Konu Değerlendirmesi:
  • 0 Oy(lar) - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Kurani Tertil Üzeri Okumak Ne Demekdir? (Kar©glanin 01 Kasım 2017 Vaazi)
#1
Raşit Tunca icon-6 
Kur'an'ı Tertil Üzere Okumak Ne Demektir?

(Kar©glan'ın 01 Kasım 2017 Vaazı)


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ev zid aleyhi ve rettilil kur'âne tertîlâ.

Meali:

Veya onu daha arttır. Ve Kur'ân'ı anlayarak, açarak, açıklayarak güzel bir şekilde oku.

Sadakallahul Aziym — MÜZZEMMİL Suresi 4. ayet

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir."

(Hadis-i Şerif; Buhârî, Hadis no: 1775)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Bu Kur'an, hoşlanmayan için gayet zordur. Ona ısınana ise gayet kolay gelir. Hadisime (söz ve davranışlarıma) gelince, hoşlanmayan için gayet zor, tâbi olan içinse gayet kolaydır. Bir kimse benim hadisimi dinler, hemen hıfz eder ve tatbik ederse mahşerde Kur'an ile haşrolur. Hadis'ime ehemmiyet vermeyen ise Kur'an'ı hor görmüş olur. Kim de Kur'an'ı hor görürse dünya ve ahirette hüsrana uğrar."

(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 1330-7)

"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."

Yolculuğumuza başlıyoruz:

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Kur'an'ı öğrenin, okuyun ve kolayınıza gelen yerleri okuyun. Muhammed'in (s.a.v.) nefsi yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, onun unutulup gitmesi, bağlı devenin ipinden kurtulmasından daha çabuk olur. Öğrenin, bilin ki, kim bir gecede (veya bir gün içerisinde) 50 ayet okursa, o, gafiller listesine yazılmaz. Kim gecede 100 ayet okursa, âbidler arasına yazılır. Kim gecede 200 ayet okursa, ondan Kur'an davacı olmaz. Gecede 500 ila 1000 ayet okuyanlar ise, kendilerine cennette büyük makamlar ihsan edilmiş olarak sabahlar."

(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 253-13)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Bakara suresinde bir ayet vardır ki, Kur'an ayetlerinin seyyididir. Bir yerde okundu mu şeytan orada tutunamayıp mutlaka çıkar. Bu 'Ayetü'l-Kürsî'dir."

(Hadis-i Şerif; Ramuz'ül-Ehadis 300-9)


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلاَّ أُمَمٌ أَمْثَالُكُم مَّا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey'in summe ilâ rabbihim yuhşerûn.

Meali:

Esteuzubillah

Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

Sadakallahul Aziym — EN'ÂM Suresi 38. ayet

[attachment=38446]

Öyle olunca, Kur'an'ın içinde eğer her şey varsa, bu Kur'an kâinatın haritası ise, o zaman kâinatta ne varsa Kur'an'da da var demek. Amma işte Kur'an'ı sanki bir çekmeceli dolap olarak düşünürsek, onun çekmecelerinde birçok eşya var; ancak o çekmeceleri açıp da içinden çıkarınca... Ve hatta öyle ki o çekmecede mesela bir tane radyo varsa, radyonun içinde de birçok parça var. Çekmeceden radyoyu çıkarmak demek, onun içindeki birçok parçayı da görmek demek değil. Yani hatta saydam, görünür bir kabı olsa radyonun, yine radyo nasıl ve ne ile çalışır bilmeyen birisi, radyodaki parçaları görse bile ne işe yaradığını ve her bir parçanın ne görev yaptığını bilemez. Ve yine öyle ki ancak bir elektronik teknik bilgisi olan birisi o radyoyu çıkarıp baksa, ve o belki o radyoyu gerçekten anlar; ve hangi parça ne işe yarar ve ne görev yapar bilebilir belki.

Öyle olunca Rabbimiz Teâlâ da kâinata mesela arı diye bir bilgi küpü paketlemiş. Ve biz o bilgi küpü arıya bakarak birçok ilmi çözebiliriz. Amma bir arıcı bile onun ne kadar faydalı hizmetleri var bilmez; yine insanlar "Arı bal yapan canlıdır" der, bu kadar bilir. Amma bir bilim adamı onun haberleşme sistemini, onu gözetleyerek çözmüş. Ve arılar falan yerde bal özü olan yeni taze çiçekler var diye, kovandaki diğer arılara tarif etmek için işte dans ediyorlarmış. Ve en son dans biterken kuyruğunu ne yana doğru kıvırdı ise, onun matematiksel bir hesabı var; ve diyor ki, yani bilmem kuzeybatıda 10 km ilerde güzel çiçekler var, diyormuş.

