Hasbiyallah veya Hasbünallah veya Surullah Nedir?
(Kar©glan'ın 10 Ekim 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِلّهِ وَالرَّسُولِ مِن بَعْدِ مَآ أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ مِنْهُمْ وَاتَّقَواْ أَجْرٌ عَظِيمٌ الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ
Ellezînestecâbû lillâhi ver-resûli min ba'di mâ esâbehumul-karh, lillezîne ahsenû minhum vettekav ecrun azîm. Ellezîne kâle lehumun-nâsu innen-nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe-zâdehum îmânen ve kâlû hasbunallâhu ve ni'mel-vekîl. Fenkalebû bi-ni'metin minallâhi ve fadlin lem yemseshum sûün, vettebeû rıdvânallâh. Vallâhu zû fadlin azîm.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Onlar, yaralandıktan sonra da Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.
Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, "İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun." dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" dediler.
Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla geri döndüler. Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı ve Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Sadakallahul Azîm — Âl-i İmrân Suresi, 172-174. ayetler
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ
Kul hasbiyallâhu.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
De ki: "Allah bana yeter!"
Sadakallahul Azîm — Zümer Suresi, 38. ayetten pasaj
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu, lâ ilâhe illâ hüve, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bundan sonra eğer onlar dönerlerse, o zaman onlara şöyle de:
"Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben Allah'a tevekkül ettim. O, azîm Arş'ın Rabbidir."
Sadakallahul Azîm — Tevbe Suresi, 129. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Feseyekfîkehumullâhu ve hüves-semîul-alîm.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Sadakallahul Azîm — Bakara Suresi, 137. ayetten pasaj
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
İbrahim aleyhisselam ateşe atılırken, "Hasbiyallahü ve ni'mel vekîl" yani "Bana Allah'ım yetişir, O ne güzel yardımcıdır." dedi.
(Hadis-i Şerif — Hatîb)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
Allahü teâlâ, Davud aleyhisselama şöyle vahyetti:
"Bir kul, kullara değil de Bana ihlâsla tevekkül ederse, herkes ona tuzak kursa bile ona mutlaka bir çıkış kapısı açarım. Bir kul da Bana değil, mahlûka güvenirse, bütün yükseliş sebeplerini keser ve çöküş yollarını kolaylaştırırım."
(İbn-i Asâkir)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Hasbünallah'taki sessiz harfler, o kelimenin Arapça harfleridir. Öyle olunca "HSBN" şeklinde ifade edilen harfler üzerinden farklı anlam ilişkileri kurulabilir.
Arapçada aynı kökten gelen harflerin farklı şekillerde ele alınmasıyla çeşitli anlam çağrışımları ortaya çıkabilir. Burada da "hesap", "hasib" ve "hesap yapan" gibi anlamlardan hareketle bir yorum yapılmaktadır.
Bunu genişlettiğimiz zaman "ashab" ve "sahabe" kavramlarıyla da bir anlam ilişkisi kurulduğu görülür. Sahabeler, Peygamber Efendimizi koruyan, onun yanında duran ve gerektiğinde canlarını ortaya koyan kimselerdi.
Bu bakımdan "Allah'ın koruması" ile Peygamber Efendimizin etrafındaki sahabelerin koruyuculuğu arasında bir benzetme kurulabilir.
Güneşimizi merkez kabul ettiğimizde, onun etrafındaki gezegenleri de bir düzen ve koruma sistemi içerisinde düşünebiliriz. Merkür, Venüs, Dünya, Ay, Mars ve diğerleri, Güneş'in etrafında belirli bir düzen içerisinde hareket ederler.
Buradan hareketle insan bedenindeki organlar arasında da benzer bir koruma düzeni bulunduğunu düşünebiliriz.
Allah göz yaratmış, gözün hemen yanına da onu koruması için göz kapaklarını, kirpikleri ve kaşları vermiştir.
Yine göğüs kafesinin içerisinde kalp ve akciğer gibi hayati organları koruyan kaburgalar vardır. Bunların sayısı üzerinden de çeşitli manevî ve sembolik yorumlar yapılabilir.
Burada benim anlatmak istediğim şudur:
İnsan, yalnız başına bırakılmış bir varlık değildir. Allahü teâlâ insanı çeşitli sebepler, organlar, nimetler ve koruyucu unsurlar içerisinde yaratmıştır.
İnsanın korunması, bir bakıma yaratılış düzeninin korunmasıdır.
Göğüs bölgesinde bulunan yumuşak dokuların da önemli organları koruyan bir yapı içerisinde olması, "koruma" kavramını anlamak açısından güzel bir örnektir.
Ağızda bulunan dişleri koruyan dudaklar da buna benzer bir örnektir.
İnsan bazen bir sözle yıkılır, bazen de bir sözle yeniden ayağa kalkar. Bu sebeple Rabbimiz, insanın ağzından çıkacak sözlere dikkat etmesini ister.
İnsan duygulu bir varlıktır. Bu sebeple insanın duygusunu kırmamak, gönlünü incitmemek gerekir.
Gezegenler ve burçlar üzerinden yapılan bu yorumlar ise benim keşfî ve sembolik değerlendirmelerimdir. Bunları birer işaret ve benzetme olarak düşünmek gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Herkesin bir şeytanı vardır."
Ashabı:
"Senin de mi, ya Resûlallah?" diye sordular.
Peygamber Efendimiz:
"Evet, benim de. Fakat benimki Müslüman oldu." veya "Benim şeytanım bana teslim oldu." buyurdular.
(Hadis-i Şerif — Tirmizî, Ahmed bin Hanbel)
Güneşe yaklaşınca mı sıfır noktasına ulaşılır, yoksa uzaklaşınca mı?
Burada merkez olarak Güneşi düşündüğümüzde, varlığın doğduğu ve ışığın karanlığı aydınlattığı bir merkez düşüncesi ortaya çıkar.
Sıfırdan bire geçişi de buna benzetebiliriz. Sıfır, yokluk ve başlangıç; bir ise varlık ve başlangıçtan sonraki ilk adım gibi düşünülebilir.
Böylece Peygamber Efendimizin etrafındaki sahabeler ve yakınları ile insan bedenindeki koruyucu unsurlar arasında sembolik bir bağ kurabiliriz.
Allah'ın insan bedeninde koruyucu sistemler yaratması da bize büyük bir hikmeti gösterir.
Gözün kapağı, kirpiği ve kaşı nasıl gözü koruyorsa; sünnet, vacip, müstehap ve güzel ahlâk da insanın dinî hayatını koruyan unsurlar olarak düşünülebilir.
Bu bakımdan "Surullah" ifadesini de Allah'ın dinini ve kullarını koruyan edep, ahlâk ve ibadet düzeni açısından yorumlayabiliriz.
Hasbiyallah ne demektir?
Hasbiyallah, "Allah bana yeter, Allah bana kâfidir, Allah bana yetişir." anlamındadır.
En büyük makam, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmaktır.
İbrahim aleyhisselam ateşe atılırken:
"Hasbiyallah ve ni'mel vekîl."
demiş ve Allahü teâlâ onu ateşten kurtarmıştır.
Allahü teâlâ, Davud aleyhisselama şöyle vahyetti:
"Bir kul, kullara değil de Bana ihlâsla tevekkül ederse, herkes ona tuzak kursa bile ona mutlaka bir çıkış kapısı açarım. Bir kul da Bana değil mahlûka güvenirse, bütün yükseliş sebeplerini keser ve çöküş yollarını kolaylaştırırım."
(İbn-i Asâkir)
Hz. Osman'ın şehit edildiği sırada, şehadet kanının Kur'an-ı Kerim'deki Bakara Suresi'nin 137. ayeti üzerine damladığı rivayet edilir.
"Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Açları doyurmak, çıplakları giydirmek ve Kur'an okumak." dediği nakledilen Hz. Osman radıyallahu anh, tam bir Kur'an-ı Kerim âşığıydı.
Halifeliği döneminde isyancıları zor kullanarak bertaraf etmeyi teklif edenlere, "Benim için kan döküldükten sonra ölmektense, kan dökülmeden önce mazlum olarak ölmeyi tercih ederim." dediği aktarılır.
Oruçlu olduğu bir gün, evinde Kur'an okurken mazlûmen şehit edildiği ve mübarek kanının okumakta olduğu Mushaf'taki:
"...Onlara karşı Allah sana kâfidir. O, her şeyi işiten ve bilendir."
anlamındaki ayet-i kerime üzerine damladığı nakledilir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَا آمَنتُم بِهِ فَقَدِ اهْتَدَواْ وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fekadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk. Feseyekfîkehumullâh ve hüves-semîul-alîm.
Bundan sonra eğer onlar da sizin O'na, yani Allah'a, iman ettiğiniz gibi iman etselerdi, o takdirde hidayete ermiş olurlardı. Eğer yüz çevirirlerse, onlar ancak bir ayrılık ve karşı çıkış içerisindedirler. Allah, onlara karşı sana kâfi gelecektir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.
Sadakallahul Azîm — Bakara Suresi, 137. ayet
Burada insanın aklına şu soru gelebilir:
"Allah koruyucu olarak yeterliyse, neden bazı peygamberler ve büyük insanlar şehit olmuşlardır?"
Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi şeklindeki Hristiyan inancı, Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehit edilmesi ve diğer büyük insanların başına gelen musibetler düşünüldüğünde, "Allah neredeydi?" sorusu insanın aklına gelebilir.
Fakat burada tevekkülün ne anlama geldiğini iyi anlamamız gerekir.
Allah'ın kulunu koruması, her zaman onun dünyadaki bütün sıkıntılardan uzak tutulması anlamına gelmez.
Bazen kulun başına gelen musibet, onun için bir imtihan, bir şehadet veya Allah katında yüksek bir makamın vesilesi olabilir.
Bu sebeple Allah'a tevekkül etmek, hiçbir sıkıntının başımıza gelmeyeceğini düşünmek değildir.
Tevekkül, tedbir aldıktan sonra neticeyi Allahü teâlâya bırakmaktır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Kader, tedbirle ve sakınmakla değişmez."
(Taberânî)
Müslüman, dinin emrine uyarak tedbir alır; fakat tedbirine güvenmez. Takdir ne ise onun gerçekleşeceğine inanır.
Tedbire güvenmek tevekkülü bozabilir. Tevekkül, kalbin her işte Allahü teâlâya itimat etmesi ve güvenmesi demektir.
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
"Tesiri sebeplerden bilip, Allahü teâlânın kuvvetiyle tesir ettiklerini bilmeyenler sapıktır. Sebeplere tesir kuvvetini Allahü teâlânın verdiğine inanan ise hak yola kavuşmuş olur."
(Mektûbât, 1/110)
Tedbirini aldıktan sonra Allahü teâlânın takdirine bağlanan kimse tevekkül sahibidir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ خُذُواْ حِذْرَكُمْ فَانفِرُواْ ثُبَاتٍ أَوِ انفِرُواْ جَمِيعًا
Yâ eyyühellezîne âmenû huzû hızrakum fenfirû subâtin evinfirû cemîâ.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; küçük birlikler hâlinde veya topluca hareket edin.
Sadakallahul Azîm — Nisâ Suresi, 71. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Şu beş şey imandandır: Allah'a teslimiyet, kaderine rıza, işini Allah'a havale etmek, O'na güvenmek ve musibete sabretmek."
(Hadis-i Şerif — Bezzâr)
Kaza ve kaderimizi, başımıza gelecekleri bilmediğimiz için tedbir almak gerekir.
Tedbir almak, sebeplere yapışmak dinimizin emridir.
(Dürer, Reddü'l-Muhtâr, Kudûrî, Mebsût)
Tedbir almak tevekküle aykırı değildir. Sebeplere yapıştıktan sonra tevekkül edilir.
Devesini bağlamadan mescide gelen bir kimseye Peygamber Efendimiz:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Deveni bağla, ondan sonra Allah'a tevekkül et."
(Tirmizî)
Bir başka hadis-i şerifte de:
"Akıllı olan kimse tedbir alır."
buyurulduğu aktarılır.
Tedbir almamak doğru değildir. Tedbiri almalı; fakat istenmeyen bir durum meydana gelirse Allah'a tevekkül etmelidir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Tedbir almakta acizlik gösterme! Tedbire rağmen bir işe gücün yetmezse, 'Hasbiyallahü ve ni'mel-vekîl' de!"
(Buhârî)
Ebu Eyyûb el-Ensârî, Hasan ve Hüseyin'in Resûlullah'ın huzurunda oynadıkları sırada huzurlarına girince:
"Ya Resûlallah, bunları çok mu seviyorsun?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz de:
"Nasıl sevmem! Bunlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır."
buyurdu.
Reyhan, kokusuyla meşhur olan güzel kokulu bir bitkidir.
Buradan hareketle, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in "iki reyhan" olarak anılmasını, koku ve güzel koku kavramı üzerinden sembolik olarak değerlendirebiliriz.
Koku burundan alınır. Burun, koku alma duyusunun merkezidir.
Cennetin kapılarından biri olarak "Reyyan" kapısından da bahsedilmiştir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Her amel sahibi için ayrılan bir kapı vardır ki, onu işleyen kimse Cennet'e o kapıdan çağrılır."
(Müsned, II/449)
Cennetin sekiz kapısından söz edilir: Salât, Cihad, Reyyan, Sadaka, Hac, Af, Eymen ve Zikir-İlim kapıları.
Cennet-i Adn'ın kâinatın baş kısmını temsil ettiğini daha önce birçok defa yazdık ve söyledik.
Buradaki "burun" sembolünü de Reyyan veya kokuların girdiği kapı şeklinde düşünebiliriz.
Burun iki deliklidir. Bu sebeple Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in iki reyhan olarak anılması arasında sembolik bir bağ kurulabilir.
Gül de güzel kokusuyla bilinen bir çiçektir. İnsanların güzel koku ile ilgili çeşitli benzetmeleri ve manevî yorumları vardır.
İnsan yediğinden ve içtiğinden de etkilenir. Soğan yiyen soğan kokar; güzel kokulu şeylerle beslenen veya güzel kokular kullanan insanın kokusu da değişebilir.
Buradan hareketle insana şu mesajı verebiliriz:
Ey insan! Ne yediğine, ne içtiğine ve içine ne aldığını dikkat et.
İnsan sadece midesinden aldığı şeylerden değil, kulağından duyduklarından, gözünden gördüklerinden ve gönlüne aldığı düşüncelerden de etkilenir.
İyi şeyleri içine alan insanın hâli güzelleşir. Kötü şeyleri içine alan insan ise bundan etkilenir.
Bu sebeple insanın maddesine, manasına, ahlâkına ve gönlüne ne koyduğuna dikkat etmesi gerekir.
Raşidi Zikirleri ve İntisap Duası
Zikr-i Raşidi evradımızı ve Raşidi Tarikatımızın intisap duasını daha önce yayımladık.
Tarikata girmek için ne yapmak gerektiğini de açıkladık.
İntisap duası kırk gün okununca, kişinin bu yola girmek için gerekli hazırlığı tamamladığı kabul edilir.
Bu kırk günün aralıksız olması şart değildir. Mesela otuz gün okuyup iki gün ara veren kimse, daha sonra kaldığı yerden devam ederek toplam kırk günü tamamlayabilir.
Kırk gün tamamlandığında kişinin ikinci aşamaya geçmeye hazır olması düşünülür.
Birinci sınıfta Raşidi zikirlerinin "Hizbül Kebir" kısmı günlük olarak bir defa baştan sona okunur.
Daha sonra kişi bu zikri ve ahlâkını güzel şekilde devam ettirirse, en az kırk gün sonra ikinci sınıf için başvurabilir.
İkinci sınıfta, on defa tekrar edilmesi gereken bölümler iki defa tekrar edilir.
Bunun sembolik bir anlamı da vardır.
Suya atılan bir taş nasıl halka halka dalgalar oluşturuyorsa, zikir de insanın etrafında manevi bir koruma ve disiplin alanı oluşturur.
Bir defa okuyan, etrafına bir kale ve sur örmüş gibi düşünülebilir.
İkinci sınıfta iki kale ve iki sur; üçüncü sınıfta üç kale ve üç sur; nihayetinde on surlu bir sistem şeklinde düşünülebilir.
Bunun manası, insanın farzların yanında çeşitli güzel hasletler kazanmasıdır.
Bu hasletler; müstehap, sünnet, mübah ve güzel ahlâk gibi güzelliklerle kişinin hayatını kuşatır.
Şeytan insana saldırdığında ilk olarak dış kaleye gelir.
Eğer insanın yalnızca bir kalesi varsa, yani farzların yanında sünnetleri de yerine getiriyorsa, o dış kalenin korunması kişinin farzlarına ulaşmasını da zorlaştırır.
Birinci kaleyi sünnetler, ikinci kaleyi mekruhlardan kaçınmak, sonraki kaleleri müstehaplar ve diğer güzel ahlâk özellikleri şeklinde düşünebiliriz.
Farzlar cevher ve iç merkez gibidir.
Güneş nasıl merkezdeyse, namaz ve diğer farzlar da Müslümanın hayatındaki merkez gibidir.
Sünnetler ise onu koruyan göz kapağı gibidir.
Mekruhlardan kaçınmak kirpik gibi, müstehapları yapmak da kaş gibi düşünülebilir.
Böylece insanın dinî hayatı katman katman korunmuş olur.
İşte "Surullah" kavramını da bu açıdan düşünebiliriz.
Surullah, insanın dinini, imanını, ibadetini, edebini ve ahlâkını koruyan manevi surlar ve kaleler anlamında düşünülebilir.
"Namaz dinin direğidir."
Peki namazı ne korur?
İşte sünnetler, vacipler, güzel ahlâk, edep ve diğer güzel ameller...
Rabbim, sofilerimi ve askerlerimi kalelerini ve surlarını koruyanlardan eylesin.
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan kaçınmayı nasip eyle.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil-hamdü lillâhi Rabbil-âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ekim 2016 Pazartesi
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 10 Ekim 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِلّهِ وَالرَّسُولِ مِن بَعْدِ مَآ أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ مِنْهُمْ وَاتَّقَواْ أَجْرٌ عَظِيمٌ الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ
Ellezînestecâbû lillâhi ver-resûli min ba'di mâ esâbehumul-karh, lillezîne ahsenû minhum vettekav ecrun azîm. Ellezîne kâle lehumun-nâsu innen-nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe-zâdehum îmânen ve kâlû hasbunallâhu ve ni'mel-vekîl. Fenkalebû bi-ni'metin minallâhi ve fadlin lem yemseshum sûün, vettebeû rıdvânallâh. Vallâhu zû fadlin azîm.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Onlar, yaralandıktan sonra da Allah'ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.
Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, "İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun." dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" dediler.
Bundan dolayı Allah'tan bir nimet ve lütufla geri döndüler. Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı ve Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Sadakallahul Azîm — Âl-i İmrân Suresi, 172-174. ayetler
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ
Kul hasbiyallâhu.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
De ki: "Allah bana yeter!"
Sadakallahul Azîm — Zümer Suresi, 38. ayetten pasaj
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu, lâ ilâhe illâ hüve, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bundan sonra eğer onlar dönerlerse, o zaman onlara şöyle de:
"Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben Allah'a tevekkül ettim. O, azîm Arş'ın Rabbidir."
Sadakallahul Azîm — Tevbe Suresi, 129. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Feseyekfîkehumullâhu ve hüves-semîul-alîm.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Sadakallahul Azîm — Bakara Suresi, 137. ayetten pasaj
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
İbrahim aleyhisselam ateşe atılırken, "Hasbiyallahü ve ni'mel vekîl" yani "Bana Allah'ım yetişir, O ne güzel yardımcıdır." dedi.
(Hadis-i Şerif — Hatîb)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
Allahü teâlâ, Davud aleyhisselama şöyle vahyetti:
"Bir kul, kullara değil de Bana ihlâsla tevekkül ederse, herkes ona tuzak kursa bile ona mutlaka bir çıkış kapısı açarım. Bir kul da Bana değil, mahlûka güvenirse, bütün yükseliş sebeplerini keser ve çöküş yollarını kolaylaştırırım."
(İbn-i Asâkir)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Hasbünallah'taki sessiz harfler, o kelimenin Arapça harfleridir. Öyle olunca "HSBN" şeklinde ifade edilen harfler üzerinden farklı anlam ilişkileri kurulabilir.
Arapçada aynı kökten gelen harflerin farklı şekillerde ele alınmasıyla çeşitli anlam çağrışımları ortaya çıkabilir. Burada da "hesap", "hasib" ve "hesap yapan" gibi anlamlardan hareketle bir yorum yapılmaktadır.
Bunu genişlettiğimiz zaman "ashab" ve "sahabe" kavramlarıyla da bir anlam ilişkisi kurulduğu görülür. Sahabeler, Peygamber Efendimizi koruyan, onun yanında duran ve gerektiğinde canlarını ortaya koyan kimselerdi.
Bu bakımdan "Allah'ın koruması" ile Peygamber Efendimizin etrafındaki sahabelerin koruyuculuğu arasında bir benzetme kurulabilir.
Güneşimizi merkez kabul ettiğimizde, onun etrafındaki gezegenleri de bir düzen ve koruma sistemi içerisinde düşünebiliriz. Merkür, Venüs, Dünya, Ay, Mars ve diğerleri, Güneş'in etrafında belirli bir düzen içerisinde hareket ederler.
Buradan hareketle insan bedenindeki organlar arasında da benzer bir koruma düzeni bulunduğunu düşünebiliriz.
Allah göz yaratmış, gözün hemen yanına da onu koruması için göz kapaklarını, kirpikleri ve kaşları vermiştir.
Yine göğüs kafesinin içerisinde kalp ve akciğer gibi hayati organları koruyan kaburgalar vardır. Bunların sayısı üzerinden de çeşitli manevî ve sembolik yorumlar yapılabilir.
Burada benim anlatmak istediğim şudur:
İnsan, yalnız başına bırakılmış bir varlık değildir. Allahü teâlâ insanı çeşitli sebepler, organlar, nimetler ve koruyucu unsurlar içerisinde yaratmıştır.
İnsanın korunması, bir bakıma yaratılış düzeninin korunmasıdır.
Göğüs bölgesinde bulunan yumuşak dokuların da önemli organları koruyan bir yapı içerisinde olması, "koruma" kavramını anlamak açısından güzel bir örnektir.
Ağızda bulunan dişleri koruyan dudaklar da buna benzer bir örnektir.
İnsan bazen bir sözle yıkılır, bazen de bir sözle yeniden ayağa kalkar. Bu sebeple Rabbimiz, insanın ağzından çıkacak sözlere dikkat etmesini ister.
İnsan duygulu bir varlıktır. Bu sebeple insanın duygusunu kırmamak, gönlünü incitmemek gerekir.
Gezegenler ve burçlar üzerinden yapılan bu yorumlar ise benim keşfî ve sembolik değerlendirmelerimdir. Bunları birer işaret ve benzetme olarak düşünmek gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Herkesin bir şeytanı vardır."
Ashabı:
"Senin de mi, ya Resûlallah?" diye sordular.
Peygamber Efendimiz:
"Evet, benim de. Fakat benimki Müslüman oldu." veya "Benim şeytanım bana teslim oldu." buyurdular.
(Hadis-i Şerif — Tirmizî, Ahmed bin Hanbel)
Güneşe yaklaşınca mı sıfır noktasına ulaşılır, yoksa uzaklaşınca mı?
Burada merkez olarak Güneşi düşündüğümüzde, varlığın doğduğu ve ışığın karanlığı aydınlattığı bir merkez düşüncesi ortaya çıkar.
Sıfırdan bire geçişi de buna benzetebiliriz. Sıfır, yokluk ve başlangıç; bir ise varlık ve başlangıçtan sonraki ilk adım gibi düşünülebilir.
Böylece Peygamber Efendimizin etrafındaki sahabeler ve yakınları ile insan bedenindeki koruyucu unsurlar arasında sembolik bir bağ kurabiliriz.
Allah'ın insan bedeninde koruyucu sistemler yaratması da bize büyük bir hikmeti gösterir.
Gözün kapağı, kirpiği ve kaşı nasıl gözü koruyorsa; sünnet, vacip, müstehap ve güzel ahlâk da insanın dinî hayatını koruyan unsurlar olarak düşünülebilir.
Bu bakımdan "Surullah" ifadesini de Allah'ın dinini ve kullarını koruyan edep, ahlâk ve ibadet düzeni açısından yorumlayabiliriz.
Hasbiyallah ne demektir?
Hasbiyallah, "Allah bana yeter, Allah bana kâfidir, Allah bana yetişir." anlamındadır.
En büyük makam, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmaktır.
İbrahim aleyhisselam ateşe atılırken:
"Hasbiyallah ve ni'mel vekîl."
demiş ve Allahü teâlâ onu ateşten kurtarmıştır.
Allahü teâlâ, Davud aleyhisselama şöyle vahyetti:
"Bir kul, kullara değil de Bana ihlâsla tevekkül ederse, herkes ona tuzak kursa bile ona mutlaka bir çıkış kapısı açarım. Bir kul da Bana değil mahlûka güvenirse, bütün yükseliş sebeplerini keser ve çöküş yollarını kolaylaştırırım."
(İbn-i Asâkir)
Hz. Osman'ın şehit edildiği sırada, şehadet kanının Kur'an-ı Kerim'deki Bakara Suresi'nin 137. ayeti üzerine damladığı rivayet edilir.
"Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Açları doyurmak, çıplakları giydirmek ve Kur'an okumak." dediği nakledilen Hz. Osman radıyallahu anh, tam bir Kur'an-ı Kerim âşığıydı.
Halifeliği döneminde isyancıları zor kullanarak bertaraf etmeyi teklif edenlere, "Benim için kan döküldükten sonra ölmektense, kan dökülmeden önce mazlum olarak ölmeyi tercih ederim." dediği aktarılır.
Oruçlu olduğu bir gün, evinde Kur'an okurken mazlûmen şehit edildiği ve mübarek kanının okumakta olduğu Mushaf'taki:
"...Onlara karşı Allah sana kâfidir. O, her şeyi işiten ve bilendir."
anlamındaki ayet-i kerime üzerine damladığı nakledilir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَا آمَنتُم بِهِ فَقَدِ اهْتَدَواْ وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fekadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk. Feseyekfîkehumullâh ve hüves-semîul-alîm.
Bundan sonra eğer onlar da sizin O'na, yani Allah'a, iman ettiğiniz gibi iman etselerdi, o takdirde hidayete ermiş olurlardı. Eğer yüz çevirirlerse, onlar ancak bir ayrılık ve karşı çıkış içerisindedirler. Allah, onlara karşı sana kâfi gelecektir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.
Sadakallahul Azîm — Bakara Suresi, 137. ayet
Burada insanın aklına şu soru gelebilir:
"Allah koruyucu olarak yeterliyse, neden bazı peygamberler ve büyük insanlar şehit olmuşlardır?"
Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi şeklindeki Hristiyan inancı, Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehit edilmesi ve diğer büyük insanların başına gelen musibetler düşünüldüğünde, "Allah neredeydi?" sorusu insanın aklına gelebilir.
Fakat burada tevekkülün ne anlama geldiğini iyi anlamamız gerekir.
Allah'ın kulunu koruması, her zaman onun dünyadaki bütün sıkıntılardan uzak tutulması anlamına gelmez.
Bazen kulun başına gelen musibet, onun için bir imtihan, bir şehadet veya Allah katında yüksek bir makamın vesilesi olabilir.
Bu sebeple Allah'a tevekkül etmek, hiçbir sıkıntının başımıza gelmeyeceğini düşünmek değildir.
Tevekkül, tedbir aldıktan sonra neticeyi Allahü teâlâya bırakmaktır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Kader, tedbirle ve sakınmakla değişmez."
(Taberânî)
Müslüman, dinin emrine uyarak tedbir alır; fakat tedbirine güvenmez. Takdir ne ise onun gerçekleşeceğine inanır.
Tedbire güvenmek tevekkülü bozabilir. Tevekkül, kalbin her işte Allahü teâlâya itimat etmesi ve güvenmesi demektir.
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
"Tesiri sebeplerden bilip, Allahü teâlânın kuvvetiyle tesir ettiklerini bilmeyenler sapıktır. Sebeplere tesir kuvvetini Allahü teâlânın verdiğine inanan ise hak yola kavuşmuş olur."
(Mektûbât, 1/110)
Tedbirini aldıktan sonra Allahü teâlânın takdirine bağlanan kimse tevekkül sahibidir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ خُذُواْ حِذْرَكُمْ فَانفِرُواْ ثُبَاتٍ أَوِ انفِرُواْ جَمِيعًا
Yâ eyyühellezîne âmenû huzû hızrakum fenfirû subâtin evinfirû cemîâ.
Meali:
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; küçük birlikler hâlinde veya topluca hareket edin.
Sadakallahul Azîm — Nisâ Suresi, 71. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Şu beş şey imandandır: Allah'a teslimiyet, kaderine rıza, işini Allah'a havale etmek, O'na güvenmek ve musibete sabretmek."
(Hadis-i Şerif — Bezzâr)
Kaza ve kaderimizi, başımıza gelecekleri bilmediğimiz için tedbir almak gerekir.
Tedbir almak, sebeplere yapışmak dinimizin emridir.
(Dürer, Reddü'l-Muhtâr, Kudûrî, Mebsût)
Tedbir almak tevekküle aykırı değildir. Sebeplere yapıştıktan sonra tevekkül edilir.
Devesini bağlamadan mescide gelen bir kimseye Peygamber Efendimiz:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Deveni bağla, ondan sonra Allah'a tevekkül et."
(Tirmizî)
Bir başka hadis-i şerifte de:
"Akıllı olan kimse tedbir alır."
buyurulduğu aktarılır.
Tedbir almamak doğru değildir. Tedbiri almalı; fakat istenmeyen bir durum meydana gelirse Allah'a tevekkül etmelidir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Tedbir almakta acizlik gösterme! Tedbire rağmen bir işe gücün yetmezse, 'Hasbiyallahü ve ni'mel-vekîl' de!"
(Buhârî)
Ebu Eyyûb el-Ensârî, Hasan ve Hüseyin'in Resûlullah'ın huzurunda oynadıkları sırada huzurlarına girince:
"Ya Resûlallah, bunları çok mu seviyorsun?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz de:
"Nasıl sevmem! Bunlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır."
buyurdu.
Reyhan, kokusuyla meşhur olan güzel kokulu bir bitkidir.
Buradan hareketle, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in "iki reyhan" olarak anılmasını, koku ve güzel koku kavramı üzerinden sembolik olarak değerlendirebiliriz.
Koku burundan alınır. Burun, koku alma duyusunun merkezidir.
Cennetin kapılarından biri olarak "Reyyan" kapısından da bahsedilmiştir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Her amel sahibi için ayrılan bir kapı vardır ki, onu işleyen kimse Cennet'e o kapıdan çağrılır."
(Müsned, II/449)
Cennetin sekiz kapısından söz edilir: Salât, Cihad, Reyyan, Sadaka, Hac, Af, Eymen ve Zikir-İlim kapıları.
Cennet-i Adn'ın kâinatın baş kısmını temsil ettiğini daha önce birçok defa yazdık ve söyledik.
Buradaki "burun" sembolünü de Reyyan veya kokuların girdiği kapı şeklinde düşünebiliriz.
Burun iki deliklidir. Bu sebeple Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in iki reyhan olarak anılması arasında sembolik bir bağ kurulabilir.
Gül de güzel kokusuyla bilinen bir çiçektir. İnsanların güzel koku ile ilgili çeşitli benzetmeleri ve manevî yorumları vardır.
İnsan yediğinden ve içtiğinden de etkilenir. Soğan yiyen soğan kokar; güzel kokulu şeylerle beslenen veya güzel kokular kullanan insanın kokusu da değişebilir.
Buradan hareketle insana şu mesajı verebiliriz:
Ey insan! Ne yediğine, ne içtiğine ve içine ne aldığını dikkat et.
İnsan sadece midesinden aldığı şeylerden değil, kulağından duyduklarından, gözünden gördüklerinden ve gönlüne aldığı düşüncelerden de etkilenir.
İyi şeyleri içine alan insanın hâli güzelleşir. Kötü şeyleri içine alan insan ise bundan etkilenir.
Bu sebeple insanın maddesine, manasına, ahlâkına ve gönlüne ne koyduğuna dikkat etmesi gerekir.
Raşidi Zikirleri ve İntisap Duası
Zikr-i Raşidi evradımızı ve Raşidi Tarikatımızın intisap duasını daha önce yayımladık.
Tarikata girmek için ne yapmak gerektiğini de açıkladık.
İntisap duası kırk gün okununca, kişinin bu yola girmek için gerekli hazırlığı tamamladığı kabul edilir.
Bu kırk günün aralıksız olması şart değildir. Mesela otuz gün okuyup iki gün ara veren kimse, daha sonra kaldığı yerden devam ederek toplam kırk günü tamamlayabilir.
Kırk gün tamamlandığında kişinin ikinci aşamaya geçmeye hazır olması düşünülür.
Birinci sınıfta Raşidi zikirlerinin "Hizbül Kebir" kısmı günlük olarak bir defa baştan sona okunur.
Daha sonra kişi bu zikri ve ahlâkını güzel şekilde devam ettirirse, en az kırk gün sonra ikinci sınıf için başvurabilir.
İkinci sınıfta, on defa tekrar edilmesi gereken bölümler iki defa tekrar edilir.
Bunun sembolik bir anlamı da vardır.
Suya atılan bir taş nasıl halka halka dalgalar oluşturuyorsa, zikir de insanın etrafında manevi bir koruma ve disiplin alanı oluşturur.
Bir defa okuyan, etrafına bir kale ve sur örmüş gibi düşünülebilir.
İkinci sınıfta iki kale ve iki sur; üçüncü sınıfta üç kale ve üç sur; nihayetinde on surlu bir sistem şeklinde düşünülebilir.
Bunun manası, insanın farzların yanında çeşitli güzel hasletler kazanmasıdır.
Bu hasletler; müstehap, sünnet, mübah ve güzel ahlâk gibi güzelliklerle kişinin hayatını kuşatır.
Şeytan insana saldırdığında ilk olarak dış kaleye gelir.
Eğer insanın yalnızca bir kalesi varsa, yani farzların yanında sünnetleri de yerine getiriyorsa, o dış kalenin korunması kişinin farzlarına ulaşmasını da zorlaştırır.
Birinci kaleyi sünnetler, ikinci kaleyi mekruhlardan kaçınmak, sonraki kaleleri müstehaplar ve diğer güzel ahlâk özellikleri şeklinde düşünebiliriz.
Farzlar cevher ve iç merkez gibidir.
Güneş nasıl merkezdeyse, namaz ve diğer farzlar da Müslümanın hayatındaki merkez gibidir.
Sünnetler ise onu koruyan göz kapağı gibidir.
Mekruhlardan kaçınmak kirpik gibi, müstehapları yapmak da kaş gibi düşünülebilir.
Böylece insanın dinî hayatı katman katman korunmuş olur.
İşte "Surullah" kavramını da bu açıdan düşünebiliriz.
Surullah, insanın dinini, imanını, ibadetini, edebini ve ahlâkını koruyan manevi surlar ve kaleler anlamında düşünülebilir.
"Namaz dinin direğidir."
Peki namazı ne korur?
İşte sünnetler, vacipler, güzel ahlâk, edep ve diğer güzel ameller...
Rabbim, sofilerimi ve askerlerimi kalelerini ve surlarını koruyanlardan eylesin.
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan kaçınmayı nasip eyle.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil-hamdü lillâhi Rabbil-âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ekim 2016 Pazartesi
Original Kar © glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


