Şeytanın Gözlükleri
(Kar©glan'ın 4 Eylül 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Vestefziz menisteta'te minhum bi-savtike ve eclib aleyhim bi-haylike ve racilike ve şârikhum fil-emvâli vel-evlâdi ve'id'hum. Ve mâ ya'iduhumu'ş-şeytânu illâ gurûrâ.
Meali:
Ve onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle ayart. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun. Hâlbuki şeytanın onlara verdiği söz, aldatmadan başka bir şey değildir.
Sadakallahul Azîm — İSRÂ Suresi, 64. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Dün gece rüyamda acayip şeyler gördüm. Ümmetimden bir kimse gördüm ki azap melekleri onu kuşatmışlardı. Abdesti gelip onu içinde bulunduğu istenmeyen hâlden kurtardı.
Yine bir kimse gördüm ki kabir onu sıkıyordu. Namazı ona geldi ve onu kabir azabından kurtardı.
Yine bir kimseye şeytanların musallat olduğunu gördüm. Zikrullahı ona geldi ve şeytanın tasallutundan onu kurtardı. Şeytanın tasallutu, yürek sıkıntısından anlaşılır.
Gene ümmetimden bir kimse gördüm ki susuzluktan dili çıkmıştı. Ramazan orucu geldi ve onu suvardı.
Yine bir kimse gördüm, kendisini zulmet sarmıştı. Haccı ve umresi geldi ve onu o karanlıklardan çıkardı.
Birini de gördüm. Melekü'l-Mevt ruhunu kabzetmek için ona gelmişti. Anasına ve babasına yaptığı iyilikler gelip o meleğe karşı çıktı ve onu geri çevirdi.
Bir kimse de gördüm, "Müslümanlarla konuşayım." diyordu, fakat konuşturmuyorlardı. Buna da sıla-i rahmi gelip, "Bu adam akrabalarını ziyaret ederdi." diyerek şefaat etti. Onlarla konuştu ve beraber oldu.
Birini de gördüm, peygamberlerin yanına gitmek istiyor fakat halkalar hâlinde onu kovuyorlardı. Onu da cünüplükten korkması, yani gusül abdesti alması kurtardı ve yanıma oturttu.
Bir kimse de gördüm, ateşin şiddetinden eliyle korunmak istiyordu. Sadakası geldi, başının üzerinde gölge yaptı ve yüzüne perde oldu.
Birini de gördüm, zebaniler kendisini almaya gelmişti. Yaptığı emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker geldi ve kendisini kurtardı.
Bir kimse de gördüm, ateşe atılmıştı. Allah korkusundan döktüğü gözyaşları geldi ve onu Cehennemden kurtardı.
Birini de gördüm, defteri solundan veriliyordu. Allah korkusu geldi, onu kurtardı ve defterini sağına aldı.
Terazisi hafif gelen bir kimse gördüm. Kendisinden evvel ölen çocukları gelip mizanını ağırlaştırdı.
Cehennemin kenarında bir adam gördüm. Onu da Allah korkusu kurtardı.
Birini de gördüm, hurma dalı gibi titriyordu. Allah'a hüsnüzannı geldi ve titremesi durdu.
Sırat köprüsünde düşe kalka giden birini gördüm. Onu da salât ve selâm gelip kurtardı ve Sırat'ı geçene kadar doğrulttu.
Birisi de Cennetin kapısına kadar geldi fakat kapılar kapanıyordu. Onu da Kelime-i Şehadet gelip Cennete koydu.
(Hadis-i Şerif — Ramûzü'l-Ehâdîs)
"Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Muhyiddin İbn Arabî'nin Şeceretü'l-Kevn isimli eserinde geçen "Şeytanın Hileleri" başlığı altında şöyle bir rivayet nakledilir:
İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz bin Cebel rivayet ediyor:
"Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk.
Ev sahibi:
'İçeridekiler, eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var.' dedi.
Bunun üzerine herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin O'ndan çıkacaktı.
Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz duruma vâkıf oldu ve:
'Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?' buyurdu.
Biz hep birden:
'En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.' dedik.
Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
'O, lâin İblis'tir. Şeytandır. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.' buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Ömer:
'Ya Resûlallah, bana izin veriniz, onu öldüreyim.' dedi."
.................
Hadis uzun bir yer aldığı için tamamını buraya eklemek istemedim. Hadisin devamını sayfamızın Hadisler ve Sünnetler bölümünde, "Muhyiddin İbn Arabî'nin Şeceretü'l-Kevn isimli eserinde geçen Şeytanın Hileleri" başlıklı konudan okuyabilirsiniz.
Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin en mühimlerinden bazıları şunlardır:
1. Şehvet ve öfke:
Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyüklerindendir. Bu sebeple hadis-i şerifte:
"Şeytan, kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulûl eder. Onun yollarını açlıkla, yani oruçla daraltınız."
buyurulmuştur.
Çünkü şeytanın insana en büyük hulûl yollarından biri şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.
2. Hased ve hırs:
Hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.
3. Tama:
Şeytan, insanın tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle ona sevdirir. Öyle ki âdeta tama ettiği şey, insanın mabudu hâline gelir.
4. Acelecilik:
Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da tam bu anda ona vesvese verebilir.
5. Cimrilik ve yoksulluk korkusu:
Bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.
6. Dine hizmette mezhep ve meşrep taassubu:
Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılardan biri de dine hizmette mezhep ve meşrep taassubudur.
Böylece insanı kendi mezhep ve meşrebinde olmayanlara karşı kin tutmaya, onları küçümsemeye ve hakaretle bakmaya sevk eder. Bu hâl çok tehlikelidir. Fasıklar gibi, abidleri de helake götürebilir.
İnsanları hakir görmek ve onlarda kusur aramak kötü bir haslettir. Fakat şeytan, bu kötü hasletleri dine hizmet perdesi altında insana hoş gösterir ve yerleştirir.
Kişi bu hareketiyle din namına bir gayret sarf ettiğini sanarak kendisinde sevinç ve neş'e hisseder. Hâlbuki tamamen şeytanın tuzağına düşmüş olabilir.
7. Lüzumsuz işlerle meşgul etmek:
Şeytanın aldatma yollarından biri de kulu, insanlar arasındaki mezhep, meşrep ve görüş ihtilaflarıyla ve bu husustaki dedikodularla lüzumsuz işlerle meşgul etmesidir.
8. Şüpheye düşürmek:
Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan, muhakemeleri kıtlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imanî meseleler üzerinde düşünmeye sevk edip şüpheye düşürmesidir.
9. Suizan:
Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevk eder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez ve ona hakaret gözüyle baktırır.
---
VEDFEA DUAMIZIN TEVİLİ
Zikirlerimizden birisi olan Vedfea duamızdaki, "Allah'ım, bizden falanca kötü kimselerin falanca kötü hasletini uzaklaştır." diye yaptığımız duamızın birkaç satırını ele alırsak:
"Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allahümme vedfeannâ küfrel kâfirîn,
Allahümme vedfeannâ şirkel müşrikîn,
Allahümme vedfeannâ nifâkel münâfikîn,
Allahümme vedfeannâ hasedel hâsidîn,
Allahümme vedfeannâ fıskel fâsıkîn,
Allahümme vedfeannâ hıyânetel hâinîn,
Allahümme vedfeannâ kezibel kâzibîn,
Allahümme vedfeannâ ifsâdel müfsidîn,
Allahümme vedfeannâ isrâfel müsrifîn,
.......
.....
"
Şeytan aleyhillâne, bazı zayıf kullara âdeta bir gözlük takar. Küfür gözlüğüyle bakan insan, Allah muhafaza, Allah'ı, kitabı, peygamberi ve dini inkâr etmeye başlayabilir.
İşte şeytanın bu silahı olan küfür gözlüğünden korunmak için:
"Allahümme vedfeannâ küfrel kâfirîn."
diye zikrederiz.
Şeytan yine bir gözlük takar ki onun ismi ve görevi şirk gözlüğüdür. Onu taktığı insan, her şeyi çift görmeye ve her şeyde ortaklar aramaya başlar. Sonunda Allah muhafaza, "Allah her şeyi yarattı, Allah'ı kim yarattı?" gibi bâtıl düşüncelere kapılabilir. Allah'a eş ve ortak koşma durumuna düşebilir.
İşte bu şirk gözlüğünden korunmak için:
"Allahümme vedfeannâ şirkel müşrikîn."
diye zikrederiz.
Şeytan aleyhillâne yine bazı kullara öyle bir gözlük takar ki o gözlükle bakan kimse:
"Onun var da benim niye yok?"
diye düşünmeye başlar.
Neye baksa, "Onda var, bende niye yok?" diye düşünür. Sonra haset etmeye başlar. "Bende yoksa onda da olmasın." diye düşünerek başkasının elindekini dökmeye, düşürmeye, almaya veya yok etmeye çalışır. Böylece içi dışı haset duygusuyla dolar.
İşte bu gözlükten de Allah'a sığınmak için:
"Allahümme vedfeannâ hasedel hâsidîn."
diye zikrederiz.
Yine şeytan aleyhillâne bir gözlük takar. Bu gözlükle bakan insanlar, başkalarının eksik ve gediklerini aramaya başlar:
"Onun zayıf tarafı ne? Nereden bunu yıkarım? Bunun zayıf tarafı ne? Bunu nasıl deviririm?"
diye düşünürler.
Adeta bir güreşçi gibi herkesin zayıf noktasını ararlar. Dünyada bozgunculuk çıkaran insanların bir kısmı da böyle hareket eder. Birinin ayağına çelme takmak, diğerinin boynunu bükmek, bir başkasının kolunu kırmak gibi sürekli başkasının zayıf tarafını ararlar.
Münafık kimseler de sana dost görünür, fakat zayıf noktanı öğrenmeye çalışabilir. Sonra öğrendiği bu bilgiyi sana karşı kullanabilir.
Bu durum, Hazreti Süleyman kıssasında anlatılan olaylarda olduğu gibi, insanın sırrını ve zayıf noktasını başkasına vermesinin ne kadar tehlikeli olabileceğini hatırlatır.
Ancak bütün hilelerin üzerinde Allah'ın takdiri vardır. İnsanların kurduğu tuzaklar ne kadar büyük olursa olsun, Allah dilerse onların hilesini boşa çıkarır.
Nitekim:
"Ve mekerû ve mekerallâh, vallâhu hayrul mâkirîn."
ayetinin bildirdiği üzere, Allah'ın adaleti sonunda tecelli eder.
Bu sebeple münafıkların ve hainlerin hilesinden korunmak için hem:
"Ve mekerû ve mekerallâh, vallâhu hayrul mâkirîn."
zikrini okuruz, hem de:
"Allahümme vedfeannâ nifâkel münâfikîn."
diye zikrederiz.
Şeytan aleyhillâne yine bir gözlük takar ki o gözlükle bakan kimse, etrafındaki insanların sözlerini şeytanın vesvesesiyle yorumlamaya başlar.
Vesvese veren şeytan, iki arkadaşın arasını, karı ile kocanın arasını, anne ile evladın arasını açmak için vesvese verir ve insanların içine bir kurt düşürür.
Erkek, karısını kıskanmaya başlar:
"Acaba yanlış mı yaptı? Beni aldatıyor mu?"
diye düşünür.
Yine anne ile evladın arasına vesvese sokar. "Annen Mehmet'i çok seviyor, seni sevmiyor." diye vesvese verir. Sonra anne ile evladın arasını açar.
Başka zaman da anneye:
"Mehmet oğlun seni çok seviyor, diğerleri seni sevmiyor. O senin sözünü tutuyor."
gibi sözlerle diğer evlatlara karşı ayrımcılık yaptırabilir.
Baba ile evladın arasına da aynı şekilde vesvese sokabilir. Milletlerin arasına fitne ve fesat sokabilir.
İşte bu gözlük, fısk ve fücur gözlüğüdür.
Ondan korunmak için:
"Allahümme vedfeannâ fıskel fâsıkîn."
deriz.
Yani fasıkların fıskını ve fücurunu bizden uzak eyle, bozguncuların şerrinden bizi koru, diye zikrederiz.
Yine zikirlerimizden biri:
"Allahümme vedfeannâ hıyânetel hâinîn."
zikridir.
Yani şeytan bazı insanlara öyle bir gözlük takar ki onlar baktıkları insanlara düşmanca ve hainlikle bakarlar.
Bu hain kimseler senin yanına dost gibi gelir, fakat seni hain bakışlarla inceler. Sırlarını öğrenir. Sonra kendi düşmanlıklarını belli etmemek için öğrendiği sırları senin düşmanına ifşa edebilir ve sana karşı tuzak kurulmasına vesile olabilir.
Bunlar, koyun postuna bürünmüş kurtlar gibidir.
İşte bunlara karşı da:
"Allahümme vedfeannâ hıyânetel hâinîn."
diye zikrederiz.
Vedfea zikrimizdeki diğer zikirler de yine şeytan aleyhillânenin insanları kandırmak için taktığı çeşitli gözlüklerden korunmak içindir.
Çünkü insan bazen iyi şeylerin kötü taraflarını görmeye başlayabilir. Biz de onların şerrinin bizlerden uzak olması için Vedfea zikrimizi çekeriz.
---
YAZ, KIŞ, İLKBAHAR VE SONBAHAR DÖNENCELERİ
İnsan simetrik hâlde halkolmuştur. Sağ el ve sağ taraf, Yemânî tarafı; sol el ve sol taraf ise Şimal tarafını ifade eder.
Kutup yıldızına da biz Şimal yıldızı deriz. İnsan açısından bakıldığında sol taraf, kutup yıldızı tarafı olur. Bu taraf karanlığa ve daha derine doğru yönelişi ifade eder.
Öyle olunca, eğer insan güzel ahlaklarla ahlaklanıp sağ tarafa, yani Zikr-i Yemânî'ye doğru yönelirse güneşe, iyiliğe, aydınlığa, olgunluğa ve erginliğe doğru yönelmiş olur.
Eğer sol tarafına, yani Zikr-i Şimal'e doğru yönelirse kâinatın derinine ve dibe doğru yönelmiş olur. Bu da karanlık, soğuk ve kış tarafıdır.
Mevsim olarak sonbahar ve kışa doğru gidilirken, zikirdeki yönümüz de Şimal ve soğuğa doğru olmaya başlar.
Daha önce demiştik ki günler yavaş yavaş kısaldıkça vakit daralmaya başlar. İş güç derken namazlar birer birer kaçmaya başlayabilir.
Otuz vakit namaz kaçırınca sonbaharın girmiş olduğunu söylemiştik. Yani artık otuz vakit tamam olmuş ve sonbahara girilmiştir.
İnsan bu dönemde bazen kötü şeyler yapabilir, günah işleyebilir. Fakat bunun arkasından tövbe etmek şarttır.
Sevap kefesi hafif yukarı çıkmaya, günah kefesi ise yanlışlar ve hatalar ile ağırlaşmaya başlayınca karanlık ve soğuk vakti gelir.
Dünya tesbih sistemi gibi yukarıdan aşağıya doğru döndüğü için, kuzey kutbu sonbahar ve kışa doğru ilerlerken bu sefer alt yüz bahar ve yaz mevsimini yaşar.
Burada şöyle bir soru ortaya çıkar:
Eğer güneşten uzaklaşınca kış mevsimi oluyorsa, alt kürenin de güneşten uzaklaşması gerekmez mi? O zaman alt küre nasıl oluyor da sıcak ve yaz mevsimini yaşıyor?
Dünya'nın yaklaşık 13 bin kilometrelik bir çapı vardır. Yarıçapı ise yaklaşık 6 bin 500 kilometredir.
Dünya'nın ekseninin yaklaşık 23 derecelik eğimi sebebiyle güneş ışınlarının geliş açısı değişmektedir. Böylece mevsimler meydana gelmektedir.
Fakat bizim burada anlattığımız tezde, tesbih çeken parmağımız sabit, boncuklar ise gidip gelen bir sistem gibidir.
Bir boncuk parmağımıza geldikten sonra onu arkaya iter ve diğer boncukları da çekersek, ilk çektiğimiz boncuk tesbihin en alt kıvrımına, yani en uzak noktaya kadar gider. Oradan dönüp tekrar parmak ucumuza gelmesine kadar geçen süreyi dört mevsim gibi düşünebiliriz.
Boncuk en uzak noktaya vardığında kış mevsimini yaşar. Parmak ucumuza geri geldiğinde ise güneşe yakın, yaz mevsimini yaşar. Arada sonbahar ve ilkbahar vardır.
Boncuk arkadayken, arka yüz güneşe sırtını dönmüş olduğundan sonbaharı temsil eder. Şimal tarafına doğru zikir edilirken sonbahar ve kış ile uzağa doğru yol alınır.
Orta kıvrımdan dönüp tekrar güneşe, yani parmağımızın ucuna doğru gelirken önce ilkbahar, en son yakına geldiğinde ise yaz olur.
Öyle olunca dünyanın uzaklaşması demek, iyiliklerden, güzelliklerden ve aydınlıktan yüz çevirip uzaklaşmak gibi düşünülebilir.
Fakat bir yere kadar. Ondan sonra yeniden tövbe ve iyiliklerle, "Tövbe kötülükleri siler." anlayışıyla bahara ve yeniden güneşe doğru dönmek gerekir.
Yani yeniden tövbe, ibadet ve sevaplarla güzelliğe, ışığa, aydınlığa ve güneşe doğru yol almak gerekir.
---
GAİBE İMAN MESELESİ
Gaibe iman meselesini şöyle bir örnekle anlatabiliriz:
Mesela ben Ankara'yı hiç görmemiş olayım ve Afyon'dan Ankara'ya doğru yola çıkayım.
Ahmet amca ise benden önce yola çıkmış, Ankara'ya varmış, orayı görmüş, gezmiş ve tanımış olsun. Sonra bana doğru geri geliyor olsun.
Ben daha Ankara'ya giderken o Ankara'dan geliyor olacaktır. Ankara'da kar mı yağıyor, yağmur mu var, kavga mı dövüş mü var, bunları biliyor olacaktır.
Ben ise daha Ankara'ya gitmemişimdir. Fakat Ahmet amcayı yolda durdurup:
"Ankara'da ne var ne yok?"
diye sorarsam, daha Ankara'ya varmadan Ankara'nın haberini almış olurum.
Ankara benim için gelecekteki bir yer olduğu hâlde, ben gelecekten haber almış olurum.
İşte bazı kimselerin gaipten, yani gelecekten haber bilmeleri de böyle düşünülebilir. Eğer bir kimse senden önde ise, yani mesela deden senden önce yaşamış ve vefat etmişse, deden senden önce yer alan birisidir.
Sen dedeni rüyanda görsen ve onun sana gelmesine izin verilmişse, sana bazı şeyler anlatabilir diye düşünülür. Çünkü o senden çok daha önce yaşamıştır.
İyilik, güzellik, olgunluk, erginlik, güneş ve aydınlık demek ise; o zaman yaz mevsimi, güneşe yaklaşmak, iyilik ve cennet vakti demektir.
Fakat güneş ateş ve Cehennem gibi sıcak ise burada bir tezat ortaya çıkıyor gibi görünmektedir.
Nasıl olur da hem aydınlık, güzellik, iyilik, olgunluk ve güzel Müslümanlık güneş ile ilişkilendirilir, hem de serinlik ve soğukluk başka bir yerde ortaya çıkar?
İşte burada da bir tezat görüyoruz.
Öyle olunca Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve men yuşâkıkır resûle min ba'di mâ tebeyyene lehul hudâ ve yettebi' gayra sebîlil mü'minîne nuvellihî mâ tevellâ ve nuslihî cehenneme. Ve sâet masîrâ.
Meali:
Esteûzü billâh.
Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve Cehennem'e sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.
Sadakallahul Azîm — NİSÂ Suresi, 115. ayet
Günahlar, hatalar ve yoldan çıkmak Cehennem'e gitmeye sebep oluyorsa, o zaman Cehennem neresidir?
Cehennemde ve Cennette ebedî kalınacağı söyleniyorsa, Âdem ile Havva neden Cennette ebedî kalamadılar? Cennette hata etmek mümkün olmuş ve hata ettikleri için oradan çıkarılmışlardı.
Cennetten çıkarılmak varsa, geçmişte olanın bugün de farklı bir şekilde anlaşılması mümkün müdür?
Şeytan nasıl Cennete girdi ve orada vesvese vererek Âdem ile Havva'nın imtihanına sebep oldu?
Öyleyse Cennet nedir?
Dünyanın bir yarısı karanlık iken diğer yarısı aydınlıktır. Bir tarafta gece yaşanırken diğer tarafta gündüz yaşanmaktadır. Bir tarafta kış yaşanırken diğer tarafta yaz yaşanabilmektedir.
O hâlde bizim yeni tezimizde, bir tarafın Cennet, diğer tarafın Cehennem hâli gibi düşünülmesi mümkün müdür?
Bu sadece üzerinde düşünülmesi gereken bir tezdir ve ispatı ayrıca gerekir.
Yine dünyanın bir tarafı dünya, diğer tarafı ahiret gibi düşünülebilir mi?
Çünkü bir taraf bugününü yaşarken, diğer taraf yarına geçmektedir. Böyle düşünüldüğünde dünyanın bir tarafı dünya ve bugün iken, diğer tarafı yarın ve ahiret gibi düşünülebilir.
Burada önemli olan şudur:
"Allah'ın kulları hakkında hüküm vermekte acele etmeyelim. Allah'ın adaletini, rahmetini ve hikmetini kendi dar anlayışımızla sınırlamayalım."
Geçmişte çeşitli kavimlere, milletlere ve topluluklara yapılan zulümler vardır. İnsanlık tarihi boyunca birçok masum insan haksız yere öldürülmüş, sürgün edilmiş veya yurtlarından çıkarılmıştır.
Bunları düşündüğümüzde, insanın bugün aynı zulümleri tekrar etmemesi gerektiğini anlaması gerekir.
"Allah'ın acımadığına acınmaz; sen Allah'tan daha merhametli değilsin."
şeklindeki söz de insanın Allah'ın hükmü karşısında haddini bilmesi gerektiğini ifade eden bir uyarı olarak anlaşılmalıdır.
Biz insanların görevi, zulme karşı çıkmak, mazluma yardım etmek, insanları dinleri veya ırkları sebebiyle öldürmemek ve herkesin insanlık onuruna sahip olduğunu kabul etmektir.
Bir insanın Yahudi, Müslüman, Hristiyan, Budist veya başka bir inanca mensup olması, onun haksız yere öldürülmesini meşru hâle getirmez.
İnsanlık tarihindeki zulümlerden ders almak ve aynı hataları tekrar etmemek gerekir.
Allah'ın kullarının tamamını Allah bizden daha iyi bilir. Kimin hangi hâlde olduğunu, geçmişini, bugününü ve geleceğini yalnızca Allah hakkıyla bilir.
Bu sebeple bizler insanlara zulmetmek yerine onları iyiliğe, tövbeye ve doğruluğa davet etmeliyiz.
İnsan pişman olur ve tövbe ederse Allah'ın rahmeti geniştir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâhi ve mâ indallâhi hayrun lil-ebrâr.
Meali:
Esteûzü billâh.
Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için Allah katından bir konaklama yeri olarak, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan Cennetler vardır. Allah katında olan şeyler iyiler için daha hayırlıdır.
Sadakallahul Azîm — ÂL-İ İMRÂN Suresi, 198. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti yehdîhim rabbuhum bi îmânihim, tecrî min tahtihimul enhâru fî cennâtin naîm.
Meali:
Esteûzü billâh.
İman edip güzel işler yapanlara gelince, imanları sebebiyle Rableri onları nimet dolu Cennetlerde, altlarından ırmaklar akan saraylara erdirir.
Sadakallahul Azîm — YÛNUS Suresi, 9. ayet
Bugünün evlerinin neredeyse hepsinde su tesisatı döşelidir. Evlerin içinde su akan lavabolar, musluklar ve sıcak-soğuk su sistemleri vardır.
Bunlar, insanın geçmişte hayal bile edemeyeceği kadar büyük nimetlerdir.
Öyleyse burada şöyle bir soru sorabiliriz:
Eğer "altından ırmaklar akan saraylar" ifadesini bir benzetme üzerinden düşünürsek, bugün insanların içinde su akan büyük ve konforlu evlerde yaşamaları bize Cennet nimetlerini hatırlatmıyor mu?
Peki Cennet neresi?
İşte insanın üzerinde düşünmesi gereken mesele budur.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Tilke hudûdullâh. Ve men yutııllâhe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ. Ve zâlikel fevzul azîm.
Meali:
Esteûzü billâh.
İşte bunlar Allah'ın hudutlarıdır. Kim Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat ederse, Allah onu altından nehirler akan, içinde ebedî kalacakları Cennetlere koyar. İşte bu büyük kurtuluştur.
Sadakallahul Azîm — NİSÂ Suresi, 13. ayet
Günümüzde bazı insanların yaşadığı imkânlara bakınca, geçmiş dönemlerde insanların saraylarında bile bulunmayan nimetlerin bugün sıradan evlerde bulunduğunu görüyoruz.
Sıcak su, soğuk su, elektrik, ısınma, ulaşım, haberleşme ve çeşitli nimetler insan hayatını çok kolaylaştırmıştır.
Bu sebeple insan, elindeki nimetlerin kıymetini bilmeli ve Allah'a şükretmelidir.
Cennet nimetlerini düşünürken de yalnızca maddî nimetleri değil, Allah'ın rızasını, huzuru, güveni, temiz kalbi ve ebedî saadeti de düşünmek gerekir.
Cennet ehli için, canlarının istediklerinin kendilerine verileceği bildirilir.
Bugün insan markete gidip elini uzatıyor; süt, bal, kaymak, ekmek, peynir ve daha birçok nimeti satın alıp evine götürüyor.
Geçmişte insanın bunları elde etmek için hayvan beslemesi, ineği sağması, yem vermesi, bakımını yapması ve daha birçok zahmete katlanması gerekiyordu.
Bugün ise birçok nimet insana hazır şekilde ulaşmaktadır.
O hâlde insan, içinde bulunduğu nimetlerin değerini bilmelidir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Huvellezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel-arş. Ya'lemu mâ yelicu fil-ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines-semâi ve mâ ya'rucu fîhâ. Ve huve meakum eyne mâ kuntum. Vallâhu bimâ ta'melûne basîr.
Meali:
Esteûzü billâh.
Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. Sonra arşın üzerine istiva etti. Arza gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Ve siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Sadakallahul Azîm — HADÎD Suresi, 4. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes'elû ehlez-zikri in kuntum lâ ta'lemûn.
Meali:
Esteûzü billâh.
Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.
Sadakallahul Azîm — ENBİYÂ Suresi, 7. ayet
Buradan hareketle, gelecekte gelecek olan büyük şahsiyetler ve rehberler hakkında konuşurken de ölçülü olmak gerekir.
Kim olduğunu kesin olarak bilmediğimiz kişiler hakkında kesin hükümler vermek yerine, Kur'an'ın ve sünnetin ölçülerine bağlı kalmak gerekir.
Rabbim, bütün Müminlere dünyayı ve ahireti, iyiliği ve kötülüğü, günahı ve sevabı, rahmeti ve azabı doğru şekilde anlamayı nasip etsin.
Hata ettikten sonra tövbe etmeyi, günahlarımızdan dönmeyi ve doğruluğa yönelmeyi nasip etsin.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا
Rabbenâ lâ tuâhiznâ in nesînâ ev ahta'nâ.
"Ey Rabbimiz! Unutur veya yanılıp hata edersek bizi sorumlu tutma!"
BAKARA Suresi, 286. ayetten pasaj
---oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
"Allah'ım! Bizlere hakkı hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!"
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 4 Eylül 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


