Yeryüzündeki Vedûd Halifeler — Seven ve Sevilen İki Cinsiyetli Halifeler
(Kar©glan'ın 15 Aralık 2017 Vaazı)
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi, inne rabbî rahîmun vedûd.
Meali:
Rab'binizden bağışlanma, af dileyin. Sonra O'na tövbe edin, pişmanlığınızı sunun. Muhakkak ki Rabbiniz hem Rahîm'dir (Anne gibi rahim sahibi), hem de Vedûd'dur (Hem sevilip hem sevilendir; seven erkekse sevilen kadın, seven gök ise sevilen yer ve toprak gibi. Biz yer ve gök ikisine birlikte dünya diyoruz. Dünya, yeri ile göğü bir arada tutan, sahip olan demek. Yani iki cinsiyet: biri anne, biri baba. Gök baba ise, yer ve toprak verimli anne. Sevmek eril ise, sevilmek dişil ve müennes).
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 90. ayet
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnehu huve yubdiu ve yuîd. Ve huvel gafûrul vedûd. Zul arşil mecîd.
Meali:
Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu geri döndürür. O, çok bağışlayandır, çok seven ve sevilendir. (O), Arş'ın Sahibi'dir, Mecîd'dir (mucid, maciddir; icad edicidir).
(Sadakallahul Aziym — BÜRÛC Suresi 15. ayet)
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, İman 7)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah'ı sevin, beni de Allah beni sevdiği için seviniz."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî — İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Hüccetü'l-İslâm, İmam Gazâlî, cilt 4, s. 594)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hediyeleşin, birbirinizi sevin. Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hasıl eder (meydana getirir)."
(Hadis-i Şerif; Kütüb-i Sitte, cilt 16, s. 239)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Seven, sevdiğine, sevdiğini söylesin."
veya
"Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124); Tirmizî, Zühd 54, (2393))
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Vüdd (وُدّ) ve meveddet (مَوَدَّة) masdarından türemiş, mübalağalı ism-i fâil kalıbında bir sıfattır. Bu kalıp Allah (c.c.) için kullanılırsa sıfat olur. Bu kalıp ism-i mef'ul manasında isim olarak da kullanılır. Sevgi anlamındadır. İsm-i fâil olarak alındığında ÇOK SEVEN, ism-i mef'ul olarak alındığında ise ÇOK SEVİLEN manalarına gelir. Daha çok da "çok seven" manası tercih edilmiştir.
**VEDÛD ismi Kur'ân-ı Kerîm'de iki ayrı yerde geçer:**
"Şuayb (a.s.) dedi ki: Rabbınızdan bağışlanma dileyin, sonra da O'na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Rahîm'dir, Vedûd'dur." (Hûd Sûresi 11/90)
"Rabbinin tutuşu şiddetlidir. İlkin var eden, sonra geri çevirip yeniden yaratan O'dur. O Gafûr'dur, Vedûd'dur." (Bürûc Sûresi 85/11, 12, 13)
Bu iki âyet de Mekkî'dir. Vedûd ismi bir yerde Gafûr, bir yerde de Rahîm ismi ile beraber gelmiştir. Vedûd ismi ile bu iki isim arasında karşılıklı bir gereklilik ve derecelendirme gibi bir ilgi söz konusudur. Vedûd olduğu için rahmet ve mağfiret eder. Rahmet ve mağfiret için sevmek gerekir.
Bazılarına göre kulun Rabbini sevmesi, Allah'ın (c.c.) bir ihsanı ve lütfudur. Kulun gücü ve kabiliyeti sebebiyle değildir. Allah (c.c.) kulunu sever ve kalbine de bir sevgi yerleştirir. Sonra da kul, Allah'ın (c.c.) tevfikiyle Rabbini sever. Rabbini sevince de Rabbi onu bir başkasının sevgisiyle mükâfatlandırır. Gizli ve açık bütün kulluk davranışlarının ruhu ve temeli Allah (c.c.) sevgisidir. Mâide Sûresi 5/54. âyetinde:
"O onları sever, onlar da O'nu..." Hakk'ın sevgisi, kulun sevgisinden önce gelmiştir. Hakk'ın kula muhabbeti olmasaydı, kul Hakk'a muhabbet edemezdi.
Aşk odu evvel düşer mâşûka, ondan âşıka
Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi.
Hakk'ın sâlih kulları, Allah'ın (c.c.) zât, sıfat ve fiiller açısından mükemmel bir varlık olduğunu, ortadaki eserlerinin mükemmelliğini bildikleri için O'nu severler; O da VEDÛD (çok sevilen) olur.
Vedûd ismi ister "seven" ister "sevilen" anlamında olsun, bu iki vasıf da bir medih (övme) olur. Allah'ın (c.c.) itaatkâr kullarını sevmesi, lütuf sahibi olması demektir. Yani bu sevme, hem Allah (c.c.) için bir medih (sevmek bir mükemmelliktir), hem de Allah (c.c.) tarafından kullarını medihtir. Kulların Allah'ı (c.c.) sevmesi (yani Allah'ın "sevilen" olması), onlar nezdinde kerem ve ihsanının bilinmiş olmasından dolayıdır. Bu biliş de medihtir.
Allah'ın (c.c.) sâlih kullarını sevmesi, kendilerinden razı olup amellerini kabulü ve diğer kullarına da sevdirmesi demektir.
**Allah (c.c.) kimleri sever:**
1. Muhsinler: (Bakara 195, Âl-i İmrân 134)
2. Tevbe edenler: (Bakara 222)
3. Temizlenenler: (Bakara 222)
4. Müttakiler: (Âl-i İmrân 76)
5. Sabredenler: (Âl-i İmrân 146)
6. Tevekkül edenler: (Âl-i İmrân 159)
7. Âdil olanlar: (Mâide 42)
8. Saf halinde yolunda savaşanlar: (Saff 4)
**Allah (c.c.) kimleri sevmez:**
1. Haddi aşanları: (Bakara 190)
2. Fesad: (Bakara 205)
3. Nankör, günahkâr: (Bakara 276)
4. Kâfirler: (Âl-i İmrân 32)
5. Zalimler: (Âl-i İmrân 57)
6. Hâin günahkâr: (Nisâ 107)
7. Müfsidler: (Mâide 64)
8. Müsrifler: (En'âm 141)
9. Hainler: (Enfâl 58)
10. Müstekbirler: (Nahl 23)
11. Hain nankör: (Hac 38)
12. Kibirli: (Lokman 18)
Kullarından bu isme lâyık olanlar, mahlûkata karşı iyilikten başka bir şey istemeyenlerdir:
1. Kendisi için istediğini başkaları için de isteyenler
2. Başkalarını kendisine tercih edenler.
**Bu ismi ile Allah (c.c.):**
1. Varlık vererek mahlûkatını sevdiğini göstermiştir.
2. Mahlûkat için sadece hayır murad etmiştir. Onlar için hayır muradı, aynı zamanda varlık vermesidir de.
3. Hayırlara ulaşmaları için her türlü ihsanda bulunmuştur.
4. Kendisini sevenleri rahmet ve merhametiyle kuşatmıştır.
5. Sevenlerini mahlûkata da sevdirmektedir.
**Peygamberimizin (s.a.v.) bu isimden istifadesi:**
1. Herkes için hayırdan başka bir şey murad etmezdi.
2. Başkalarını kendisine tercih ederdi.
3. Sevdiğini hal ve hareketleriyle gösterirdi.
4. Sevgisinin tezahürü olarak kendisine yapılan kusurları bağışlardı.
5. İnsanlara olan sevgisi, onların azaba düşmelerine engel olmak için bütün imkânlarını seferber etmeye sebep olmuştu.
6. Sever ve sevmeyi tavsiye eder; sevmeyende bir hayır bulunmadığını söylerdi.
7. Yaratıkları seven, onlar tarafından sevilen biri idi.
**Müminlerin istifadesi:**
1. Müminlerin kendisini sevmelerini engelleyecek hal ve hareketlerden uzak kalmak.
2. Sevmelerini kolaylaştıracak hallere sahip olmak.
3. Sevdiğimizi açıkça gösterebilmek. Sevdiklerimiz için bir şeyler yaparız (yapmalıyız); bir şeyler yaptıklarımız da bizim sevdiklerimizdir.
4. Allah'ı (c.c.), Peygamberimizi (s.a.v.), ashabını (r. anhum), âlimlerimizi (r.a.) ve tüm müminleri sevmek, sevdirmek.
5. Kendimiz için istediklerimizi müminler için de istemek, istemediklerimizi de istememek (asgari).
6. Müminleri kendimize tercih eder olmak.
7. Allah'ın (c.c.) sevdiği kimselerden olmak.
8. Allah'ın (c.c.) sevmediklerinden olmamak.
**Dilbilgisi**
**Etken Fiiller:** Yüklemin bildirdiği eylemi yapan, yerine getiren belliyse (gerçek özne varsa), o cümlenin eylemi etken çatılıdır. Örnek:
Yaşlı adam bir hamlede merdiveni tırmandı.
(Gerçek Özne — Etken)
Kaymakam gelecek diye köy halkı yollara döküldü.
(Gerçek Özne — Etken)
Vücudum kaskatı olmuştu, kulaklarım duymuyordu.
(Gerçek Özne — Etken / Gerçek Özne — Etken)
**Edilgen Fiiller:** Eylemi yapan ve gerçekleştirenin belli olmadığı (gerçek öznenin olmadığı) eylemler, edilgen çatılıdır. Bir eylemin edilgen çatılı olabilmesi için "-ıl, -il, -ul, -ül, -ın, -in, -ün, -un" eklerinden birini alması gerekir. Örnek:
Buz olmasın diye yollara tuz döküldü. (Döken belli değil)
Sınav sonuçları açıklandı. (Açıklayan belli değil)
Anadolu'nun ücra bir kasabasına atanmış. (Atayan belli değil)
---
El Vedûd ismi ise bu iki eylemi içinde tutan bir fiil; yani hem etken, hem edilgen bir fiil: Seven ve sevilen. Yani Allah seviliyor; kim seviyor belli değil. Allah seviyor; yine kimi sevdiği belli değil. Amma yukarıda yazdığımız fiillerde ise "Allah falanı sever, filanı sever." Ve fakat bu Vedûd ise Allah hem seven, hem sevilen; yani aynı anda hem yürüyen hem de duran bir araba misali gibi... Yani kerkenez kuşu mesela; yeryüzündeki bir göreve münhasır bir halife olarak, aynı anda hem uçup hem de havada duran bir özellik gösteren doğan kuşu. Yani aynı anda iki eylemi içinde tutuyor. İşte Allah Vedûd'dur da: Seven ve sevilen, eril ve dişil, etken ve edilgen...
Halbuki etken fiil demek, seven mesela; seven kimse, sevme fiilini yapan demek. Fakat sevilen ise, seven biri tarafından sevilen özneye verilen isim. Yani burada sevme fiili başkası tarafından ona yapıldığı için sevilen, edilgen durumundadır. Öyle olunca kadın, sevme fiilini cinsel yolda yapılamasında, kadın yine edilgen durumda; erkek ise sevme fiilini yapan olarak etken durumda. Ve etken olan erkek, Rahmân; edilgen olan kadın ise Rahîm tabiatlı. Ve Vedûd ise bu ikisini de içinde barındıran olunca, hem erkek hem dişi eylemi yapabilecek âlet ve edevatı olan kimse, bu ismin yeryüzünde tecelli ettiği halife demek olur. Yani bu maddelerden mıknatıs ve demirin mıknatıs olmuş hali; yine âlet ve edevattan iğne bu durumda, iplik bu durumda...
**Hermafrodit (erdişi veya hünsâ):** Hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran canlılara verilen addır.
**Etimoloji:** Kelime olarak hermafrodit, Yunan mitolojisindeki Haberleşme Tanrısı Hermes ile Güzellik Tanrıçası Afrodit'in adlarından gelmektedir. Efsaneye göre Afrodit ile Hermes'in bir oğulları olur. Adını Hermafrodit koyarlar. Hermafrodit o kadar güzeldir ki bir su perisinin dikkatini çekmiştir. Peri kız sürekli ona yakınlaşmak için uğraşır ama Hermafrodit'in nazı ile karşılaşır. Bir türlü yüz bulamayan peri kız, Hermafrodit gölde yüzerken birdenbire karşısına çıkar ve sıkı bir şekilde ona sarılır. Tanrılara onları birbirlerinden ayırmamaları için yalvarır. Sonunda dileği kabul olur ve ikisi de aynı vücutta can bulurlar. Böylece ortaya çift cinsiyetli bir insan çıkar.
Çiçeklerin neredeyse tamamı hermafrodit bir sisteme sahiptir; yani hem erkeğini hem dişisini aynı çiçek kendi içinde barındırır. Yani bitkisel üreme sistemine sahip olanlar, yani mutasyonda üreme sistemi bitkiden hayvana ve insana tam dönmemiş ve bitkisel üreme sisteminde karar kılmış canlılardır onlar yani.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kul in kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve emvâlunıktereftumûhâ ve ticâratun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye'tiyallâhu bi emrihî, vallâhu lâ yehdîl kavmel fâsikîn.
Meali:
De ki: "Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, kesada uğramasından (satışının durmasından) korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz (hoşunuza giden) evler, Allah'tan ve O'nun Resûl'ünden ve O'nun (Allah'ın) yolunda cihad etmekten size daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah, fasıklar kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez."
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 24. ayet)
Allah ismi ise, Cenab-ı Mevlâ'nın bütün isimlerini içinde barındıran câmi bir isim. Yani Vedûd, sadece ikisini — Rahmân ve Rahîm'i — içinde barındıran isim. "Bismillahirrahmânirrahîm"de de iki isim bir cümlede birlikte barınıyor. Oysaki Allah ismi câmi bir isim ve 99 ismi birlikte barındırıyor. Ve Allah'ın daha bilmediğimiz binler ismi var. Çünkü Allah, "Allah'ın en güzel isimleri" diye adlandırdığı isimler 99 tane; ondan sonra binler ismi var. Ve bu 99 güzel ismi barındıran ismine "Allah" diyoruz. Ve öyle olunca, ya Allah'ın iki bin ismini aynı anda barındıran hali nedir, kimde tecelli eder, nedir ne değildir?
İnsan aziz bir varlıktır. Çünkü Allah yeryüzüne onu halife kılmış ve kendi suretinde yaratmıştır. Ve öyle olunca, yeryüzünde bazı insanları yaratırken de böyle çift cinsiyetli olarak halketmiş. Peki "Niye kendi suretini böyle iki cinsiyetli yaptı?" demek yok mu? Kendini buna mı benzetti, yoksa bir sıfatı da öyle mi demek O'nun? İnsan halifeyse, her insan bir ayrı halife; böyle hermafrodit insanlar da halife ise, o zaman bunlar Allah'ın hangi ismine âyine? Dediğimiz zaman; işte onlar, Allah'ın Vedûd ismine bakan yüzler. Sakın ola o halinizi bozmayın! Yaratan Allah, yaratmasını unutmadı, yanlış da yaratmadı. Sizi de bilir, kendisini de bilir; neden öyle yarattığını da bilir O. Ve o bir dert mi? Hastalık mı? Mutasyon mu? Bozuk mutasyon mu? Yoksa Allah'ın hallerinden bir hâl de o mu demek lazım?
Ve çiçekler iki cinsiyeti içinde tutuyor ancak kendi kendini döllemez. Onu ya bir kelebek, böcek, ya bir arı yahut rüzgâr döller. Yani Meryem Annemize hermafrodit diyenler için: "Peki onu hangi arı dölledi?" demek yok mu? O eğer hermafrodit idiyse... Yani kararlı element ve kararsız element vardır. **Kararlı element:** Var olacağına karar verir ve ya gaz, ya sıvı, ya da katı olarak yüze çıkar. **Kararsız element** ise varlık ile yokluk arasında, yahut eril mi dişil mi, yani eksi yüklü mü artı yüklü mü olacağına karar veremeyen element demek olur. Yani mıknatıs, hem eksi kutbu hem artı kutbu içinde barındırır; bir ucu eksi, bir ucu artıdır. Bir ucu erkek, diğer ucu dişi. Yine dut bitkisini çok yiyenlerde de bu hal ortaya çıkar. Yani aynen halife olan Budha gibi; dut ağacından etkilenen halife Budha, yani "dal dala" demek.
Yine bir dalın mesela iki çatağı varsa, bir çatağına kayısı aşıladınız mı, ağacın orijinali ise erik ise, o ağaç hem erik hem kayısı verir ve şaşırmaz. Yani öyle olunca yine bitkilerde bunun hali var. O bitkinin insan olmuş haline de işte kararsız insan; "O mu bu mu?" diyen insan olmuş. Yani öyle olunca, işte kararsız elementlerden yiyen kimselerde olan bir hal; yahut kararsız elemente maruz kalmış erkek ve kadından olan çocuklar... İğne ve iplik: İğne delikli, iplik deliğinden geçer. Amma iğne yine erildir; kumaşı ise delip diker.
Çiçeklerden **Cyclamen** — bu yukarıdaki resimdeki çiçeğin gerçek ismi. Yani o ağızlarda ve internette dolaşan diğer "cyclemen" çiçeği gerçek Cyclamen değildir. Bu, gerçek Cyclamen çiçeği; yani iki cibilliyeti aynı anda barındırdığı görsel olarak görünen bir çiçek. İnternet ismi ise "flamingo çiçeği" diye bulabilirsiniz. Halbuki gerçek ismi Cyclamen çiçeği budur yani. Affedersiniz ismi "si-kli-amen-en çocuk" — isimler öyle boş yere konulmaz; bir frekansı, tınısı var yani: Annesi hermafrodit çocuk demek, Cyclamen.
Gelelim gündem konusuna ve Mescid-i Aksa meselesine... Ve Mescid-i Aksa, günümüzde üç kıbleyi, üç yönü, üç dini bir araya getiren mescit olarak biliniyor. Yani üç dini birleştiren yön demek. Eğer Meryem ikisini birleştiren ise ve ondan ve oğlundan sonra Muhammed geldi; ve Mirac ederken ise o 124 bin peygamberi orada birleştirdi ve namaz kıldı diye biliyoruz. Yani bütün dinleri birleştirecek olan kıble demek yani. Öyle olunca Allah, bizim Mescid-i Aksa ile hepimizin, bütün insanlığın bir olduğunu anlattığı bir Kâbe ve kıble. Yani eğer 124 bin peygamber aynı yöne döndü, birleştiyse, işte Mehdi demek de onların hepsini yeniden birleştirecek olan kimse. Ve öyle ki o orada namaz kılma meselesi de... Yani Mehdi, Mescid-i Aksa'da namaz kılsa ve kılarsa — Şam'da değil, dikkat edin, Mescid-i Aksa'da kılınacak namaz — ve onun ardındaki cemaatin isimleri, 124 bin peygamberin isimleri olacak. Ve onlar hem İsevî, hem Musevî, ve Muhammedî, ve Budist, hem Zerdüşt olabilir. Amma hepsi aynı Kâbe ve aynı kıbleye, yani yönünü Allah'a tutan kimseler demek. Yoksa Mescid-i Aksa öyle, "Vay burası bizimdi, yine bizim olacak!" diye kavga çıkaranların, kavga çıkarma sebebi olacak mescit değil yani, gafil sürüsü. Daha hâlâ ayrılık ve "Bu benim, şu senin, sen şucusun, ben bucuyum" davası ile kavga edin durun siz, gafil sürüsü!
Allah'ın Mescid-i Aksa'dan ne murad ettiğini anlamazsanız, daha ne Mehdî bulursunuz, ne de Mehdî'yi tanırsınız, anladınız mı? Ne de Mehdî gelip öyle Mescid-i Aksa'yı falan fethetmez. Orası Allah'ın evi ise, Allah orayı muhafaza edecektir zaten. Orası taş topraktan bir bina iken, o taş toprak uğruna — gerçek kıble insan kalbi iken — o taş toprak uğruna binler ölecek, öldürülecek! Kâbe kalbli insanı, aziz varlığı iyi düşünün: Taş toprak mı önemli ve kutsal, yoksa aziz bir yaratık ve halife olan insan mı? Ne bu kavga, gafil sürüsü! Allah "Birleşin, bütün dinler, peygamberler birleşin!" derken, sizler "Kavga edelim!" diyorsunuz. O diyor "Bizim", beriki diyor "Zaten bizimdi, bizim kalacak!" Yazıklar olsun, düşüncesizler! Bunun uğrunda canlara kıyın, bir de olur mu, gafil sürüsü!
Kâbe'nin Yeniden İmârı ve Peygamberimizin Hakemliği
Kâinatın Efendisi 35 yaşında idi.
Bu sırada Kureyş kabilesi, Kâbe duvarlarını yıkıp yeniden tamir kararını verdi. Zira yıllardan beri yağan yağmur ve neticede meydana gelen seller, yapı itibarıyla pek sağlam olmayan bu mâbedi oldukça yıpratmıştı. Çatısız bulunması sebebiyle de yağan yağmurlar temeline kadar tesir etmiş ve binayı adeta harap bir hale getirmişti.
Son olarak gelen büyük bir sel, Kâbe'yi bütün bütün sarsmış ve duvarlarını çatlatmıştı. Bu durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.
Bu arada bir hadise daha oldu: Kadının biri Harem'de ateş yaktı. Ateşin korundan sıçrayan kıvılcımlar, Kâbe'nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına sebep oldu.
Bütün bunların üzerine bir de Kâbe'nin içinde bulunan bir definenin çalınması eklenince, Mekkeliler artık verdikleri kararı bir an evvel gerçekleştirme gayretine girdiler.
Kâbe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kura ile kabileler arasında dörde taksim edildi. Buna göre, Abdi Menaf ile Zühreoğullarına Kâbe'nin Şam cephesi (Hatim, Hıcr tarafı); Şehm, Cehm (Cümah) ve Amiroğulları payına Kâbe'nin Yemen köşesi ile Hacerü'l-Esved köşesi arası; Mahzum ve Teymoğullarına ise Safâ ile Ecyad'a bitişik olan Yemen cephesi düştü.
Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü'l-Esved'in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususta daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.
Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi!
Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu!
Dört beş gün, Kâbe'nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri bekleyip durdular! Sonra tekrar Mescid-i Haram'da toplandılar, birbirleriyle konuştular, tartıştılar.
Bu arada kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.
Kanlı bir hadisenin kopması her an beklenirken, Kureyş'in en yaşlılarından Ebû Ümeyye diye bilinen Huzeyfe b. Muğîre ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi sundu:
"Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, mâbedin şu kapısından (Benî Şeybe Kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın; o kimse bu işi bir neticeye bağlasın!"
Ebû Ümeyye'nin beklenmedik bu teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.
Artık bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı!
Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çareyle son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti?
Merak dolu bakışlar, mescidin mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi!
Uzaktan fark ettiler; kendisine mahsus boyu posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar: "El-Emin o! Muhammed o! Onun aramızda vereceği hükme râzıyız!"
Evet, gelen Muhammedü'l-Emin'di (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst insandı.
Bu sebeple merak dolu bakışlar birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü âdil karar vereceğinden hepsi tereddütsüz emindi.
Evet, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi elbette tesadüfî değildi. Vereceği hükümle onlara, peygamberliğinden önce de isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Kureyş, durumu kendilerine anlattı.
Kalbi gibi zihni de tertemizdi Efendimizin... İsabetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:
"Hemen bana bir örtü getiriniz!"
Ânında getirdiler. Bir rivayete göre bu Velid b. Muğîre'nin elbisesiydi. Diğer bir rivayete göre ise Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.
Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi.
Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O örtüyle ne yapacaktı?
Merakları fazla sürmedi ve Sevgili Peygamberimiz, Hacerü'l-Esved'i bu örtünün ortasına koydu; sonra da "Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden tutsun" diye emretti.
Öyle yaptılar. Hacerü'l-Esved'i örtüyle konulacak yere kadar kaldırdılar.
...Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bizzat Hacerü'l-Esved'i kendi eliyle yerine koyarak bu şerefe nâil oldu!
Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.
Böylece Allah Resûlü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isabetli kararıyla, kabileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu.
Bunu duymadınız mı siz de, ey İsevîler, ey Musevîler, ey Muhammedîler? Bunu böyle sulh ile halleden Muhammed'i unuttunuz mu da şimdi aranızda "Mehdi çıksın gelsin!" kavgasını başlatmak için Mescid-i Aksa "senin benim" kavgası yaparsınız? Mescid-i Aksa ne senin ne de benim; orası Allah'ın, bizlerin bir araya gelmemiz için koyduğu bir bilek taşı sadece. Bunu unutup da kavgaya tutuşmak da nedir?
Şimdi hani bazıları Mehdi ortaya çıksın diye yapıyor bunu. Ve Muhammed, "Ben peygamberim" dedi, ortaya çıktı; ona Mekke ambargo uyguladı, öldürmeye kalktı; ve paçasını kurtarmak için gece Mekke'den apar topar kaçan Muhammed değil mi? Ve Allah, amma sınamış Muhammed'i de... Mağaraya sığınır, oraya kadar kovalatmış bir de. Yani orada mağarada ikisinden biri tıksırıp aksırsa canlarından olacaklar. Ebû Bekir de üç buçuk atıyor korkudan. Kim korkmaz? Muhammed "O'na korkma, ikinin üçüncüsü Allah" dedi ve ayet indi:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.
Meali:
O'na sizin yardım etmeniz dışında (etmediğinizde) o zaman Allah, O'na (Resûl'e) yardım etmişti. Kâfir olanlar O'nu (Mekke'den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman, iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: "Mahzun olma! Muhakkak ki Allah, bizimle beraber." O zaman Allah, O'nun üzerine sekînetini indirdi. Ve O'nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü suflî kıldı. Ve Allah'ın sözü; O, çok yücedir. Ve Allah Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 40. ayet)
Yani can boğazda ve o halde erkekliğin onda dokuzu tabii ki kaçmakta ve saklanmakta iken... Yine İsa da kaçsaydı belki çarmıha gerilmezdi. Musa kaçtı, Musa da kurtuldu. Ya İsa? O kaçmadı, ne oldu? O da öldürüldü; havarilerinin bazısı da Mersin'de lime lime edildi. O zaman bu insanlar şimdi değişti mi? Mehdi eğer bilinecek bulunacak olsaydı, Allah onu da peygamber ederdi ve o da alenen çıkar, tebliğ yapardı. Allah onu saklamış, gizlemiş işte. Ne dibini bucağını delcen diye uğraşıyon, gafil Müslüman, gafil gâvur!
Hz. Meryem, İsa'ya hamile kaldığında bir Musevî idi ve İsa'yı doğurdu; İsa İsevî ve İsevî oldu. İsa'nın babası da Mehdi ise, Mehdi de Müslüman. Ve Meryem ise bir Anne; ve ona dönmek, yüzünü ona bakmak Kâbe'ye bakmakla eş değer; yani yaşayan, yürüyen Kâbeler'den birisi. Ona dönen demek: İsevî, Musevî ve Müslüman. O zaman Meryem, hatta üç dini birleştiren kıble. Ve Mehdi ise, o namaz ile 124 bin din ve peygamberi bir araya toplayacak olan son asker. İster gel birleş, birlik ol; ya da ayrıl, kavga et, kıyamet kopsun başına o zaman! Ya yaşamayı seç, ya da ölmeyi.
Rabbim, ahirzaman ümmeti, Mehdi cemaatine idrak versin de iyi ile kötüyü ayırt etsinler artık.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 15 Aralık 2017 Cuma
Original Kar © glan
(Kar©glan'ın 15 Aralık 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi, inne rabbî rahîmun vedûd.
Meali:
Rab'binizden bağışlanma, af dileyin. Sonra O'na tövbe edin, pişmanlığınızı sunun. Muhakkak ki Rabbiniz hem Rahîm'dir (Anne gibi rahim sahibi), hem de Vedûd'dur (Hem sevilip hem sevilendir; seven erkekse sevilen kadın, seven gök ise sevilen yer ve toprak gibi. Biz yer ve gök ikisine birlikte dünya diyoruz. Dünya, yeri ile göğü bir arada tutan, sahip olan demek. Yani iki cinsiyet: biri anne, biri baba. Gök baba ise, yer ve toprak verimli anne. Sevmek eril ise, sevilmek dişil ve müennes).
Sadakallahul Aziym — HÛD Suresi 90. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnehu huve yubdiu ve yuîd. Ve huvel gafûrul vedûd. Zul arşil mecîd.
Meali:
Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu geri döndürür. O, çok bağışlayandır, çok seven ve sevilendir. (O), Arş'ın Sahibi'dir, Mecîd'dir (mucid, maciddir; icad edicidir).
(Sadakallahul Aziym — BÜRÛC Suresi 15. ayet)
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."
(Hadis-i Şerif; Buhârî, İman 7)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah'ı sevin, beni de Allah beni sevdiği için seviniz."
(Hadis-i Şerif; Tirmizî — İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Hüccetü'l-İslâm, İmam Gazâlî, cilt 4, s. 594)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hediyeleşin, birbirinizi sevin. Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hasıl eder (meydana getirir)."
(Hadis-i Şerif; Kütüb-i Sitte, cilt 16, s. 239)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Seven, sevdiğine, sevdiğini söylesin."
veya
"Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin."
(Hadis-i Şerif; Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124); Tirmizî, Zühd 54, (2393))
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Vüdd (وُدّ) ve meveddet (مَوَدَّة) masdarından türemiş, mübalağalı ism-i fâil kalıbında bir sıfattır. Bu kalıp Allah (c.c.) için kullanılırsa sıfat olur. Bu kalıp ism-i mef'ul manasında isim olarak da kullanılır. Sevgi anlamındadır. İsm-i fâil olarak alındığında ÇOK SEVEN, ism-i mef'ul olarak alındığında ise ÇOK SEVİLEN manalarına gelir. Daha çok da "çok seven" manası tercih edilmiştir.
**VEDÛD ismi Kur'ân-ı Kerîm'de iki ayrı yerde geçer:**
"Şuayb (a.s.) dedi ki: Rabbınızdan bağışlanma dileyin, sonra da O'na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Rahîm'dir, Vedûd'dur." (Hûd Sûresi 11/90)
"Rabbinin tutuşu şiddetlidir. İlkin var eden, sonra geri çevirip yeniden yaratan O'dur. O Gafûr'dur, Vedûd'dur." (Bürûc Sûresi 85/11, 12, 13)
Bu iki âyet de Mekkî'dir. Vedûd ismi bir yerde Gafûr, bir yerde de Rahîm ismi ile beraber gelmiştir. Vedûd ismi ile bu iki isim arasında karşılıklı bir gereklilik ve derecelendirme gibi bir ilgi söz konusudur. Vedûd olduğu için rahmet ve mağfiret eder. Rahmet ve mağfiret için sevmek gerekir.
Bazılarına göre kulun Rabbini sevmesi, Allah'ın (c.c.) bir ihsanı ve lütfudur. Kulun gücü ve kabiliyeti sebebiyle değildir. Allah (c.c.) kulunu sever ve kalbine de bir sevgi yerleştirir. Sonra da kul, Allah'ın (c.c.) tevfikiyle Rabbini sever. Rabbini sevince de Rabbi onu bir başkasının sevgisiyle mükâfatlandırır. Gizli ve açık bütün kulluk davranışlarının ruhu ve temeli Allah (c.c.) sevgisidir. Mâide Sûresi 5/54. âyetinde:
"O onları sever, onlar da O'nu..." Hakk'ın sevgisi, kulun sevgisinden önce gelmiştir. Hakk'ın kula muhabbeti olmasaydı, kul Hakk'a muhabbet edemezdi.
Aşk odu evvel düşer mâşûka, ondan âşıka
Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi.
Hakk'ın sâlih kulları, Allah'ın (c.c.) zât, sıfat ve fiiller açısından mükemmel bir varlık olduğunu, ortadaki eserlerinin mükemmelliğini bildikleri için O'nu severler; O da VEDÛD (çok sevilen) olur.
Vedûd ismi ister "seven" ister "sevilen" anlamında olsun, bu iki vasıf da bir medih (övme) olur. Allah'ın (c.c.) itaatkâr kullarını sevmesi, lütuf sahibi olması demektir. Yani bu sevme, hem Allah (c.c.) için bir medih (sevmek bir mükemmelliktir), hem de Allah (c.c.) tarafından kullarını medihtir. Kulların Allah'ı (c.c.) sevmesi (yani Allah'ın "sevilen" olması), onlar nezdinde kerem ve ihsanının bilinmiş olmasından dolayıdır. Bu biliş de medihtir.
Allah'ın (c.c.) sâlih kullarını sevmesi, kendilerinden razı olup amellerini kabulü ve diğer kullarına da sevdirmesi demektir.
**Allah (c.c.) kimleri sever:**
1. Muhsinler: (Bakara 195, Âl-i İmrân 134)
2. Tevbe edenler: (Bakara 222)
3. Temizlenenler: (Bakara 222)
4. Müttakiler: (Âl-i İmrân 76)
5. Sabredenler: (Âl-i İmrân 146)
6. Tevekkül edenler: (Âl-i İmrân 159)
7. Âdil olanlar: (Mâide 42)
8. Saf halinde yolunda savaşanlar: (Saff 4)
**Allah (c.c.) kimleri sevmez:**
1. Haddi aşanları: (Bakara 190)
2. Fesad: (Bakara 205)
3. Nankör, günahkâr: (Bakara 276)
4. Kâfirler: (Âl-i İmrân 32)
5. Zalimler: (Âl-i İmrân 57)
6. Hâin günahkâr: (Nisâ 107)
7. Müfsidler: (Mâide 64)
8. Müsrifler: (En'âm 141)
9. Hainler: (Enfâl 58)
10. Müstekbirler: (Nahl 23)
11. Hain nankör: (Hac 38)
12. Kibirli: (Lokman 18)
Kullarından bu isme lâyık olanlar, mahlûkata karşı iyilikten başka bir şey istemeyenlerdir:
1. Kendisi için istediğini başkaları için de isteyenler
2. Başkalarını kendisine tercih edenler.
**Bu ismi ile Allah (c.c.):**
1. Varlık vererek mahlûkatını sevdiğini göstermiştir.
2. Mahlûkat için sadece hayır murad etmiştir. Onlar için hayır muradı, aynı zamanda varlık vermesidir de.
3. Hayırlara ulaşmaları için her türlü ihsanda bulunmuştur.
4. Kendisini sevenleri rahmet ve merhametiyle kuşatmıştır.
5. Sevenlerini mahlûkata da sevdirmektedir.
**Peygamberimizin (s.a.v.) bu isimden istifadesi:**
1. Herkes için hayırdan başka bir şey murad etmezdi.
2. Başkalarını kendisine tercih ederdi.
3. Sevdiğini hal ve hareketleriyle gösterirdi.
4. Sevgisinin tezahürü olarak kendisine yapılan kusurları bağışlardı.
5. İnsanlara olan sevgisi, onların azaba düşmelerine engel olmak için bütün imkânlarını seferber etmeye sebep olmuştu.
6. Sever ve sevmeyi tavsiye eder; sevmeyende bir hayır bulunmadığını söylerdi.
7. Yaratıkları seven, onlar tarafından sevilen biri idi.
**Müminlerin istifadesi:**
1. Müminlerin kendisini sevmelerini engelleyecek hal ve hareketlerden uzak kalmak.
2. Sevmelerini kolaylaştıracak hallere sahip olmak.
3. Sevdiğimizi açıkça gösterebilmek. Sevdiklerimiz için bir şeyler yaparız (yapmalıyız); bir şeyler yaptıklarımız da bizim sevdiklerimizdir.
4. Allah'ı (c.c.), Peygamberimizi (s.a.v.), ashabını (r. anhum), âlimlerimizi (r.a.) ve tüm müminleri sevmek, sevdirmek.
5. Kendimiz için istediklerimizi müminler için de istemek, istemediklerimizi de istememek (asgari).
6. Müminleri kendimize tercih eder olmak.
7. Allah'ın (c.c.) sevdiği kimselerden olmak.
8. Allah'ın (c.c.) sevmediklerinden olmamak.
**Dilbilgisi**
**Etken Fiiller:** Yüklemin bildirdiği eylemi yapan, yerine getiren belliyse (gerçek özne varsa), o cümlenin eylemi etken çatılıdır. Örnek:
Yaşlı adam bir hamlede merdiveni tırmandı.
(Gerçek Özne — Etken)
Kaymakam gelecek diye köy halkı yollara döküldü.
(Gerçek Özne — Etken)
Vücudum kaskatı olmuştu, kulaklarım duymuyordu.
(Gerçek Özne — Etken / Gerçek Özne — Etken)
**Edilgen Fiiller:** Eylemi yapan ve gerçekleştirenin belli olmadığı (gerçek öznenin olmadığı) eylemler, edilgen çatılıdır. Bir eylemin edilgen çatılı olabilmesi için "-ıl, -il, -ul, -ül, -ın, -in, -ün, -un" eklerinden birini alması gerekir. Örnek:
Buz olmasın diye yollara tuz döküldü. (Döken belli değil)
Sınav sonuçları açıklandı. (Açıklayan belli değil)
Anadolu'nun ücra bir kasabasına atanmış. (Atayan belli değil)
---
El Vedûd ismi ise bu iki eylemi içinde tutan bir fiil; yani hem etken, hem edilgen bir fiil: Seven ve sevilen. Yani Allah seviliyor; kim seviyor belli değil. Allah seviyor; yine kimi sevdiği belli değil. Amma yukarıda yazdığımız fiillerde ise "Allah falanı sever, filanı sever." Ve fakat bu Vedûd ise Allah hem seven, hem sevilen; yani aynı anda hem yürüyen hem de duran bir araba misali gibi... Yani kerkenez kuşu mesela; yeryüzündeki bir göreve münhasır bir halife olarak, aynı anda hem uçup hem de havada duran bir özellik gösteren doğan kuşu. Yani aynı anda iki eylemi içinde tutuyor. İşte Allah Vedûd'dur da: Seven ve sevilen, eril ve dişil, etken ve edilgen...
Halbuki etken fiil demek, seven mesela; seven kimse, sevme fiilini yapan demek. Fakat sevilen ise, seven biri tarafından sevilen özneye verilen isim. Yani burada sevme fiili başkası tarafından ona yapıldığı için sevilen, edilgen durumundadır. Öyle olunca kadın, sevme fiilini cinsel yolda yapılamasında, kadın yine edilgen durumda; erkek ise sevme fiilini yapan olarak etken durumda. Ve etken olan erkek, Rahmân; edilgen olan kadın ise Rahîm tabiatlı. Ve Vedûd ise bu ikisini de içinde barındıran olunca, hem erkek hem dişi eylemi yapabilecek âlet ve edevatı olan kimse, bu ismin yeryüzünde tecelli ettiği halife demek olur. Yani bu maddelerden mıknatıs ve demirin mıknatıs olmuş hali; yine âlet ve edevattan iğne bu durumda, iplik bu durumda...
**Hermafrodit (erdişi veya hünsâ):** Hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran canlılara verilen addır.
**Etimoloji:** Kelime olarak hermafrodit, Yunan mitolojisindeki Haberleşme Tanrısı Hermes ile Güzellik Tanrıçası Afrodit'in adlarından gelmektedir. Efsaneye göre Afrodit ile Hermes'in bir oğulları olur. Adını Hermafrodit koyarlar. Hermafrodit o kadar güzeldir ki bir su perisinin dikkatini çekmiştir. Peri kız sürekli ona yakınlaşmak için uğraşır ama Hermafrodit'in nazı ile karşılaşır. Bir türlü yüz bulamayan peri kız, Hermafrodit gölde yüzerken birdenbire karşısına çıkar ve sıkı bir şekilde ona sarılır. Tanrılara onları birbirlerinden ayırmamaları için yalvarır. Sonunda dileği kabul olur ve ikisi de aynı vücutta can bulurlar. Böylece ortaya çift cinsiyetli bir insan çıkar.
Çiçeklerin neredeyse tamamı hermafrodit bir sisteme sahiptir; yani hem erkeğini hem dişisini aynı çiçek kendi içinde barındırır. Yani bitkisel üreme sistemine sahip olanlar, yani mutasyonda üreme sistemi bitkiden hayvana ve insana tam dönmemiş ve bitkisel üreme sisteminde karar kılmış canlılardır onlar yani.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kul in kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve emvâlunıktereftumûhâ ve ticâratun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye'tiyallâhu bi emrihî, vallâhu lâ yehdîl kavmel fâsikîn.
Meali:
De ki: "Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, kesada uğramasından (satışının durmasından) korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz (hoşunuza giden) evler, Allah'tan ve O'nun Resûl'ünden ve O'nun (Allah'ın) yolunda cihad etmekten size daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah, fasıklar kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez."
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 24. ayet)
Allah ismi ise, Cenab-ı Mevlâ'nın bütün isimlerini içinde barındıran câmi bir isim. Yani Vedûd, sadece ikisini — Rahmân ve Rahîm'i — içinde barındıran isim. "Bismillahirrahmânirrahîm"de de iki isim bir cümlede birlikte barınıyor. Oysaki Allah ismi câmi bir isim ve 99 ismi birlikte barındırıyor. Ve Allah'ın daha bilmediğimiz binler ismi var. Çünkü Allah, "Allah'ın en güzel isimleri" diye adlandırdığı isimler 99 tane; ondan sonra binler ismi var. Ve bu 99 güzel ismi barındıran ismine "Allah" diyoruz. Ve öyle olunca, ya Allah'ın iki bin ismini aynı anda barındıran hali nedir, kimde tecelli eder, nedir ne değildir?
İnsan aziz bir varlıktır. Çünkü Allah yeryüzüne onu halife kılmış ve kendi suretinde yaratmıştır. Ve öyle olunca, yeryüzünde bazı insanları yaratırken de böyle çift cinsiyetli olarak halketmiş. Peki "Niye kendi suretini böyle iki cinsiyetli yaptı?" demek yok mu? Kendini buna mı benzetti, yoksa bir sıfatı da öyle mi demek O'nun? İnsan halifeyse, her insan bir ayrı halife; böyle hermafrodit insanlar da halife ise, o zaman bunlar Allah'ın hangi ismine âyine? Dediğimiz zaman; işte onlar, Allah'ın Vedûd ismine bakan yüzler. Sakın ola o halinizi bozmayın! Yaratan Allah, yaratmasını unutmadı, yanlış da yaratmadı. Sizi de bilir, kendisini de bilir; neden öyle yarattığını da bilir O. Ve o bir dert mi? Hastalık mı? Mutasyon mu? Bozuk mutasyon mu? Yoksa Allah'ın hallerinden bir hâl de o mu demek lazım?
Ve çiçekler iki cinsiyeti içinde tutuyor ancak kendi kendini döllemez. Onu ya bir kelebek, böcek, ya bir arı yahut rüzgâr döller. Yani Meryem Annemize hermafrodit diyenler için: "Peki onu hangi arı dölledi?" demek yok mu? O eğer hermafrodit idiyse... Yani kararlı element ve kararsız element vardır. **Kararlı element:** Var olacağına karar verir ve ya gaz, ya sıvı, ya da katı olarak yüze çıkar. **Kararsız element** ise varlık ile yokluk arasında, yahut eril mi dişil mi, yani eksi yüklü mü artı yüklü mü olacağına karar veremeyen element demek olur. Yani mıknatıs, hem eksi kutbu hem artı kutbu içinde barındırır; bir ucu eksi, bir ucu artıdır. Bir ucu erkek, diğer ucu dişi. Yine dut bitkisini çok yiyenlerde de bu hal ortaya çıkar. Yani aynen halife olan Budha gibi; dut ağacından etkilenen halife Budha, yani "dal dala" demek.
Yine bir dalın mesela iki çatağı varsa, bir çatağına kayısı aşıladınız mı, ağacın orijinali ise erik ise, o ağaç hem erik hem kayısı verir ve şaşırmaz. Yani öyle olunca yine bitkilerde bunun hali var. O bitkinin insan olmuş haline de işte kararsız insan; "O mu bu mu?" diyen insan olmuş. Yani öyle olunca, işte kararsız elementlerden yiyen kimselerde olan bir hal; yahut kararsız elemente maruz kalmış erkek ve kadından olan çocuklar... İğne ve iplik: İğne delikli, iplik deliğinden geçer. Amma iğne yine erildir; kumaşı ise delip diker.
Çiçeklerden **Cyclamen** — bu yukarıdaki resimdeki çiçeğin gerçek ismi. Yani o ağızlarda ve internette dolaşan diğer "cyclemen" çiçeği gerçek Cyclamen değildir. Bu, gerçek Cyclamen çiçeği; yani iki cibilliyeti aynı anda barındırdığı görsel olarak görünen bir çiçek. İnternet ismi ise "flamingo çiçeği" diye bulabilirsiniz. Halbuki gerçek ismi Cyclamen çiçeği budur yani. Affedersiniz ismi "si-kli-amen-en çocuk" — isimler öyle boş yere konulmaz; bir frekansı, tınısı var yani: Annesi hermafrodit çocuk demek, Cyclamen.
Gelelim gündem konusuna ve Mescid-i Aksa meselesine... Ve Mescid-i Aksa, günümüzde üç kıbleyi, üç yönü, üç dini bir araya getiren mescit olarak biliniyor. Yani üç dini birleştiren yön demek. Eğer Meryem ikisini birleştiren ise ve ondan ve oğlundan sonra Muhammed geldi; ve Mirac ederken ise o 124 bin peygamberi orada birleştirdi ve namaz kıldı diye biliyoruz. Yani bütün dinleri birleştirecek olan kıble demek yani. Öyle olunca Allah, bizim Mescid-i Aksa ile hepimizin, bütün insanlığın bir olduğunu anlattığı bir Kâbe ve kıble. Yani eğer 124 bin peygamber aynı yöne döndü, birleştiyse, işte Mehdi demek de onların hepsini yeniden birleştirecek olan kimse. Ve öyle ki o orada namaz kılma meselesi de... Yani Mehdi, Mescid-i Aksa'da namaz kılsa ve kılarsa — Şam'da değil, dikkat edin, Mescid-i Aksa'da kılınacak namaz — ve onun ardındaki cemaatin isimleri, 124 bin peygamberin isimleri olacak. Ve onlar hem İsevî, hem Musevî, ve Muhammedî, ve Budist, hem Zerdüşt olabilir. Amma hepsi aynı Kâbe ve aynı kıbleye, yani yönünü Allah'a tutan kimseler demek. Yoksa Mescid-i Aksa öyle, "Vay burası bizimdi, yine bizim olacak!" diye kavga çıkaranların, kavga çıkarma sebebi olacak mescit değil yani, gafil sürüsü. Daha hâlâ ayrılık ve "Bu benim, şu senin, sen şucusun, ben bucuyum" davası ile kavga edin durun siz, gafil sürüsü!
Allah'ın Mescid-i Aksa'dan ne murad ettiğini anlamazsanız, daha ne Mehdî bulursunuz, ne de Mehdî'yi tanırsınız, anladınız mı? Ne de Mehdî gelip öyle Mescid-i Aksa'yı falan fethetmez. Orası Allah'ın evi ise, Allah orayı muhafaza edecektir zaten. Orası taş topraktan bir bina iken, o taş toprak uğruna — gerçek kıble insan kalbi iken — o taş toprak uğruna binler ölecek, öldürülecek! Kâbe kalbli insanı, aziz varlığı iyi düşünün: Taş toprak mı önemli ve kutsal, yoksa aziz bir yaratık ve halife olan insan mı? Ne bu kavga, gafil sürüsü! Allah "Birleşin, bütün dinler, peygamberler birleşin!" derken, sizler "Kavga edelim!" diyorsunuz. O diyor "Bizim", beriki diyor "Zaten bizimdi, bizim kalacak!" Yazıklar olsun, düşüncesizler! Bunun uğrunda canlara kıyın, bir de olur mu, gafil sürüsü!
Kâbe'nin Yeniden İmârı ve Peygamberimizin Hakemliği
Kâinatın Efendisi 35 yaşında idi.
Bu sırada Kureyş kabilesi, Kâbe duvarlarını yıkıp yeniden tamir kararını verdi. Zira yıllardan beri yağan yağmur ve neticede meydana gelen seller, yapı itibarıyla pek sağlam olmayan bu mâbedi oldukça yıpratmıştı. Çatısız bulunması sebebiyle de yağan yağmurlar temeline kadar tesir etmiş ve binayı adeta harap bir hale getirmişti.
Son olarak gelen büyük bir sel, Kâbe'yi bütün bütün sarsmış ve duvarlarını çatlatmıştı. Bu durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.
Bu arada bir hadise daha oldu: Kadının biri Harem'de ateş yaktı. Ateşin korundan sıçrayan kıvılcımlar, Kâbe'nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına sebep oldu.
Bütün bunların üzerine bir de Kâbe'nin içinde bulunan bir definenin çalınması eklenince, Mekkeliler artık verdikleri kararı bir an evvel gerçekleştirme gayretine girdiler.
Kâbe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kura ile kabileler arasında dörde taksim edildi. Buna göre, Abdi Menaf ile Zühreoğullarına Kâbe'nin Şam cephesi (Hatim, Hıcr tarafı); Şehm, Cehm (Cümah) ve Amiroğulları payına Kâbe'nin Yemen köşesi ile Hacerü'l-Esved köşesi arası; Mahzum ve Teymoğullarına ise Safâ ile Ecyad'a bitişik olan Yemen cephesi düştü.
Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü'l-Esved'in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususta daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.
Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi!
Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu!
Dört beş gün, Kâbe'nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri bekleyip durdular! Sonra tekrar Mescid-i Haram'da toplandılar, birbirleriyle konuştular, tartıştılar.
Bu arada kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.
Kanlı bir hadisenin kopması her an beklenirken, Kureyş'in en yaşlılarından Ebû Ümeyye diye bilinen Huzeyfe b. Muğîre ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi sundu:
"Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, mâbedin şu kapısından (Benî Şeybe Kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın; o kimse bu işi bir neticeye bağlasın!"
Ebû Ümeyye'nin beklenmedik bu teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.
Artık bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı!
Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çareyle son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti?
Merak dolu bakışlar, mescidin mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi!
Uzaktan fark ettiler; kendisine mahsus boyu posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar: "El-Emin o! Muhammed o! Onun aramızda vereceği hükme râzıyız!"
Evet, gelen Muhammedü'l-Emin'di (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst insandı.
Bu sebeple merak dolu bakışlar birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü âdil karar vereceğinden hepsi tereddütsüz emindi.
Evet, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi elbette tesadüfî değildi. Vereceği hükümle onlara, peygamberliğinden önce de isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Kureyş, durumu kendilerine anlattı.
Kalbi gibi zihni de tertemizdi Efendimizin... İsabetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:
"Hemen bana bir örtü getiriniz!"
Ânında getirdiler. Bir rivayete göre bu Velid b. Muğîre'nin elbisesiydi. Diğer bir rivayete göre ise Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.
Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi.
Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O örtüyle ne yapacaktı?
Merakları fazla sürmedi ve Sevgili Peygamberimiz, Hacerü'l-Esved'i bu örtünün ortasına koydu; sonra da "Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden tutsun" diye emretti.
Öyle yaptılar. Hacerü'l-Esved'i örtüyle konulacak yere kadar kaldırdılar.
...Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bizzat Hacerü'l-Esved'i kendi eliyle yerine koyarak bu şerefe nâil oldu!
Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.
Böylece Allah Resûlü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isabetli kararıyla, kabileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu.
Bunu duymadınız mı siz de, ey İsevîler, ey Musevîler, ey Muhammedîler? Bunu böyle sulh ile halleden Muhammed'i unuttunuz mu da şimdi aranızda "Mehdi çıksın gelsin!" kavgasını başlatmak için Mescid-i Aksa "senin benim" kavgası yaparsınız? Mescid-i Aksa ne senin ne de benim; orası Allah'ın, bizlerin bir araya gelmemiz için koyduğu bir bilek taşı sadece. Bunu unutup da kavgaya tutuşmak da nedir?
Şimdi hani bazıları Mehdi ortaya çıksın diye yapıyor bunu. Ve Muhammed, "Ben peygamberim" dedi, ortaya çıktı; ona Mekke ambargo uyguladı, öldürmeye kalktı; ve paçasını kurtarmak için gece Mekke'den apar topar kaçan Muhammed değil mi? Ve Allah, amma sınamış Muhammed'i de... Mağaraya sığınır, oraya kadar kovalatmış bir de. Yani orada mağarada ikisinden biri tıksırıp aksırsa canlarından olacaklar. Ebû Bekir de üç buçuk atıyor korkudan. Kim korkmaz? Muhammed "O'na korkma, ikinin üçüncüsü Allah" dedi ve ayet indi:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم
إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.
Meali:
O'na sizin yardım etmeniz dışında (etmediğinizde) o zaman Allah, O'na (Resûl'e) yardım etmişti. Kâfir olanlar O'nu (Mekke'den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman, iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: "Mahzun olma! Muhakkak ki Allah, bizimle beraber." O zaman Allah, O'nun üzerine sekînetini indirdi. Ve O'nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü suflî kıldı. Ve Allah'ın sözü; O, çok yücedir. Ve Allah Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
(Sadakallahul Aziym — TEVBE Suresi 40. ayet)
Yani can boğazda ve o halde erkekliğin onda dokuzu tabii ki kaçmakta ve saklanmakta iken... Yine İsa da kaçsaydı belki çarmıha gerilmezdi. Musa kaçtı, Musa da kurtuldu. Ya İsa? O kaçmadı, ne oldu? O da öldürüldü; havarilerinin bazısı da Mersin'de lime lime edildi. O zaman bu insanlar şimdi değişti mi? Mehdi eğer bilinecek bulunacak olsaydı, Allah onu da peygamber ederdi ve o da alenen çıkar, tebliğ yapardı. Allah onu saklamış, gizlemiş işte. Ne dibini bucağını delcen diye uğraşıyon, gafil Müslüman, gafil gâvur!
Hz. Meryem, İsa'ya hamile kaldığında bir Musevî idi ve İsa'yı doğurdu; İsa İsevî ve İsevî oldu. İsa'nın babası da Mehdi ise, Mehdi de Müslüman. Ve Meryem ise bir Anne; ve ona dönmek, yüzünü ona bakmak Kâbe'ye bakmakla eş değer; yani yaşayan, yürüyen Kâbeler'den birisi. Ona dönen demek: İsevî, Musevî ve Müslüman. O zaman Meryem, hatta üç dini birleştiren kıble. Ve Mehdi ise, o namaz ile 124 bin din ve peygamberi bir araya toplayacak olan son asker. İster gel birleş, birlik ol; ya da ayrıl, kavga et, kıyamet kopsun başına o zaman! Ya yaşamayı seç, ya da ölmeyi.
Rabbim, ahirzaman ümmeti, Mehdi cemaatine idrak versin de iyi ile kötüyü ayırt etsinler artık.
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 15 Aralık 2017 Cuma
Original Kar © glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca



