Dünyada İhram Bölgeleri Meydana Getirin: Korunaklı ve Güvenli Alanlar
(Kar©glan’ın 4 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى
*Fe innehâ el-cennete hiye’l-me’vâ.*
Meali:
“Şüphesiz varılacak yer cennettir.”
(Necm Suresi, 15. ayet)
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim Allah yolunda iki şey harcarsa cennetin kapılarından çağrılır: ‘Ey Allah’ın kulu! Burası hayırlıdır, buradan gir!’ Namaz ehli olanlar namaz kapısından, cihat ehli olanlar cihat kapısından, oruç ehli olanlar Reyyân kapısından, sadaka ehli olanlar da sadaka kapısından çağrılır.”
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, “Ey Allah’ın Resulü! Bir kimsenin bu kapıların hepsinden çağrılması mümkün müdür?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de onun hakkında hayır ve güzellik umduğunu ifade buyurdu.
(Hadis-i Şerif, Buhârî, Savm, 4)
Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve onun âline salât eyle. İbrahim’e ve onun âline salât ettiğin gibi Muhammed’e ve onun âline de salât eyle. Şüphesiz Sen hamde layık ve yücesin.
Allah’ım! Muhammed’e ve onun âline bereket ihsan eyle. İbrahim’e ve onun âline bereket ihsan ettiğin gibi Muhammed’e ve onun âline de bereket ihsan eyle. Şüphesiz Sen hamde layık ve yücesin.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Bu vaazımızda cennet kapıları, insanın manevi gelişimi, suyun hayatımızdaki yeri, Hızır kıssası ve ihram bölgesinin anlamı üzerinde duracağız. Bunları anlatırken dinî hükümlerle kişisel yorumlarımızı, tarihî rivayetlerle bilimsel bilgileri birbirinden ayırmaya çalışacağız.
Peygamber Efendimizin cennetin kapıları hakkındaki müjdesi, insanın hayırlı amellerle Allah’a yaklaşabileceğini hatırlatır. Namaz, oruç, sadaka ve insanlara faydalı olmak birbirine rakip iyilikler değildir. Her biri insanın kulluk hayatında ayrı bir yer tutar. Önemli olan, insanın yalnızca bir iyilikle yetinmeyip gücü ölçüsünde farklı hayırlara da yönelmesidir.
Bu hadisten hareketle insanın bedenini ve kâinatı manevi yönden yorumlamak mümkündür. Ancak bedenin giriş yollarını cennetin sekiz kapısıyla bire bir eşleştirmek, hadisin doğrudan bildirdiği bir bilgi değildir; bu, kişisel bir tefekkür ve sembolik yorum olarak değerlendirilmelidir.
İnsan bedeninin hayatta kalabilmesi için hava, oksijen, su ve besine ihtiyacı vardır. Nefes alıp vermek hayatın devamında önemli bir yere sahiptir. Bitkiler de fotosentez sırasında ışık enerjisinden yararlanarak karbondioksit ve sudan organik maddeler üretir; bu süreçte oksijen açığa çıkar. Bitkiler havanın bileşimini ve ekolojik dengeyi etkiler, fakat bütün kirli havayı tek başlarına temizlediklerini söylemek doğru olmaz.
Bunlar üzerinde düşünürken insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Bedenime hayat veren nimetleri nasıl koruyorum? Soluduğum havayı, içtiğim suyu, üzerinde yaşadığım toprağı ve diğer canlıların hayat hakkını gözetiyor muyum?
İnsanın manevi olgunluğu, yalnızca birtakım sözleri söylemesiyle değil; kendisine verilen nimetleri tanıması, onlara şükretmesi ve onları korumaya çalışmasıyla da ilgilidir. Temiz hava, temiz su ve sağlıklı bir çevre, insanların yanı sıra hayvanların ve bitkilerin de hayatı için önemlidir.
İyiliğe İyilikle Karşılık Vermek
Geçmişte de ifade ettiğimiz gibi, insanların, hayvanların ve doğanın korunması için merhametli davranmak gerekir. İnsanların daha huzurlu ve güvenli bir dünyada yaşaması, yalnızca güzel sözlerle değil, güzel davranışlarla da mümkündür.
Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَإِذَا حُيِّيتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا
*Ve izâ huyyîtum bi tahıyyetin fe hayyû bi ahsene minhâ ev ruddûhâ. İnnallâhe kâne alâ kulli şey’in hasîbâ.*
Meali:
“Size bir selâm verildiğinde, siz ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selâmı aynen iade edin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.”
(Nisâ Suresi, 86. ayet)
Bu ayetten çıkarılabilecek güzel derslerden biri şudur: Bir insan bize nezaketle yaklaştığında biz de ona daha güzel bir şekilde karşılık verebiliriz. Bize iyilik yapanlara imkânımız ölçüsünde iyilikle karşılık vermek, bize anlayış gösterenlere anlayışla yaklaşmak güzel ahlakın gereğidir.
Bununla birlikte iyiliği yalnızca bize iyilik yapanlara göstermemeliyiz. İnsan, kendisiyle aynı düşüncede olmayanlara da adaletli ve ölçülü davranmalıdır. Bir kimsenin inancı, düşüncesi veya hayat tarzı farklı diye ona haksızlık etmek doğru değildir. Elbette yanlış davranışlara karşı çıkılabilir; fakat bunu yaparken hakaret etmek, zulmetmek ve ölçüyü aşmak yerine, hakkı ve adaleti gözetmek gerekir.
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Musa ile Hz. Harun’a Firavun’a giderken nasıl konuşmaları gerektiği de öğretilir:
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰ
*Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.*
Meali:
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya Allah’a karşı saygı duyar.”
(Tâhâ Suresi, 44. ayet)
Dikkat edelim: Bu ayet, Firavun gibi büyük bir zulüm ve inkâr içinde bulunan bir kimseye bile tebliğ sırasında yumuşak söz söylenmesini öğütler. Öyleyse bizler de insanlara yaklaşırken sabrı, hikmeti ve güzel sözü esas almalıyız.
Merhamet, yanlışları görmezden gelmek demek değildir. Merhametli olmak, yanlışı düzeltmeye çalışırken insan onurunu da gözetmek demektir. Bir insanı doğruya çağırırken onun kalbini kırmamak, mümkün olduğunda iyiliğe iyilikle karşılık vermek ve anlaşmazlıkları büyütmemek, huzurlu bir toplumun temel taşlarındandır.
Mekke’nin fethi de Müslümanların tarihinde bağışlama ve merhamet bakımından önemli bir örnektir. Bu tarihî olayı hatırlarken, gücün eline geçtiğinde intikam almak yerine affedebilmenin ve adaleti gözetebilmenin değerini düşünmeliyiz.
Daha güzel bir dünyanın kurulması, insanların birbirlerine karşı daha anlayışlı davranmasıyla mümkündür. Biz kendi hayatımızda merhameti, adaleti ve iyiliği çoğaltırsak çevremizde de güzel bir değişime katkıda bulunabiliriz.
Hızır Kıssası ve Hayat Veren Su Üzerine
Hızır aleyhisselâm hakkındaki anlatılar, İslam kültüründe önemli bir yere sahiptir. Kur’an-ı Kerîm’de Kehf suresinin 60–82. ayetlerinde Hz. Musa’nın Allah tarafından kendisine özel bir bilgi verilmiş bir kul ile yaptığı yolculuk anlatılır. Geleneksel İslam yorumlarında bu kişinin Hızır olduğu kabul edilir.
Halk anlatılarında ise Hızır’ın âb-ı hayat denilen bir sudan içtiği ve bu sayede uzun bir ömre kavuştuğu söylenir. Ancak âb-ı hayatın varlığı ve Hızır’ın ölümsüz olduğu hususu, Kur’an’da açıkça bildirilmiş kesin hükümler gibi sunulmamalıdır. Bunlar daha çok rivayetler ve kültürel anlatılar çerçevesinde ele alınır.
Bununla birlikte suyun hayat için taşıdığı önem tartışılmazdır. Su, insanların, hayvanların ve bitkilerin yaşamını sürdürmesi için vazgeçilmezdir. Susuz kalan bir çiçeğe su verdiğimizde onun yeniden canlandığını görebiliriz. Susayan bir hayvana su uzattığımızda onun sıkıntısını hafifletebiliriz. Küçük görünen bu davranışlar, merhametin günlük hayattaki somut örnekleridir.
İnsan bazen büyük işler yapmak ister; fakat hemen yanı başındaki küçük bir iyiliği fark etmeyebilir. Oysa bir canlıyı susuzluktan kurtarmak, yaralı bir hayvana yardım etmek, kurumuş bir bitkiyi sulamak veya aç bir canlıyla elindeki yiyeceği paylaşmak da değerlidir.
Bir zamanlar uzak bir yerde çalışırken kaldığım odanın penceresinden bir kuşun sesini duymuştum. Sesin neden geldiğini o sırada anlayamamış, pencereden dışarı bakmamıştım. Daha sonra dışarı çıktığımda bir kuşun yağmur suyu biriktirilen bir kabın içine düşüp çıkamadığını ve boğulduğunu gördüm.
O an, kuşun sesini duyduğum hâlde ne olduğunu anlayamamış olmaktan üzüntü duydum. Belki daha erken fark etseydim ona yardım edebilirdim. Bu olay bana, çevremizdeki canlıların sıkıntılarını zamanında fark etmenin ne kadar önemli olduğunu düşündürdü.
Elbette insan her şeyi bilemez ve her olaya yetişemez. Bazen imkânımız sınırlıdır; bazen de olup biteni zamanında fark edemeyiz. Fakat bu durum, elimizden gelen iyilikleri yapmaktan vazgeçmemiz için bir sebep değildir.
Ey kardeşim! Bir sineğin, kelebeğin veya karıncanın suya düşüp çırpındığını görürsen, kendine zarar vermeden onu kurtarmaya çalış. Kurumaya yüz tutmuş bir çiçeğe su ver. Susamış bir hayvana temiz su ulaştır. Aç bir canlıyla imkânın ölçüsünde yiyeceğini paylaş.
Bunları yaparken kendimizi olağanüstü bir makam sahibi ilan etmemize gerek yoktur. Asıl mesele, Allah’ın yarattığı canlılara karşı sorumluluğumuzu hatırlamak ve merhameti davranışlarımızla göstermektir.
İnsan acizdir; her şeyi göremez, her şeyi bilemez ve her canlıya her an yetişemez. Bu nedenle Rabbimize sığınmalı, kendi sınırlarımızı bilmeli ve bize verilen imkânları iyilik yolunda kullanmalıyız.
Hızır kıssasından alınabilecek derslerden biri de şudur: İnsan, sahip olduğu bilginin ve gücün sınırlarını bilmeli; her olayın ardındaki hikmeti bütünüyle kavradığını düşünmemelidir. Bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermek yerine, öğrenmeye ve düşünmeye açık olmalıyız.
Dünyada İhram Bölgeleri Meydana Getirin: Korunaklı ve Güvenli Alanlar
(Kar©glan’ın 4 Mart 2018 Vaazı — 2. Bölüm)
Âb-ı Hayat: Hayat Suyu ve Ölümsüzlük Arayışı
Ölümsüzlük suyunu arayanların hikâyeleri, eski zamanlardan beri insanların hayal dünyasında yer almıştır. Hazret-i Hızır’ın bu sudan içtiğine dair halk arasında anlatılar bulunmaktadır. Âb-ı hayat nedir, nerededir ve insan gerçekten ölümsüzlüğe ulaşabilir mi?
İnsan, yaratılışı gereği yaşamayı ve sevdikleriyle birlikte olmayı ister. Hastalıklardan kurtulmak, uzun bir ömür sürmek ve ölümden uzak kalmak, insanlığın öteden beri üzerinde düşündüğü konulardandır. Fakat ölümsüzlük arzusunun kendisi bile insanı önemli bir soruyla karşılaştırır: Sonsuza kadar yaşamak gerçekten bizim için hayırlı olur muydu?
Âb-ı hayat, Farsça bir ifade olup “hayat suyu” anlamına gelir. Efsanelerde, bu sudan içen kişinin ölümsüzlüğe veya olağanüstü uzun bir ömre kavuşacağına inanılır. Bu kavram, edebiyatta bazen saf ve berrak suyu, bazen de insana canlılık veren bilgiyi ve derin anlamlı sözleri ifade etmek için kullanılmıştır. Âb-ı Hızır, âb-ı bekā ve aynü’l-hayat gibi isimler de aynı düşünce çevresinde anılır.
Ancak bu anlatıları değerlendirirken dinî bilgi ile efsaneyi birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an-ı Kerîm’de âb-ı hayat adıyla, içene kesin olarak ölümsüzlük kazandıran bir sudan açıkça söz edilmez. Hızır’ın ölümsüzlüğü de Kur’an’da kesin bir hüküm olarak bildirilmemiştir. Bu sebeple söz konusu anlatıları, İslam kültüründe ve halk edebiyatında yer alan rivayetler olarak ele almak daha uygundur.
İki Denizin Birleştiği Yer
Kur’an-ı Kerîm’in Kehf suresinde Hz. Musa ile Allah’ın kendisine özel bir bilgi verdiği kulun kıssası anlatılır. Hz. Musa, genç yol arkadaşıyla birlikte iki denizin birleştiği yere doğru yolculuğa çıkar. Yanlarında bulunan balığın denize kaçması, aradıkları buluşma yerine ulaştıklarını anlamalarına vesile olur. Daha sonra Hz. Musa, o kul ile karşılaşır ve onunla birlikte bir yolculuğa çıkar.
Bu kıssada insanın bilgi karşısındaki sınırları, olayların görünmeyen yönleri ve sabır üzerinde durulur. Hz. Musa, ilk bakışta anlaşılması güç olaylarla karşılaşır. Yolculuğun sonunda ise her şeyi kendi bilgisiyle değerlendiremeyeceğini görür.
Halk anlatılarında bu kıssa, hayat suyu ve ölümsüzlük düşüncesiyle de ilişkilendirilmiştir. Bazı rivayetlerde balığın canlanması, hayat suyunun etkisiyle açıklanır. Ancak Kur’an’ın doğrudan bildirdiği husus, Hz. Musa’nın yolculuğu ve karşılaştığı kul ile yaşadığı olaylardır. Bu anlatıya sonradan eklenen ayrıntıları kesin dinî bilgi olarak kabul etmemeliyiz.
Bazı geleneksel anlatılarda İskender-i Zülkarneyn’in de hayat suyunu aradığı söylenir. Bu hikâyelerde İskender, karanlıklar ülkesi olarak tasvir edilen bir yere doğru yolculuk yapar. Hızır olduğu söylenen bir yol arkadaşı hayat suyuna ulaşırken İskender’in bu suyu bulamadığı anlatılır. Bu hikâyeler, farklı dönemlerde yazılan İskendernâmelerde ve halk edebiyatında çeşitli biçimlerde aktarılmıştır.
Bir başka anlatıda ise yolculuk sırasında tuzlu balık taşıyan bir aşçı, balığı yıkadığı suyun etkisiyle balığın canlandığını görür ve kendisi de bu sudan içer. Daha sonra İskender’e durumu anlatır; fakat İskender aynı suyu bulamaz. Bu tür hikâyelerin farklı biçimleri vardır. Bunları tarihî olarak doğrulanmış olaylar şeklinde değil, insanın ölümsüzlük arzusunu anlatan efsaneler olarak değerlendirmek gerekir.
Ölümsüzlük İnsan İçin Bir Nimet midir?
Halk arasında Hızır ile İlyas’ın hayat suyundan içerek uzun bir ömre kavuştuğuna ilişkin inanışlar da bulunmaktadır. Bazı geleneklerde Hızır’ın karada, İlyas’ın ise denizlerde sıkıntıya düşenlere yardım ettiği anlatılır. Bu anlatılar özellikle halk kültüründe ve belirli geleneklerde önemli bir yere sahiptir.
Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele, hayatın kıymetidir. İnsan, yalnızca uzun yaşamakla mı mutlu olur, yoksa yaşadığı süreyi iyilikle, adaletle ve güzel amellerle değerlendirmesi mi daha önemlidir?
Bir insan çok uzun yaşasa bile sevdiklerinin ölümüne, ayrılıklara ve zamanın getirdiği değişimlere şahit olabilir. Bu nedenle uzun ömür tek başına mutluluğu garanti etmez. Önemli olan, sahip olduğumuz ömrü nasıl değerlendirdiğimizdir.
Dinimizde insanın dünya hayatının geçici olduğu ve asıl kalıcı hayatın ahiret hayatı olduğu bildirilir. Bu anlayış, dünyadaki sorumluluklarımızı terk etmemizi değil, ömrümüzü iyilikle geçirmemizi gerektirir. İnsan, hayatının sonlu olduğunu bilerek daha dikkatli, daha merhametli ve daha sorumlu yaşayabilir.
Hazret-i Süleyman Hakkındaki Bir Halk Anlatısı
Hazret-i Süleyman hakkında anlatılan bazı hikâyelerde, kendisine hayat suyunu içerek kıyamete kadar yaşama veya normal ömrünü sürdürme seçeneklerinin sunulduğu söylenir. Bu anlatılardan birinde Süleyman aleyhisselâm, karar vermeden önce canlıların görüşüne başvurur.
Canlıların bir kısmı, hayat suyundan içerek uzun süre yaşamasının ve ibadetine devam etmesinin hayırlı olacağını söyler. Ancak Hüdhüd kuşunun temsil ettiği görüşte başka bir noktaya dikkat çekilir: İnsan çok uzun yaşarsa çocuklarının, torunlarının ve sevdiklerinin birer birer vefatına şahit olabilir. Ayrılık acısı, uzun hayatın ağır bir imtihanına dönüşebilir.
Bu hikâye, dinî kaynaklarda kesinliği bulunan bir olay gibi değil, ibret vermek amacıyla anlatılan bir halk hikâyesi olarak değerlendirilmelidir. Hikâyenin düşündürdüğü mesele ise önemlidir: İnsan her zaman istediği şeyin kendisi için en hayırlı şey olduğunu bilemez.
Bazen insan bir nimetin yalnızca görünen tarafını düşünür. Oysa her nimetin beraberinde getirdiği sorumluluklar ve imtihanlar da vardır. Bu yüzden insan, Allah’tan yalnızca uzun ömür değil, hayırlı ömür, güzel amel, sağlık, afiyet ve doğru yolda sebat da istemelidir.
Su: Hayatın Vazgeçilmez Nimeti
Şimdi efsanelerden ayrılıp bildiğimiz suyun hayatımızdaki yerine bakalım.
Su olmadan insan yaşayamaz. Hayvanlar ve bitkiler de suya muhtaçtır. Su kaynaklarının kesilmesi, kuraklık veya temiz suya ulaşamamak, günlük hayatımızı ve bütün canlıların yaşamını doğrudan etkiler. Bu nedenle suyu sıradan ve değersiz bir madde gibi görmemeliyiz.
Su, Allah’ın insanlara verdiği büyük nimetlerden biridir. Bu nimetin değerini çoğu zaman suya kolayca ulaşabildiğimiz zamanlarda unutuyoruz. Fakat su kesildiğinde, kuraklık yaşandığında veya temiz su bulmak zorlaştığında onun hayatımızdaki önemini daha iyi anlıyoruz.
Kur’an-ı Kerîm’de suyun önemi farklı ayetlerde hatırlatılır.
Birinci Ayet: Suyun Kaynağı
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ
*Kul eraeytum in asbeha mâukum gavran fe men ye’tîkum bimâin maîn.*
Meali:
“De ki: Suyunuz yerin dibine çekilse, size kim akarsu getirir?”
(Mülk Suresi, 30. ayet)
Bu ayet, suyun insan hayatındaki önemini düşünmeye davet eder. Yer altı suları, pınarlar, nehirler ve diğer su kaynakları yaşamın devamı açısından büyük önem taşır. İnsan, bu nimetlerin kıymetini bilmeli ve onları korumak için elinden geleni yapmalıdır.
İkinci Ayet: İnsanın Yaratılışı
Kur’an-ı Kerîm’de insanın yaratılış aşamaları şöyle anlatılır:
“Şüphesiz biz insanı çamurdan süzülmüş bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi alaka, alakayı da bir çiğnem et parçası hâline getirdik; bu et parçasını kemiklere dönüştürdük, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla meydana getirdik. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!”
(Mü’minûn Suresi, 12–14. ayetler)
Bu ayetler, insanın yaratılışındaki aşamalara dikkat çeker ve Allah’ın yaratma kudretini hatırlatır. İnsan, kendi yaratılışı üzerinde düşündükçe sahip olduğu hayatın kıymetini daha iyi anlayabilir.
Üçüncü Ayet: Yağmur ve İçme Suyu
Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“İçtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O hâlde şükretmeniz gerekmez mi?”
(Vâkıa Suresi, 68–70. ayetler)
Bu ayetler, yağmurun ve içilebilir suyun değerini hatırlatır. İnsan, suyu kullanırken israftan kaçınmalı, kaynakları kirletmemeli ve gelecek nesillerin de temiz suya ulaşabilmesini gözetmelidir.
Dördüncü Ayet: Canlıların Sudan Yaratılması
وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ
*Vallâhu haleka kulle dâbbetin min mâ’.*
Meali:
“Allah, bütün canlıları sudan yarattı.”
(Nûr Suresi, 45. ayetten bir bölüm)
Bu ayet, canlıların hayatında suyun temel önemini hatırlatır. Suya saygı göstermek, onu korumak ve diğer canlıların da suya ulaşabilmesini sağlamak, insanın sorumlulukları arasındadır.
Âb-ı Hayat ve Bengisu Efsaneleri
Türk kültüründe “Bengisu” veya “bengi su” adıyla bilinen bir hayat suyu düşüncesi vardır. Âb-ı hayat gibi bu suyun da içene ölümsüzlük kazandırdığına inanılır. Tasavvuf edebiyatında ise su, bazen toprağa düşen tohumu canlandıran ve ona hayat veren bir nimet olarak sembolik biçimde anlatılır.
Gılgamış, Oğuz Han ve İskender Zülkarneyn gibi isimler, farklı kültürlerde ölümsüzlük arayışını anlatan hikâyelerde yer alır. Bu anlatılarda kahramanlar, uzun ömür veya ölümsüzlük sağlayacağı düşünülen suyu bulmak için yolculuğa çıkarlar. Bazıları suyu bulur, bazıları ise aradığını elde edemez.
Bu hikâyelerin farklı biçimlerde anlatılması, insanların ölüm karşısındaki duygularını ve sonsuz yaşama arzusunu gösterir. Fakat efsanelerdeki olayların gerçek olduğuna dair kesin bir kanıt bulunmadığını unutmamalıyız.
Bazı anlatılarda Bengisu’nun bir ölünün üzerine serpildiğinde onu dirilttiği, bazı aşk hikâyelerinde ise güzellik ve gençlik verdiği söylenir. Bunlar mitolojik ve edebî motiflerdir; tıbbî veya bilimsel gerçekler olarak kabul edilmemelidir.
Su Dünyaya Nasıl Geldi?
Bilim insanları, Dünya’daki suyun kökenini uzun zamandır araştırmaktadır. Günümüzde kabul edilen açıklamalara göre Dünya’nın oluşumundan itibaren suyun bir kısmı gezegenin içindeki süreçlerle ilişkiliydi; suyun bir kısmının da su ve uçucu maddeler içeren gök cisimleriyle Dünya’ya taşınmış olabileceği düşünülmektedir. Bu konuda araştırmalar sürmektedir.
Bir gezegenin yüzeyinde sıvı suyun bulunması, yalnızca suyun varlığına değil; sıcaklık, atmosfer basıncı, yer çekimi ve diğer fiziksel koşullara da bağlıdır. Bu nedenle Dünya’daki suyun nasıl oluştuğunu ve uzun süre nasıl korunduğunu anlamak, bilimsel açıdan kapsamlı bir araştırma konusudur.
Buradan çıkaracağımız ders şudur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin değerini bilmelidir. Bilimsel araştırmalar da insanın kâinatı daha iyi anlamasına yardımcı olabilir. Bilgiyi öğrenmek, araştırmak ve doğru kullanmak, hem bireylerin hem de toplumların yararınadır.
Su kaynaklarını korumak, toprağı kirletmemek, ormanları ve bitki örtüsünü gözetmek, hayvanların yaşam alanlarını muhafaza etmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Çünkü doğaya verilen zarar, sonunda insan hayatını da etkiler.
DÜNYADA İHRAM BÖLGELERİ MEYDANA GETİRİN: KORUNAKLI VE GÜVENLİ ALANLAR
İHRAM VE HAREM BÖLGESİ, HACDA İHRAM YASAKLARI
İhram, hac veya umre ibadetine niyet eden Müslümanın, belirli yasaklara uymayı üstlenerek ibadete başlamasıdır. İhram yalnızca giyilen iki parça kumaştan ibaret değildir; kişinin kendisini Allah’ın emirlerine karşı daha dikkatli olmaya, sabra, tevazuya ve başkalarına zarar vermemeye alıştırmasının da bir vesilesidir.
Erkekler ihramda genellikle dikişli elbise yerine iki parça ihram örtüsü giyerler. Kadınların ihram kıyafeti ise erkeklerinkiyle aynı değildir; kadınlar, tesettür şartlarına uygun normal kıyafetleriyle ihrama girerler. İhramla ilgili bazı ayrıntılarda mezhepler arasında farklı hükümler bulunabilir. Bu nedenle hac ve umreye gidenlerin, ibadet öncesinde güvenilir bir din görevlisinden bilgi almaları faydalıdır.
İhramlı kimse; güzel koku sürmek, saç ve tırnak kesmek, avlanmak ve cinsel yakınlık gibi konularda kendisine getirilen yasaklara riayet eder. Erkeklerin başlarını örtmeleri ve normal vücut şekline göre dikilmiş bazı kıyafetleri giymeleri konusunda da özel hükümler vardır. Tartışma, kavga, hakaret ve başkalarını incitmekten uzak durmak ise her Müslümanın her zaman dikkat etmesi gereken ahlaki sorumluluklardandır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse hac sırasında cinsel yakınlık, günah sayılan davranışlar ve tartışma yoktur.”
Bu anlam, Bakara suresinin 197. ayetinde bildirilir. Hac ibadeti, insanın yalnızca dış görünüşünü değil, davranışlarını ve kalbini de düzene koymasına yardımcı olmalıdır.
Mekke çevresindeki Harem bölgesi, İslam’da özel kutsallığı bulunan bir alandır. Bu bölgede avlanma ve doğal bitki örtüsüne zarar verme konusunda özel hükümler vardır. Böylece insan, kutsal bir mekâna saygının yalnızca ibadetle sınırlı olmadığını; canlıları, çevreyi ve hayatın dengesini korumayı da kapsadığını hatırlar.
DÜNYADA GÜVENLİ VE KORUNAKLI BÖLGELER OLUŞTURMAK
Benim burada anlatmak istediğim düşünce şudur: Harem bölgesinin koruma anlayışını bir ahlak dersi olarak ele alabiliriz. Dünyanın farklı yerlerinde de insanların, hayvanların, bitkilerin ve doğal yaşamın güven içinde varlığını sürdürebileceği alanlar oluşturmalıyız.
Elbette ormanları, sulak alanları ve hayvan koruma bölgelerini dinî anlamdaki Harem bölgesiyle aynı şey olarak görmemeliyiz. Ancak bunları, canlılara zarar vermemeyi ve Allah’ın yarattığı nimetleri korumayı hatırlatan birer örnek olarak düşünebiliriz.
Bir ormanda ağaçların kesilmesini önlemek, su kaynaklarını kirletmemek, nesli tehlike altındaki hayvanları korumak ve insanların sağlıklı bir çevrede yaşamasını sağlamak önemli sorumluluklardır. Bilimsel çalışmalar da insanlığa ve tabiatın korunmasına hizmet ettiği ölçüde kıymetlidir. Bilimi bütünüyle suçlamak yerine, bilimsel bilgiyi hangi amaçlarla kullandığımıza ve sonuçlarının canlılar üzerindeki etkilerine dikkat etmeliyiz.
İnsan, tabiatın sahibiymiş gibi davranıp her şeyi istediği şekilde tüketmemelidir. Kendisine verilen nimetleri emanet bilmeli, gelecek nesillerin hakkını da gözetmelidir. Çünkü bugün kirlettiğimiz bir su kaynağından yarın çocuklarımız ve torunlarımız da mahrum kalabilir.
Allah’ın yarattığı canlılara merhamet etmek, yalnızca büyük işler yapmakla olmaz. Bir hayvanı gereksiz yere incitmemek, susuz kalmış bir canlıya su vermek, çöpleri doğaya atmamak, bir ağacı korumak ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek de bu anlayışın parçalarıdır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”
Bu ilke, insanın hem toplumsal hayatta hem de tabiat karşısında sorumlu davranmasını gerektirir. Koruma bilinci, korku ve düşmanlık üzerine değil; merhamet, bilgi, adalet ve emanet anlayışı üzerine kurulmalıdır.
KADINLAR, PEYGAMBERLİK VE DİNÎ SORUMLULUK
İslam düşüncesinde kadınların peygamberliği meselesi, âlimler tarafından ele alınmış konulardan biridir. Geleneksel İslam âlimlerinin çoğunluğu, Kur’an’daki bazı ayetleri esas alarak peygamberlerin erkeklerden seçildiği görüşünü benimsemiştir. Bu konuda Nahl suresinin 43. ayeti ile Enbiyâ suresinin 7. ayeti sıkça zikredilir.
Bununla birlikte, bu mesele konuşulurken kadınların değerini küçümseyen veya onları yaratılıştan eksik gösteren ifadelerden kaçınmak gerekir. Bir insanın Allah katındaki değerini yalnızca cinsiyetiyle ölçmek doğru değildir. İman, takva, güzel ahlak, adalet ve sorumluluk bilinci dinî hayatın temel ölçülerindendir.
Kur’an-ı Kerim’de Sebe melikesinin yönetiminden de söz edilir. Neml suresinin 23. ayetinden itibaren anlatılan kıssada, bir ülkenin başında bulunan kadın hükümdarın kararları, danışma biçimi ve sonunda hakikati kabul etmesi ele alınır. Bu kıssa, yönetim ve karar verme konularının düşünülmesine imkân veren önemli bir örnektir.
Kadınların dinî ilim öğrenmesi, öğretmesi, iyiliği tavsiye etmesi, kötülükten sakındırması, aile ve toplum hayatına katkıda bulunması İslam tarihinde de karşılığı bulunan faaliyetlerdir. Kadınların imamlık yapması gibi konularda ise fıkıh mezhepleri ve ibadetin şartları bakımından farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu hükümleri anlatırken her görüşü kendi ilmî bağlamında ele almak gerekir.
Asıl mesele, insanları cinsiyetleri sebebiyle aşağılamak değil; herkesi adaletli, bilgili, merhametli ve sorumlu olmaya teşvik etmektir. Bir insanın sözünü değerlendirirken onun deliline, ahlakına ve davranışlarına bakmak gerekir.
Allah katında üstünlüğün ölçüsünü Kur’an şöyle bildirir:
“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât suresi, 13. ayetin anlamı.)
Bu sebeple kadın ve erkek, birbirini küçümseyen taraflar olarak değil; hak ve sorumluluklarını bilen, birbirine saygı gösteren insanlar olarak yaşamalıdır.
İLİM, BİLGİ VE KUL HAKKI
İlim, insanlığın ortak faydasına hizmet edebilecek büyük bir nimettir. Su, hava, yol ve tabiat gibi hayatın temel unsurlarının korunması nasıl hepimizi ilgilendiriyorsa, doğru bilginin yayılması da toplumun gelişmesi bakımından önemlidir.
Ancak bilginin insanlığa faydalı olması, başkasının emeğini ve hakkını gözetmeden her türlü yazıyı kopyalamanın veya ücretli içeriklere izinsiz erişmenin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir makaleden yararlanırken kaynağını belirtmek, gerekli durumlarda izin almak, alıntıyı ölçülü yapmak ve eserin sahibinin hakkına saygı göstermek gerekir.
Bilginin yayılmasını desteklemekle kul hakkını gözetmek birbirine zıt değildir. İnsan, hem ilmin daha fazla kişiye ulaşmasını isteyebilir hem de başkasının emeğine saygılı davranabilir. Mümkün olduğunda açık erişimli kaynaklardan yararlanmak, bilgiyi kendi cümleleriyle özetlemek ve okuyucuyu yasal kaynağa yönlendirmek güzel bir yoldur.
Hikmetli sözler ve faydalı bilgiler, insanın düşüncesini geliştirebilir. Müslüman da doğru bilgiyi ararken taassuptan uzak durmalı, duyduğu her sözü hemen doğru kabul etmemeli ve bir iddiayı güvenilir kaynaklarla karşılaştırmalıdır.
Dinî konularda da aynı dikkat gereklidir. Bir sözün hadis olarak aktarılması, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Hadislerin sıhhat derecelerini öğrenmek ve emin olunmayan sözleri kesin biçimde Peygamber Efendimiz’e nispet etmemek, ilme karşı gösterilmesi gereken saygının bir parçasıdır.
SON SÖZ: MERHAMET, EMANET VE İSTİKAMET
Kardeşlerim, bu vaazda suyun hayatımızdaki yerinden, geçmişte anlatılagelen hayat suyu kıssalarından, ihram ve Harem bölgesinin anlamından, tabiatı korumaktan ve insanın sorumluluklarından söz ettik.
Bütün bu konulardan çıkaracağımız ders şudur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin kıymetini bilmeli; onları korumalı ve başkalarının da bu nimetlerden faydalanmasına engel olmamalıdır. Suya, toprağa, havaya, hayvanlara ve insanlara karşı sorumluluklarımız vardır.
İbadetlerimiz bizi daha merhametli, daha adaletli ve daha dürüst bir insan hâline getirmelidir. Bir yandan Allah’a kulluk ederken diğer yandan kulların hakkını gözetmek, doğruyu araştırmak, bilmediğimiz konuda kesin konuşmamak ve hatalarımızı düzeltmek için gayret etmek gerekir.
Dünyada güvenli bölgeler oluşturmak istiyorsak önce kendi davranışlarımızda güveni tesis etmeliyiz. Dilimizle insanları incitmemeli, elimizle canlılara zarar vermemeli, bilgimizle insanları yanıltmamalı ve sahip olduğumuz imkânları yalnızca kendi menfaatimiz için kullanmamalıyız.
Allah hepimize emanet bilinciyle yaşamayı, nimetlerin şükrünü eda etmeyi, canlılara merhamet göstermeyi ve hakikatin peşinden gitmeyi nasip etsin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 4 Mart 2018 Pazar
Original Kar©glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


