Rebiul Evvelin 12. Gecesi — ve Muhammed'den Öncesi — Muhammed'den Sonrası
(Kar©glan'ın 17 Aralık 2015 Vaazı)
Rebiul Evvel 2015
(Kar©glan'ın 17 Aralık 2015 Vaazı)
Rebiul Evvel 2015
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ
Sadakallahül Aziym — RUM Suresi 17 - 18 - 19. Ayetler
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
Fe subhânallâhi hîne tumsûne ve hîne tusbıhûn. Ve lehul hamdu fîs semâvâti vel ardı ve aşiyyen ve hîne tuzhırûn. Yuhricul hayye minel meyyiti ve yuhricul meyyite minel hayyi ve yuhyil arda ba'de mevtihâ, ve kezâlike tuhracûn.
Meali:
Öyleyse akşama doğru ve sabaha doğru Allah'ı tesbih edin. Yerdekiler ve göktekiler, yatsıdan sabah ererken, karanlıktan aydınlığa geçerken hep O'na hamdederler. İşte O saatlerde aynen O, ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır. Veya arzı (toprağı), ölümünden sonra diriltir. Ve işte (tıpkı) bunlar ve benzerleri gibi sizler de (topraktan) çıkarılacaksınız, veya ölümden sonra hayata döndürüleceksiniz.
Sadakallahül Aziym — RUM Suresi 17 - 18 - 19. Ayetler
---oOo---
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ؛ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؛
إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ إِسْتَوْقَدَ نَارًا فَجَعَلَتِ الدَّوَابُ
وَالفَرَاشُ يَقَعْنَ فِيهِ فَأَنَا آخِذٌ بِحُجَزِكِمْ وَأَنْتُمْ تَقَحَّمُونَ فِيهِ
إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ إِسْتَوْقَدَ نَارًا فَجَعَلَتِ الدَّوَابُ
وَالفَرَاشُ يَقَعْنَ فِيهِ فَأَنَا آخِذٌ بِحُجَزِكِمْ وَأَنْتُمْ تَقَحَّمُونَ فِيهِ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Benimle ümmetimin durumu; bir adamın ateş yakıp da hayvanların ve böceklerin o ateşe hücum etmeleri gibidir. Ben ise sizin kemerlerinizden sıkıca tutuyorum, sizler ise o ateşe yüz üstü girmeye zorluyorsunuz."
(Hadis-i Şerif, Müslim, Sahih, Fezail, 6. H.No; 2284)
عَنْ إِبْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ؛ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ؛
مَنْ وُلِدَ لَهُ ثَلَاثَةٌ فَلَمْ يُسَمِّ أَحَدَهُمْ مُحَمَّدًا فَقَدْ جَهِلَ
مَنْ وُلِدَ لَهُ ثَلَاثَةٌ فَلَمْ يُسَمِّ أَحَدَهُمْ مُحَمَّدًا فَقَدْ جَهِلَ
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kimin üç (erkek) evladı olur da onlardan birine 'Muhammed' ismini koymaz ise cahillik etmiştir."
(Hadis-i Şerif, Et-Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir, c.11.s.71. H.No;11077; el-Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid, c.8. s.49)
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammedin ve ala elihi ve eshabihi vesellem
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Daha önceki vaazlarımızda demiştik ki: Bendeki, yani benim bedenimdeki sen ile, ben seni nerede olursan ol bulabilir ve ne haldesin bilebilir ve seninle alakalı olan her şeyden haberdar olabilirim, demiştik. Sen de sendeki beni bulabilirsen, sen de beni, ben her nerede olursam olayım, her halde olursam olayım, o beni bilebilir, bulabilirsin ve benimle alakalı şeyleri bilebilirsin.
Yunus Emre Efendimiz bunu şu ilahisi ile en güzel bir dil ile anlatmış:
Seni Ben Severim Candan İçeru
Yolum vardır bu erkandan içeri.
Beni bende demem, bende değilim,
Bir ben vardır bende, benden içeru.
Nereye bakar isem dopdolusun,
Seni kanda koyam benden içeri!
O bir dilberdürür yoktur nişanı,
Nişan olur mu nişandan içeri.
Beni benden sorman, bende değilim,
Sûretim boş yürür dondan içeri.
Beni benden alana ermez elim,
Kadem kim basa sultandan içeri.
Tecelliden nasib erdi kimine,
Kiminin maksudu bundan içeri.
Kime didar gönünden şule değse,
Onun şulesi var günden içeri.
Senin aşkın beni benden alıptır,
Ne şirin dert bu dermandan içeri.
Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat, marifet, andan içeri.
Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman'dan içeri.
Unuttum, din diyanet kaldı benden.
Bu ne mezhepdürür dinden içeri.
Dinin terkedenin küfürdür işi,
Bu ne küfürdür imandan içeri.
Geçer iken Yunus şeş oldu dosta,
Ki kaldı kapıda andan içeri.
Yunus Emre
Yolum vardır bu erkandan içeri.
Beni bende demem, bende değilim,
Bir ben vardır bende, benden içeru.
Nereye bakar isem dopdolusun,
Seni kanda koyam benden içeri!
O bir dilberdürür yoktur nişanı,
Nişan olur mu nişandan içeri.
Beni benden sorman, bende değilim,
Sûretim boş yürür dondan içeri.
Beni benden alana ermez elim,
Kadem kim basa sultandan içeri.
Tecelliden nasib erdi kimine,
Kiminin maksudu bundan içeri.
Kime didar gönünden şule değse,
Onun şulesi var günden içeri.
Senin aşkın beni benden alıptır,
Ne şirin dert bu dermandan içeri.
Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat, marifet, andan içeri.
Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman'dan içeri.
Unuttum, din diyanet kaldı benden.
Bu ne mezhepdürür dinden içeri.
Dinin terkedenin küfürdür işi,
Bu ne küfürdür imandan içeri.
Geçer iken Yunus şeş oldu dosta,
Ki kaldı kapıda andan içeri.
Yunus Emre
Ve benden içerde olan bene, Nefis denilir. Ve onu bulan, "Nefsini bulan ve bilen, Rabbini bilir."
Rabbini bilene, gaipde kalan bir nesne olabilir mi!
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
Ve indehu mefâtihul gaybi lâ ya'lemuhâ illâ huve, ve ya'lemu mâ fîl berri vel bahr, ve mâ teskutu min varakatin illâ ya'lemuhâ ve lâ habbetin fî zulumâtil ardı ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubîn.
Meali:
Gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta — "Kitab-ı Mübîn"de — bulunmasın.
Sadakallahül Aziym — EN'AM Suresi 59. ayet
Peki bu Kitabı Mübîn nedir, nerededir? Denilince:
Ve Allah, kâinatı bir noktadan açarak patlata patlata halk ettiği varsayılıyor; yani Big Bang Teorisi.
Yani eğer kâinat Büyük Kur'an ise, o açılmadan önce toplu vaziyette ise; ve insanoğlu da insan olmadan önce tohum ise, meni ise, toplu vaziyette ise... Ve meni denen mayinin içinde binlerce sperma füzesi vardır; her füzenin içinde yeni kâinatın haritası yazılı, yani açılınca kâinat olabilecek yapıda bir yazılım. Yani "insan bedeni, kâinat âleminin haritasıdır" deyip duruyorduk; işte o insan olacak yazılım ise bir damlacık kanda yazılı.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ
Halakal insâne min alak.
Meali:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
O, insanı bir alaktan — yani kan pıhtısından — yarattı.
Sadakallahül Aziym — ALAK Suresi 2. ayet
Ve yine:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى مِن قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُّسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ, ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta'kılûn.
Meali:
O ki, sizi topraktan yarattı. Sonra bir nutfeden, sonra bir alakdan (rahim duvarına asılı bir damladan). Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarır ki sizin en kuvvetli çağınıza ulaşmanız, daha sonra da yaşlanmanız için. Ve sizden bir kısmı, ihtiyarlamadan önce vefat ettirilir (öldürülür). Ve (bir kısmınızın da) belirlenmiş bir süreye ulaşmanız için. Ve umulur ki siz böylece akıl edersiniz.
Sadakallahül Aziym — MÜ'MİN Suresi 67. ayet
İşte insan olabilecek bir tohumun bütün yazılımı, o sperma füzesinin içindeki bir adet hemoglobinde yazılıdır. Bunu çok çok önceki bir vaazımızda yazmıştık. Ve o hemoglobine Rabbimiz işte "alak" diye isim vermiş. Ve alak, yani kan hücresi, yani hemoglobin açılınca:
Kâinatta imanın büyüklüğü ve zulmet ve karanlığın ağırlığı ve kara deliklerin oluşması (Kar©glan'ın 14.05.2014 Vaazı) adlı vaazımızdan alıntı yaparak:
_____________
ALINTI BEGIN
_____________
Ve akıl demek, Kalp/Beyin oranı gibidir. Yani aklın ruh ile oranı da Akıl/Ruh; aynen kalbin akyuvar/alyuvara oranı gibidir. Ve fikrin akla olan oranı, akyuvarın/alyuvara oranı gibidir. Ve fikrin vicdan oranı, Fikir/Vicdan; alyuvar/Hemoglobin oranıdır. Ve hemoglobin, rot platchen yani bir rot platchenin oranı, kâinattaki dünyamızın yeri gibidir. Ve hemoglobin/Kâinat; ve kâinattaki insanın misali de alyuvar ve akyuvarın aldığı bir oksijen modeli gibidir. Ve gözle görülmeyip mikroskopla tespit edilebilen bir hemoglobinin alacağı oksijen öyle küçük ki... İşte kan, oksijen ve hava ile direk temas ederse hemen kuruma yapar. Ve işte onun alacağı oksijen öyle senin dünyada incelediğin oksijen gibi değilmiş yani; eğer öyle olsaydı kan vücuttan çıkınca kuruma ve donma olmazdı. Ve bir hemoglobin parçacığı, eğer vücutta bir yaralanma olursa, aynen bir futbol sahası kadar açılabileceğini söylüyor bilim adamları. Ve hal böyle olunca, senin gözünle tespit edemediğin o hemoglobin öyle bir dürülmüş ki, sen gözle bile göremiyorsun. Ve eğer o açılırsa futbol sahası kadar oluyormuş. Peki kıyametten sonra haşirde nasıl olur da bunca sene önce yaşamış, ölmüş binlerce milyonlarca insan bir anda sıralanacak, hepsi kaldırılacak deyince... İşte haşir meydanının genişliğini hesap etmek için, işte vücuttaki hemoglobinlerin her biri bir futbol sahası açılınca ne kadar yer tutarsa, işte haşirde Adem'den ve öncesinden bu yana olan cinler zamanından bu günümüze olan yaratılanların her birinin o düzlem içinde yer alacak olmaları; hayvanıyla, insanıyla, bitkisiyle ve hizmet eden melekleri ile birlikte. Ve bu rakamı görünce gözünüzün çayiri açılacaktır. Ve kıyamette hesabın 50 yıl süreceğinin ne kadar doğru olduğunu anlarsınız. Ve bu kadar insanın geçeceği Sırat Köprüsü'nün uzunluğunu hesap edin o zaman. Ve cennete gidecek olanların yolculuğu, aynen bir ayak parmak ucundaki hemoglobin hücresinin tekrar oksijen ve can almak için parmak ucundan kalbe gelmesi için geçen zaman miktarı gibi. Ve yine mesela Brezilya'da bir kahve tohumunun ekilmesi, sonra onun dal olup meyve vermesi ve sonra baharda kahve veya kakao vermesi ve onun hasat edilmesi, sonra fabrikaya kadar yolculuğu, sonra fabrikadaki kahve veya kakao ve çikolata olması için geçen işlemler ve zaman, ve sonra yenebilir veya içilebilir olunca onun oradan alınıp satılacağı memlekete gitmesi, sonra yine orada marketlere, dükkânlara, kahvehanelere satılması, ve sonra onun kahve ise pişirileceği zamana kadar beklemesi, sonra zamanı gelince pişirilip mesela kahve olması ve onun içilmesi, ve içince de bedendeki yolculuğu: ağız, yemek borusu, sonra mide, ve midede yanındakileri tanımayacak vaziyette eritilmesi, ve gideceği hücreye yolculuğu, ve o hücrelerdeki meydana gelen enerji, ve onun yaydığı iş ile fikir ile yine ibadet, taat isteği ve kıldığı namaz olan bir enerjiye dönmesi. Ve ibadetlerin şahı olan namazdaki secdede okuduğun sadece üç tane "Sübhane Rabbiye'l-A'lâ" tesbihi, işte senin yaptığın amelinin bütün kâinata olan oranı gibidir.
_____________
ALINTI END
_____________
DOLAŞIM SİSTEMİ
- KAN: Her 4-5 saniyede bir oksijen alır. Heyecan anında ya da güç harcandığında kan akımı dakikada 20 ya da daha fazla litreyi bulabilir.
- ALYUVAR: Vücudumuzda 25 milyar adet alyuvar bulunur. Bu da 1 litre kanda yaklaşık 5 milyar kırmızı kan hücresine karşılık gelmektedir. Her gün bunlardan 25 milyonu (yani yaklaşık %1'i) ölerek yenileniyor. Yani saniyede 300 bin kadar kırmızı kan hücremizi kaybediyoruz. Bir alyuvar 120 gün yaşar. Bu alyuvarlar yan yana getirilmeleri halinde bir futbol sahası büyüklüğündeki alanı kaplayabilirler. Sıraya dizilmeleri halinde ise 50 bin kilometrelik bir zincir oluştururlar. Tek bir kırmızı kan hücresinin bütün vücudumuzu dolaşması 20 saniyeden daha kısa sürmektedir.
- DAMARLAR: Vücuttaki tüm damarlardan oluşan müthiş ağın uzunluğu 100 bin km'yi bulur. Bu da dünyanın çevresini 2 kez dolaşabilir.
---oOo---
Ve yukarıdaki Mü'minûn suresindeki ayette anlatılan, insanın ilk hâli "turab", yani topraktaki elementler zinciridir. Yani onları bitkiler alır; elma olur, armut olur, bilmem marul, soğan, karpuz, kavun... olur. Ve onları yeriz, vücuda girer; ve onlar sonra bir çiğnem et olurlar, yani nutfe, çiğnem et olurlar. Yani hayvanlar ot yiyince onlarda nutfe olur; veya biz yiyince bizde hücre nutfe, çiğnem et olur. Biz bu sefer de bir çiğnemde et yiyince bunlar birleşir. Sonrası için ise Rabbimiz "alak" olur diyor; yani kan hücresi, alyuvar, akyuvar ve hemoglobine dönüşür. Kan hücresi yani (3 unsurdan oluşur: akyuvar, alyuvar, hemoglobin). Ve sonra onun dişi olanını yaratırız buyuruyor; yani X kromozomunu yaratıyor veya alıyor, yani X aksesini. Yani ilk defa yeni kâinat olacak çocuğun koordinat sistemi oluşturulurken, önce X aksesi meydana getiriliyormuş; yani "TIFLE" dişi, yani horizontal, yatay akse, vaginal. Sonra erkek, yani Y aksesi, dikey, erkek oluşturuluyor; yani kâinatın neresinde olduğu belirlenir. Ve onun üzerine yeni bir kâinat bina edilecek; yani yeni bir yıldızın doğacağı koordinatlar belirlenmiş olur. Ve bunu tespit eden yer de kalptir; ve kalpte okunur, yazılır ancak o. Kanı tek okuyan okuyucu, akıl, Kalp aklıdır. Kan ise iliklerinin içinde oluşmakta. Yani o kâinatın yeni yazılımı, yeni versiyon bir kâinat yazılımı, işte iliklerin içinde yazılmakta. Ve insanın en ucuna "acbüzzenb" deniyor; yani en uç noktasından çıkan yeni bir kâinat yazılımı. Ve o yazılım kadındaki yazılım ile bir araya gelince, ve yarışı kazanan spermadaki yazılım, yeniden bir yıldız ve haritayı kâinat olarak doğmakta.
Ve senin çekirdeğine, aynı elma çekirdeği gibi, yeni bir elma veya elma ormanı yazılmakta; yani senin tohumunun içinde, senin soyunda gelebilecek olan bütün versiyonlar yazılı, iç içe kâinatlar zinciri halinde.
Ve Muhammed'in nurunun eski peygamberlerdeki hâlinin, o peygamberin alnındaki nur olarak taşındığı rivayetleri var. Öyle olunca, senin üç nesil sonra doğacak torunun, senin alnında saklanıyor. Ve letaiflerinden biri olan nefs letaifinin yeri olarak işte iki kaşının arası gösterilir. Yani senin doğacak olan dördüncü ve yedinci batın bir torunun, işte iki kaşının arasındaki o nefs gözündeki nur olarak yansımakta.
Senin en son bilgilerin, yeni çekirdeğine aktarıldı. Ve sen kâinatın haritası idin, ve çekirdek verdin, tohum verdin. Ve kâinatın dürüldü; senin kâinat dürülürken sana hiçbir zararı dokunmadı mesela, değil mi? Sonra o çekirdek, bir anne yumurtasında can bulunca yeniden açılmaya başladı; sanki katlanmış bir muska gibi, her gün birkaç satır daha açılmakla, ta bir çocuk olup dünyaya gelince, senin çocuğun olarak sen yeniden doğdun. Ve kâinatın bir iken patladın, iki oldun, genişledin; senin parçaların bir ileriye geçti. İnsanda 5 olay olmakta:
1- Dürülme: Yani tohum verme, yeni yazılım.
2- Açılma: Yeniden çocuk olup doğma.
3- Genişleme: Yani Almanya'dan çikolata, Fransa'dan baget, Türkiye'den baklava... derken yedin yedin, büyüdün, genişledin.
4- Dağılma: Genişlerken her gün ölen hücrelerini değişik yerlere dökerek ve oksijen alıp karbondioksit vererek işte dünyaya dağıldın.
5- Haşr hadisesi: İle ise senin baban olacak adam ve annen olacak kadın, seni oluşturmadan önce, işte tekrar toplanacaksın. Ve yine Amasya'dan elma, Manavgat'tan portakal, mandalina, Ege'den incir, zeytin... derken senin parçaların olacak maddeler toplandı. Ve onların özünden sen tohum olarak yeniden toplandın, haşroldun. Ve haşrolurken de hesabın bir yandan görülüyor oldu. Zeytin isen yağın çıkarılmak için preslendin, ezildin; viccik cehenneminde yağın çıkarıldı. Buğday isen ekmek olacaksan, değirmende yine öğütüldün; üstüne Bilal Habeşî'de olduğu gibi değirmen taşı bastırdılar, eze eze un ettiler. Yetmedi, yoğurdular; yetmedi, ateşe verip pişirdiler; yetmedi, ağızda lokma lokma çiğnendin. Yine eğer İsmail gibi koyun, koç isen, yine boğazını kestiler, kanını akıttılar, derini yüzdüler. Vay aman Allah'ım, İsmaillik bu mu? Bu ya... Ne sanırsın? Sonra etini paramparça ettiler, kemiklerini de kırdılar, ve sonra doğram doğram doğradılar, sonra da ateşe vurup pişirdiler, cehenneme soktular, sonra da çiğnem çiğnem yediler. Eziyete bak aman Allah'ım.
Yani senin dürülmen, yeni bir kâinat olmak için lazım olan; yine dağılman, parçacık meselesi için; yani toprağa yeniden karışmak için. Toprağa karışman, yeni bir versiyonunun yoğrulması için lazım olan.
Ve İhlas Suresi'ndeki Ehad, o bir tek bütündür; ondan başka bütün yok, diğerleri hepsi parçacık demektir.
---oOo---
Mehmet Okuyan Hoca bizim vaazı dinlemiş herhalde. Ve bizim "atomlar da canlı, duyarlar; yine bitkiler canlıdır" sözümüze itiraz edip Kur'an'dan delil göstermeye çalışıyor; ve "onlar cansızdır, duymazlar" demeye kalkıyor. Ve bizimle sidik yarıştırıp "ben senden daha iyi hocayım" demeye kalkıyor.
Bre gafil hoca, peygamberimizin mucizelerinden birisi de, senin hocan Mustafa İslamoğlu'nun anlatıp durduğu, Ebû Cehil'in elindeki taşlar meselesi... Sen bunu da yalan, uydurma dersin; peygamber mucizesini de yalan dersin herhalde.
Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz'i denemek istedi. Avucunun içine taş parçaları saklayarak Peygamberimiz'in yanına gitti. "Göklerin sırrından haberin varsa ve gerçekten peygamber isen, bil bakalım avucumda gizlediklerim nedir?" diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu: "Elindekilerin ne olduğunu ben mi söyleyeyim? Yoksa hak peygamber olduğumu avucunda sakladıkların mı söylesin?" Ebû Cehil, "İkinci teklifin mümkün değil, olamaz" dedi. Peygamber Efendimiz, "Allah'ın kudreti daha da ötesine kadirdir" buyurduğunda, Ebû Cehil'in elindeki taşlar kelime-i şehadet getirmeye başladılar. Her bir taş "Lâ ilâhe illallah, Muhammeden Resûlullah" dedi. Ebû Cehil taşlardan bu sözleri duyunca öfkeyle onları yere attı.
---oOO---
Yine bitkilerin anladığı, duyduğuna peygamberden delil: Hacet defi yapması icap eden bir yerde, peygamberimiz ağaçları çağırdılar, kendini örtmelerini, gizlemelerini istediler; ve ağaçlar ona doğru gelip onu gizlediler.
---oOo---
Mâlûmdur ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına vaaz ederken mescid direklerinden bir hurma kütüğüne dayanır, öyle sohbet ederdi. Bu hurma kütüğü de, kendisine Hazret-i Peygamber'in yaslandığını duyar, bu mazhariyetle mes'ûd olurdu.
Gün geldi, mescidde sohbet dinleyen ashâb o kadar çoğaldı ki, sahâbelerin mühim bir kısmı, kalabalıktan Rasûlullâh'ın mübarek yüzünü göremez oldular ve:
"-Yâ Rasûlallâh! Bizler, mescid hayli kalabalık olduğundan mübarek yüzünüzü göremiyoruz!" diye haklı olarak şikâyette bulundular.
Hazret-i Peygamber'den mescide bir minber yapılmasını ve O'nun bu minbere çıkarak hutbesini îrâd etmesini talep ettiler.
Bunun üzerine mescide bir minber yapıldı. Nûr-i nübüvvet, Varlık Nûru, artık bu minbere çıkarak sohbet edecekti. Fakat Rasûlullâh'ın ilk minbere çıkışında beklenmeyen mucizevî bir hâdise oldu:
O Âlemlerin Efendisi'nin daha evvel hutbe okurken kendisine yaslandığı hurma direği; duyan, düşünen, hicran ve hasret içinde kavrulan bir insan gibi feryâd u figân ile âh edip inlemeye başladı.
Bu, derin ve yanık bir ney sadâsı gibi öyle içten bir seslenişti ki, o sohbet meclisinde bulunan, genç ve yaşlı, bütün mü'minler bu feryâdı duydular. Feryâd bir sadâ olmaktan da çıkarak, âdetâ bir muzdarip lisân hâline geldi.
Bütün ashâb, kuru bir hurma ağacının bu kadar yanık bir sesle içindeki hasret ve ızdırâbını ifâde etmesi karşısında hayret ve dehşet içinde kaldı.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, beyitlerinde bu hâdiseyi şöyle hulâsa eder:
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, minberden indi ve mübarek elleriyle hurma kütüğünü okşayarak:
"-Ey hurma kütüğü! Ne istiyorsun? Bu feryâdın niye? Nedir bu hâlin?" diye derin bir anlayışla sordu.
Hurma kütüğü, kendi hâl lisânı ile konuşmaya başladı. Sıcak göz yaşları içinde dedi ki:
"-Yâ Rasûlallâh! Senin hicrânın beni yaktıkça yaktı. İçime târifsiz bir gam, keder ve hasret doldurdu. Daha evvel hutbe vakitlerinde senin dayandığın o tâlihli ve mes'ûd direk bendim. Şimdi ise beni terk ettin; bir minbere yükseldin. Şimdi senin mesnedin o minberdir. Fakat ey Allâh'ın Rasûlü! Lütfen ve merhameten bana hak ver, dünyâda hangi varlık senin bu hicrânına tahammül edebilir?
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hurmanın bu derûnî muhabbet feryâdı karşısında onu tesellî sadedinde dedi ki:
"-Ey hurma kütüğü! Mâdem ki feryâdın böyle bir ayrılık acısındandır, dile benden, ne dilersen!..
İster misin, Allâh'a yalvarayım da; seni doğunun batının bütün insanlarına meyve yetiştiren yemyeşil, dipdiri bir ağaç yapsın? Yâhut seni bir cennet fidanı, cennette bir servi fidanı yapsın ki, sonsuzluğa kadar en güzel, en tâze vücûdlar gibi genç ve dilber kalasın!.."
Bu iltifâta mazhar olan hurma kütüğü, Rasûlullâh'tan, yakıcı ve kavurucu aşkının bir tezâhürü olarak şu talepte bulundu:
"-Yâ Rasûlallâh! İkisini de istemem. Tek arzum, sende fânî olmak, bunun için de beni gömüp yok etmen, beni bu fâni vücûdumdan kurtarmandır. Çünkü bir ağaç ne kadar taze ve güzel olursa olsun gıdâsını güneşten ve sudan alır. Hâlbuki benim hayâtım, senin nûrâniyetinin nûruyla beslendi. Sana destek olmanın, senin hararetinle ısınmanın, sende yanıp kavrulmanın lezzetini tattı. Ben artık bu hoş ve tatlı hazdan ayrılamam. Dâimâ bâkî olanı isterim. Beni öylesine göm ve yok et ki, sende senin biricik nûrun içinde dirilip ebedî olayım."
"(Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-), o hurma kütüğünü toprağa gömdürdü. Tâ ki kıyâmet gününde insan gibi dirilsin!"
---oOo---
Devenin Sahibini Şikayet Edişi
Mehdî b. Meymûn anlatıyor: Muhammed b. Abdillah b. Ebî Yâ'kûb, Hz. Hasen b. Ali'nin kölesi Hasen b. Sad aracılığıyla Abdullah b. Ca'fer'in şöyle dediğini anlattı:
-Bir gün Rasûlüllah (s.a.v) beni terikesine bindirdi ve kimseye anlatmamam şartıyla bana gizlice bir şey söyledi. Onun (yolculukta tuvalet için) en hoşuna giden şey kendini gizleyebilecek bir hedef ya da dalları yerlere sarkmış yabanî hurma fundalığı olurdu. Bir kere Ensar'dan birinin bahçesine girmişti. Orada bir deve vardı. Deve Rasûlüllah'ı görünce inleyerek gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Nebî (s.a.v) yanına gidip kulak dibini eliyle sıvazladı, deve de sakinleşti. Efendimiz: "Bu devenin sahibi kim?" diye sordu. Ensar'dan genç biri gelip "Benim" dedi. Efendimiz de:
"Allah'ın sana bahşettiği bu hayvan hususunda Allah'tan korkman gerekmez miydi! Çünkü o, senin kendisini aç bırakıp yorduğunu bana şikayet etti." buyurdu. Müslim hadisi "yabani hurma" kelimesine kadar nakletti. Diğer kısmı da Müslim'in şartına uygundur.
(Müslim 342 ve 2429, Ebû Dâvûd 2549, Müsned 1/205, Beyhakî Delâil 6/26, İbni Mâce 340, Kadı Ebû Yâvla Müsned 12/6787, 6788, Beyhakî Sünen-i Kübra 8/13, 1/94, Hakim 2/100: Ebû Avane Müsned 1/176, 117, İbni Ebî Şeybe Musannef 11/493 no 11805.)
A gafil... Bunların hepsi uyduruk değil mi? Sana göre tabii.
---oOo---
Başka konuya geçersek: Elma ağacı baharda dirilip kalkıp, bütün gayretini gösterip yaprak açıyor, sonra çiçek açıyor, ve çiçeklerini bir dölleyen olunca meyve veriyor, sonra o meyve büyüyor, sonra ermesi gerekiyor, ve güneşi yedikçe kızarıyor, erip tatlanıyor, ve en sonunda tatlı bir meyve olunca, ya gafil biri gelip onu koparıp yiyor, ya bir kuş koparıyor yiyor, ve çöpünü de atıyor. Ve nerede kaldı o ağacın bütün gayreti? Hepsi bir dakikalık işlem için miydi? Zikkimlanıp çöpünü de atmak için miydi?
Ve işte gayretli bir Müslüman çalışır, gayret eder, bir zikir veya bir sünneti, bir ibadeti kendinde ahlak hâline getirir, ve artık onu yapmadan duramaz hâle gelir. Ve bir gün yanına bir sofi gelir, yahut gafilin biri gelir, elma meyvesini kopartan adam gibi, o ermiş, tatlanmış ibadetini çalar geçer. Ve bari aldığını tutabilse; iki ısırır, o onun tadını bilmediğinden fırlatır atar bir de. Ve o müminin bütün gayreti, onu ahlak etmek için uğraşları boşa gitmiştir. Ve o çalışkan sofi yeni bir bahar bulup yeniden meyve vermek zorunda.
Ve yine sen ve karın, tohum verdiniz ve çocuğunuz oldu; bu bir oğlan veya kız olsun. Ve yetiştirip büyüttün, ve sonunda everdin. Geldi bir gafil, onu yedi geçti, değil mi? Ve "hani bunca gayret bir gafil için miydi?" dense, kural bu, yapacak bir şey yok.
Ağaç her sene aynı çileyi çekiyor; ve her sene onun dalını budağını kıra kıra meyvelerini topluyorlar, yemeyip bir de satıyorlar uzak uzak memleketlere, değil mi? Vatanından, yurdundan da ediyorlar. Hani nerede kaldı bu kadar zahmet, gayret? İşte elma gibi, yahut kayısı gibi, üzüm gibi bir meyve olsan, belki bir salih kula, belki de bir gafile yem olacaksın. Sonuç bu; ve yıldan usanmadan aynı meyveyi her sene yeniden vermek için bir daha baştan başlayacaksın.
İşte bir salih kul, sağdan giyip sağdan yiyorsa, onun yanına gelen, ondan halleniverir ve onun hâlini alır veya çalar geçer. O yeni kul güzel hâl aldı da, gel sen bir de ondan alınan adama sor: O ne yapacak? Onun kökü onda değil ki; ondan koparınca o da boş duruma düşecek, sendeleyecek belki. Ama eğer gerçek bir Allah adamı ise yılmayacak, ve gayret edip öyle yeni bir baharı beklemeden, o meyvesini, sağdan giyme, yeme meyvesini yeniden verdirecek; ve o gayretini gösterip, ilk başta zor olsa da yeniden başlayacak sağdan yemeye, giymeye. Ve derken biri daha gelecek, ve yine onu da çalıp geçecek... Ve "Salihlerle beraber olun" işte bu yüzden iyi. Ama o salih kula bir de sen sor: O elindeki hazinesini çaldırınca ne duruma düşer?
Arı bal yapar ama gelir bir adam, onun o zahmetini hiçe sayıp kovanını soyar geçer. Arı bıkmaz, bir dahaki bahar bir daha kovanı doldurur, değil mi? Hâlbuki arı sen yiyesin diye değil, kendisi için yaptı; ama sen onun malına ortak oldun. Ve Allah bize böyle bir paylaşım sistemini koymuşken, neymiş patentmiş, bu benim icadım, benim yapımım, benim şarkımmış... Madem öyle, bal yeme, o bal o arıların. Madem elma yeme, elma o dalın elmaları; niye çalıyorsun? Madem süt içme, o süt ineğin buzağısı için, senin için değil. Sütü, balı paylaşıp onların elinden alan bir adamın kendi söylediği bir şarkıyı, filmi paylaşmaması ne garip, değil mi? Bu da insan kuralı işte. "Hepsi benim, hepsi benim" de, biraz da bana ver deyince, "bunlar acı, yenmez" deyip kimseye koklatma, değil mi? Artık ama öyle yapıyor ama yapmıyor ama... Sen zorla alıyorsun, ineği buzağısından ayırıp sütünü sağıyorsun, ama değil mi? Vay vay, bunların hakkı dururken, bir de dünyanın zenginliklerini, madenlerini, suyu selini benliğe geçiren ga fillere münasip bir selam gönderiyorum buradan.
Rabbim insanlığa aklını başına toplamayı nasip etsin. Ey Allah âşıkları, bu hırsızlar çalmaktan bıkmadıkça, siz de Sünnetullah'ı yaşamaktan bıkmayın. Evet, bir gafil çalar ve sonra yere çalar, değerini de bilmez ama ne yapalım.
Rabbim elma, armut, arı gayreti versin; Mehdi cemaatine bıkmadan usanmadan üretmek nasip etsin.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ
Fe izâ feragte fensab. Ve ilâ rabbike fergab.
Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ve ancak Rabbine, O'na doğru yönel; birinden yorulduysan bir başkasına, seveceğin yeni bir başkasına yönel, ona rağbet edip gayret göstermeye bak artık.
(İNŞİRAH Suresi 7 - 8)
Yaklaşan Mevlid Kandiliniz şimdiden mübarek olsun
Rebiul Evvelin 12. gecesi, isneyn gecesi
--oOo---
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Âmîn.
Elfatiha maassalavat.
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Âmîn.
Elfatiha maassalavat.
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 17 Aralık 2015 Perşembe
Original Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 17 Aralık 2015 Perşembe
Original Kar©glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


