Nefs-i Safiyye (Tertemiz Nefis) Nedir?
Nefs-i safiyye, tasavvufta nefsin ulaşabileceği en yüksek arınma mertebesidir ve "tertemiz nefis" anlamına gelir. Bu makam, nefs-i mardiyye (Allah’ın razı olduğu nefis) mertebesinin üzerinde, adeta bir ayna gibi ilâhî tecellileri yansıtan bir hâldir. Kur’an’da bu duruma işaret eden ayetlerden biri:
"Allah’a tertemiz bir kalp (kalb-i selîm) ile gelenler hariç..." (Şuara Suresi, 26:89)
Nefs-i Safiyye’nin Özellikleri:
- Mutlak Arınmışlık:
- Nefis, tüm maddi ve manevi kirliliklerden (kibir, riya, kin vb.) tamamen arınmıştır.
- "Kalp aynası" Allah’ın isimlerinin tecellilerine engelsiz yansır.
- Nefis, tüm maddi ve manevi kirliliklerden (kibir, riya, kin vb.) tamamen arınmıştır.
- İlâhî Tecelliye Mazhar Olma:
- "Safî" (arındırıcı) isminin tecellisiyle nefis, ilâhî sırlara açık hâle gelir.
- Hz. Musa’nın (a.s.) Tur Dağı’nda Allah’ın tecellisine mazhar olması gibi (Araf Suresi, 7:143).
- "Safî" (arındırıcı) isminin tecellisiyle nefis, ilâhî sırlara açık hâle gelir.
- Ledün İlmiyle Hareket Etme:
- Gayb sırlarına ve hikmetli ilhamlara açıktır.
- Hz. Hızır’ın (a.s.) ilm-i ledünnîsi bu mertebeye örnektir *(Kehf Suresi, 18:65-82)*.
- Gayb sırlarına ve hikmetli ilhamlara açıktır.
- Fenâ ve Bekânın Zirvesi:
- Kişi, "yok olmuş" (fenâ) ve "Allah’la var olmuş" (bekâ) hâlinin en üst seviyesindedir.
- "Attığın zaman sen atmadın, Allah attı" (Enfal Suresi, 8:17) sırrına tamamen ermiştir.
- Kişi, "yok olmuş" (fenâ) ve "Allah’la var olmuş" (bekâ) hâlinin en üst seviyesindedir.
- Evrensel Sevgi ve Merhamet:
- Tüm yaratılmışlara karşı koşulsuz şefkat besler.
- Mevlânâ’nın "Kim olursan ol gel" çağrısı bu mertebenin tezahürüdür.
- Tüm yaratılmışlara karşı koşulsuz şefkat besler.
Nefs-i Safiyye’ye Nasıl Ulaşılır?
- Nefs-i Mardiyye’yi Tamamlamak:
- Önce Allah’ın rızasını kazanmış bir nefs hâline gelmek gerekir.
- Önce Allah’ın rızasını kazanmış bir nefs hâline gelmek gerekir.
- Riyazet ve Manevi Temizlik:
- Zikir (Allah’ı anma), oruç, halvet (inziva) gibi uygulamalarla nefsi arındırmak.
- Zikir (Allah’ı anma), oruç, halvet (inziva) gibi uygulamalarla nefsi arındırmak.
- Mürşid-i Kâmilin Terbiyesi:
- Bu makam, ancak gerçek bir mürşidin (manevi rehber) gözetiminde mümkündür.
- Bu makam, ancak gerçek bir mürşidin (manevi rehber) gözetiminde mümkündür.
- Kalp Temizliği (Tasfiye):
- "Kalpten Allah’tan başka her şeyi çıkarmak" (Tasavvufi tabirle: "Kalbi masivadan boşaltmak").
- "Kalpten Allah’tan başka her şeyi çıkarmak" (Tasavvufi tabirle: "Kalbi masivadan boşaltmak").
- İlâhî Aşkla Yanmak:
- "Aşk ateşi nefsi safiye yapar" (Mevlânâ).
- Aşk, nefsin son tortularını da yakıp temizler.
- "Aşk ateşi nefsi safiye yapar" (Mevlânâ).
Nefs-i Safiyye’nin Tasavvuftaki Yeri:
- "İnsan-ı kâmil" olmanın son basamaklarındandır.
- Bu mertebedeki veliler, "kutup", "gavs" gibi manevi makamlara yükselir.
- Abdülkâdir Geylânî, İmam Rabbanî gibi zatlar bu makamın örneklerindendir.
Önemli Uyarılar:
- "Ben safiyeye ulaştım" demek, en büyük nefs tuzağıdır!
- Tasavvufta "Nefsini bilen Rabbini bilir" sözünce, bu mertebedeki kişi kendini daima kusurlu görür.
- Tasavvufta "Nefsini bilen Rabbini bilir" sözünce, bu mertebedeki kişi kendini daima kusurlu görür.
- Gizli Şirk Tehlikesi:
- "Ulaştım" hissi, kişiyi gizli benlik putuna (ene) düşürebilir.
- "Ulaştım" hissi, kişiyi gizli benlik putuna (ene) düşürebilir.
Örnekler:
- Hz. Yusuf’un (a.s.) İffeti:
- Zindanda bile nefsini koruması (Yusuf Suresi, 12:33).
- Zindanda bile nefsini koruması (Yusuf Suresi, 12:33).
- Hz. Meryem’in (a.s.) Paklığı:
- "Seni tertemiz yarattım" *(Âl-i İmran, 3:42)* hitabına mazhar oluşu.
- "Seni tertemiz yarattım" *(Âl-i İmran, 3:42)* hitabına mazhar oluşu.
- Mevlânâ’nın Aşkla Arınması:
- "Hamdım, piştim, yandım" sözündeki "yandım" safiyet mertebesidir.
- "Hamdım, piştim, yandım" sözündeki "yandım" safiyet mertebesidir.
"Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir."
(Şems Suresi, 91:9)
Nefs-i Safiye - Nefsin Safiye Makamı Nedir?
YAKÎN BİLGİSİ NEDİR? ÖRNEKLERİYLE
(Kar©glan’ın 12 Nisan 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
الم تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Sadakallahul Aziym LOKMAN Suresi 1. 2. 3. 4. ayet
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Elif lâm mîm. Tilke âyâtul kitâbil hakîm. Huden ve rahmeten lil muhsinîn. Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkinûn.
Meali:
Ayaktakilere, eğilenlere, oturanlara dair bu söz.
Bunlar, hakîm olan Karar mercii olan Kitab’ın Âyetleri’dir.
Bu öğütler sadece ihsan makamında olanlar içindir; (önüne gelenin yapacağı işler değildir. Doktorun yapması gerekeni hakim yaparsa olmaz, hakimin görevini çalgıcı yapmaya kalkarsa yine olmaz).
Ve onlar, namazı ikame ederler (namaz kılarlar), ve zekâtı verirler. Ve onlar, ahireti yakinen bilirler.
Sadakallahul Aziym LOKMAN Suresi 1. 2. 3. 4. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin. "Ya Resulallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?" denince, "İş ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin." buyurdu.
(Hadisi şerif)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Öncelikle nefis demek, vücut denilen araba veya motoru süren sürücü, şoför manasındadır. Bu motor ve araba yaptıklarından hesaba çekilecek olduğu için, onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler yaptırılabilmesi için, önce terbiye edilmesi gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek gerekir. Burada İslam’ın şartları olan namaz ve oruç devreye girer. İşte oruç ile insan önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atına, yani motoruna gem vurmayı, veyahut arabasında fren sistemini nasıl kullanması gerektiğini öğrenir. Oruç ile yemek helal olan bir şeye gem vurulur. Daha sonra cima ya (cinsel birleşmeye) gem vurulur, yani frene basması öğrenilir. Bunu öğrenince, artık insan İslam’ın haram ve yasak dediği durumlarda, frene basıp nefis atının gemini çekerek, gerektiğinde onu durdurur. Böylece nefis, kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiye ehli olur.
---oOo---
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.
Ve sana "Yakîn Bilgisi" gelinceye kadar, Allah’a kullukta devam et.
Sadakallahul Aziym HİCR Suresi 99. ayet
İsa Efendimiz’e öyle bir yakîn bilgisi gelmişti ki, hangi şeyin, hangi toprağın, hangi bitkinin, kimin cibilliyatı olduğunu biliyordu. Çünkü onun, o toprağın, o melekeler ona diyordu ki: "Ben falanciyim, ben fillanciyim." Bu Muhammed’e ne zaman geldi? Ta müşrikler Muhammed’e davet verip, sonra onun yemeğine zehir katıp sundukları güne kadar, onda o yakîn bilgisi yok idi. Ve o gün o eti ağzına götürdü, ve etteki o melekler ona dedi ki: "Ya Rasûlallah, beni yeme, ben zehirliyim." dedi. Peki bu yakîn bilgisi ne olaki? İşte o elementlerin sesini duyar olmak, element meleklerinin sesini duyar olmak makamı: Makam-ı safiye. Tasavvuftaki nefsin rütbelerinden safiye makamından bahsediyoruz ki, o kadar saf dereceye ulaşacaksın ki, saffet ve safiyet seni, elementlerin sesini duymaya kadar götürecek ve sende o kadar ki o sesleri duyup ayırt edebilecek bir yakîn bilgisi hâsıl olacak yani. Ve yine İsa Efendimiz ve havarileri bir yere vardılar ve İsa bir avuç yerden toprak veya çamur alıp dedi ki: "Bu, bilmem Nuh’un oğlu mafsal kemiği." dedi. "Haydi dirilt de bakalım o zaman, ey Ruhullah." dediler.
"Rabbena atina min ledunke rahmeten ve heyyi’ lena min emrina reşeda"
dedi, o toprak canlandı, kalktı, onlarla konuştu. Ve gördüler ki İsa doğru söylüyor. Ve havarilere geçti bu sefer bu yakîn bilgisi; onlarda tabiatın sesini duyar oldular, tabiat ana onlarla da konuşur oldu. Ve işte safiye makamı bazen elden ele verilir, bazen de kendi tasarrufun ile kazanırsın. Yakîn bilgisi böyledir. İlmel yakîn bilgisi için, elinde ilmî bir burhan olmalı; yani yazılı bir metin, bir bilgi olmalı ki onu okuyup ilmen bilebilesin. Yazılı bir metin, bir bilgi olmadan onu ilmen bilemezsin. Ve Allah bu ilmini öyle her zaman insanların sandığı gibi Tevrat levhaları gibi levhalara yazmamıştır. Ve Tevrat nüshaları, yazılı olan levhalar, dünyanın dört bir yanındaki taşlara kazınmış olan bütün yazılar Tevrat nüshasıdır ve orijinaldir; tahrip edilmemiş olan Tevrat onlardır. Ve ta Mısır piramitlerinin içindeki resimli yazılar da buna dahildir; tahrip edilmeden günümüze kadar gelmiş, çünkü taşa kazınmış. Amma insanoğlunun bunlarda ahmaklık ettiği görülünce, Rabbim bu yöntemi nesh etmiştir. Ve Kur’an kâinatta yazılıdır. Nasıl? Mesela çekirgelerde bir ayet veya bir nüsha vardır, bilmem alüminyumun içinde bir nüsha vardır, yine eşekte bir nüsha, devede bir nüsha veya ayet yazılıdır. Ve bütün hak kitaplar canlıdır; hâlâ bozulmadan kalanları vardır. Ve tahrip edilmiş olanlar, zaten bugün yine tahrif edilmiş olan bitkiler, hayvanlar olarak tezahür göstermektedir. Özü bozulmuş bir elma, tahrif olmuş bir ayeti temsil eder. Amma onun orijinal metni elimizde varsa, bozulmamış bir elma türü, çekirdeği tahrif olamamış, Allahu Teala’nın ayetlerinden bir ayeti temsil eder. Ve Kur’an kâinatta yazılıdır işte.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm.
İnne hâzâ le huve hakkul yakîn.
Ey sağdaki! (Ey iyiler zümresi) Sana selam olsun!
(Dallin veya sol ve kötüler) Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,
Ve onlar için alevli ateşe atılma vardır; su gibi kaynamak vardır.
Veya aslî vatanı ateş olmak vardır; yani ateşten bir parça olmak vardır.
Ve bunlar muhakkak ki taddirilarak, hakkal yakîn bilinir ve öğretilir.
VÂKIA Suresi 91. 92. 93. 94. 95. ayet
İngiliz İngilizcesini en iyi İngiltere’de yaşayanlar öğrenir; veya onu, bir İngiliz’le devamlı konuşanlar daha iyi öğrenir. İtalyanca böyle, Türkçe de böyle, Almanca da. Öyleyse elementlerin dilini de elementlerle konuşabilme ve yakîn bilgisine sahip olanlar bilir. O derece saf olacak ki hâlin, elementleri duyacak; sonra onların dilinden bir de anlamak, öğrenmek lazım. Mesela İngilizceyi duyarsın da, sen İngilizce bilmiyorsan, anlamazsın ne diyor onlar. Elementlerin sesini biz duysak, ne kadar bir gürültüdür o, düşünün bir. 1 cm³ bir elementin içinde binlerce o elementin atomundan var. Atom, mikroskop bazında görülebilen küçük bir parça. Öyle olunca 1 cm³ bir cam bardağın parçasındaki elementlerin sesini duysan, bir şehrin gürültüsü kadar ses duyman lazım. Amma duymuyoruz işte. Ve İsa’ya verilen yakînlik bilgisi, bunların sesini duyacak bir yakînlik. Yine Muhammed’e öyle bir yakînlik. Ve yine Allah, İbrahim’i yakacak olan ateşe:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrâhîme.
"Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol" dedik.
ENBİYA Suresi 69. ayet
Öyleyse, öyle bir yakînlik derecesi var ki, ateşle suyla konuşabiliyorsun. Ve Allah dedi ki:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.
Ve sana "Yakîn Bilgisi" gelinceye kadar, Allah’a kullukta devam et.
Ve bu ilim, Hz. İbrahim’e öğretilirken birinci defa sınandı: Yatırdı İsmail’i kesecek, Allah bıçağa "dur, kesme" dedi, bıçak kesmiyor, kesemiyor, izinsiz kesemez. Ve burada öğrenemedi. Bu sefer mancınığa bindirdiler, ateşe atıyorlar, orada da öğrenemedi. Allah diyor "Gulnâ..." "Biz dedik ki ateşe..." diyor. Yani yine İbrahim öğrenmiş olsa, Rabbimiz buyuracak ki "İbrahim dedi ki ateşe" olacak amma, öyle demiyor, "Biz dedik ki" diyor. İbrahim yine bu elementleri duyabilecek, onlarla konuşabilecek yakîn bilgisinden yoksun. Ve Ashab-ı Kehf’e öyle bir kelime öğretti ki Rabbim, onlar 300 sene sonra kalkmak istediler, ve bu bir kelime ile oldu. Ve Kur’an’da bunu, Kehf Suresi’nde nasıl anlatıyor, o kelime hakkında:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi mislihî mededâ.
De ki: "Denizler, Rabbimin kelimeleri için (kelimelerini yazmak için) mürekkep olsaydı ve onun bir mislini daha imdada (yardıma) getirmiş olsaydık bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden, denizler mutlaka tükenirdi."
KEHF Suresi 109. ayet
Ve bu sırlı kelimeyi dediğin zaman 300 senede uyusan, Allah seni uykudan kalkar gibi kaldırır. Sır bu kelimede amma, o kelime hangi kelime, hadi bil. Allah bildirmeyince bilemezsin ki, sana o yakînen bildirilmeyince bilemezsin ki. Ve onlar bir kelime öğrendiler ve bu kelime onları 300 sene sonra uyandırdı. Ve her kim akşam yatarken bu ayeti okuyup da "Rabbim, o Ashab-ı Kehf’i kaldıran kelime hatırına beni de şu saatte kaldır." derse inşallah faydasına nail olur, ve o saatte uyanır. Amma o kelime yine, o derece yakîn bilgisine ermek ile olur; yoksa bu ayet o kelime değildir, yine sadece o ayet, o kelime hatırına kullanılır. Allah’ın muradına uygunsa cevap gelir o duadan.
Ve Allah diyor ki, biz ateşe dedik ki "serin ol." Haydi sen de söyle bu kelimeyi ateşe, ben de söyleyen, ateş serin olacak mı bakalım, kimin sözüne itaat edecek? Eğer ben o yakîn ve safiyet makamına çıkmadıysam, benim "ya naru berden ve selamen" demem işe yaramaz. Hadi diyen bak, yine yakar benim elimi. Sen de bakalım, seni yakmayacak mı? Amma öyle kimseler var ki, onlar safiyet makamına çıkmış kimseler; onlar derse o kelimeyi, ateş yakmaz, bıçak kesmez. Nitekim bir tarikat vardır ki Rufailer diyorlar; onlar bedenlerine şiş sokuyor, bilmem kılıç sokuyor, bir şey olmuyor. Neden? Onlarda bir kelime var, o tılsım amma, o tılsımı da söyleyen ağız ve insanların hepsi bir değil. Amma velev ki bir çocuk olsa bile, ve bu kelime, amma elden ele verilir, dilden dile verilir; amma da, kendi tasarrufun ile kazanırsın dedik işte. Ve sana bıçak dürteler, bir şey olmazsın; hatta ta kalbine dürteler, yine bir şey olmaz. Çünkü sen tılsımlı kelimeyi biliyorsun, elementler senin sözünü dinler, ve onlar sana zarar verecek o maddeden korunurlar.
Nitekim Mehdi’yi Deccal’in kesmesi, fakat Mehdi’nin tekrar dirilmesi; çünkü o kelimeyi o biliyor. Sonra yine kesememesi, yine dirilmesi; sonunda üçüncüde dirilince, bir daha onu öldüremeyecek olması ve onun sırtının onun emri ile bakırdan ve kurşundan bir hâle dönmesi; yani elementlere emredince kesilmez bir elemente dönünce, onun gücünün bitmesi; yani onu yenemeyeceğini anlayınca umudu biter. Aynı Firavun gibi, artık "Ben ona inandım." diyecek amma biraz geç olacak. Aynı ikinci Firavun, Mehdi’nin Firavunu yani. Ve orada Mehdi’ye düşen tılsımlı kelime: "Şimdi mi ahmak, şimdi mi anladın?" Evet, buradan davet var: Sonun geleceği güne hazır ol; o gün senin gücünün bittiği gün. İstersen deneyin, sonunda ister inan, ister geri dur. Korkmayan sen misin, ben miyim? Bundan bakalım haydi çağrı, davete buyur, dene; ya sen ya ben, aslar kimdeyse o kazanır. Ve varsa kesilmeye razı olacak başka bir Mehdi adayı çıksın, hadi onunla savaşın. Varsa öyle, onun önünde kesilmekten korkmayacak bir yiğit Mehdi, ben ona öncelik veririm; hadi gitsin yatsın kesilmeye. Ve benim atam İsmail varken, benim korkum yok; onu kesmeyen bıçak beni de kesmez. Amma ne zaman onu da Rabbim bilir. Sen o tılsımı bilmezsin, amma o kelime bana ben oraya yatmadan gelcektir. Şimdi boşuna hafızamda arama yok; o safiye bilgisi elin ateşe düşmeden gelir, İbrahim ateşe düşmeden hemen önce gelir. Senin işin bitip mancınığı fırlatınca, ben senin elinden çıkınca, fırsat bana geçince... Varsa o sesi duyabileceğini başka iddia eden, buyursun önden, buyursun.
İnsan kendisinin olmayan lokmayı yiyemez, dedik çok önceki vaazlarımızda. Ve bunu şimdi şöyle açıklayacağız: Mesela Toyota marka bir arabanın tekeri, koca teker bile Renault arabaya takmaya kalksan uymuyor. Yani teker mi teker, cant mı cant; amma o Toyota için, diğeri Renault için. Öyle olunca, Allah’ın, senin bedenini oluştursun diye halk ettiği bir lokmayı, başkası yiyemez; sen de başkasının bedeni olacak lokmayı yiyemezsin. Ve yine istisnai durum: İsa Efendimiz son yemekte ortadaki ekmeği böldü, ve dedi: "Bu benim etim, yiyin." dedi. Sonra şerbet vardı, vişne şerbeti; "Bu da benim kanım, için." dedi. Yani o, o elementlerin kendini oluşturacak olan parçalar olduğunu biliyordu. Fakat onları o, havarilerine yedirdi, ve o havarileri olarak hayat sürdü, misyonunu tamam etti. Ve Hristiyanlık diye bir din, dünyada ikinci büyük din oldu. Ve onlar yine onun lokmalarını, onun müsaadesi ile yediler. Amma dedi: "Sofradakilerden yanınızda, evinize götürmeyin bundan." dedi. Alıp gidenler domuz suretine çarpıldılar.
İş ehlinde güzel, doktorluk doktor bilgisi olanda güzel. Sen hiç tedavi olmak için baytarın önüne yatar mısın, ameliyat etsin diye? Belki zorda kalırsan olur amma, ne kadar güvenebilirsin ona? Çünkü doktor başka, baytar başka değil mi? Yine doktoru alıp gelip ona, "Hadi bana İstanbul Köprüsü yap." denir mi? O mühendisin işi ve görevi. Ve safiye makamına çıkmayan ve sır saklayamayan birisine bu kelimeler öğretilmez. Ve Hz. Süleyman, Belkıs’ın veya Balkız’ın tahtını getiren o "Asaf bin Berhiya" da işte safiyye makamına çıkmış olan bir Allah adamıydı ki, ona ilahi kelimeler öğretilmişti. Öyle bir kelime ki, onunla bir yerden bir yere gidebilme, veya bir yerdekini başka yere taşıyabilmek için bir tılsımlı kelime. Ve eğer seni elementlere komutan tayin ederlerse, bir komutan bir orduya isterse "Suya dal" der, hepsi suya dalar; "Çık" der, çıkarlar değil mi? Öyle sokaktan geçen biri askere "Yat" deyince mi asker yatar, yoksa komutanı tanıyıp "Komutan" deyince mi yere yatar? Öyleyse, işte elementlere emredebilme yetkisi olan bir zât-ı muhterem de "Gel buraya" deyince, ağaç kökleriyle çıkar gelir. Ve Muhammed’de oldu mu? Oldu. Hacet-i def-i iyesini yapacağı zaman ağaçlara "Gel buraya, beni sakla." diyordu; hacet edesiye gelip ona gelertili olurlardı.
Ve hakkal yakîn derecesindeki bir yakîn bilgisi, ateşin yaktığını, gerekince ekmek pişirdiğini, ve suyun gerekince hayat enerjisi olduğunu, ve amma bazen de, zaman gelip de katil olup, boğup adam öldürdüğünü bilmek derecesinde kalır.
Ondan daha üstün bir yakîn bilgisi var ki, işte ateşe "Serin ve selamet ol" diyebilme derecesi, bıçağa "Kesme" diyebilme derecesi. Ve o makama tasavvuf ehli, nefs-i safiye diyor. Neden bu, ihsan makamından önce gelmesine rağmen, amma ihsan makamından sonra anlatıldı diyenler olacaktır? Çünkü hakkal yakîn olmadan önce, o ateşe "Yakma" demek lazımdır; yoksa hakkal yakîn bilince, ateşin içine düşünce ateşe "Yakma" dersen, senin ya tamamını, ya yarını yakmış olur. Öyle olunca, önce olmasına rağmen, sonda olan demektir. Ve vaktinden önce gelen demektir. Ve geçen hafta yazdık, bize füyûzat geldi, ve dedi ki: "Zararın neresinden dönersen kârdır." Ve bunu ben hakkal yakîn bilince değil, yani zarara uğradıktan sonra gelse idi, bana faydası ne olacaktı ki zaten? O öyle ki, sen ateşe düşmeden önce gelen bir bilgidir, bir füyûzattır, ilimdir, bilgi ve sırlı ayet ve kelimedir.
Komutan olmayan birisinin emrine askerler itaat edip uymazlar değil mi? Öyle olunca zamanın imamı Mehdi’yi, yer gök ehli bilir, ve ona uyarlar; amma insanların ahmakları onun imam ve komutan olduğunu bilmezler. İnsanlardan sadece seçkin olanlar onu tanır, bilirler. Ve o yüzden o ağaca emretse ağaç itaat eder, ve suya dese su itaat eder. Amma işte kâfir Deccal anti uygulaması yapıyor, ve tersine çeviriyor işte.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
İz evâl fityetu ilâl kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ raşedâ.
Kehf Ashabı’na dediler ki: "Rabbinizden size rahmet olarak gelen Raşid’in emriyle diriler olun."
Ve sen de bakalım, bu kelimeleri bir de ben diyen, o ayeti ölüler dirilecek mi? Dirilmez. Çünkü sen o Raşid değilsin, sen o İsa değilsin ki dirilsin. Ve komutan kimse elementler ona uyar, itaat ederler. Velhasıl kelam.
Ve element dilini bilmek işte, ilk basamakta "ti ve anti" olarak başlar. Yani İsrafil borusu "tatüüü veya taaa ve tiii veya tüüüü" veya horoz dili "ü’ üürü’ üüüüüü" ne demek peki, bilen var mı? Hangi dil bu, ne komut veriyor bu dil acaba, diyen var mı? Neden böyle ötüyor horoz, demek yok mu? Yine dolunay olunca kurtlar "wuuuuuuuuu" derler; ne komut veriyor acaba? Yani Allah’ın kelimelerini yazacak mürekkep denizler dolusu olsa, onun kelimelerini yazıp bitiremez, diyor Rabbim. Çünkü kedi dili, köpek dili, karınca dili, bakteri dili, inek dili, aslan dili, fok balığı dili... Hangi birini yazacaksın, anlayacaksın? İngilizce bilen, bir de kendi dilini bilen, iki dil biliyorum diye övünüyor.
Ey insan, sen bilmez misin?
Allah’ın binlerce yarattığı hayvanı, börtüsü böceği, elementi, yaprağı, bitkisi, ağacı, çekirdeği, gezegenleri, yıldızları, melekleri, ceberrut ve lahut âlemindekiler varken, bunlara birbirleriyle anlaşabileceği birer dil veren Rabbinin üstünlüğünü unutur da, iki dil bilene üstünlük yüklüyorsun. Ey insanoğlu, sana kim öğretti bu dilleri? Köpek, köpekçeyi nereden öğrendi, demek yok mu? Kedi, kedi dilini nereden öğrendi, demek yok mu? Bunun bir kitabı da okulu da yok; nereden öğreniyor bunlar, demek yok mu ey insanoğlu? "Köpeğimi bu sene ilkokula gönderdim, okumasını öğrendi." diyen var mı? Köpek kendi dilini otomatik bilir, ama insan dilini de bilir, fakat konuşmaz, sadece. "Dab daba rab" ne demek acaba, değil mi? Yani musiki. Yine mesela "şip şibidi şip" ne demek, yağmur ne diyor acaba, diyen var mı? "Kappudu kappudu kappudu kap" atın nalı ne diyor acaba, demek yok mu?
Hz. Yunus Efendimiz, Derviş Yunus bu makama eren biri, ne diyor: "Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır?" "Ne inilersin dertli dolap?" Hz. İsa ise, onun, o çiçeğin annesi kim, babası kim bilen bir makam; bir üst makam. Bu, kimin cibilliyatı bilebilen bir makam. Onu kim yiyecek de, onda lokma olacak, hücre olacak, biliyor. Ve öyle olunca, sen senin olacak lokmayı yiyebilir, nefesi alabilirsin. Ve bagaja, dozere, tanka takılacak vidayı radyoya takamazsın azizim; olmaz, olmaaaaz. Ahmak olmak lazım; 36’lık bir vidayı küçücük radyoya takmaya kalkmak delilik değil de ne o zaman? Ey kâfir Deccal, sen senin olmayan makama eremezsin. O makam Mehdi’nin ise, sen elli defa uğraş, senin olmaz. Sen senin olan lokmaya nasipdar olabilirsin ancak. Sen bilmez misin?
Ve Mehdilik de öyle ismini Mehdi koymakla, babasının ismini Abdullah koymakla, bilmem Suriye’de Şam’da namaz kılmamakla olmaz.
Onu yerdekiler de bilir, göktekiler de bilirken, ey kendi bilmez, ahmak çakma Mehdiler, yok olun şimdi, kaybolun şimdi. Daha Derviş Yunus derecesine ermemiş birinin Mehdiliğe kalkması ancak DANGILLIKTIR.
::::::
Hz. Hatice’nin ümmetin annesi olduğunu söylediğimiz için, bizi yine yalancı çıkarmaya kalkanlar oldu. Ve bunu bu hafta şu satırlarla anlatıp ispat edip cevaplayacağız:
Herkesin bir cibilliyatı olan hayvan cinsinden sıfatı vardır, ve o hayvanın özelliklerinden taşır o kimse. Ve Hatice’nin ümmetin annesi olması; yani mesela karıncalarda bir tane anne vardır, anne karınca bütün karıncaların annesidir. Tabiatta örneği var mı? Var. Yine arılarda da aynıdır durum. Ve Meryem’in, Mehdi’nin yani İsa’nın annesi olması, ve gelecekten gelen çocuğun annesi olması demek ise, yani bütün Mehdi çocuklarının annesi demek olur. Ve yine Meryem, fakir Meryem, çocuğunu öyle saraylarda büyütmedi İsa’yı; deneleri harmana götüren arabalardan dökülen buğday başaklarını toplayarak büyüttü. Ey Mehdi çocuklarının anneleri, öyle "Mehdi’ye bu çocuklara bakmıyorsun." diye saray saltanat beklemeyin. Yani anne karınca Meryem, başak toplayarak büyüttüyse, İsa Ruhullah olmasına rağmen, Allah’ın en fakir kulu olan İsa, Allah katında en zenginlerden birisi. Ve yine Ali Ağaoğlu ile Özyılmazel konusu; onun bu konuyu yanlış anlayıp yanlış lanse etmesi yüzünden... Ve çok eşli hayvanlar belli, tek eşliler de belli. Ve Süleyman Aleyhisselam’ın 300 eşi olması, öyle belki sizin bildiğiniz gibi değil. Bir kadını alıp boşarsan, istersen böyle 300 değil 3000 kadınla evlen, boşan; var mı şeriata aykırı bir durum? Yok. O zaman, onun 300 karısı olması, bir anda hareminde 300 kadın tutmuş olmayabilir değil mi? Bunun versiyonları çok. Ve bir çiftlikte bir tane sağlam salma erkek at varsa, o bütün dişileri döller ki, arı diri ve soylu bir at soyu olsun diye değil mi? Çünkü o at gerçek soydur, gerçek erkektir; onun döllemesi, doğacak bütün yeni bebe atların arı diri ırk at olması içindir değil mi? Yine çiftlikte bir koç bütün çiftliğin koyunlarını döller; damızlık koç odur çünkü. Ve böyle olunca karışık ırk olmaz, arı diri ırk olur yine. Ve böyle olunca tek eşli hayvanlar da bellidir ve onlar da tek eşliliği korurlar.
Ve tabiatta örnekleri var.
"Saf" kelimesi nerede geçiyor? Mesela "saf kan at", "saf ırk". Safiye, yani saf ırk demektir. Yani o makama ancak saf ırk olan kimseler ulaşabilir. Hitler köpeği kendisini saf ırk sanıyordu, ahmak. Yani Alman iti doberman saf ırk diyordu. Yani ahmak, dünyada bir doberman köpeği yok. Ve herkes doberman köpeği olacak diye bir hukuk olmaz. Herkes köpek olursa, kedi ne olacak, yahut balık ne olacak, kuş ne olacak? Ve diğerlerini yok edip dünyayı tek ırk yapma projesi, böyle ahmak birinin aklı olabilir zaten. Dangillarin başkumutanı, onun ardından gidenler de zaten doppel dangıl demek. Yani dünyada at ayrı bir soy, aslan ayrı bir soy, kedi ayrı bir soy, ve hepsinin arı diri ırkı vardır. Amma bozdular ve artık öyle bir arı ırk yok denecek kadar az. Çünkü elma bozulunca, oynanınca, nerede bulacan artık gerçek elmayı? Yok bir de, olanları da öldürtüyorlar varsa. Tavuk gribi dediler, gerçek tavukları itlaf ettirdiler, ve herkese bozuk ırk tavuk sattılar. Artık yok ki gerçek tavuk; kaldıysa birkaç bilinmeyen köyde kaldı belki. Ve bu aynı sistem ile domates fiyatını bir düşürdüler, adam satsa da para etmiyor, kamyonlarca domates çöpe döküldü, ertesi sene de ekmediler, domates tohumu kayboldu, sonra kendileri bozuk domates soyunu sürdüler piyasaya. Artık gerçek, arı diri domates kalmadı yani. Ve böylece bunlar, işte itler ve Hitler aklı ile, bütün diğer soyları bozdular, ve kendi soylarını arı ırk kabul ettirmek için diğerini bozdular. Ve onlar kendileri bu bozuklardan yemezler zaten; sen, ben ucuz diye alabilip yiyebiliyoruz; kendileri iyisini yiyorlar. Bunların sana banı yok onlardan. Ve işte Mehdi bunların çarkına çomak sokan oluyor. Öyle yapıyorlar falan; sırrını ortaya koyuyor, böyle yapıyorlar, onu da açıklıyor. Ve onların işine de gelmiyor; ve bize rakip sahte Mehdiler icat etti (:::) gavur.
Amma sahteler aslına rücu ettirir. Senin yaptığın sahte domatesler, artık bizim gerçek domatesi aramamız gerektiğini öğrettiyse, senin o türettiğin sahte Mehdiler de, insanların gerçek Mehdi’yi arayıp seçmesine sebep olacaktır zaten. Teşekkürler, bu hizmetine bilmeden yaptığın hizmetin için.
Rabbim o arı diri soya, saf soya, saf ırka, Mehdi soyuna, Muhammed soyuna yardım etsin ki, kâfir Deccal ve ırkıyla savaşında güç kuvvet versin, onları o kâfirlere galip getirsin, âmîn.
---oOo---
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da’vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Âmîn.
Elfatiha maassalavat.
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
---OoO---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Nisan 2016 SALI
Original Kar©glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


