İman ve Haya Aklın Olduğu Yerdedir
(Kar©glan'ın 20 Kasım 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve sehhara lekumul leyle ven nehâre veş şemse vel kamere, ven nucûmu musahharâtun bi emrihî, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya'kılûn.
Meali:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.
Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 12. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Aklı olmayanın dini de yoktur."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
---oOo---
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Âdem aleyhisselâma Gelen Üç Hediye: Akıl... Haya... İman...
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Cebrâil aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmânı Âdem aleyhisselâma getirip: "Yâ Âdem! ALLAHü teâlâ sana selâm ediyor. Getirdiğim şu üç hediyeden birini kabûl etmeni emir buyurdu" dedi.
Âdem aleyhisselâm: "Getirdiğin bu üç hediyeden aklı kabûl ediyorum" deyip aklı aldı. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm îmân ile hayâya: "Siz gidebilirsiniz" dedi. Îman: "ALLAHü teâlâ bana emreyledi ki, akıl nerede ise, sen orada ol! Bunun için ben akıldan ayrılıp gidemem!" dedi. Hayâ da: "ALLAHü teâlâ bana da aynı şekilde emreyledi. Ben de akıldan ayrılıp gidemem" dedi. ALLAHü teâlâ kime akıl verirse, hayâ ile îmân da onunla beraber bulunur. Aklı olmayanın ne hayâsı ne de îmânı bulunur.
(Hadis-i Şerif; Akıl... Haya... İman...)
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
Şahsa Ait Görevler
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
**1) Beden terbiyesi:** Öyle ki, her insan için temiz ve pâk olmak, güçlü bir bedene sahip olmak gereklidir. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kuvvetli olan mümin, zayıf olan bir müminden hayırlıdır."
(Hadis-i Şerif)
**2) Sağlığı koruma:** Sağlık büyük bir nimettir. Onun için sağlığa zararlı şeylerden kaçınmak ve gereğinde tedâviye önem vermek gerekir. Bir hadis-i şerife göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ölümden başka her hastalığın bir devası vardır. Yeter ki, ilâç bulunsun..."
(Hadis-i Şerif)
**3) Zararlı riyazetlerden kaçınmak:** İslâmda Ruhbaniyet (toplumdan ayrılıp yalnız başına ibadetle uğraşmak) yoktur. Geceli gündüzlü aç durmak, helal şeylerden büsbütün nefsini kesmek caiz değildir. Dinimizin emrettiği ibadet ve riyazetler orta bir halde olup hayatın mutluluğuna pek ziyade elverişlidir. Bunlara aykırı olarak yapılan riyazetler hayatı ters yönden etkileyip gevşeklik getireceği için caiz olmaz. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsin, senin bineğindir, artık ona yumuşak davran."
(Hadis-i Şerif)
**4) Vücudu yıpratacak şeylerden sakınmak:** İslâmda içki haramdır. Herhangi bir organı kesin bir gerek bulunmaksızın kesmek haramdır. İntihar denilen cinayet haramdır. Çünkü bunları yapmak, Yüce Allah'ın insanlara ikram ettiği hayata suikast demektir. Onun için bu gibi haram şeylerden kaçınmak şahısla ilgili bir görevdir. Aksi halde insan birçok pişmanlıklardan ve azablardan kurtulamaz.
**5) İradeyi kuvvetlendirmek:** İnsan, sağlam bir irade sahibi olmalıdır. Yararlı şeyleri öğrenip yapmalı, yararsız şeyleri de, sırf şunu bunu taklit hevesi ile yapmamalıdır. İnsan bir inanca ve bir huya sahip olmalıdır. Hakkı kabul etmeli, haksız ve zararlı olan bir şeyi de, herhangi bir düşünce ile öne sürüp kıymetlendirmeye çalışmamalıdır. Böyle bir hafiflik insana yakışmaz.
**6) Aklı ve zihni ilim, irfan nurları ile aydınlatmak:** Kalbde yararlı ve yüksek duyguları uyandırmak, İslâmda ilim ve marifet kazanmak pek önemli bir görevdir. İnsan akıllıca yaşamalı ve daima gerçek arkasından koşmalıdır. Yanlış fikirlerden, aldatıcı sözlerden, yaldızlı muhakemelerden, zararlı törelerden, batıl inançlardan, hasis duygulardan kaçınmalıdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanın dayanacağı şey aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur..."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya'kılûne şey'en ve lâ yehtedûn.
Meali:
Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ve eğer onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi? Ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?
Sadakallahul Aziym — BAKARA 170. ayet
Yani düne kadar herkes "İmam-ı Rabbânî dedi, İmam-ı Mâlik dedi, İmam-ı Hanefî dedi" itikadı ile iman edip ibadet ettiler. Evet, çok güzel; onlar yazmışlar, bu dini bize kadar ulaştırmışlar. Hepsisinden ayrı ayrı, Allah binlerce kere razı olsun. Biz onların diktiği din direğinin altında gölgelenenleriz. Amma, Allah bu ayette diyor ki: "Eğer onlar dini tam anlamamışlarsa bile mi onların dediklerine uyacaksınız?" deniyor. Yani onlar dünkü hâli ile anladılar. Dünkü adama, bu günkü hâli nasıl anlatacaksın?
Mesela düne kadar "Abdestsiz Kur'an ele alınmaz" diye biliyorduk hepimiz. Amma bugün adam cep telefonuna hatim yüklemiş; yine Kur'an ayeti resmini kapak resmi yapmış. Bu cep telefonu ile tuvalete bile girip çıkıyor. Peki dünkü Hanefî itikadı, Mâlikî itikadı ne oldu? Ve yine Kur'an'daki:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lâ yemessuhû illâl mutahherûn.
Meali:
O'na, taharetli ve abdestli olanlardan (maddî ve manevî arınanlardan) başkası dokunmasın. Ona, ancak temiz olanlar dokunabilir.
(Sadakallahul Aziym — VÂKIA Suresi 79. ayet)
Bu bir ayet. Öyle hadis falan da değil ki... Yani bu ayeti bu gün nasıl anlamalıyız? Peki nerede kaldı bu abdestli ellemek? Hatta dedik ya, adam tuvalete bile giriyor onunla artık.
Yaklaşık üç haftadır aynı ayetin üstünde duruyorum ve size bu ayetin ulvî, uhrevî manasını anlatmaya çalışıyorum. Bu hafta yine aynı ayeti tefsir edeceğiz ve bu konuya bağlayacağız. Yani nedir o ayet:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.
Meali:
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, hatırlarlar (daima Allah'ı zikrederler). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler.
(Sadakallahul Aziym — ÂLİ İMRÂN Suresi 191)
Ve bu ayeti daha iyi anlayıp kendi hayatlarında tatbik edenlerin, esas bilim adamları olduğunu, ve fakat bugün ise doğru dürüst bir şey keşfedebilen bir Müslüman bilim adamı kalmadığını, ve o gâvur dediklerimizin her şeyi keşfettiğini... Ve yine mesela bu gün arabaya, uçağa, trene binebiliyorsan, kolayca varmak istediğin yere varıyorsan, onun ilk parçası olan motoru icad eden:
**Henry Ford (1863 - 1947)**
Henry, boş zamanlarını kendisine kurduğu bir mekanik atölyesinde geçiriyordu. Burada 15 yaşında ilk buharlı makinesini yaptı. Detroit'te bir şirketin atölyesinde çıraklığa başladı ve önceleri cep saatleri onarımı konusunda uzmanlaştı. Cep saatlerini büyük çapta uygun fiyata üretme planından kısa bir süre sonra vazgeçti. 1882'de Michigan'ın güneyinde buharlı makine montörü olarak ilk kez sürekli bir işe girmiş oldu.
1891'den sonra Detroit'te Edison Illuminating Company'de (Işıklandırma Şirketi) mühendisliğe başladı (1893'te başmühendis oldu). Boş zamanlarında otomobil üretimi üzerinde çalışıyordu. İlk tek silindirli benzin motorunu 1893'te kendi evinin mutfağında üretti. Üç yıl sonra ilk otomobilini yaptı. 33 yaşındaki Ford, bisiklet tekerlekleri monte ettiği bir şasiye bir motor taktı. İlk şirketi olan Detroit Automobile Company, kuruluşundan bir buçuk yıl sonra, 1890'da iflas edince, Ford 16 Haziran 1903'te hisselerine % 25,5 oranında ortak olduğu Ford Motor Company'yi kurdu.
Bugün eğer sen arabaya binebiliyor, kolayca bir yerden yere gidebiliyorsan, bu resimde gördüğün adama dua etmen lazım. Çünkü otomobilin babası bu adam; arabanın ve motorun icadını yapan adam sayılır, yani ilk araba haline getiren adam. O hâlde bugün BMW, Ferrari, Audi, VW... araba yapıp satıp para kazanıyorsa, bu adamın sayesinde; hepsi bu adamın mezarına gidip üç beş Fatiha, Yâsîn okuması lazım. Neden? Çünkü onun sırtından bu kadar zengin oldular; o mesleğin babası bu adam.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükredemez."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Ebû Dâvûd)
Ve bizler bu adamların çoğunu gâvur diye biliyoruz. Peki nasıl gâvurmuş ki bunlar, hem aklını kullanıp dünyanın imarında emek sahibi olsun, tefekkür ehli olsunlar, hem de gâvur olsunlar? Halbuki başta yazdığımız hadiste diyor ki: Hz. Âdem, Allah'tan gelen hediyelerden aklı alıp seçince, İman dedi ki: "Ben akıldan ayrılmam." O hâlde hayâ da: "Ben de imandan ayrılmam" dedi. O zaman bu adam ve benzeri bilim adamları nasıl olur da kâfir olur, ve gâvur olur demek yok mu? Demek ki gerçek bilim adamları imansız olamazlarmış. Çünkü "İman" aklın yanında... Bu adamın da araba ve motor icad edecek kadar aklı varsa, sende bende bile olmayan bu kadar zekâ ve aklı varsa, o zaman o adamın yanında iman da var, ve imansız değilmiş demek ki. Öyle olunca bugün kime gâvur diyebiliriz, kime kâfir diyebiliriz diye iyice bir tefekkür etmek lazım.
Bizler Müslümanları gâvurlar terörist ilan edince kızıyoruz. Yaptığımız ne? Kavga dövüş, kabadayılık. Bunu gören gâvur da bize bakıp bunlardan yapınca savaş çıkıyor işte. Halbuki bilimle ilimle uğraşan ve dünyamızın cennete dönmesinde katkısı olan binlerce ilim adamının emeğinin de heba olmasına sebep olacak bu savaş ve kavga nedir? Bu mudur din, bu mudur insanlık, bu mudur iman ve akıllılık? Vallahi bu kavgayı başlatan da, devam eden de gafillerin tam daniskasıdır; yani büyük gafiller sürüsü. Bunlar kimler? Bugünün namaz kılıp oruç tutunca kendini en üstün sanan insanları... Yani kardeşim, din sadece namaz kılıp abdest almak değil. Ve bak "kâinata bakıp ibret alanlar" ayetini üç haftadır anlatıyoruz; bir nebze kulağınıza sokabildik mi bilmiyorum. Yani düşünen, tefekkür eden insan olmak lazım.
"Düşünüyorum, o hâlde varım."
Descartes (Dekart)
16. ve 17. yüzyılda "Düşünüyorum, öyle ise varım." sözüyle felsefenin ilkesi olan sözü söylemiştir.
Öyleyse bugünün insanı daha Descartes'in düşüncesine bile vâkıf olamamıştır. Bir hoca öyle dedi: "Güzel ve hikmetli sözü kim söylerse söylesin, ben onu alırım." Vay Yahudi, vay Hristiyan diye ayırmak olmaz. Hikmet kimden çıkarsa çıksın, güzel ve iyidir. Evet öyle; hikmetli sözü Descartes söyleyince almayacağız da, sadece Hz. Ali deyince mi alacağız? Hayır, böyle insanlık olmaz. Kimdir o Descartes? Felsefenin babası. Dinciler ise felsefeyi yalanlarlar. Halbuki o adam, o üç haftadır anlattığımız ayeti en iyi anlayan adam; yani "Akleden insan insandır." diyen adam.
Her hafta her hafta hutbelerde imam okur, cemaat dinler. Amma tutan kim, akleden kim? Hani nerede Allah aşkına?
Nedir o ayet:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnallâhe ye'muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagyi, yeizukum leallekum tezekkerûn.
Meali:
Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 90. ayet)
Ve yine aynı konuyla ilgili başka ayet:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum ta'kılûn.
Meali:
Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz akıl edersiniz.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 242. ayet)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.
Meali:
Ve (Allah), Âdem'e, (Allah'ın) isimlerinin hepsini (bu isimlerdeki hikmetleri, yani onun için gerekli olan ilimleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki: "Haydi sadıklardan iseniz bunları (bu ilimleri, bilgileri, yani marangozluk, ayakkabıcılık, çiftçilik, berberlik, mucit macit, kimyacı, atom mühendisi...) isimleri ile bana haber verin (söyleyin)." Melekler: "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 31 ve 32. ayet)
Bu ayet gösteriyor ki, Hz. Âdem'e ve insanoğluna ilmi öğreten Allah'tır. Ve o öğretmeden kimse bir şey bilemez. Melekler bile dediler ki: "Biz senin öğrettiğin kadarını biliriz; özür dileriz, Rabbimiz sen insanoğluna daha çok şey öğretmişsin" diye yanıldıklarını gördüler. Yani melekler bile Allah öğretmeden bir bilgiye sahip değilken, o zaman bir adamda bir icad yaptıysa, ona öğreten bir Rabbimiz var. Ve ki bunu da ancak düşünüp tefekkür eden ve zikir ve tefekkür ehli olana nasip ediyor Allah; aklını kavga dövüşe ayıran düşüncesizlere değil.
Ve bugün bu Kur'an bizim elimizde olmasına rağmen, bütün Müslüman devletlerinin neredeyse hepsinin acınacak durumunu da şu ayet açıklıyor:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ kâne li nefsin en tu'mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec'alur ricse alâllezîne lâ ya'kılûn.
Meali:
Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır ve azabı da akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.
(Sadakallahul Aziym — YÛNUS Suresi 100. ayet)
O hâlde Müslümanlar neden bu haldeymiş? Akıllarını kullanmadıklarından. Neden binlerce Suriyeli Avrupa'ya yürüyerek göç etti? Çünkü akıl ve bereket orada; kendi memleketleri açlık, sefalet idi. Savaşı da fırsat ganimet bilip oraya göç ettiler. Ferah orada, ganimet orada, rahat orada. Neden? Çünkü adamlar aklını kullanıp medeniyete ermişler. Bizim düşüncesizler de hâlâ Osmanlıcılık türküsü çekiyor, gafil. Halbuki bindiği otobüs, tramvay gâvur dediklerinin icadı; aldığı uçak onların icadı, aldığı füze onların icadı, evindeki tost makinesi onların icadı, tavanındaki lamba onların icadı. Eczanede bir tek Türk ismi olan bir ilaç var mı? İlaçların hepsini bulan yine onlar. Eeee bizde ne var? Bizde gaflet çok, râcon kesmek çok, kendini bir şey sanmak çok. Ee bunlar ne işe yarıyor? İşte sonunda Avrupa'ya göç etmeye yarıyor. Yıllardır Türkiye Avrupa Birliği'ne gireceğim diye uğraşıyor. Niye? Çünkü akıl da onlarda, para da onlarda. Yani bizde ne var? İşte açlık, sefalet, kavga dövüş, düşüncesizlik.
Allah akıl versin bu insanlığa da, artık bu sefaletten kurtulsun Müslümanlar da.
--------------------
Kur'an'ın ayet sayısını bazıları 6666 ayet diyor; bazıları "Hayır, o kadar değil" diyor. Ve diyorlar ki besmeleler ona dahil; diğerleri diyor besmeleler ona dahil değil.
Yani demek oluyor ki, mesela bir şehirde 50 tane ev var, ve diyor ki bunların birisi... Bu 50 evin her birinin elli tane giriş kapısı var. Ve işte 6666 ayet diyenler, kapıları da ekstra sayıyorlar; ve 6666 ayet olmadığını iddia edenler de o elli kapının bu şehre dahil olmadığını söylüyorlar. Halbuki bir ev, on odadan oluşuyorsa, on odanın on kapısı var, bir de evin ana giriş kapısı var; diye yazılacak, hesap edilecek. Amma diğerleri diyor ki: "Bu elli evin her birinde odalar var amma, odaların kapısını sayarız da, ana kapıyı saymayız" demek gibi bir şey. Bir sure elli ayet ise, elli odası var; amma o eve ana kapıyı açıp da girmeyince, elli oda olduğunu göremeyiz, değil mi? Halbuki bütünün kapısı o besmele; diğer ayetler ondan girince görülenler demek olur. Eğer o besmele ana kapı olmazsa, eve giremeyiz, değil mi? Bacadan mı gireceğiz, Nikolaos Amca gibi? Tabii ki kapıdan gireceğiz. Kapı var, bir de Almanca ismi ile TOR denilen ana kapı var. Yani Tür, kapı; TOR ise ana kapı, main kapı demek. Yani öyle olunca: Kol bütün, el kolun parçası amma o da bir bütün; tırnak bütün, amma tırnağa varmak için önce kol olması lazım, sonra el olması lazım, sonra parmak olması lazım, en son tırnağa varırız. Yani koldan girmeyince tırnak bulunmaz. Velhasıl tırnağın içinde de yine binlerce hücre var, değil mi? Öyle olunca her surenin başındaki Besmele ayrı bir ayettir.
----------------
Hocanın birisi, yeniden dünyaya gelmek ve reenkarnasyon — Hinduizm ve Budha felsefesi olan — hayata yeniden gelip de daha iyi bir hâle tekâmül etmek yoktur, çünkü eğer öyle oluyorsa mesela Mevlânâ'nın ruhu neden yeniden bir daha gelmedi? Madem diyor, Mevlânâ hani nerede? diyor.
**El cevap:**
Dalda olgunlaşıp da erdiğinde kopardığımız bir cevizi masaya koysak, artık o cevizin hayata ve insanlara bir müdahalesi bitmiştir. Taa ki eğer ben onu yersem, bende can olur ve hayat bulur; ve ben namaz kılarken, namaz kılmış olur; oruç tutarken oruç; yahut da kötü bir fiil ve günah işlerken, ben işliyorsam o günahı, benimle birlikte o günahı işlemiş olur. Amma işte eğer o masaya koyduğum cevizi yemez de bahar ve vakti gelince toprağa diker de yeniden filizlenip ağaç olmasına yardımcı olursam, bir gün yine o ceviz ağacı olup, Rabbim müsaade ederse, yeni yeni cevizler verecektir. Amma ne zaman? Taa seneler sonra. Amma ihtimal dahilinde mi? Evet, dahilinde. Her ceviz yeniden ağaç olmaz; bazısı lokma olur ve can olur. Artık o can meyveleri verir, başka bir yaşayışa geçmiştir artık o. Ceviz değil de yiyen insanda akıl melekesi olmuştur, ve o girdiği insanın akletmesine yardımcı olur. Dün Mevlânâ idi, bugün ise Mustafa Hoca yahut Cübbeli Ahmet oluverir. O cevizi kimler yediyse, yahut o ceviz ağacından toplanan cevizden kimler yediyse, onlarda akıl melekesi oluverir belki. O yeni hâlinde de yeni canda der ki: "Mevlânâ şöyle demişti, Mevlânâ bu konuda böyle demişti" diyen Mevlevî oluverir. Yeni Mevlânâ olmasa da, belki Mevlevî oluverir yani. O eğer o insanda kendini o Mevlevî tefekkür ile daha da geliştirebilirse, belki Mevlânâ gibi güzel sözler, güzel fikirler ve güzel iman, onun elinden dilinden de dökülüverir. Amma eğer gelişmezse, ancak "Mevlânâ dediydi" de kalır sadece. Yani tekâmül de böyledir işte.
Amma işte Mevlânâ bir daldaki bir tek ceviz gibiydi; o erdi, olgunlaştı, ve onu sahibi yeniden dikti ki, ve de yeni meyveler, cevizler verdi. Amma onun her sene verdiği meyveleri artık sahibi çuval çuval satıyor. Ve artık iki kilo Ahmet Amca aldı, evine götürdü; bir kilo Mehmet Amca, beş kilo Fatma Bacı. Ve onlarda evlerinde, biri iki çocuk, bir karısı ile yedi; beriki beş çocuk ve karısı ile... Ve ondan sonra Mevlânâ bütün idi, dağıldı, ve binler Mevlânâcı doğdu. Ankaralı Ahmet Amca'da "Mevlânâ diyor ki..." demeye başladı; İzmirli Bengü Bacı da "Mevlânâ diyor..." demeye başladı. Neden? Çünkü Mevlânâ cevizinden yedi de ondan "Mevlânâ dedi ki" diyor. Yani Mevlânâ bir idi, bin oldu. Ve amma işte o cevizi diktiği ilk vakit olan çocuk hâli ile, o yeni ceviz ağacından keramet bekleme; çünkü o ceviz daha yedi sene aşağı, yedi sene yukarı büyüyüp de meyve verecek.
Yani velhasıl, Peygamberimiz de dedi ki:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Benim Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz."
(Hadis-i Şerif; Beyhakî, el-Medhal, s.164; Kenzü'l-Ummâl, h. no: 1002)
Yani Muhammed bütün ve bir idi; aynen yılbaşında şenlik olsun diye patlatılan yılbaşı fişekleri gibi patladı ve her bir parçası ayrı yerde ışık oldu. Ve onlar da Muhammed'in ayrı bir parçası oldular. Amma vardıkları her yerde Muhammed'i ve dinini anlattılar; Muhammed öğretileri ve dediler ki "Muhammed dedi ki..." Öyle olunca hangisine baksan ve uysan yine Muhammed tadı verir onlar. Yani yeni bir dal oldu ve patladı, yeni meyveler verdi, ve her biri ayrı bir eve hurma oldu gitti belki; amma vardığı evde tatlı bir Muhammed lokması oldu, değil mi? Muhammed'in öğrettiği namaz oldu, abdest oldu, sünnet oldu, farz oldu işte...
Bazı ilim adamları ve bazı fikir grupları diyor ki: Dünya Matrix sistemi; yani sadece dalgalar ve frekanslar var, gerçekte dünya yok, beynimizin algıladığı var. Beynimiz ise sadece frekans dönüştürücü bir sistem, diyorlar. Ve öyle olunca Matrix filmindeki gibi dünya sanal bir dünya, gerçekte var sandığımız hiçbir şey yok, diyorlar. Eğer öyle olsa idi, gözümüz mavi bir çiçek görünce, peki karşısında ne var da onu mavi çiçek sanıyor? Peki, yani karşısında illa bir şey var; ve o bir de mavi, bir de çiçekmiş. Peki karşısında da sadece bir frekans mı var? Hayır.
Mesela bilgisayarda biz Emel Sayın'ı dinliyoruz, ve yayında hem de canlı olsun. Amma bilgisayardaki Emel Sayın ve onun sesi, sazların sesi, hepsi frekanstan ibaret. Ve yine boyut olarak da, bilgisayar ekranı mesela diyelim 40 cm'ye 40 cm olsun, ve o Emel Sayın'ın boyunu simetrik olarak küçültüp sanki bilgisayarın içindeymiş gibi gösteriyor. Amma işte aslında bilgisayarın içinde gösterilen yine frekans; ve lambaların sadece gözümüze yansıttığı ışıklar ve gölgeler sadece. Amma işte o gölgelerin ve ışıkların aslı olan bir Emel Sayın ise, o an hangi stüdyoda canlı şarkı söylüyorsa, orada madde ve katı olarak duran, orada bir Emel Sayın var. Ve bilgisayar ise onun sadece siluetini veya görüntüsünü sinyal olarak alıp bize yansıtan alet. Peki biz ona dokunmak isteyince, bilgisayara dokununca ona dokunmuş olmuyoruz. Amma stüdyodaki sunucu onun eline dokunmak isteyince, elini uzatıp tokalaşınca ona dokunabiliyor. Ve gerçek ile sanal arasındaki fark bu. Göz ve beyin, bu bedenin bilgisayarı ve ekranı gibi; amma gerçek olan o beyni kafa denen bölgesinde taşıyan bir maddi beden var ki, o bedende beyin diye, göz diye bir yer var. Ve yine o beynin çalışması için enerjiye ihtiyacı var; ve bunlar elma, armut, ekmek, peynir, şeker gibi maddeler. Ve onlar olmadan bu beyin de çalışmaz. Ve yine eğer beyin gerçekse, onu çalıştıran elma yalansa, yok ise, beyin bu yalan ve olmayan ve sanal olan elma frekansı ile nasıl beslenip de bize elmayı, armudu elma ve armut diye gösteriyor demek yok mu?
Yani o fikir grubu olan İlluminati fikri olan bu hologram dünya fikri külli uydurmaca. Çünkü olmayanla olan beslenemez. Olmayan bir elma, armut nasıl olmayan midede eriyecek de olmayan kafadaki beyine enerji olacak? Peki madem elma diye bir şey yok, olmayan nasıl oluyor da olan ve var olan algılayan beyine enerji oluyor? Peki bilgisayar elektriksiz çalışmaz; elektrik için elektrik santraline ihtiyaç var. Eğer santral diye bir şey dünyada yok ise, o zaman bilgisayar ne ile çalışıyor? Enerjisi nereden? Haydi fişe takmadan çalışsın bakalım.
Yani yine mesela ben mavi gömlek giyip fotoğraf ve video çekinsem, ve bunu sana yollasam; eğer bizler beynimizin algıladıkları isek, sen beni hiç görmediysen ve senin beynin mavi diye neyi mavi sanıyor? Mesela renk körü insanlar var; onlar kırmızıyı yeşil sanıyor. Yani renk körü... Yani eğer sen beni tanımıyorsan ve mavi giydiğimi de bilmiyorsan, benim videoma veya fotoğrafıma sana gösterildiğinde, senin beynin belki beni mavi gömlekli değil de kırmızı paltolu düşünebilir; ve vakit ve mevsim kış ve kar yağıyorsa, beni kar yağarken palto giymiş düşünebilir o an. Ve öyle algılaması lazım. Halbuki ben mavi gömlekli fotoğraf ve video çekinince, bunu ta Amerikadaki gören de mavi gömlekli görüyor; Japonya'daki de aynı görüyor yani.
Yine mesela bunlar sadece beynimizin hayalinden ibaret ise, mesela sen o resme bakınca beni sakallı hayal ederdin; belki diğeri bıyıklı, diğeri kabak, diğeri ise uzun saçlı, bir diğeri kısa saçlı, biri sarışın, diğeri ise esmer görürdü. Halbuki hiç de öyle görmüyor ve algılamıyor. Ben mavi gömlekli ve esmer ve sakallı isem, beni gören herkes aynı görüyor; hiç görmemiş olan da aynı görüyor; dün beni görüp tanıyan da aynı görüyor. O hâlde, yine var olanlar hayalden de ibaret değildir yani. Rüya ile bunu karıştırmamak lazım.
O rüyaların çoğu: Allahu Teâlâ iki yanımıza iki kiramen kâtibin meleği vermiş; onlar her an kayıt hâlindeler bizi. Ve yine geçen hafta dediğimiz "kıyamete kadar olacak olanlar oldu ise, bütün film de kaydedildi ve Levh-i Mahfuz denen arşivde" senin tamam olmuş bir filmin var; Ahmet'in de, Mehmet'in de, Muhammed'in de bir filmi var. Ve işte rüya bazen meleklerinin sana ilerde olacak olan bazı olayların filmini sana göstermeleri gibi bir şey yani. Ve belki de diyor ki, yani Hızır meselesi; yani "Bak, başına senin filminde böyle bir durum geliyor; eğer sen akıllı davranırsan bunlar olmayabilir" diye bildiriyor. Bazen de "Bak, ilerde olacak olan bu" diye filminin sonu gösteriliyor yani meleklerince. Yine yanındaki kiramen kâtibin melekleri sana filminin ilerisini veya gerisini gösteriyor olabilirler yani.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyke, kâle len terânî ve lakininzur ilâl cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu'minîn.
Meali:
Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.
(Sadakallahul Aziym — A'RÂF Suresi 143. ayet)
Yani mesela karınca ile insanı düşünün. Karınca, insanı dev bir dağ yürüyor olarak görebilir. Hakkıyla bir insanı onun gözü algılayabilir mi? Yani karınca ile insanın boyutu ne kadar farklı! Ve insan tam onun üstüne doğru gelse, karınca yukarı baksa ne görebilir ki? Yani hani ağacın altına gelip de ağacın tepesine bakınca, onu nasıl görür insan? Öyle uzunca göremez, şekli bozuk görür ya... İşte kâinatı yaratan, kebîr ve büyük olan Rabbimizi, bizim gözümüzün ihata etmesi mümkün mü? Yani kocaman güneşi halkeden, ve binlerce güneş halkeden, kâinat diye bir şey halkeden bir Rabbi, sen şu karınca kadar cürmünle görebileceğini mi sanırsın? Yani işte Mûsâ'ya dedi ki: "Senin gözün Allah'ı ihata etmeye yetmez; yani onun sınırlarını senin gözün almaz, yani ihata etmez; yani senin göz kadranın bunu almaya müsait değil" demek istedi. Hani bilgisayarın çözünürlüğü vardır ya; grafik kartı ve ekran kartının eski XP sisteminde bu 1024 px falan idi. Amma ona şimdiki sistem olan 1600 veya 1900 gibi bir çözünürlük uygun olmaz. Yani 1900 px bir resmi eski XP sistemine uygun ekranda duvar resmi yapsan, onun ancak bazı bölümünü görebilir ekran; yarısı gözükmez. Yine bunun binlerce farklı boyutta olduğunu düşün. Yani kâinatın büyüklüğünü bile gözün almaz iken, sen o kâinatı yaratanı bu kadrana nasıl sığdıracan? Yani öyle olunca Allah insana diyor ki: "Senin göz kadranın, Allah'ın azametini görmeye müsait değil" diyor. Yani ondan ezanda bizler "Allahu ekber" diye senâ ederiz; yani Allah kebîrdir, tek ve yegâne büyük olan demektir.
Rabbim, Mehdî ve cemaatini, O'nun bize cemalini göstereceği boyuta gözümüzü o kadrana erenlerden eylesin.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 20 Kasım 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 20 Kasım 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالْنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve sehhara lekumul leyle ven nehâre veş şemse vel kamere, ven nucûmu musahharâtun bi emrihî, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya'kılûn.
Meali:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.
Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 12. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Aklı olmayanın dini de yoktur."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
---oOo---
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Âdem aleyhisselâma Gelen Üç Hediye: Akıl... Haya... İman...
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Cebrâil aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmânı Âdem aleyhisselâma getirip: "Yâ Âdem! ALLAHü teâlâ sana selâm ediyor. Getirdiğim şu üç hediyeden birini kabûl etmeni emir buyurdu" dedi.
Âdem aleyhisselâm: "Getirdiğin bu üç hediyeden aklı kabûl ediyorum" deyip aklı aldı. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm îmân ile hayâya: "Siz gidebilirsiniz" dedi. Îman: "ALLAHü teâlâ bana emreyledi ki, akıl nerede ise, sen orada ol! Bunun için ben akıldan ayrılıp gidemem!" dedi. Hayâ da: "ALLAHü teâlâ bana da aynı şekilde emreyledi. Ben de akıldan ayrılıp gidemem" dedi. ALLAHü teâlâ kime akıl verirse, hayâ ile îmân da onunla beraber bulunur. Aklı olmayanın ne hayâsı ne de îmânı bulunur.
(Hadis-i Şerif; Akıl... Haya... İman...)
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
Şahsa Ait Görevler
İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
**1) Beden terbiyesi:** Öyle ki, her insan için temiz ve pâk olmak, güçlü bir bedene sahip olmak gereklidir. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kuvvetli olan mümin, zayıf olan bir müminden hayırlıdır."
(Hadis-i Şerif)
**2) Sağlığı koruma:** Sağlık büyük bir nimettir. Onun için sağlığa zararlı şeylerden kaçınmak ve gereğinde tedâviye önem vermek gerekir. Bir hadis-i şerife göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Ölümden başka her hastalığın bir devası vardır. Yeter ki, ilâç bulunsun..."
(Hadis-i Şerif)
**3) Zararlı riyazetlerden kaçınmak:** İslâmda Ruhbaniyet (toplumdan ayrılıp yalnız başına ibadetle uğraşmak) yoktur. Geceli gündüzlü aç durmak, helal şeylerden büsbütün nefsini kesmek caiz değildir. Dinimizin emrettiği ibadet ve riyazetler orta bir halde olup hayatın mutluluğuna pek ziyade elverişlidir. Bunlara aykırı olarak yapılan riyazetler hayatı ters yönden etkileyip gevşeklik getireceği için caiz olmaz. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsin, senin bineğindir, artık ona yumuşak davran."
(Hadis-i Şerif)
**4) Vücudu yıpratacak şeylerden sakınmak:** İslâmda içki haramdır. Herhangi bir organı kesin bir gerek bulunmaksızın kesmek haramdır. İntihar denilen cinayet haramdır. Çünkü bunları yapmak, Yüce Allah'ın insanlara ikram ettiği hayata suikast demektir. Onun için bu gibi haram şeylerden kaçınmak şahısla ilgili bir görevdir. Aksi halde insan birçok pişmanlıklardan ve azablardan kurtulamaz.
**5) İradeyi kuvvetlendirmek:** İnsan, sağlam bir irade sahibi olmalıdır. Yararlı şeyleri öğrenip yapmalı, yararsız şeyleri de, sırf şunu bunu taklit hevesi ile yapmamalıdır. İnsan bir inanca ve bir huya sahip olmalıdır. Hakkı kabul etmeli, haksız ve zararlı olan bir şeyi de, herhangi bir düşünce ile öne sürüp kıymetlendirmeye çalışmamalıdır. Böyle bir hafiflik insana yakışmaz.
**6) Aklı ve zihni ilim, irfan nurları ile aydınlatmak:** Kalbde yararlı ve yüksek duyguları uyandırmak, İslâmda ilim ve marifet kazanmak pek önemli bir görevdir. İnsan akıllıca yaşamalı ve daima gerçek arkasından koşmalıdır. Yanlış fikirlerden, aldatıcı sözlerden, yaldızlı muhakemelerden, zararlı törelerden, batıl inançlardan, hasis duygulardan kaçınmalıdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanın dayanacağı şey aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur..."
(Hadis-i Şerif; Kenzü'l-Ummâl, C14, s.73)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya'kılûne şey'en ve lâ yehtedûn.
Meali:
Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ve eğer onların ataları hiçbir şeyi akıl etmiyor ve hidayete ermemiş olsalar bile mi? Ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?
Sadakallahul Aziym — BAKARA 170. ayet
Yani düne kadar herkes "İmam-ı Rabbânî dedi, İmam-ı Mâlik dedi, İmam-ı Hanefî dedi" itikadı ile iman edip ibadet ettiler. Evet, çok güzel; onlar yazmışlar, bu dini bize kadar ulaştırmışlar. Hepsisinden ayrı ayrı, Allah binlerce kere razı olsun. Biz onların diktiği din direğinin altında gölgelenenleriz. Amma, Allah bu ayette diyor ki: "Eğer onlar dini tam anlamamışlarsa bile mi onların dediklerine uyacaksınız?" deniyor. Yani onlar dünkü hâli ile anladılar. Dünkü adama, bu günkü hâli nasıl anlatacaksın?
Mesela düne kadar "Abdestsiz Kur'an ele alınmaz" diye biliyorduk hepimiz. Amma bugün adam cep telefonuna hatim yüklemiş; yine Kur'an ayeti resmini kapak resmi yapmış. Bu cep telefonu ile tuvalete bile girip çıkıyor. Peki dünkü Hanefî itikadı, Mâlikî itikadı ne oldu? Ve yine Kur'an'daki:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
لَّا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lâ yemessuhû illâl mutahherûn.
Meali:
O'na, taharetli ve abdestli olanlardan (maddî ve manevî arınanlardan) başkası dokunmasın. Ona, ancak temiz olanlar dokunabilir.
(Sadakallahul Aziym — VÂKIA Suresi 79. ayet)
Bu bir ayet. Öyle hadis falan da değil ki... Yani bu ayeti bu gün nasıl anlamalıyız? Peki nerede kaldı bu abdestli ellemek? Hatta dedik ya, adam tuvalete bile giriyor onunla artık.
Yaklaşık üç haftadır aynı ayetin üstünde duruyorum ve size bu ayetin ulvî, uhrevî manasını anlatmaya çalışıyorum. Bu hafta yine aynı ayeti tefsir edeceğiz ve bu konuya bağlayacağız. Yani nedir o ayet:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.
Meali:
Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, hatırlarlar (daima Allah'ı zikrederler). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler.
(Sadakallahul Aziym — ÂLİ İMRÂN Suresi 191)
Ve bu ayeti daha iyi anlayıp kendi hayatlarında tatbik edenlerin, esas bilim adamları olduğunu, ve fakat bugün ise doğru dürüst bir şey keşfedebilen bir Müslüman bilim adamı kalmadığını, ve o gâvur dediklerimizin her şeyi keşfettiğini... Ve yine mesela bu gün arabaya, uçağa, trene binebiliyorsan, kolayca varmak istediğin yere varıyorsan, onun ilk parçası olan motoru icad eden:
**Henry Ford (1863 - 1947)**
Henry, boş zamanlarını kendisine kurduğu bir mekanik atölyesinde geçiriyordu. Burada 15 yaşında ilk buharlı makinesini yaptı. Detroit'te bir şirketin atölyesinde çıraklığa başladı ve önceleri cep saatleri onarımı konusunda uzmanlaştı. Cep saatlerini büyük çapta uygun fiyata üretme planından kısa bir süre sonra vazgeçti. 1882'de Michigan'ın güneyinde buharlı makine montörü olarak ilk kez sürekli bir işe girmiş oldu.
1891'den sonra Detroit'te Edison Illuminating Company'de (Işıklandırma Şirketi) mühendisliğe başladı (1893'te başmühendis oldu). Boş zamanlarında otomobil üretimi üzerinde çalışıyordu. İlk tek silindirli benzin motorunu 1893'te kendi evinin mutfağında üretti. Üç yıl sonra ilk otomobilini yaptı. 33 yaşındaki Ford, bisiklet tekerlekleri monte ettiği bir şasiye bir motor taktı. İlk şirketi olan Detroit Automobile Company, kuruluşundan bir buçuk yıl sonra, 1890'da iflas edince, Ford 16 Haziran 1903'te hisselerine % 25,5 oranında ortak olduğu Ford Motor Company'yi kurdu.
Bugün eğer sen arabaya binebiliyor, kolayca bir yerden yere gidebiliyorsan, bu resimde gördüğün adama dua etmen lazım. Çünkü otomobilin babası bu adam; arabanın ve motorun icadını yapan adam sayılır, yani ilk araba haline getiren adam. O hâlde bugün BMW, Ferrari, Audi, VW... araba yapıp satıp para kazanıyorsa, bu adamın sayesinde; hepsi bu adamın mezarına gidip üç beş Fatiha, Yâsîn okuması lazım. Neden? Çünkü onun sırtından bu kadar zengin oldular; o mesleğin babası bu adam.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükredemez."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî, Ebû Dâvûd)
Ve bizler bu adamların çoğunu gâvur diye biliyoruz. Peki nasıl gâvurmuş ki bunlar, hem aklını kullanıp dünyanın imarında emek sahibi olsun, tefekkür ehli olsunlar, hem de gâvur olsunlar? Halbuki başta yazdığımız hadiste diyor ki: Hz. Âdem, Allah'tan gelen hediyelerden aklı alıp seçince, İman dedi ki: "Ben akıldan ayrılmam." O hâlde hayâ da: "Ben de imandan ayrılmam" dedi. O zaman bu adam ve benzeri bilim adamları nasıl olur da kâfir olur, ve gâvur olur demek yok mu? Demek ki gerçek bilim adamları imansız olamazlarmış. Çünkü "İman" aklın yanında... Bu adamın da araba ve motor icad edecek kadar aklı varsa, sende bende bile olmayan bu kadar zekâ ve aklı varsa, o zaman o adamın yanında iman da var, ve imansız değilmiş demek ki. Öyle olunca bugün kime gâvur diyebiliriz, kime kâfir diyebiliriz diye iyice bir tefekkür etmek lazım.
Bizler Müslümanları gâvurlar terörist ilan edince kızıyoruz. Yaptığımız ne? Kavga dövüş, kabadayılık. Bunu gören gâvur da bize bakıp bunlardan yapınca savaş çıkıyor işte. Halbuki bilimle ilimle uğraşan ve dünyamızın cennete dönmesinde katkısı olan binlerce ilim adamının emeğinin de heba olmasına sebep olacak bu savaş ve kavga nedir? Bu mudur din, bu mudur insanlık, bu mudur iman ve akıllılık? Vallahi bu kavgayı başlatan da, devam eden de gafillerin tam daniskasıdır; yani büyük gafiller sürüsü. Bunlar kimler? Bugünün namaz kılıp oruç tutunca kendini en üstün sanan insanları... Yani kardeşim, din sadece namaz kılıp abdest almak değil. Ve bak "kâinata bakıp ibret alanlar" ayetini üç haftadır anlatıyoruz; bir nebze kulağınıza sokabildik mi bilmiyorum. Yani düşünen, tefekkür eden insan olmak lazım.
"Düşünüyorum, o hâlde varım."
Descartes (Dekart)
16. ve 17. yüzyılda "Düşünüyorum, öyle ise varım." sözüyle felsefenin ilkesi olan sözü söylemiştir.
Öyleyse bugünün insanı daha Descartes'in düşüncesine bile vâkıf olamamıştır. Bir hoca öyle dedi: "Güzel ve hikmetli sözü kim söylerse söylesin, ben onu alırım." Vay Yahudi, vay Hristiyan diye ayırmak olmaz. Hikmet kimden çıkarsa çıksın, güzel ve iyidir. Evet öyle; hikmetli sözü Descartes söyleyince almayacağız da, sadece Hz. Ali deyince mi alacağız? Hayır, böyle insanlık olmaz. Kimdir o Descartes? Felsefenin babası. Dinciler ise felsefeyi yalanlarlar. Halbuki o adam, o üç haftadır anlattığımız ayeti en iyi anlayan adam; yani "Akleden insan insandır." diyen adam.
Her hafta her hafta hutbelerde imam okur, cemaat dinler. Amma tutan kim, akleden kim? Hani nerede Allah aşkına?
Nedir o ayet:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnallâhe ye'muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagyi, yeizukum leallekum tezekkerûn.
Meali:
Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Sadakallahul Aziym — NAHL Suresi 90. ayet)
Ve yine aynı konuyla ilgili başka ayet:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum ta'kılûn.
Meali:
Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz akıl edersiniz.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 242. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.
Meali:
Ve (Allah), Âdem'e, (Allah'ın) isimlerinin hepsini (bu isimlerdeki hikmetleri, yani onun için gerekli olan ilimleri) öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek dedi ki: "Haydi sadıklardan iseniz bunları (bu ilimleri, bilgileri, yani marangozluk, ayakkabıcılık, çiftçilik, berberlik, mucit macit, kimyacı, atom mühendisi...) isimleri ile bana haber verin (söyleyin)." Melekler: "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler.
(Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 31 ve 32. ayet)
Bu ayet gösteriyor ki, Hz. Âdem'e ve insanoğluna ilmi öğreten Allah'tır. Ve o öğretmeden kimse bir şey bilemez. Melekler bile dediler ki: "Biz senin öğrettiğin kadarını biliriz; özür dileriz, Rabbimiz sen insanoğluna daha çok şey öğretmişsin" diye yanıldıklarını gördüler. Yani melekler bile Allah öğretmeden bir bilgiye sahip değilken, o zaman bir adamda bir icad yaptıysa, ona öğreten bir Rabbimiz var. Ve ki bunu da ancak düşünüp tefekkür eden ve zikir ve tefekkür ehli olana nasip ediyor Allah; aklını kavga dövüşe ayıran düşüncesizlere değil.
Ve bugün bu Kur'an bizim elimizde olmasına rağmen, bütün Müslüman devletlerinin neredeyse hepsinin acınacak durumunu da şu ayet açıklıyor:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve mâ kâne li nefsin en tu'mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec'alur ricse alâllezîne lâ ya'kılûn.
Meali:
Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır ve azabı da akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.
(Sadakallahul Aziym — YÛNUS Suresi 100. ayet)
O hâlde Müslümanlar neden bu haldeymiş? Akıllarını kullanmadıklarından. Neden binlerce Suriyeli Avrupa'ya yürüyerek göç etti? Çünkü akıl ve bereket orada; kendi memleketleri açlık, sefalet idi. Savaşı da fırsat ganimet bilip oraya göç ettiler. Ferah orada, ganimet orada, rahat orada. Neden? Çünkü adamlar aklını kullanıp medeniyete ermişler. Bizim düşüncesizler de hâlâ Osmanlıcılık türküsü çekiyor, gafil. Halbuki bindiği otobüs, tramvay gâvur dediklerinin icadı; aldığı uçak onların icadı, aldığı füze onların icadı, evindeki tost makinesi onların icadı, tavanındaki lamba onların icadı. Eczanede bir tek Türk ismi olan bir ilaç var mı? İlaçların hepsini bulan yine onlar. Eeee bizde ne var? Bizde gaflet çok, râcon kesmek çok, kendini bir şey sanmak çok. Ee bunlar ne işe yarıyor? İşte sonunda Avrupa'ya göç etmeye yarıyor. Yıllardır Türkiye Avrupa Birliği'ne gireceğim diye uğraşıyor. Niye? Çünkü akıl da onlarda, para da onlarda. Yani bizde ne var? İşte açlık, sefalet, kavga dövüş, düşüncesizlik.
Allah akıl versin bu insanlığa da, artık bu sefaletten kurtulsun Müslümanlar da.
--------------------
Kur'an'ın ayet sayısını bazıları 6666 ayet diyor; bazıları "Hayır, o kadar değil" diyor. Ve diyorlar ki besmeleler ona dahil; diğerleri diyor besmeleler ona dahil değil.
Yani demek oluyor ki, mesela bir şehirde 50 tane ev var, ve diyor ki bunların birisi... Bu 50 evin her birinin elli tane giriş kapısı var. Ve işte 6666 ayet diyenler, kapıları da ekstra sayıyorlar; ve 6666 ayet olmadığını iddia edenler de o elli kapının bu şehre dahil olmadığını söylüyorlar. Halbuki bir ev, on odadan oluşuyorsa, on odanın on kapısı var, bir de evin ana giriş kapısı var; diye yazılacak, hesap edilecek. Amma diğerleri diyor ki: "Bu elli evin her birinde odalar var amma, odaların kapısını sayarız da, ana kapıyı saymayız" demek gibi bir şey. Bir sure elli ayet ise, elli odası var; amma o eve ana kapıyı açıp da girmeyince, elli oda olduğunu göremeyiz, değil mi? Halbuki bütünün kapısı o besmele; diğer ayetler ondan girince görülenler demek olur. Eğer o besmele ana kapı olmazsa, eve giremeyiz, değil mi? Bacadan mı gireceğiz, Nikolaos Amca gibi? Tabii ki kapıdan gireceğiz. Kapı var, bir de Almanca ismi ile TOR denilen ana kapı var. Yani Tür, kapı; TOR ise ana kapı, main kapı demek. Yani öyle olunca: Kol bütün, el kolun parçası amma o da bir bütün; tırnak bütün, amma tırnağa varmak için önce kol olması lazım, sonra el olması lazım, sonra parmak olması lazım, en son tırnağa varırız. Yani koldan girmeyince tırnak bulunmaz. Velhasıl tırnağın içinde de yine binlerce hücre var, değil mi? Öyle olunca her surenin başındaki Besmele ayrı bir ayettir.
----------------
Hocanın birisi, yeniden dünyaya gelmek ve reenkarnasyon — Hinduizm ve Budha felsefesi olan — hayata yeniden gelip de daha iyi bir hâle tekâmül etmek yoktur, çünkü eğer öyle oluyorsa mesela Mevlânâ'nın ruhu neden yeniden bir daha gelmedi? Madem diyor, Mevlânâ hani nerede? diyor.
**El cevap:**
Dalda olgunlaşıp da erdiğinde kopardığımız bir cevizi masaya koysak, artık o cevizin hayata ve insanlara bir müdahalesi bitmiştir. Taa ki eğer ben onu yersem, bende can olur ve hayat bulur; ve ben namaz kılarken, namaz kılmış olur; oruç tutarken oruç; yahut da kötü bir fiil ve günah işlerken, ben işliyorsam o günahı, benimle birlikte o günahı işlemiş olur. Amma işte eğer o masaya koyduğum cevizi yemez de bahar ve vakti gelince toprağa diker de yeniden filizlenip ağaç olmasına yardımcı olursam, bir gün yine o ceviz ağacı olup, Rabbim müsaade ederse, yeni yeni cevizler verecektir. Amma ne zaman? Taa seneler sonra. Amma ihtimal dahilinde mi? Evet, dahilinde. Her ceviz yeniden ağaç olmaz; bazısı lokma olur ve can olur. Artık o can meyveleri verir, başka bir yaşayışa geçmiştir artık o. Ceviz değil de yiyen insanda akıl melekesi olmuştur, ve o girdiği insanın akletmesine yardımcı olur. Dün Mevlânâ idi, bugün ise Mustafa Hoca yahut Cübbeli Ahmet oluverir. O cevizi kimler yediyse, yahut o ceviz ağacından toplanan cevizden kimler yediyse, onlarda akıl melekesi oluverir belki. O yeni hâlinde de yeni canda der ki: "Mevlânâ şöyle demişti, Mevlânâ bu konuda böyle demişti" diyen Mevlevî oluverir. Yeni Mevlânâ olmasa da, belki Mevlevî oluverir yani. O eğer o insanda kendini o Mevlevî tefekkür ile daha da geliştirebilirse, belki Mevlânâ gibi güzel sözler, güzel fikirler ve güzel iman, onun elinden dilinden de dökülüverir. Amma eğer gelişmezse, ancak "Mevlânâ dediydi" de kalır sadece. Yani tekâmül de böyledir işte.
Amma işte Mevlânâ bir daldaki bir tek ceviz gibiydi; o erdi, olgunlaştı, ve onu sahibi yeniden dikti ki, ve de yeni meyveler, cevizler verdi. Amma onun her sene verdiği meyveleri artık sahibi çuval çuval satıyor. Ve artık iki kilo Ahmet Amca aldı, evine götürdü; bir kilo Mehmet Amca, beş kilo Fatma Bacı. Ve onlarda evlerinde, biri iki çocuk, bir karısı ile yedi; beriki beş çocuk ve karısı ile... Ve ondan sonra Mevlânâ bütün idi, dağıldı, ve binler Mevlânâcı doğdu. Ankaralı Ahmet Amca'da "Mevlânâ diyor ki..." demeye başladı; İzmirli Bengü Bacı da "Mevlânâ diyor..." demeye başladı. Neden? Çünkü Mevlânâ cevizinden yedi de ondan "Mevlânâ dedi ki" diyor. Yani Mevlânâ bir idi, bin oldu. Ve amma işte o cevizi diktiği ilk vakit olan çocuk hâli ile, o yeni ceviz ağacından keramet bekleme; çünkü o ceviz daha yedi sene aşağı, yedi sene yukarı büyüyüp de meyve verecek.
Yani velhasıl, Peygamberimiz de dedi ki:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Benim Ashâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz."
(Hadis-i Şerif; Beyhakî, el-Medhal, s.164; Kenzü'l-Ummâl, h. no: 1002)
Yani Muhammed bütün ve bir idi; aynen yılbaşında şenlik olsun diye patlatılan yılbaşı fişekleri gibi patladı ve her bir parçası ayrı yerde ışık oldu. Ve onlar da Muhammed'in ayrı bir parçası oldular. Amma vardıkları her yerde Muhammed'i ve dinini anlattılar; Muhammed öğretileri ve dediler ki "Muhammed dedi ki..." Öyle olunca hangisine baksan ve uysan yine Muhammed tadı verir onlar. Yani yeni bir dal oldu ve patladı, yeni meyveler verdi, ve her biri ayrı bir eve hurma oldu gitti belki; amma vardığı evde tatlı bir Muhammed lokması oldu, değil mi? Muhammed'in öğrettiği namaz oldu, abdest oldu, sünnet oldu, farz oldu işte...
Bazı ilim adamları ve bazı fikir grupları diyor ki: Dünya Matrix sistemi; yani sadece dalgalar ve frekanslar var, gerçekte dünya yok, beynimizin algıladığı var. Beynimiz ise sadece frekans dönüştürücü bir sistem, diyorlar. Ve öyle olunca Matrix filmindeki gibi dünya sanal bir dünya, gerçekte var sandığımız hiçbir şey yok, diyorlar. Eğer öyle olsa idi, gözümüz mavi bir çiçek görünce, peki karşısında ne var da onu mavi çiçek sanıyor? Peki, yani karşısında illa bir şey var; ve o bir de mavi, bir de çiçekmiş. Peki karşısında da sadece bir frekans mı var? Hayır.
Mesela bilgisayarda biz Emel Sayın'ı dinliyoruz, ve yayında hem de canlı olsun. Amma bilgisayardaki Emel Sayın ve onun sesi, sazların sesi, hepsi frekanstan ibaret. Ve yine boyut olarak da, bilgisayar ekranı mesela diyelim 40 cm'ye 40 cm olsun, ve o Emel Sayın'ın boyunu simetrik olarak küçültüp sanki bilgisayarın içindeymiş gibi gösteriyor. Amma işte aslında bilgisayarın içinde gösterilen yine frekans; ve lambaların sadece gözümüze yansıttığı ışıklar ve gölgeler sadece. Amma işte o gölgelerin ve ışıkların aslı olan bir Emel Sayın ise, o an hangi stüdyoda canlı şarkı söylüyorsa, orada madde ve katı olarak duran, orada bir Emel Sayın var. Ve bilgisayar ise onun sadece siluetini veya görüntüsünü sinyal olarak alıp bize yansıtan alet. Peki biz ona dokunmak isteyince, bilgisayara dokununca ona dokunmuş olmuyoruz. Amma stüdyodaki sunucu onun eline dokunmak isteyince, elini uzatıp tokalaşınca ona dokunabiliyor. Ve gerçek ile sanal arasındaki fark bu. Göz ve beyin, bu bedenin bilgisayarı ve ekranı gibi; amma gerçek olan o beyni kafa denen bölgesinde taşıyan bir maddi beden var ki, o bedende beyin diye, göz diye bir yer var. Ve yine o beynin çalışması için enerjiye ihtiyacı var; ve bunlar elma, armut, ekmek, peynir, şeker gibi maddeler. Ve onlar olmadan bu beyin de çalışmaz. Ve yine eğer beyin gerçekse, onu çalıştıran elma yalansa, yok ise, beyin bu yalan ve olmayan ve sanal olan elma frekansı ile nasıl beslenip de bize elmayı, armudu elma ve armut diye gösteriyor demek yok mu?
Yani o fikir grubu olan İlluminati fikri olan bu hologram dünya fikri külli uydurmaca. Çünkü olmayanla olan beslenemez. Olmayan bir elma, armut nasıl olmayan midede eriyecek de olmayan kafadaki beyine enerji olacak? Peki madem elma diye bir şey yok, olmayan nasıl oluyor da olan ve var olan algılayan beyine enerji oluyor? Peki bilgisayar elektriksiz çalışmaz; elektrik için elektrik santraline ihtiyaç var. Eğer santral diye bir şey dünyada yok ise, o zaman bilgisayar ne ile çalışıyor? Enerjisi nereden? Haydi fişe takmadan çalışsın bakalım.
Yani yine mesela ben mavi gömlek giyip fotoğraf ve video çekinsem, ve bunu sana yollasam; eğer bizler beynimizin algıladıkları isek, sen beni hiç görmediysen ve senin beynin mavi diye neyi mavi sanıyor? Mesela renk körü insanlar var; onlar kırmızıyı yeşil sanıyor. Yani renk körü... Yani eğer sen beni tanımıyorsan ve mavi giydiğimi de bilmiyorsan, benim videoma veya fotoğrafıma sana gösterildiğinde, senin beynin belki beni mavi gömlekli değil de kırmızı paltolu düşünebilir; ve vakit ve mevsim kış ve kar yağıyorsa, beni kar yağarken palto giymiş düşünebilir o an. Ve öyle algılaması lazım. Halbuki ben mavi gömlekli fotoğraf ve video çekinince, bunu ta Amerikadaki gören de mavi gömlekli görüyor; Japonya'daki de aynı görüyor yani.
Yine mesela bunlar sadece beynimizin hayalinden ibaret ise, mesela sen o resme bakınca beni sakallı hayal ederdin; belki diğeri bıyıklı, diğeri kabak, diğeri ise uzun saçlı, bir diğeri kısa saçlı, biri sarışın, diğeri ise esmer görürdü. Halbuki hiç de öyle görmüyor ve algılamıyor. Ben mavi gömlekli ve esmer ve sakallı isem, beni gören herkes aynı görüyor; hiç görmemiş olan da aynı görüyor; dün beni görüp tanıyan da aynı görüyor. O hâlde, yine var olanlar hayalden de ibaret değildir yani. Rüya ile bunu karıştırmamak lazım.
O rüyaların çoğu: Allahu Teâlâ iki yanımıza iki kiramen kâtibin meleği vermiş; onlar her an kayıt hâlindeler bizi. Ve yine geçen hafta dediğimiz "kıyamete kadar olacak olanlar oldu ise, bütün film de kaydedildi ve Levh-i Mahfuz denen arşivde" senin tamam olmuş bir filmin var; Ahmet'in de, Mehmet'in de, Muhammed'in de bir filmi var. Ve işte rüya bazen meleklerinin sana ilerde olacak olan bazı olayların filmini sana göstermeleri gibi bir şey yani. Ve belki de diyor ki, yani Hızır meselesi; yani "Bak, başına senin filminde böyle bir durum geliyor; eğer sen akıllı davranırsan bunlar olmayabilir" diye bildiriyor. Bazen de "Bak, ilerde olacak olan bu" diye filminin sonu gösteriliyor yani meleklerince. Yine yanındaki kiramen kâtibin melekleri sana filminin ilerisini veya gerisini gösteriyor olabilirler yani.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyke, kâle len terânî ve lakininzur ilâl cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu'minîn.
Meali:
Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.
(Sadakallahul Aziym — A'RÂF Suresi 143. ayet)
Yani mesela karınca ile insanı düşünün. Karınca, insanı dev bir dağ yürüyor olarak görebilir. Hakkıyla bir insanı onun gözü algılayabilir mi? Yani karınca ile insanın boyutu ne kadar farklı! Ve insan tam onun üstüne doğru gelse, karınca yukarı baksa ne görebilir ki? Yani hani ağacın altına gelip de ağacın tepesine bakınca, onu nasıl görür insan? Öyle uzunca göremez, şekli bozuk görür ya... İşte kâinatı yaratan, kebîr ve büyük olan Rabbimizi, bizim gözümüzün ihata etmesi mümkün mü? Yani kocaman güneşi halkeden, ve binlerce güneş halkeden, kâinat diye bir şey halkeden bir Rabbi, sen şu karınca kadar cürmünle görebileceğini mi sanırsın? Yani işte Mûsâ'ya dedi ki: "Senin gözün Allah'ı ihata etmeye yetmez; yani onun sınırlarını senin gözün almaz, yani ihata etmez; yani senin göz kadranın bunu almaya müsait değil" demek istedi. Hani bilgisayarın çözünürlüğü vardır ya; grafik kartı ve ekran kartının eski XP sisteminde bu 1024 px falan idi. Amma ona şimdiki sistem olan 1600 veya 1900 gibi bir çözünürlük uygun olmaz. Yani 1900 px bir resmi eski XP sistemine uygun ekranda duvar resmi yapsan, onun ancak bazı bölümünü görebilir ekran; yarısı gözükmez. Yine bunun binlerce farklı boyutta olduğunu düşün. Yani kâinatın büyüklüğünü bile gözün almaz iken, sen o kâinatı yaratanı bu kadrana nasıl sığdıracan? Yani öyle olunca Allah insana diyor ki: "Senin göz kadranın, Allah'ın azametini görmeye müsait değil" diyor. Yani ondan ezanda bizler "Allahu ekber" diye senâ ederiz; yani Allah kebîrdir, tek ve yegâne büyük olan demektir.
Rabbim, Mehdî ve cemaatini, O'nun bize cemalini göstereceği boyuta gözümüzü o kadrana erenlerden eylesin.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 20 Kasım 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