Yani öyle olunca bunu incelemeyen birisi anlayabilir mi? Ve o hareketin ne manaya geldiğini araştırmayan birisi bilebilir mi? Yani işte bizim Müslümanlar: "Arı bal yapar, o zaman arı bal yapsın; balı al, tamamdır" diyor. Başka ne hünerleri var bilmiyor. Amma geçen dediğimiz "kâinata bakıp ibret alan" bu, afedersiniz, gâvur dediklerimiz, işte onları gözetleyip bu dili bile çözmüşler. Ve öyle olunca arının dilinden anlayan bir arıcı... Ve öyle olunca Hz. Süleyman hayvan dili bilirdi; peki arı dilini de biliyor muydu? Yani öyle olunca arıya diyecek ki: "Bizim evin yanında çiçekler var." Bunu demek için işte oynayacak, dans edecek ve en son kıçını şöyle bir kıvıracak ki, o taraf matematiksel bir hesapla çiçekten ne kadar uzak, o arılara haber verebilsin. Eee bak, bu gün Alman arıcı birisi televizyonda bunu açıkladı; öğrenmiş ve anlattı. Yani yeni Hz. Süleymanlar var bu çağda kardeşim. Süleyman karınca dili biliyorsa, bu Süleyman da arı dili biliyor yani.

İşte öyle olunca kâinat ve Kur'an bir bilgi hazinesi. Ve o Muhammed'e "Kur'an'ı tertil üzere oku" diyen Rab, daha ilkokul birde heceleyerek okuyan gibi "yaaaaaaa siiiiiin vel kur anil hakim" diye heceleyerek okumaktan bahsetmiyor. Tertil üzere oku derken, yani onu aç ve çekmeceden çıkar ve bak, incele, ve sonra o sana neler diyor. Ve geçen dedik, o gâvur dediklerimiz Yunus'a (balık olan Yunus'a) bakmış ve onu incelemiş; ve onun haberleşme sistemi olan "sonar sistemini" gemilerin haberleşme sistemini çözmüş ve icad etmiş. Yine yarasaya bakmış ve radar sistemini çözüp icad etmişler. Ve Kur'an'da o müminleri tarif ederken işte diyor ki Rabbimiz:


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr.

Meali:

Esteuzubillah

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, hatırlarlar (daima Allah'ı zikrederler). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru" derler.

Sadakallahul Aziym — ÂLİ İMRÂN Suresi 191. ayet

Derler ve Rabbimizin ayetlerini tertil üzere okuyup "Çekirge ne diyor, karınca ne diyor, arı ne diyor, Yunus ne diyor?" öğrenirler. Ve Rabbimizin o pakete gizlediği ilmi çözerler ve o ilmin mucidi olurlar.

Ve diyorlar ki eski mezhep imamları için: "Onlar söylenecek bütün sözleri söylemişler." Ve bugün bir olay oldu mu "Hanbelî şöyle dedi, Hanefî böyle dedi" diye o olay hakkında karar veriyorlar. Halbuki olaylar kişiye ve zamana, yere ve yöreye, yine kişinin durumuna göre ve bulunduğu ortama, ve hasta ve sağlıklı olduğuna, yine etrafında kimler olduğuna göre çok değişik sonuçlar doğuruyor. Öyle olunca bütün karnı ağrıyanlara Aspirin, bütün kafası ağrıyanlara Aspirin, bütün soğuk algınlığı olanlara Aspirin diye üniversal bir sonuç olmaz. O yüzden dinde bir konuda biri için karar verecekken "Hanbelî böyle diyor" diye hemen karara varılmaz; ve içtihad gerektirebilir o hâl belki. O yüzden bitkici Muammer Amca var; o bile diyor ki: "Herkese her bitki karışımı uymaz. Onun karnı ağrıyor, migrenden; berikinin sinüzitten. Bunların ikisine aynı ilaç olur mu hiç?" diyor.

Yani öyle olunca fıkhî bir hüküm veya Kur'an'ın bir ayetinin bir kimsede yapacağı tezahür ile diğerinin üstünde yapacağı tezahür farklıdır. O yüzden Cübbeli diyor ki: "Bir şey söylersem kaynak ile söylerim; Hanbelî dedi, Buhârî'den rivayet falan filan." Ve öyle olunca birisi sorunca "O dedi, bu dedi" olmaz. Sen karar vereceksin ey Cübbeli; sorana göre cevap vermen lazım. Yani içtihad güne ve zamana ve kişilere, toplumlara özel olur yani. Neden dört mezhep doğdu? Çünkü farklı kıtalardaki farklı insanlar için... O yüzden Hanefî'de çiziğin üstünü geçen kan abdest bozarken, Hz. Ali'nin görüşünü alan Şâfiî'ye göre çizme dolusu kan aksa abdest bozulmaz.

Kim karar verdi burada abdestin bozulmayacağına? Hz. Ali. Hz. Ali peygamber mi ki bu dinin sahibi? Hayır, o bir halife ancak; Peygamberin yerine bakan kimse. Öyleyse ne içtihad etti? "Çizme dolusu kanım aksa bile benim itikadım ve abdestim bozulmaz" dedi; yani gönlüm bulanmaz demek istedi. Amma Hanefîler "Kadına elin değdi, tahrik oldun ve abdest gitti" diyor. Ya Avrupa insanı, artık mini etekle dolaşan kızı, kadını görüyor da zerre kadar itikadı bozulmuyor; yani hemen öyle suyu falan akmıyor, aklına cinsellik gelmiyor, yani sapıklık falan düşünmüyor (hepsi değil, içinde elbet sapıklar da vardır), hemen de tahrik olmuyorlar. Peki onun için verilecek abdest hükmü ile Hanefî için yahut Ca'ferîler için aynı olur mu? Adamlar kadına çar giydiriyor; kadınının eli çıksa, eline değse abdest gider. Neden? Çünkü adamlarda kadın saklı, gizli mal. Amma Avrupa'da kadın öyle saklı mal falan değil; kadın da erkek kadar özgür bir insan. Öyle olunca kardeşim, öyle "Hanbelî dedi, Şâfiî dedi" bu devirde olmaz; olaya göre karar lazımdır, içtihad lazımdır.

Bizim bu sözümüz, kişiye özel hüküm verme hukukunu, Peygamberimizin ve bir sahabenin başından geçen şu hadise çok güzel açıklıyor yani:

Ebû Hüreyre Efendimizin tebessüm ettiği olaylardan birini şöyle anlatır:

"Allah Resûlü (s.a.v.) Mescid-i Nebevî'de iken sahabelerden biri, elini göğsüne vurup, saçını başını yolarak, büyük bir telaş içinde Allah Resûlü'nün (s.a.v.) yanına geldi.

– Yâ Resûlallah! Helak oldum. Rahmetten uzak olan karşındaki şu kişi helak oldu! diye feryat etti. Sahabiyi sakinleştirmeye çalışan Efendimiz:

– Seni helak eden nedir? Diye sordu. Sahabi:

– Ramazan orucu tutmuşken hanımıma yaklaştım, dedi. Sahabiye yanına oturmasını işaret eden Allah Resûlü (s.a.v.) onunla yakından ilgilendi:

– Bir köle azat edebilir misin?

– Hayır.

– Aralıksız iki ay oruç tutabilir misin?

– Hayır.

– Altmış fakiri doyurabilir misin?

– Hayır.

Sorulardan hiç birine olumlu cevap alamayan Allah Resûlü (s.a.v.) sahabiyi sorununu çözmeden göndermek istemiyordu. Bunun için:

– Şurada oturup bekle, buyurdu. Bir süre sonra bir başka sahabi büyük bir sepet hurma ile içeri girdi. Sepeti Allah Resûlü'nün (s.a.v.) önüne koydu. Sepeti orucu bozulan sahabiye uzatan Efendimiz:

– Şunları alıp sadaka olarak fakirlere dağıt! buyurdu. Sahabi sabrı zorlarcasına:

– Yâ Resûlallah! Bizden daha fazla fakir mi var? Vallahi şu an çok aç olduğum halde yiyecek hiçbir şeyim yok! Şu iki taşlık arasında (Medine'de) benden daha fakir biri yoktur, dedi.

Bu kadar iyilikten sonra hâlâ iyilik istemesine kızmayan Efendimiz, sahabinin sözlerini hoşgörü ile karşıladı. Hoşgörüsünü azı dişleri görülünceye kadar gülerek gösterdi. Sonra sahabiye döndü:

– Haydi, onları al! Götürüp ailene yedir, buyurdu."

(Hadis-i Şerif; Buhârî, Savm 30; Müslim, Sıyâm 81; Tirmizî, Savm 28; Ebû Dâvûd, Savm 38.)

Ve bizler İslam ve Müslümanlar grubu olarak, her ne yaparsak yapalım, her ne dua ve zikir edersek edelim, şeytan ve hizbi, ve deccal ve hizbi, bugün yaptıklarımızı ve sevaplarımızı ve zikirlerimizi ve okuduğumuz Kur'an'ı bile ters çevirmeye çalışıyor. Ve onu da matematikte "kehrwert" denen frekansı ters çevirme yöntemi ile yapıyor, dedik. Peki biz Müslümanlar olarak onun yaptıklarını ters çeviremez miyiz? Evet, belki de biz de onun yaptıklarını tersine çevirebiliriz. Çünkü halk arasında bir söz vardır ya: "Şeytana pabucunu ters giydirmek" deyimi... Nerden türemiş bu peki, bilir misiniz?

Çünkü İslam'da eve, camiye ve iyi ve faziletli yerlere girerken sağ ayak ile girilir, çıkarken de sol ayakla çıkılır. Amma şer ve pis ve necis olan yerlere girerken, yani şeytanın otağı olan pis yerlere girerken de işte bu sefer sol ayakla girilir; mesela tuvalet ve banyoya sol ayakla girilir, sağ ayakla da çıkılır. İşte bu sünnet ile biz de ona pabucunu ters giydirmiş olmaz mıyız? Yani biz de onun oralarda bize yapacağı müdahaleyi tersine çevirmiş olmaz mıyız? Yani kehrwertini almış olmaz mıyız? Elbette ki biz de onun yapacak olduklarının ve yaptıklarının kehrwertini almış oluruz; yani bunu, bu sünneti yaparak yani.

Bu işlem öyle sadece ters ayakla girmekle kalmaz. Tasavvufta işte "Terki Terk" diye bir kural vardır. Nedir o? Yani sen hep sağdan giyiyorsun, sağdan yiyorsun, sağdan giriyorsun. Amma ardına düşman taklidi seni takip ediyor. Ve senin her gün sağdan gittiğini bildiği için, ve güdümünü seni sağdan gidecek diye almış. Ve bir sünnet ve ahlak ve âdeti yaparken seni onu sağdan yapacak diye biliyor. Ve senin her zaman sağdan yaptığını terkedip de, bir defada düşmanı yanıltmak için işte soldan yapıvermeğe "Terki Terk" denilir. Ve böylece düşmanın yolunu saptırmış oluruz. Seni sağa dönecek sanırken, sen sola dönünce o şaşırır ve sağa doğru dönüp yanlış sokağa girer yani. Amma bu Terki Terk'i ancak bir defaya, iki defaya mahsus yapılır; yine o düşmanı saptırdıktan sonra yine sağdan yiyip giymeye devam edilir yani. Yani Müslümanlar da şeytan ve hizbinin ve deccal ve hizbinin yaptıklarının tersini çevirebilir. Yani neymiş o kuralın adı? Tasavvuftaki "Terki Terk". Ve demek olur ki: Sen sağdan giyme sünnetine yapıştın ve hiç bırakmıyorsun; ve demek olur ki ömründe artık soldan giymeyi terk ettin demek olur. İşte o düşmanı görünce ise, terkettiğin o soldan giyme kuralını terkedip de soldan giyivermeye "Terki Terk"; yani o önceki terkettiklerini terketmek denilir.


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu), lâ te'huzuhu sinetun ve lâ nevm, lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard, menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih ya'lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey'in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard, ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm.

Meali:

Esteuzubillah

Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O'nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O'nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (onun bilgisi ve ilmi) bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 255. ayet

Yani bu ayet gösteriyor ki: Allah, bizim yaptıklarımızı da, yapacaklarımızı da, yine Deccal ve şeytan hizbinin yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir. Öyle olunca sonuç yine Allah'ın takdirindedir; ve bizler rolleri giymişiz, sadece rolümüzü oynuyoruz. Çünkü bir senaryo ve film varsa, oynayanlar da var demek olur. Allah katında kıyamete kadar olacak olanlar oldu bitti; ve hepsini hesap edip biliyorsa o Allah ve müdahale edebiliyorsa, ve Muhammed Mirac'da gördüğü bazı hadiseleri haber verirken kıyamet alâmetleri olarak haber verdiyse, demek ki o Mirac etmekle geleceğe seyahat etti ve gelecekte olanları gördü demek olur. Ve öyleyse bundan 1400 küsur sene önce yaşamış olan Muhammed Mirac'da Mehdî vaktini gördü ve Mehdî'yi tarif ettiyse, o zaman Mirac geleceğe seyahat demek; ve gelecek ise bir üst semada demek olur. Ve öyle olunca o, o gün olacak olanları gördüyse, o zaman kıyameti de elbet gördü demek olur. Her ne kadar Cebrail sorunca "Kıyamet ne zaman?" diye, "Sorulan sorandan bilgili değil" dese de işte ona Mirac'da kıyamet de gösterildi. Ve öyle olunca Rab katında kıyamet bile olmuş bitmiş bir vâkıa; ve bizler ancak rolleri oynuyoruz demek olur. Senaryo belli; ancak Allah bizlere özgür irade vermiş, tercih hakkı tanımış. Kâfir deccal ve hizbi bunu anlamıyorlar; yani yine şeytan da bunu anlamıyor. Çünkü Allah melek diye bir şey yaratmış ve Allah'ın emrinden çıkmıyorlar, tamamen itaat hâlindeler. Ve öyle olunca onları yaratmaya gücü yeten Allah, bu sefer insan diye bir canlı yaratmış; insana ise tercih hakkı tanımış, yani özgür bırakmış ve bakıyor ne yapacaklar diye. Yine isteseydi insanoğlunu da melek gibi yaratır ve itaat dışında bir şey yapamazdı. Gücü buna yetiyor mu? Yetiyor; nice melek yaratmış. Mesela dedik: Cam gözlük icad edildi; ve cam gözlüğün, yani o maddenin tercih hakkı yok. Nasıl imal edildiyse onu yapmakla sorumlu; ne bir öne geçebilir, ne de bir geri. Bir dioptri gösterecek ise bir dioptri gösterir. Yani öyle olunca onlara tercih hakkı yok. Biz ise mesela bir fakir gördük: "Şuna yardım eden, bir ekmek veren yahut sırtına elbise giydiren" diye bir tercihte bulunabiliriz. Yani bir iyilik yapma dürtüsü var bizde. Bir de fakiri gördük ve kötülerden isek, bu sefer bir tekme savurabiliriz ona; yani dövebiliriz, kovabiliriz. Yani kötüyüz ya... Öyle olunca iyilik yapma ve kötülük yapma dürtüsü var bizde; yani tercih ve özgürlük. Ve yine iyilik ve kötülük gibi bir hâli oluşturma yetisi... Öyle olunca insan, Allah'ın bizi özgür bırakmasına şükredeceği yerde, sanki ona bir zarar verebilecekmiş gibi kötü fiillere yönelmesi ne kadar nankörlük ve gaflettir, değil mi? Sen kötü olarak, seçilmiş olan kara ve kötüler grubunu oluşturuyorsun; ancak çarkın madalyonun öbür yüzü, ayın karanlık tarafı... Yoksa bu yaptığın kötü fiillerle Allah'a senin zerre zarar ve ziyanın dokunamaz.

Ve Ayetel Kürsî'de geçen "şefaat etmek, yani birine fayda vermek veya zarar vermek, ancak Allah'ın tekelindedir" ayeti gösteriyor ki, Allah'ın müsaade ettikleri dışında kimse kimseye ne fayda verebilir, ne de zarar verebilir. Her şey Allah'ın takdiri içerisindedir. Şayet bu bir büyü ve sihir bile olsa böyledir. Ve Kur'an'da bunu şöyle izah eder:


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihra, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer'i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve le bi'se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya'lemûn.

Meali:

Esteuzubillah

Onlar Süleyman (a.s)'ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s) inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara sihri ve Babil şehrindeki iki meleğe, Harut ve Marut'a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, "Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın." demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ve de onlar, Allah'ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.

Sadakallahul Aziym — BAKARA Suresi 102. ayet

Ve yine İbn-i Abbas (r.a.) şöyle der:

"Bir gün Resulullah (s.a.v.)'ın arkasında yürüyordum. Bana dedi ki: 'Ey delikanlı, sana bazı sözler öğreteceğim. Onları koru ki Allah seni korusun. Koru ki Allah'ı yanında bulursun. İstediğin zaman Allah'tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah'tan dile. Şunu bil ki, şayet bütün ümmet sana bir yarar dokundurmak için bir araya gelseler de, Allah'ın senin için yazdığının dışında bir yarar dokunduramazlar. Aynı şekilde, sana bir zarar dokundurmak için toplansalar, Allah'ın senin için yazdığından başka bir şey dokunduramazlar. Kalemler kaldırılmış, sayfalar durulmuştur.'"

(Hadis-i Şerif; Tirmizî rivayet etmiş ve "sahih bir hadistir" demiştir.)

Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin Kerbelâ'da Yezid'in karşısında, Yezid onun kanı dökmeye karar kılınca, Hüseyin Efendimiz dedi ki: "Sen bu kötülüğü yapmakla en fazla beni, ancak dedeme kavuşturabilirsin." dedi. Yani o da zaten olacak olan olduğu ve Hz. Hüseyin'in de şehid edileceği zaten Muhammed'e haber verilmişdi. Ancak olacak olan oldu; yani sonuçta o dedesine kavuşan oldu. Daha fazla bir şey yapabilir miyim diye onun başını yerlerde tekmelediler, top oynadılar; top ordan icad edildi. Başını mızrağa taktılar, sonra dışarı sarkan dilini mızrakla oynadı. Amma sonuçta öldükten sonra ona daha fazla ne yapabilir ki? Öldü işte; daha fazla ne olabilir? Motor gittikten, öldükten sonra kaportaya olacak olanın bir önemi yok ki. Zaten mezara gömsen onu yılan çıyan yemeyecek mi? Sündüre sündüre yemeyecek mi? Ee o da çileyse, o iyileri de yiyor, kötüleri de yiyor; namaz kılanı da yiyor, kılmayanı da yiyor zaten. Temizlik yapıyor... O zaman onun kopan başına yapılanın artık o dedesine kavuştuktan sonra bir önemi yok ki. En fazla öldürdü, öldürebildi; daha ne yapacak? Yani öldürmeden de susuz koydu; deri, dermanı kesildi zaten. Daha kötü yine ne olur? Eğer cehennem ve cennet bu dünyadaysa, o zaman Hüseyin'in çektiği cehennem ne olaki? Daha bu dünyada cehennemi tattı mı, tattı. Peki Hüseyin bu kadar kötü ve zalim birimiydi ki bu çileye, bu cehennem azabına maruz kaldı demek lazım? Ve öyle demek olur ki Hz. Hüseyin, Muhammed'in parçasının (Fatma'nın) parçası demek olmaz mı? Öyle olunca Muhammed'in öyle bir günahı varmış ki cehennemlik günah; ve o günah onu işte onun parçası olan Hz. Hüseyin'de susuz koymuş. Ve boynu vurulan, Muhammed'in parçası mı? Evet, onun parçası. Öyleyse Muhammed'in de günahı var mı? Var. Çünkü ceza, günahın cezasıysa ve bu ceza Muhammed'den ikinci kopan parçaya yapılıyorsa, o zaman o ceza bir nevi Muhammed'e yapılmış olmaz mı? Öyleyse ceza bir suçun sonucudur; öyle ya da böyle öyleyse Muhammed'in de bir suçu var demek olmaz mı? Eee "Peygamberler günahtan masumdur, ismet sıfatı vardır" deniyor. Ee bu ne peki o zaman?

Ve hocalardan birisi diyor ki: "Öyle birkaç ayetle âlim falan olunmaz" diyor. Âlim diyor, Kur'an'ı ezbere bilecek, hadisleri bilecek falan filan diyor. Bu adam "Hz. Ömer nasıl oldu da halife oldu?" demiyor mu acaba? Hz. Ömer hafız falan değildi; ve Muhammed'den duyamadığı hadisler de vardı elbet, o yokken söylenenler. Ve Hz. Ömer'e sormuşlar: "Sen niye Kur'an'ı ezberlemiyorsun, çok ayet bilmiyorsun?" demişler. O da: "Ben bana lazım olan kadarını biliyorum; yani yaşayabildiğim kadarını biliyorum, o da bana yetiyor" demiş. Ve bu hâl ile ikinci halife olmuşken, ey insafsız hoca, sen kim oluyorsun da "Âlim demek hafız demek" diyon? Hem de yetmiyor, neymiş hem hadis hafızı, hem de Kur'an hafızı olacakmış. Bu kadarına da pes yahu! Ayıp ayıp... Âlim, bildiğini yaşayan kimseye denir. Nasıl herkes tıp okuyup doktor olamaz; doktor olsa bu sefer mühendis olamaz; hadi mühendis de olsa uçak pilotu olamaz, yahut da çiftçi olamaz aynı anda, değil mi? Yani dünyada binler meslek varken, bir insan nasıl olur da hepsini bilip öğrenip yapabilir, değil mi? Bir kimsenin karnını bir meslek doyurmaya yeterken, bazıları iki meslek öğrenir, onun karnını iki meslek doyurur. İşte doymak birkaç lokma ile kâfi iken, o lokma için dünyayı yutmaya da gerek yok. Yani yapabileceğin kadarını öğren; hakimlik öğrendin ama hakimlik yapmayacaksan boşuna masraf, boşuna zaman kaybı değil mi? Yani öyle olunca Kur'an'dan da kolay geleni öğrenin, okuyun deniyor; hepsini herkes ezberlesin, okusun diye bir durum yok.


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِن ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

İnne rabbeke ya'lemu enneke tekûmu ednâ min suluseyil leyli ve nısfehu ve sulusehu ve tâifetun minellezîne meake, vallâhu yukaddirul leyle ven nehâre, alime en len tuhsûhu fe tâbe aleykum, fakraû mâ teyessere minel kur'ânî, alime en se yekûnu minkum mardâ ve âharûne yadribûne fîl ardı yebtegûne min fadlillâhi ve âharûne yukâtilûne fî sebîlillâhi fakraû mâ teyessere minhu ve ekîmus salâte ve âtûz zekâte ve akridullâhe kardan hasenen, ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâhi huve hayran ve a'zame ecrâ(ecren), vestagfirûllâh (vestağfirûllâhe), innallâhe gafûrun rahîm.

Meali:

Esteuzubillah

(Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Sadakallahul Aziym — MÜZZEMMİL Suresi 20. ayet

Yani Kur'an'ın tamamını herkes veya her âlim ezberlemek zorunda değildir. Tabii her şeye maydanoz olup her soruya cevap vermek isteyen âlimler hariç.

---------------

Ve yine Allah misli ve benzeri olmayandır.


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Fâtırus semâvâti vel ardı, ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel en'âmi ezvâcâ(ezvâcen), yezraukum fîhi, leyse ke mislihî şey'un, ve huves semîul basîr.

Meali:

Esteuzubillah

Gökleri ve yeri yaratan, sizin nefslerinizden eşler kıldı ve hayvanlardan da eşler kıldı. Orada sizi çoğaltır, yayar. Hiçbir şey, O'nun gibi değildir. Ve O, en iyi işiten, en iyi görendir.

Sadakallahul Aziym — ŞÛRÂ Suresi 11. ayet

Yine:

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Kim, sabah namazının peşinden 'Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehû'l-hamdü bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr.' (Allah'tan başka ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur; mülk O'na aittir, hamdler de O'na layıktır; her çeşit hayır O'nun elindedir. O her şeye kadirdir.) derse kendisine, Hz. İsmail evlatlarından bir köleyi âzâd etmiş gibi sevap yazılır."

(Hadis-i Şerif; Ebû Saîd)

Bu dua, bir rivayette: يُحْيِى وَيُمِيتُ (hayat verir ve ölüm verir); bir başka rivayette de, بِيَدِهِ اْلخَيْرُ (hayırlar O'nun elinde) ziyadesiyle gelmiştir.

Bu duanın ne zaman okunacağı rivayetten rivayete sarahat kazanır. Birinde "günde" diye mutlak iken, bir diğerinde "sabah olunca", bir diğerinde "sabah namazından sonra, konuşmazdan önce on defa" diye kayıtlanmıştır. Zikrimizi sabah namazından sonra yapmak usulümüzdür; ve bu hadiste geçen tehlil zikri de yine zikrimizdir, yani Râşidî Zikir Evradından bir parçadır bu zikir de.

Yani "Allah'ın tersi, şeriki ve benzeri, misli yoktur" deniyor o ayette ve hadiste geçen zikirde; yani Allah'ın kehrwerti de yoktur demektir bu. Amma Kur'an sağdan sola yazıldığı için, her soldan sağa yazılanın soldan sağa olan hâli de var. Öyle olunca kâfir deccal işte bu tersini ele alıp öyle kehrwertini çeviriyor. Ve öyle olunca Allah Kerîm'dir; bolca ikram edip yardım eden ve fayda verendir. Amma bazı halife olan insanlar da vardır ki onlar da ahlak olarak bahil olmuşlar; yani cimri insanlar. Ve eğer insan halifeyse, bazı insanlar cimri ve insanlara veya hayvanlara, doğaya faydası ve yardımı dokunmayanlar, eli kısık insanlar... Yani öyle olunca Kerîm'in tersi, bahil; geçeninki gündüz, nûrun tersi zulümet ve karanlık. Eee biz "Allah'ın tersi, şeriki yok" diye biliyoz; bunlar peki ne? Yani imanlı kimselere karşı kâfirler, iyilere karşı kötüler var ve:


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

İnnallâhe lâ yagfiru en yuşrake bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu. Ve men yuşrik billâhi fe kad dalle dalâlen baîdâ.

Meali:

Esteuzubillah

Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

Sadakallahul Aziym — NİSÂ Suresi 116. ayet

Peki o zaman demek olur: Allah Kerîm'dir ve bahil olanları sevmez ve bağışlamaz. Allah Nûr'dur ve aydınlık ve apaçık, açık seçiktir; Allah karanlık ve gizli işler yapanları sevmez. Allah Tevvâb'dır, tövbe edip temizlenendir deyince, tövbe edenler kimler? Bizler günah işleyince tövbe ederiz. O zaman Allah'ın Tevvâb ismi bizde tecelli ediyor. Amma ne zaman tövbe ederiz? Kirlenince, günah işleyince... Öyle de olunca, "Allah günah işleyenleri sevmez" demek olur.

Ebû Zer (radiyallâhü anh), Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Rabbinden şu rivayeti yaptığını bildirmiştir:

"Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin."

(Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî, Kıyamet 49, (2497).)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır."

(Hadis-i Şerif; Müslim, Birr 56, III, 1996)


اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْخَائِنِينَ

"Allah Teâlâ, asla hainleri sevmez."

Enfâl 58


وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا اِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

"Yiyip için, fakat saçıp savurmayın; çünkü Allah savurganları sevmez."

A'râf 31


اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ

"Allah Teâlâ, çok günah işleyenleri (esîm) sevmez."

Hac 38

Yani Allah'ın sevmedikleri, Allah'ın güzel bir ismi olan hasletinin zıddını yapanlar; onlar yani O'na O isminde şerik koşanlar. Yani onun zıddını, kehrwertini çevirip de o ahlakı benimseyenler demek oluyor. Ve "Allah'ın sevmediği ve bağışlamadığı kimseler" bahsi için "Kur'an'da Allah'ın sevmediği kimseler" yazın ve Google'da aratın; bütün ayetler size çıkacaktır.

İyilik meselesinde ise dağlar bile, iyi kimseler üstünde gezmiş ise, diğer dağa onunla övünürmüş.

Hadis-i şerifte: "Bir dağ diğer dağa adını da söyleyerek sorar ve der ki: 'Ey filân dağ, sana bugün Allah'ı zikreden bir kişi uğrayıp üzerinden geçti mi?' O dağ da 'Evet' derse, soran dağ cevap vereni müjdeler, kutlar." buyrulmuştur.

Yine Enes İbn-i Malik (r.a.)'in rivayet ettiği hadiste: "Hiçbir sabah ve akşam yok ki; arzın parçaları bazısı bazısına muhakkak sormasın. Her hâlde sorarlar ve birisi: 'Bu gün senin üzerinde namaz kılan veya senin üzerinden zikir yapan bir kimse geçti mi?' der. Bazısı 'Evet' ve bazısı da 'Hayır' diye cevap verir. 'Evet' diye cevap verenin üzerinde kılınan namaz veya yapılan zikirle, zikirsiz ve namazsız kalan yer parçasına karşı üstün ve faziletli olduğunu anlar ve bilirsin." buyrulur.

(A.g.e., Cilt-3, S. 3)

--------------

Kâinat kâinatın içinde

Ben ilk hâlimde babamdan çıkıp anneme geçtim; annemden çıkıp ben ve Râşid oldum. O zaman babam gök ve sema, ve annem ise yer ve toprak gibi. Ve yine babam ise, o da bir anne ve babadan çıktı; onun da bir yeri, dünyası, ve bir de gökyüzü babası var: dedem ve ninem. Ve o zaman benim üstümde sema olarak babam var; babamın üstünde sema olarak dedem var; dedemin üstünde de... Ve yine yer ve dünya, annem ise; annem de bir anne ve babadan çıktı. Ve annemin annesi, annemin altında, yani anneannem, ninem; ninemin annesi de onun altındaki anne.

Ashabdan birisinin sarı saçlı çocuğu oldu. Bunun üzerine Peygamberimize gelen sahabi, "Çocuk zina çocuğu" diye hanımından boşanmak istedi. Ve bunun üzerine:

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

"Çocuk yedi ceddine çeker."

(Hadis-i Şerif)

Yani her insan bir kâinat. Ve:


أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ الرَّحِيم

أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

E lem terav keyfe halakallâhu seb'a semâvâtin tıbâkâ.

Meali:

Esteuzubillah

Görmüyor musunuz, Allah yedi kat semayı (yedi gök katını) nasıl yarattı?

Sadakallahul Aziym — NÛH Suresi 15. ayet

Öyle olunca her insan yedi katmandan oluşuyor; ve bunlar hem yedi anne ve baba, dede; ve yedi de çocuk, torun, torba; bir de yedi alt kat yani usûl ve fürûğ. Yani ceddine çeken sarı çocuk fürûğ; ve cedd ise usûl demektir; hukuk terimi olan usûl ve fürûğ.

Usûl: Arapça "asl"ın çoğuludur. Asl sözlükte temel, kök, soyluluk ve orijinal anlamlarına gelir. Hukuk terimi olarak bir miras terimi olarak usûl, miras bırakanın anne veya baba tarafından yukarıya doğru bütün dede ve ninelerini ifade eder. Ölenin babası, onun babası, babasının babasının babası gibi. Veya annesinin annesi...

Fürûğ: Bir kimsenin neslinden gelen oğul, kız, oğlun oğlu veya kızı "fürû" denir.

Yani biz küçük kâinatta annemizle babamızın içinde olduğumuz gibi, bir de büyük kâinatlar Hz. Muhammed'in içindeyiz ki Müslümanlardanız. Yine Hz. İbrahim'in kâinatının içinden çıktık geldik ki İbrahim milletindeniz. Yine biz Türkler, Hz. Nuh'un Yafes kolundanız ki yani Nuh kâinatının içindeyiz bir de. Öyle olunca semanın katmanları ve yerin katmanları usûl ve fürûğ olarak yedi tabaka; her yedi tabakada başka büyük yedi tabaka içinde. Yani tırnak elin parçası, el kolun parçası, kol gövdenin parçası gibi; kâinat kâinat içinde.

Ve sen bir kâinatsın; senin çocuğun başka bir kâinat. Mesela senin çocuğunun okul arkadaşının birisini, dedesi onu okula getiriyor; ve sen onu hiç görmedin ve tanımadın. Amma işte senin çocuğun onu görüyor ve tanıyor. Yani o adam ve çocuk senin çocuğunun kâinatının içinde; amma senin çocuğun da senin kâinatının içinde olduğundan, yine o adam ve çocuk aslında senin kâinatının da içindeki kâinatta. Sende babanla annenin içindesin... Yani kâinatlar kâinat içinde.

Rabbim, Mehdî ve cemaatinin hatırına, bazı gafillerin gafleti yüzünden bu gök kubbeyi, kıyameti koparıp da başımıza yıkmasın; henüz daha yıkmasın inşallah. Âmin.

---oOo---


أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ

''Allahım! Bizlere hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle..!''


وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.

Elfatiha maassalavat.


سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.

--OoO--

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 01 Kasım 2017 Çarşamba

Original Kar © glan

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Yanıtla


Hızlı Erişim:


Bu Konuya Göz Atan Kullanıcılar: 1 Ziyaretçi(ler)
TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca