etti:

“Vallahi, biz senin gerçekten Allah'ın Resûlü olduğunu kabul etmiş olsaydık, Beytullah'ı ziyaretine mani olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık.”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

“Peki nasıl yazalım?” buyurdu.

Süheyl:

“Muhammed b. Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz.” dedi.

Peygamber Efendimiz bunu da kabul etti.

Hz. Ali ise:

“Hayır! Vallahi ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem!” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz. Ali'ye anlaşmadaki yeri göstererek silmesini istedi.

Hz. Ali bunu yapmak istemeyince Peygamber Efendimiz kendisi sildi ve yerine “İbn-i Abdullah” yazdırdı.

Bütün bu olaylar, Peygamber Efendimizin sulhe ne kadar önem verdiğini ve sulhe giden yoldaki engelleri kaldırmak için ne kadar büyük bir gayret gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Musalaha Maddeleri

Resûl-i Ekrem Efendimiz ile müşrik heyeti arasında yapılan görüşmeler sonucunda şu maddeler üzerinde anlaşmaya varıldı:

1. Müslümanlarla müşrikler, huzur ve emniyet içinde yaşamaya devam etmek için on yıl birbirleriyle savaşmayacaklardı.

2. Peygamberimiz ve sahabeler bu yıl Mekke'ye girmeyip geri döneceklerdi. Gelecek yıl ise yanlarında yalnız yolcu silahı olarak kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe'yi tavaf edecekler ve Mekke'de üç gün kalacaklardı.

3. Medine'deki Müslümanlardan Mekke'ye iltica edenler Müslümanlara iade edilmeyecek; Mekke'den Medine'ye iltica edenler ise istendiği takdirde geri verilecekti.

4. Arap kabilelerinden isteyen Hz. Peygamber'le, isteyen de Kureyş'le birleşmekte serbest olacaktı.

Ebû Cendel Hadisesi

Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.

Tam o sırada zincire vurulmuş bir kişinin kendisini Müslümanların arasına attığı görüldü.

Bu kişi Kureyş heyeti başkanı Süheyl b. Amr'ın oğlu Ebû Cendel idi.

Ebû Cendel, müşriklerin baskısından kaçarak Peygamber Efendimizin huzuruna gelmişti.

Fakat yapılan anlaşmanın şartları sebebiyle durum çok ağırdı.

Süheyl, oğlunu Peygamber Efendimizden istedi:

“İşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerin ilki budur!” dedi.

Peygamber Efendimiz:

“Biz sulh sözleşmesini henüz imzalamış değiliz.” buyurdu.

Fakat anlaşmanın bozulması ihtimali vardı.

Ebû Cendel'i geri vermek, onu tekrar sıkıntıya göndermek anlamına geliyordu. Geri vermemek ise Kureyş heyetinin anlaşmayı feshetmesine sebep olabilirdi.

Peygamber Efendimiz büyük bir üzüntü içinde Ebû Cendel'i babasına teslim etmek zorunda kaldı.

Ardından ona sabretmesini, Allah'tan mükâfat dilemesini ve Allah'ın kendisi ve diğer kimsesiz Müslümanlar için bir çıkış yolu yaratacağını söyledi.

Ve:

“Onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz.”

buyurdu.

Hz. Ömer'in Peygamberimize Sorusu

Ebû Cendel Kureyş tarafından geri alınırken Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna geldi ve:

“Yâ Resûlallah! Onu Kureyşlilere niçin geri veriyoruz?” diye sordu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz:

“Biz bu iş hakkında onlarla antlaşma yapmış bulunuyoruz. Dinimizde ahde vefasızlık yoktur.”

buyurdu.

Müslümanların Sadâkat İmtihanı

Sahabeler Kâbe'yi ziyaret etmeyi çok arzuluyorlardı. Fakat anlaşma sebebiyle geri dönmek zorunda kalmışlardı.

Görünüşte ağır olan bu şartlar sahabeleri son derece üzmüştü.

Hz. Ömer, Peygamber Efendimize:

“Sen Allah'ın hak peygamberi değil misin?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem:

“Evet, ben Allah'ın peygamberiyim.” buyurdu.

Hz. Ömer:

“Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?”

diye sordu.

Peygamber Efendimiz:

“Evet, öyledir.” buyurdu.

Hz. Ömer:

“O hâlde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?”

dedi.

Resûl-i Ekrem:

“Ey Hattab'ın oğlu! Ben Allah'ın kulu ve Resûlüyüm. Allah'ın emirlerine aykırı hareket edemem. Bu muahede maddelerini kabul etmekle de Allah'a isyan etmiş değilim. O beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır.”

buyurdu.

Hz. Ömer:

“Sen bize Allah'ın nusret buyuracağını, gidip Kâbe'yi hep beraber tavaf edeceğimizi vaat etmedin mi?”

diye sordu.

Peygamber Efendimiz:

“Evet, vaat ettim. Ancak bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?”

buyurdu.

Hz. Ömer:

“Hayır.”

dedi.

Resûl-i Ekrem:

“O hâlde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekke'ye gidecek ve Kâbe'yi tavaf edeceksin.”

buyurdu.

Hz. Ömer'in Hz. Ebû Bekir'le Konuşması

Hz. Ömer, içindeki sıkıntıyı teskin edemeyince Hz. Ebû Bekir'in yanına gitti.

“Ey Ebû Bekir! Bu zât Allah'ın hak peygamberi değil midir?”

diye sordu.

Hz. Ebû Bekir:

“Evet, o Allah'ın hak peygamberidir.”

dedi.

Hz. Ömer:

“Peki, biz Müslümanlar hak üzere, müşrikler de bâtıl üzere değiller mi?”

diye sordu.

Hz. Ebû Bekir:

“Evet, biz hak üzereyiz, onlar ise bâtıl üzeredir.”

dedi.

Hz. Ömer:

“O hâlde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?”

dedi.

Hz. Ebû Bekir:

“Ey Ömer! O Allah'ın Resûlüdür. Bu muahedeyi yapmakla Rabbine asi olmuş değildir. Allah onun yardımcısıdır. Sen onun emrine itaat et.”

dedi.

Hz. Ömer tekrar:

“O bize Beyt-i Şerif'e varacağımızı ve tavaf edeceğimizi söylemedi mi?”

diye sordu.

Hz. Ebû Bekir:

“Evet, söyledi. Fakat sana ‘Bu yıl Beytullah'a gidecek ve tavaf edeceksin’ diye mi haber verdi?”

dedi.

Hz. Ömer:

“Hayır.”

deyince Hz. Ebû Bekir:

“Sen muhakkak yakın bir zamanda Beytullah'a gidecek ve onu tavaf edeceksin.”

dedi.

Kurban Kesme ve Tıraş Olma

Resûl-i Ekrem Efendimiz, muahede ve musalaha işini bitirdikten sonra sahabelere:

“Artık kalkınız, kurbanlarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz!”

diye seslendi.

Fakat sahabeler, ağır geçen anlaşmanın etkisiyle hemen harekete geçemediler.

Peygamber Efendimiz emrini ikinci defa tekrarladı:

“Kalkınız, kurbanlarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz!”

Fakat yine bir hareket olmadı.

Resûl-i Ekrem emrini üçüncü defa tekrarladı.

Yine sahabelerden hemen bir hareket görülmedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, Hz. Ümmü Seleme'nin yanına gitti ve sahabelerin durumunu anlattı.

Hz. Ümmü Seleme:

“Yâ Nebiyyallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O hâlde şimdi dışarı çıkınız. Kurbanlık develerinizi kesiniz ve berberinizi çağırıp tıraş olunuz. Siz böyle yaparsanız halk da öyle yapar.”

dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz dışarı çıktı.

Kurbanlık develerini kesti ve tıraş oldu.

Bunu gören sahabeler de derhal kurbanlarını kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar.

Hz. Ümmü Seleme:

“Kurbanlıklara öylesine koştular, öylesine yığıldılar ki neredeyse birbirlerini ezeceklerdi.”

demiştir.

Sahabelerin Peygamber Efendimizin emrine karşı gelmek istedikleri söylenemez. Onlar, görünüşte ağır olan anlaşma hükümlerinin nasıl sonuçlanacağını düşünüyor ve bir vahiy ile durumun değişmesini ümit ediyorlardı.

Fakat Peygamber Efendimizin kurbanını kesip tıraş olduğunu görünce, onun emrine uyarak onlar da kurbanlarını kesip tıraş oldular.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ashabıyla birlikte bir müddet kaldıktan sonra Medine'ye dönmek üzere Hudeybiye'den ayrıldı.

---

Buradan Çıkan Ders

Buradan çıkan derse gelince:

Senin “kâfir” dediğin insanlara da can veren, onların rızkını her an yaratan, onlara da çoluk çocuk, ev bark veren Rabbin, onların üzerinde de nimet sahibidir.

Eğer sen onları hiç sayar, onların insanlık hakkını yok sayar ve kendini üstün görürsen, Allah'ın yaratmış olduğu kullara karşı sorumluluğunu unutmuş olursun.

İşte Peygamber Efendimiz de düşmanlarıyla anlaşma yaparken onların da haklarının bulunduğunu gözetmiştir.

Demek ki insan, Muhammed Mustafa gibi bir peygamberin ümmeti olduğunu söylüyorsa, hak sahibinin hakkını vermeyi de öğrenmelidir.

Bugün insanları sırf farklı inançta oldukları için aşağı görmek, onların yaşam hakkını yok saymak veya kendisini mutlak üstün görmek doğru değildir.

Bu anlayış devam ederse toplumda denge bozulur.

Herkes yalnızca aydınlığı isterse, geceyi kim getirecek?

Herkes yalnızca yazı isterse, kışı kim getirecek?

Herkes yalnızca sıcak isterse, soğuğun hikmetini kim anlayacak?

Rabbimiz bize tabiat üzerinden de dengeyi öğretmektedir.

Allah Teâlâ buyuruyor:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَن يَأْتِيكُم بِمَاء مَّعِينٍ

Kul e raeytum in asbaha mâukum gavran fe men ye'tîkum bi mâin maîn.

Meali:

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

“De ki: Gördünüz mü, eğer suyunuz çekilip giderse, size akıp duran suyu kim getirebilir?”

Sadakallahul Azîm – Mülk Suresi 30. ayet

Yani insan her şeyin kendi istediği gibi devam edeceğini zannetmemelidir.

Su da Allah'ın nimetidir.

Güneş de Allah'ın nimetidir.

Gece de Allah'ın yaratmasıdır.

Gündüz de Allah'ın yaratmasıdır.

Kış da Allah'ın yaratmasıdır.

Yaz da Allah'ın yaratmasıdır.

Bütün bunların içinde bir denge vardır.

---

İsa Aleyhisselâm'ın ölüleri diriltmesi meselesi üzerinde de düşünmek gerekir.

Kur'an'da Hz. İsa'ya Allah'ın izniyle ölüleri diriltme mucizesi verildiği bildirilir.

Burada bizim vaazımızdaki yorum, yeniden dirilişi ve haşri bir “ses” ve “frekans” kavramı üzerinden düşünmektedir.

İsrâfil Aleyhisselâm'ın sûra üflemesi de bu açıdan düşünülebilir.

Bir sesin veya titreşimin bir etki meydana getirmesi mümkündür. Fakat burada asıl güç, sesin kendisinde değil, Allah'ın emrindedir.

Allah dilediği zaman bir sesle, bir emirle veya bir sebeple ölüleri yeniden diriltebilir.

Hz. İsa'nın ölülere Allah'ın izniyle hayat vermesi de bu ilahî kudretin bir göstergesidir.

Bu sebeple “Kim kime hayat verecek?” şeklindeki düşünce, vaazımızda karşılıklı bir ruhsal bağ üzerinden ele alınmaktadır.

Ancak bütün bunların Allah'ın kudretiyle gerçekleştiğini unutmamak gerekir.

---

Hani Hz. Süleyman:

“Kim bana Belkıs'ın tahtını getirebilir?”

demişti.

Ben de askerlerime şöyle diyorum:

“Kim bana winteri, yani kış mevsimini getirebilir?”

Yaz veya kış mevsiminin fizikî sebeplerinin elbette matematiksel ve astronomik açıklamaları vardır.

Fakat biz burada bunun yanında bir hikmeti de düşünmek istiyoruz.

Yaz geldiğinde sıcaklık artar.

Kış geldiğinde soğukluk artar.

Bahar geldiğinde tabiat canlanır.

Sonbahar geldiğinde yapraklar dökülür.

Bunların her biri Allah'ın yaratışındaki düzenin bir parçasıdır.

İnsan da hayatı yalnızca kendi istediği tek bir yönde devam ettirmeye çalışmamalıdır.

Hakikati anlamak, zıtlıkların da yaratılış içerisindeki yerini anlamaktır.

İnsan kendisini sürekli üstün görmemeli, başkasını tamamen yok saymamalıdır.

Çünkü Allah'ın yarattığı her şeyin bir hikmeti vardır.

İşte bu hikmeti anlayan insan, kış geldiğinde:

“Niçin kış geldi?”

diye isyan etmek yerine, kışın da yaratılışta bir vazifesi olduğunu düşünür.

Bahar geldiğinde baharın,

yaz geldiğinde yazın,

sonbahar geldiğinde sonbaharın,

kış geldiğinde de kışın hakkını verir.

Ve ben de buradan şöyle diyorum:

“Kim Bana Winter'i, Kış Mevsimini Getirebilir?”

Haydi, bunu hikmeti anlayan bir askerim yapsın ve zemheriye varalım.

Çünkü mesele yalnızca kışı getirmek değildir.

Mesele, kışın neden geldiğini anlamaktır.

Mesele, aydınlığın da karanlığın da, sıcaklığın da soğuğun da yaratılışta bir yeri olduğunu bilmektir.

---

أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقّاً وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

“Allah'ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tâbi olmayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan yüz çevirmeyi nasip eyle.”

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.

Âmin.

El-Fâtiha maassalavât.

سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.

--OoO--

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 1 Kasım 2016 Salı

Original Kar©glan

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Yanıtla


Hızlı Erişim:


Bu Konuya Göz Atan Kullanıcılar: 1 Ziyaretçi(ler)
TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca