Marifetullah (Allah'tan İnen İlim) Nedir?
(Kar©glan'ın 3 Temmuz 2017 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
E lâ ya'lemu men halak, ve huvel latîful habîr.
Meali:
Yaratan bilmez mi? O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen ve her şeyden haberdar olandır.
Sadakallahul Azîm. Mülk Suresi, 14. ayet.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnnallâhe ya'lemu gaybes semâvâti vel ard, vallâhu basîrun bimâ ta'melûn.
Meali:
Muhakkak ki Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Ve Allah yaptıklarınızı görendir.
Sadakallahul Azîm. Hucurât Suresi, 18. ayet.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve alleme Âdemel esmâe kullehâ.
Meali:
Ve Allah, Âdem'e isimlerin hepsini öğretti.
Sadakallahul Azîm. Bakara Suresi, 31. ayet.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
علماء أمتي كأنبياء بني إسرائيل
“Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail peygamberleri gibidir.”
(Hadis-i Şerif)
(Bk. Râzî, Tefsir, VIII/302; Neysâburî, Tefsir, I/264; Keşfü'l-Hafâ, II/64)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Âlimler peygamberlerin varisleridir.”
(Hadis-i Şerif, Buhârî)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Biz ilk defa tasavvuf yoluna girip, dil sorunu yüzünden ilk girdiğimiz tarik yerine, yakınımıza gelen Nakşibendi Dergâhı'nda tevbe alıp seyri ilallah yolculuğumuzda seyr ü sülûkümüze başladığımız zaman bir rüya gördük.
Meğer bu yolda yolun başında son gösterilebiliyormuş.
Hani çocuğa hamile kaldığını öğrenen kadına doğum yapacağı ayın tarihi verilir ya; yani daha baştan sona atıf yapılır, hedef belirlenir. İşte biz de buna benzer bir rüya ile rüyalandık.
Rüyamız şöyleydi:
Tarikatın büyüklerinden Yarbay Mehmet İldırar rahmetli, o zamanlar Almanya'nın Dortmund şehrinde vekildi ve sohbet veriyordu. Biz bunu duyuyor, kasetlerden sohbetlerini dinliyorduk; fakat kendisini daha görmemiştik.
Rüyamda onun dergâhına gitmişim. Dergâh, yüksek katları olan bir bina ve aynı zamanda camiymiş. Kapıdan gireceğim sırada, bulunduğum yerdeki tekkenin vekili olan diğer Mehmet Hoca kapıda belirdi.
Kapıda iki genç vardı. Ellerinde tepsiler tutuyorlardı ve tepsilerinin üzerinde anahtarlar bulunuyordu. Mehmet Hoca bir tepsiden bir avuç anahtar aldı. Ben de bana uzatılan tepsiden anahtarları aldım ve iki cebimi doldurdum.
Mehmet Hoca bana yaklaşarak, beni kandırmaya çalışır gibi:
“Sen zaten o anahtarları en sonunda bana geri teslim edeceksin. Alma, bana ver.” dedi.
Ben ise hayıflandım ve “Hadi oradan.” dercesine yoluma devam ettim ve anahtarlarımı vermedim.
Çünkü bana ikram edilen benim ve benim ehlim için; sana ikram edilen de senin için değil midir? Ben de bana ikram edileni vermedim ve katları çıkmaya başladım.
Her katın merdiven başında sofiler kapıyı açıp beni karşıladılar. Bana:
“Geri dönüşünde gördüğün ve öğrendiklerini bize de anlat, sohbet et, olur mu?” dediler.
Ben de “Tamam.” diye cevap verdim.
Bir kat, bir kat daha çıktım. Dördüncü katta Yarbay Mehmet Hoca varmış. Siyah sakallı, kısa boylu bir şekilde kapıdan girince orada oturuyor ve sohbet ediyordu.
Tam ben içeri girdiğimde benden bahsederek bir cümle söyledi. O cümle bana ait olan bir cümleydi.
Matrix filmindeki bir sahneye benzetirsek, nasıl ki bir kimse geleceğe dair bir söz söyler ve o söz yolculuğun başlangıcına vesile olursa, benim rüyamdaki bu cümle de beni bir kader yolculuğuna doğru yöneltti.
Aradan aylar, yıllar geçti. Biz her hafta veya iki haftada bir, bu yolculukta keşfen ve ilmen bildiklerimizi, öğrendiklerimizi sizlere vaaz ve sohbet olarak anlatmaya devam ettik.
Ta ki bazı kimseler bizi buna ehil ve layık görmeyip akan suyumuzu kesmeye çalışıncaya kadar.
İlim bu yolculukta Allah'tan gelir ve Allah'a gider.
Nitekim Allah, Hz. Âdem'e Rahman nedir, Rahîm nedir, Rezzak nedir ve daha nice şeyleri tafsilatıyla öğretti ki insanlık dünyada nasıl yaşayacağını ve dünyayı nasıl imar edeceğini öğrensin.
Sonra dünyaya indirildi.
Yani insan önce bir mesleği ilmen öğrenir, sonra pratik olarak uygular.
Hz. Âdem'e de insanlık ilmi ve Allah'ın isimleri, yani esma bilgisi öğretildi. Bu isimler sayesinde insan, dünyadaki hayatın nasıl sürdürüleceğini öğrendi.
Mesela bağda çapa yapmak nedir, ne işe yarar? Üzüm denen asmanın budanması, bakımının yapılması, altındaki yabani otların temizlenmesi, kökünün etrafına çukur açılarak yağmur suyunun kökünde toplanmasının sağlanması gibi bilgilerin hepsi birer ilimdir.
Bunları ilk insan nasıl bilecekti? Ona bunları bildiren ve öğreten biri olması gerekirdi.
Âdem'e ayrıca Rahmanlık, yani babalık nedir; Havva ile birleşip çocuk sahibi olduğunda babalık sorumluluğu nedir, bunlar da öğretildi.
Sonra Rablik nedir; yani terbiye eden, evlatlarını yetiştiren kimsenin görevi nedir, bunlar öğretildi.
Havva için de Rahimlik ve mürebbiyelik gibi sorumluluklar söz konusuydu.
Hâsılı, dünyada ve kâinatta yaşayabilmek için gerekli olan ilim Allah'ın esmasında gizlidir.
Her bir esma, bir ilme işaret eder.
Allah esmasını kime ne kadar öğretmişse, o kimse de o kadar ilim sahibi olur.
Biz de seyri sülûk yolculuğumuzda marifetullah ilmi, yani Allah'ı bilme ilminde Allah'ın bize bildirdiklerini sizlerle her hafta paylaşırken birden kesilme oldu.
Çünkü altın çok olup kömür gibi bol olsaydı, altının değeri kalmazdı.
Altın az ve öz olduğu için değerlidir.
Bizim yolumuzu kesen haramiler, sahte Mehdi iddiaları ve sahte hocalar yüzünden her yerde kendisini hoca ve âlim sanan kimseler çoğaldı. Böyle olunca gerçek ilim ile taklit birbirine karıştı.
Biz de bir müddet çekildik ki gerçek olan ile sahte olan daha iyi ayırt edilsin.
Biz çekilince suyu kurumuş bir nehre döndüğünüzü söylemekteyiz.
Eğer bu gidişimiz de fayda etmezse, daha uzun süre çekilebiliriz. Maksadımız, hakikatin ve samimiyetin ortaya çıkmasıdır.
Marifetullah Ne Demektir?
Marifet, bilmek ve tanımak anlamlarına gelir.
Bizde “Yaptığını marifet sanma.” diye bir söz vardır. Yani bildiğini uygulamak, öğrendiğini hayata geçirmek anlamında kullanılır.
Marifetullah ise Allah'tan öğrenilen bilgiyi uygulamaya geçirmek demektir.
Rahman nedir, bunu en ince tafsilatıyla bilince Rahman isminin tecellilerini anlamaya çalışmak; Rahîm nedir, Rezzak nedir, Şâfî nedir ve şifa nedir bilince bunları hayatta tatbik etmeye çalışmak gibi...
Allah ve esma bilgisini uygulamaya geçirmek, benim anlayışıma göre marifetullahtır.
Yani sadece bildiklerin marifet değildir. Bildiklerinden bir netice çıkarıp onu hayata geçirmen marifet olarak ifade edilir.
Ve Her Şey O'ndan Çıkıp Yine O'na Döner.
Çeşmede akan su çeşmenin değildir. Nehirde akan su da nehrin değildir. Su akar ve geçer. Su kesilince nehir de çeşme de akamaz.
İlim ise Allah'tandır.
Yağmur yağar, küçük ırmaklar oluşur. Irmaklar çaylara, çaylar daha büyük akarsulara, nehirler göllere ve denizlere, denizler de okyanuslara ulaşır.
Sonra okyanustaki suyun bir kısmı buharlaşır ve dağlarda, çayırlarda, ovalarda yeniden yağmur olur.
İlim de buna benzer şekilde Allah'tan gelir ve tekrar Allah'a döner.
Kalpten çıkan kanın dolaşıp tekrar kalbe dönmesi gibi, Allah'tan gelen ilim de sonunda yine Allah'a döner.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu kulli şey'in ve ileyhi turceûn.
Meali:
İşte O, Sübhan'dır. Her şeyin melekûtu, yani mülkü ve hükümranlığı O'nun elindedir. Ve her şey O'ndan çıkıp yine O'na döner.
Sadakallahul Azîm. Yâsîn Suresi, 83. ayet.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنتَ وَلِيِّي فِي الدُّنُيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Rabbi kad âteytenî minel mulki ve allemtenî min te'vîlil ehâdîs, fâtıras semâvâti vel ardı ente veliyyî fîd-dünyâ vel âhireti, teveffenî muslimen ve elhıknî bis-sâlihîn.
Meali:
“Rabbim! Bana mülk verdin ve olayların, sözlerin ve rüyaların tevîlini, yani yorumunu bana öğrettin. Semaları ve yeryüzünü yaratan Sensin. Sen benim dünyada ve ahirette velîmsin. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler arasına kat.”
Sadakallahul Azîm. Yûsuf Suresi, 101. ayet.
Peki, bu ayet bana da bir şeyler demiyor mu?
Rüya ile başladığımız seyri sülûk yolunda, sonra keşfen bildiklerimizi hayata geçirmek ve olayları yorumlamakla ben de bazı şeyleri anlamaya çalışmadım mı?
“Zararın neresinden dönersen kârdır.” sözüyle anlatıldığı gibi, insan yaşadıklarından ders çıkarmalıdır.
Ben de bildiklerimi sizlere anlattıysam ve sizlerin de bunlardan nasiplenmesini istediysem, bunun yanlış anlaşılmasını istemem.
Benim maksadım, öğrendiğim ve tecrübe ettiğim şeyleri paylaşmaktır.
Neydi O “Zararın Neresinden Dönersen Kârdır” Sözü?
Biz mülhime nefis makamına çıkıp ilk defa hafif hafif ilhamlandığımız zamanlardan bir hatıra anlatayım.
1994 veya 1995 seneleri olmalı. Avusturya'nın Gmünd ili, Schrems Belediyesi'nde oturuyorum. Waidhofen'de yaklaşık 20-22 kilometre uzakta bir firmaya iş başvurusu yapmak için arabayla yola çıktım.
Yaklaşık iki kilometre gittikten sonra içimden bir ses:
“Zararın neresinden dönersen kârdır.”
diyordu.
Ben de düşündüm:
“Zaten yola çıktık, yolun bir kısmını gittik. Eğer benzinden tasarruf olacaksa benzin zaten gitti.”
diyerek devam ettim.
Sonra Waidhofen kavşağına geldim. Yine aynı şekilde:
“Zararın neresinden dönersen kârdır.”
şeklinde bir ilham geldi.
Ben:
“Artık yolu yarıladık. Bunun kârı mı kaldı? Ben gidip iş başvurusu yapacağım.”
diyerek devam ettim.
Waidhofen'e vardım. Şehrin içinde Mondo Market vardı. İçeri girip bir Semmel çöreği almak için karşısına park ettim.
Park levhasına dikkat etmemişim. İçeri girdim, yaklaşık beş dakika sonra çıktım. Arabanın camında polis tarafından yazılmış 300 Schilling ceza kâğıdını gördüm.
O anda kafamda adeta bir şimşek çaktı.
“Ha! Zararın neresinden dönersen kârdır!”
sözünün ne demek olduğunu anladım.
Bize gelen ilhama dikkat etmemiş ve zarar etmiştik.
Sonra iş başvurusuna gittim. Başvurumu aldılar fakat ne aradılar ne de sordular.
Velhâsıl, benim kanaatime göre Rabbim bazı şeyleri insana ilham yoluyla fark ettirebilir. O zaman biz daha toy bir delikanlıydık ve gelen uyarıyı yeterince dikkate almamıştık.
Siz siz olun; eğer şeriata aykırı olmayan bir ilham veya iç uyarı size gelirse ve sizi zarardan uzaklaştırıyorsa, üzerinde düşünün.
Kar©glan Raşit Tunca — 1994 veya 1995, Avusturya Waidhofen Thaya Hatırası
Nakşî büyükleri “Yolumuz sohbet yoludur.” demişlerdir.
Bizim yolumuzda hem zikir hem de sohbet vardır.
Bazen insan, çevresindeki kişileri gözlemleyerek bazı güzel davranışları öğrenir. Bir kimse sakal bırakır, başkası görür ve o da sakal bırakır. Bir kimse güzel bir davranışta bulunur, onu gören de örnek alabilir.
Fakat bizim yolumuz yalnızca görünüşten ibaret değildir.
Konuşma, kelam etme, vaaz ve nasihat etme yoludur.
Nasihat eden Lokman yoludur.
Hz. İsa gibi şifa verme anlayışını, Rahman ve Rahîm isimlerini, Rezzak ismini, ilmiyle amel etmeyi ve ilmel yakin, aynel yakin, hakkal yakin anlayışını öğrenme yoludur.
Yine yeni keşfettiğimizi düşündüğümüz bir ilimden söz edelim.
Mesela Allah'ın isimlerinden biri “Mümît”tir. Mümît, öldüren ve ölümü yaratan anlamında Allah'ın isimlerindendir.
Kur'an'da şöyle buyurulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe salli li rabbike venhar.
Meali:
“Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”
Sadakallahul Azîm. Kevser Suresi, 2. ayet.
Buradan hareketle benim tasavvufî yorumum şudur: İnsan Allah'ın isimlerini sadece dil ile zikretmekle kalmayıp, o isimlerin işaret ettiği hakikatleri anlamaya ve hayatında görmeye çalışmalıdır.
Peygamber Efendimizin kendi kurbanını kestiği rivayetleri de vardır.
Bunun yanında Bektaşî büyükleri hakkında anlatılan bazı menkıbelerde ölüm ve dönüş ile ilgili çeşitli hikâyeler nakledilir. Bunları da birer tasavvufî hikmet ve menkıbe olarak değerlendirmek gerekir.
“Yâ Evvel, Yâ Âhir, Yâ Zâhir, Yâ Bâtın” zikri de Allah'ın isimlerinin farklı tecellilerini düşünmeye vesile olur.
Gelecekten geçmişe, geçmişten geleceğe yolculuk gibi anlatımlar da benim tasavvufî düşüncem içerisinde çeşitli hikmetleri ifade etmektedir.
---
Bir kısım Kureyşli, Medine'deki Yahudi bilginlerine müracaat ederek Hz. Peygamber'e sormak üzere zor sorular hazırlamalarını istediler.
Onlar da üç soru hazırladılar:
Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruhun mahiyeti.
Hz. Peygamber'e sorular sorulunca:
“Size yarın cevap vereyim.”
buyurdu.
Ancak bunu söylerken “İnşallah” demeyi unuttu.
Bu sebeple bir müddet vahiy gelmedi.
Bu olayda ümmete, gelecekte yapılacak bir iş için “İnşallah” demenin gerekliliği konusunda büyük bir ders vardır.
Daha sonra gelen ayetlerle sorulara cevaplar verildi.
İnananlar da bu olaydan ders alarak bir şeyi yapacağına söz verirken “İnşallah” demeyi ihmal etmemeyi prensip edindiler.
Biz de Kar©glan'ın 30 Nisan 2017 tarihli vaazından sonra bir müddet yeni vaaz etmedik ve bunun sebebini daha önce yazdık.
Bu süre içerisinde çeşitli olaylar yaşandı.
İnsan bazen böyle imtihanlardan geçer. Kimin haklı, kimin haksız olduğunun nihai hükmünü ise Allah bilir.
Muhyî ve Mümît
Yine zikrimizde Muhyî ile birlikte Mümît'i okuruz.
Muhyî ismi Kur'an'da çeşitli ayetlerde diriltme anlamıyla geçmektedir. Rabbimiz Rum Suresi'nde şöyle buyuruyor:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fenzur ilâ âsâri rahmetillâhi keyfe yuhyil arda ba'de mevtihâ, inne zâlike le muhyil mevtâ, ve huve alâ kulli şey'in kadîr.
Meali:
“Allah'ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
Sadakallahul Azîm. Rûm Suresi, 50. ayet.
Allah'ın diriltme yöntemlerinden birisini yeryüzünde açıkça görüyoruz.
Kıştan sonra bahar gelir ve ölü gibi görünen yeryüzü yeniden canlanır.
Kur'an bunu bir misal olarak verir.
Hayata geçmenin yollarından birisi de bitki olarak yeniden canlanmaktır.
Tohum ekmek, dikmek, yetiştirmek ve üretmek, benim anlayışıma göre Muhyî ismini tefekkür etmeye vesile olabilir.
Peygamber Efendimizin:
“Kıyamet kopuyor olsa bile elinizdeki hurma fidanını dikin.”
anlamındaki hadisi de insanı üretmekten ve hayırlı iş yapmaktan vazgeçmemeye teşvik eder.
İnsanın yaptığı iyiliklerin ve kötülüklerin de hayatında karşılıkları olduğunu düşünmek gerekir.
Ancak insanların başka canlılara dönüşeceği şeklindeki bazı anlatımlar, benim burada yaptığım tasavvufî ve sembolik bir tefekkürdür; bunu kesin bir dinî hüküm olarak değerlendirmemek gerekir.
Âdem'e Esma'nın Öğretilmesi
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve alleme Âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sâdikîn. Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.
Meali:
Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere göstererek:
“Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin.”
dedi.
Melekler:
“Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen her şeyi hakkıyla bilen, hikmet sahibi olansın.”
dediler.
Bu ayet, insanın bilgisinin Allah'ın öğretmesiyle meydana geldiğini gösterir.
Peygamber Efendimize nispet edilen:
“Nefsini bilen Rabbini bilir.”
sözü de bu ayetin tasavvufî açıdan yapılan bir açıklaması olarak değerlendirilebilir.
Hamd Yani “Elhamdü” Tefsiri
Verdiğine de vermediğine de teşekkür edebilmek...
Neden her gün beş vakit, haftanın yedi günü ve senenin 365 günü “Elhamdülillah” deriz?
Verdiğine şükretmek kolaydır.
Fakat vermediğine de teşekkür etmek gerekir.
Çünkü öyle durumlar vardır ki insan:
“İstedim, vermedi. Ya verseydi şimdi halim nice olurdu?”
diyebilir.
Mustafa Hoca'nın anlattığı bir misal vardı:
Bir adam uçakla yolculuk edecektir. Fakat yolda bir kaza meydana gelir ve uçağa binemez. O anda üzülür ve sinirlenir.
Bir süre sonra radyodan haberleri dinler ve bineceği uçağın düştüğünü, kurtulan olmadığını öğrenir.
Bu defa:
“İyi ki uçağa binmemişim.”
der.
Bu sebeple insan, kendisine verilmeyen bazı şeylerin de aslında bir rahmet olabileceğini düşünmelidir.
Bizim yaşadığımız bir olayda da buna benzer bir tecrübe yaşadık.
Eğer Bir İşinde Önüne Bir Engel Çıktıysa, O İşten Vazgeçmeyi Düşün; Belki de O Senin İçin Hayırlı Değildir.
1999 senesinde Avusturya'da yaklaşık bir buçuk yıllık kazancımı tasarruf ederek yaklaşık 200.000 Schilling biriktirmiştim.
Bir süre sonra bu parayı Türkiye'ye gönderdim.
Memlekete gittiğimizde çeşitli finans kurumlarını araştırmaya başladık.
Bir kuruma para yatırma düşüncesi oluştu.
Fakat o sırada bazı engeller çıktı. Yolda yaşadığımız bir tartışma ve ardından karşılaştığımız bir avukat sayesinde mesele büyümeden kapandı.
Biz bunu o gün için bir ikaz olarak değerlendirdik.
Fakat yine de sonunda paramızı yatırdık.
Aradan yıllar geçti ve yatırdığımız parayla ilgili büyük sıkıntılar yaşadık.
Bu olay bana şunu öğretti:
Bir işin önüne sürekli engeller çıkıyor ve iş hayırlı bir şekilde ilerlemiyorsa, insan biraz durup düşünmelidir.
Belki de Rabbimiz bizi o işten uzaklaştırmaya çalışıyordur.
Olayın Tevili ve Çıkardığımız Sonuç
Size 1999 senesinden 2012 senesine kadar başımızdan geçen bu olaydan bir “kulak küpesi” ikram etmek istedik.
Umarım sizler de bundan ders çıkarır ve karşınıza çıkan engelleri düşünmeden zorlamazsınız.
Hayırlı olan işi Cenâb-ı Mevlâ bazen kolaylaştırır.
Hayırlı olmayan işlerde ise çeşitli engeller ve tatsızlıklar ortaya çıkabilir.
Kıssa Sonu.
İşte verdiğine de şükretmek, vermediğine de teşekkür etmek anlamında hamd etmek budur.
Öyle bir anlayış sahibi olmak gerekir ki insan hem olumlu hem de olumsuz durumlarda Rabbine hamd edebilsin.
Yani gerektiğinde ilerlesin, gerektiğinde geri çekilsin; her iki durumda da Allah'ın hikmetini arayabilsin.
Elhamdülillah'ın hikmetlerinden biri de budur.
Raşidî Tarikatı Zikir Evradından Bir Bölüm
Raşidî Tarikatı'nın zikir evradında 21. sınıfa gelen sofiler için zikre ek olarak bazı okumalar yapılır.
Elemneşrah Suresi okunduktan sonra, İnnî veccehtü ayetinden önce Fatiha'dan:
“Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz.”
anlamındaki ayet 21 defa okunur.
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
Sonra Fatiha'nın kalan kısmı bir defa okunur ve İnnî veccehtü ayetiyle zikre devam edilir.
İbn Sînâ'ya Nispet Edilen Dört Sebep ve Dört Hılt Anlayışı
İbn Sînâ'ya nispet edilen klasik tıp anlayışında sağlık ve hastalık dört sınıf sebep üzerinden açıklanır.
1) Maddi sebepler:
Bunlar azalar ve vücutta dolaşan kan, safra, balgam ve sevda olarak ifade edilen dört unsurla ilgilidir.
2) Fail sebepler:
Bunlar yiyecek ve içeceklerdir. Bunların vücutta meydana getirdiği değişiklikler, hava, buharlar, dumanlar, gazlar, iklim, şehirler, oturulan evler, erkeklik, dişilik ve daha birçok etken bu sınıfa dâhil edilir.
3) Sûrî sebepler:
Bunlar insanın şekliyle ilgilidir. Bir uzvun fazla büyük veya küçük olması yahut tabiî biçimde bulunmaması bu sınıfta değerlendirilir.
4) Tamamlayıcı sebepler:
Bunlar vücuttaki kan, safra, sevda, balgam ve organların faaliyetleriyle ilgili hallerdir. Bunların kendileri sağlam olsa bile faaliyetleri bozuk olursa hastalık meydana gelebileceği kabul edilir.
İnsanın vücudundaki en hararetli şeyin ruh ve kalp olduğu, ruhun kalpte meydana gelip oradan bütün organlara yayıldığı şeklinde klasik bir anlayış vardır.
Bundan sonra hararet bakımından kan, karaciğer, böbrekler ve adaleler zikredilir.
Vücuttaki soğuk olan şeyler olarak balgam, kemik, kıllar, kıkırdaklar, beyin, yağ ve sümük sayılır.
Rutubetli olan şeyler olarak balgam, yağ, beyin, ilik, akciğer, dalak, böbrek ve adaleler zikredilir.
Kuru olan şeyler ise kıllar ve kemikler olarak ifade edilir.
1- Kan:
Kan sıcak ve rutubetli kabul edilir.
Klasik anlayışa göre kanın normalden fazla olması durumunda baş ağrısı, şişlikler, duyu organlarında tembellik, vücutta ve başta ağırlık gibi belirtilerden söz edilir.
Çaresi:
Klasik tıp kaynaklarında ekşi nar, ekşi meyve suları ve sirkeli gıdalar gibi yiyecekler tavsiye edilmiştir.
2- Safra:
Safra sıcak ve kuru kabul edilir.
Klasik anlayışta fazla safra ile baş ağrısı, migren, uykusuzluk, nabız yükselmesi, sararma, ağızda acılık ve benzeri belirtiler arasında ilişki kurulmuştur.
Çaresi:
Soğuk ve rutubetli kabul edilen gıdalarla birlikte şeker, keçi yağı, arpa suyu ve ekmeği, hıyar, karpuz ve demirhindi şerbeti gibi yiyecekler zikredilmiştir.
3- Balgam:
Balgam soğuk ve rutubetli kabul edilir.
Klasik anlayışta balgamın artmasıyla çeşitli bedensel belirtiler arasında ilişki kurulmuştur.
Çaresi:
Bal, zencefil, günlük, mesteki, karabiber, deve sütü, susam, mısır ve sıcak-kuru kabul edilen bazı gıdalar zikredilmiştir.
4- Sevda:
Sevda soğuk ve kuru kabul edilir.
Klasik anlayışta sevdanın artmasıyla durgunluk, uyku bozukluğu, susuzluk, vesvese, sıkıntı, keder ve çeşitli belirtiler arasında ilişki kurulmuştur.
Çaresi:
Bal şerbeti, zencefil, karabiber, mesteki, şekerli süt, tereyağı, pırasa ve koyun sütü gibi gıdalar zikredilmiştir.
Bu bölümün, günümüz tıbbının teşhis ve tedavi anlayışından farklı olan klasik tıp yaklaşımını anlattığını özellikle belirtmek gerekir.
---
İşte zikirimize devam eden sofilerde, benim tasavvufî anlayışıma göre, bazı kötü hâl ve ahlaklardan kurtulmaya yönelik çalışmalar yapılır.
21. sınıfta yukarıda yazdığımız “İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn” ayetinin zikrine devam edilir.
Benim anlatımımda bu çalışma, insanın iç dünyasını temizlemesi ve kötü alışkanlıklardan uzaklaşması amacıyla yapılan bir tasavvufî eğitim olarak değerlendirilmelidir.
Zikir esnasında bedende çeşitli değişiklikler hissedilebilir. Ancak bunların her kişide aynı şekilde gerçekleşeceğini veya bunların tıbbî olarak belirli bir hastalığın kesin göstergesi olduğunu söylemek doğru olmaz.
Zikir, tasavvuf yolunda kişinin kendi nefsini terbiye etmesine ve Allah'ı daha çok hatırlamasına vesile olan bir ibadettir.
Bazı kimseler:
“Bunların dinde yeri yoktur, bunlar batıldır.”
diyebilir.
Benim cevabım şudur:
Bu dünyada insanın yaptığı birçok iş, tecrübe ve araştırma yoluyla öğrenilmiştir.
Buğday nasıl ekilir, nasıl biçilir, nasıl sulanır, sonra nasıl öğütülür ve nasıl ekmek yapılır?
Bunların bütün ayrıntıları Kur'an'da yazıyor mu?
Hayır.
Fakat insan bunları yaşayarak, deneyerek ve araştırarak öğrenmiştir.
Aynı şekilde tıp da zaman içerisinde gelişmiştir.
Bir doktor bazı gıdaların insan vücuduna faydalı olduğunu araştırmalarla öğrenebilir ve tavsiye edebilir.
Bu bilgi, Peygamber Efendimizin zamanında bulunmadığı için otomatik olarak değersiz sayılmaz.
Patates de Peygamber Efendimizin zamanında Arabistan'da bilinen bir yiyecek değildi. Daha sonra dünyaya yayıldı.
Peygamberimiz yemedi diye patates yemeyi haram veya bid'at sayamayız.
Demek ki her yeni şeyin değerlendirilmesinde fayda, zarar, dinin temel hükümleri ve insan tecrübesi birlikte düşünülmelidir.
Zikir konusunda da benim anlayışım budur.
Her âlim veya mürşid, kendi uyguladığı zikrin insan üzerindeki etkilerini zaman içerisinde gözlemleyebilir.
Biz de yolumuzdan ve arkamızdan gelecek olanlara öğrendiklerimizi aktarmaya çalışıyoruz.
Muharref Kitaplar Meselesi: İncil ve Tevrat'ın Tahrif Edildiğine İnanmak
Burada önemli bir mesele üzerinde durmak istiyorum.
Kur'an'ın toplanması ve kitap hâline getirilmesi de bir süreç içerisinde gerçekleşmiştir.
Hz. Peygamber'in vefatından sonra ayetler bir araya getirilmiş ve Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde mushafın korunması ve çoğaltılması konusunda çalışmalar yapılmıştır.
Daha sonra Kur'an hafızlar tarafından ezberlenerek ve yazılarak nesilden nesile aktarılmıştır.
Buradan hareketle şunu soruyorum:
Hz. İsa'nın getirdiği vahiy ve onun havarileri tarafından aktarılan bilgiler konusunda da tarihî süreci dikkate almak gerekmez mi?
Hz. İsa'nın kalbine doğan vahiy ve ilhamları kendi havarilerine aktardığı, onların da bunları insanlara ulaştırdığı kabul edilir.
Aynı şekilde Hz. Musa'ya verilen Tevrat'ın da bir vahiy süreci vardır.
Dolayısıyla diğer peygamberlerin getirdiği vahiyleri anlamaya çalışırken, onların da kendi dönemlerindeki aktarım süreçlerini dikkate almak gerekir.
Ben burada farklı din mensuplarını küçümsemek yerine, vahiylerin insanlara nasıl ulaştığı meselesini düşünmeye çalışıyorum.
Herkesin kendi anlayışının ve inancının bulunduğu bir dünyada, insan öncelikle kendi inancını doğru yaşamaya çalışmalı ve başkasına hakaret etmemelidir.
Kur'an'da şöyle buyurulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ
Lekum dînukum ve liye dîn.
“Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”
Kâfirûn Suresi, 6. ayet.
Bunun üzerinde şöyle bir benzetmeyle düşünelim:
Karpuz tatlı ve serinletici bir yaz meyvesidir. Üzüm de tatlıdır fakat özellikleri farklıdır.
Üzüm karpuzun yerini alamaz, karpuz da üzümün yerini alamaz.
Her şeyin kendine has özellikleri vardır.
Benim anlayışım da şudur:
Sen sen kal, ben de ben kalayım.
Ancak bu farklılıklar insanlara birbirlerine hakaret etme hakkı vermez.
Kur'an yine şöyle buyurur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
Âmener resûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî vel mu'minûn, kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulihî, lâ nuferriku beyne ehadin min rusulihî, ve kâlû semi'nâ ve ata'nâ gufrâneke rabbenâ ve ileykel masîr.
Meali:
Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de iman ettiler. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler:
“Onun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.”
Şöyle de dediler:
“İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlanma dileriz. Sonunda dönüş yalnız Sanadır.”
Bakara Suresi, 285. ayet.
Burada “Onun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.” buyuruluyor.
Müslüman, Hz. Musa'yı, Hz. İsa'yı, Hz. Muhammed'i ve diğer peygamberleri Allah'ın peygamberleri olarak kabul eder.
Benim üzerinde durduğum nokta da budur.
Vahyin nasıl geldiğini ve peygamberlerin bunu ümmetlerine nasıl aktardığını araştırırken, farklı peygamberlerin hayatlarını birbirine düşman gibi göstermemek gerekir.
Bu dinler gökten bir sepet içerisinde hazır bir kitap olarak inmedi.
Vahiy peygamberlere geldi; peygamberler onu yaşadı, anlattı ve ümmetlerine aktardı.
Kur'an da Hz. Muhammed'in aldığı vahiylerin ve bunları ümmetine aktarmasının sonucunda bize ulaşmıştır.
İncil konusunda da Hz. İsa'nın tebliğ ettiği vahiylerin ve onun hayatının sonraki nesillere nasıl aktarıldığı tarihî bir meseledir.
Tevrat konusunda da aynı şekilde tarihî aktarım süreci araştırılmalıdır.
Burada benim maksadım, kimsenin dinine hakaret etmek değildir.
Maksadım, vahiylerin insanlara nasıl ulaştığını ve insanların bunları nasıl koruduğunu düşünmektir.
Rabbim, Mehdi'ye ve onun askerlerine idrak versin; iyi ile kötüyü ayırt edebilecek bir firasete, furkana ve farkındalığa kavuşmayı nasip etsin.
--oOo---
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
“Allah'ım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfiruke ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 3 Temmuz 2017 Pazartesi
Original Kar © glan
Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca


