MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC.Bayrak

Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üye: 7
» En Son Üye: Fatma
» Toplam Konular: 650
» Toplam Yorumlar: 990

Ayrıntılı İstatistikler

DOWNLOADEN


"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)




AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)


Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Karoglan'ın Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Selamun Aleyküm,
"Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor!" diyenler var.
SUAL: "Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor. Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu." diyenler var. Ne dersiniz?
CEVAP: Sakal, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) sünnetidir. Evet, sakal, cübbe, sarık; adam olmanın, Müslüman olmanın şartı değil. Ama nasıl bir elmayı gördüğümüzde "elma" demek için, o elmaya benzemesi gerekir. Yahut bir karpuza "karpuz" demek için, karpuza benzemesi gerekiyor ise; sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın vizyonudur, yani logosudur. Yani her sakallı Müslüman değildir, fakat Müslüman adabına göre sakal bırakan, sarık saran, cübbe giyen, simasından belli olur. "Esteuzubillah... 'Sîmâhum fî vücûhihim min eserissücûd' (Yüzlerinde secde eserinden nişanları vardır)" - Sadakallahul Azim. Yani Müslüman'da secde alametleri belli olur.
Ama "Her gördüğün sakallıyı hoca sanma!" diye de bir laf vardır, doğrudur. Simasında nur olmayan, sakallı ve cübbeliler; ancak çocukların oynadığı plastik karpuz, plastik elma, yahut vitrinlik plastik üzüm gibidir. Sadece benzer, ama ne tadı elmadır, ne içi dışı.
Sakal ile cübbe ile Müslüman olunmaz; ama sakalsız, cübbesiz de Müslüman olunmaz! Yani yarın kıyamet günü, çobanın koyunları ayırdığı vakit, "Şu koyunlar benim" demek için sırtına kendi renginde boya sürdüğü gibi; Muhammed Aleyhisselam'ın "Şunlar benim ümmetim" demesi için Muhammed'in sünnetlerine ittiba gerekir. Bakınca Muhammed, "Bunlar benim ümmetim" diyebilsin.


BİRİNCİ EKLEME: SÜNNETİN MAHİYETİ
Sünnet, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat tarzıdır. O'nun yemesi, içmesi, konuşması, yürümesi, oturması, giyinmesi, kalkması, uyuması, ibadet etmesi... Hepsi sünnettir. Sünnet, bir Müslüman'ın hayatına anlam katan, ona Peygamber sevgisini ve O'na olan bağlılığını gösteren bir pratiktir. Sakal, sarık, cübbe bunlardan sadece birkaçıdır. Bunları yaşamak, Peygamber'e olan muhabbetin dışa vurumudur. Ama unutulmamalıdır ki, sünnet sadece dış görünüşten ibaret değildir. Sünnet, ahlaktır, dürüstlüktür, adalettir, merhamettir, doğruluktur, emanete riayettir. Eğer bir insanın sakalı, cübbesi, sarığı varsa ama yalan söylüyor, hile yapıyor, zulmediyor, haram yiyorsa; o sakal, o cübbe, o sarık ona hiçbir fayda sağlamaz. Tıpkı meyve vermeyen, sadece süs olan bir ağaç gibidir.


İKİNCİ EKLEME: DARWİN ÖRNEĞİNİN İNCELENMESİ
Sualdeki "Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu" sözü, aslında bir kıyas yanlışlığıdır. Darwin, bir Müslüman değildi, Peygamber'in (s.a.v.) ümmeti değildi. Sakal, sadece Peygamber'in sünneti olduğu için anlamlıdır. Bir kâfirin sakalı, onun Peygamber'e olan bağlılığını göstermez, sadece bir kıldır. Ama bir Müslüman'ın sakalı, onun "Ya Resulullah, ben seni seviyorum, sana benzemek istiyorum" dediğinin bir ifadesidir. Bu yüzden Darwin'in sakalı, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sünnetine uyduğu için değil, belki moda olduğu için, belki doğası gereği vardı. Ama onun sakalı, imanla değil, sadece bir fiziksel özellikti. Mesele sakalın varlığı değil, niyet ve bağlılıktır.


ÜÇÜNCÜ EKLEME: GÖRÜNÜŞ VE ÖZ ARASINDAKİ DENGE
İslam, her zaman görünüş ile öz arasında bir denge kurar. Ne görünüşü ihmal eder, ne de özü ihmal eder. Görünüş, özü yansıtmalıdır. Öz güzelse, görünüş de ona uygun olmalıdır. Ama görünüş, özü göstermiyorsa, o zaman ikiyüzlülük başlar. Sakal, sarık, cübbe, bir Müslüman'ın kimliğidir, tıpkı bir askerin üniforması, bir doktorun önlüğü, bir hâkimin cübbesi gibi. Ama üniforma giyen herkes asker mi olur? Elbette hayır. Önlük giyen herkes doktor mu olur? Hayır. Cübbe giyen herkes âlim mi olur? Hayır. Ama asker, üniformasıyla tanınır; doktor, önlüğüyle tanınır; âlim, cübbesiyle tanınır. Bu, aidiyetin, sorumluluğun, kimliğin bir ifadesidir.


DÖRDÜNCÜ EKLEME: KIYAMET GÜNÜNDEKİ AYIRIM
Risalede geçen kıyamet günü benzetmesi çok yerindedir. Çoban, koyunlarını nasıl sırtlarındaki renkle ayırırsa, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ümmetini, sünnetine uyup uymadıklarıyla ayıracaktır. Bu, sadece fiziksel bir benzerlik değil, aynı zamanda manevi bir benzerliktir. Yani bir insan sakallı, sarıklı, cübbeli olabilir ama Peygamber'in (s.a.v.) ahlakını, merhametini, doğruluğunu, adaletini yaşamıyorsa, o zaman sadece bir kılıftır, içi boştur. Ama bir insan sakalsız, sarıksız, cübbesiz olsa bile, Peygamber'in ahlakını yaşıyorsa, o da O'nun ümmetidir. Ancak en güzeli, her ikisini birden yaşamaktır. Yani hem görünüşte hem de özde Peygamber'e (s.a.v.) benzemeye çalışmaktır.


BEŞİNCİ EKLEME: MEYVE ÖRNEĞİNİN DERİNLEŞTİRİLMESİ
Plastik meyve örneği çok isabetlidir. Vitrinde duran plastik elma, gerçek elmaya ne kadar benziyorsa, sadece görüntü olarak benzer; ama tadı, kokusu, lezzeti, faydası yoktur. Tıpkı sakallı, sarıklı, cübbeli ama kötü ahlaklı bir insan gibi. O insan, sadece kılık kıyafetiyle Müslüman'a benzer, ama Müslüman'ın ahlakını, merhametini, doğruluğunu, tevazusunu, fedakarlığını taşımaz. O, bir vitrin Müslüman'ıdır. Ama gerçek Müslüman, hem kılığıyla hem de kişiliğiyle, hem görünüşüyle hem de özüyle Müslüman olan insandır.


ALTINCI EKLEME: ÖNEMLİ BİR UYARI
Bu risaleyi okuyan bazı kardeşlerimiz, "Öyleyse sakal, sarık, cübbe hiç önemli değil" gibi bir yanlış anlamaya kapılmasın. Hayır, çok önemlidir. Ama öneminin derecesi, kalp ile olan bağlantısına göre değişir. Eğer bir Müslüman, Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) sevdiği için O'nun sünnetini yaşıyorsa, bu ona hem dünyada hem ahirette büyük mükafat kazandırır. Ama eğer bu kılık kıyafetleri, gösteriş için, insanlara hava atmak için, yahut dindar görünmek için giyiyorsa, bu bir riyadır, gösteriştir ve Allah katında makbul değildir. Bu yüzden niyet çok önemlidir. Sakal, sarık, cübbe; Allah rızası için ve Peygamber sevgisiyle giyilmelidir.


YEDİNCİ EKLEME: ZAMAN VE MEKÂNA GÖRE SÜNNETLER
Sakal, sarık, cübbe, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) dönemindeki Arap örf ve adetlerine uygun giyim tarzlarıydı. Bugün farklı coğrafyalarda, farklı iklimlerde, farklı kültürlerde yaşayan Müslümanlar, kendi örf ve adetlerine uygun, ama yine sünnet ruhuna uygun giyim tarzları geliştirebilirler. Önemli olan, Müslüman kimliğini yansıtan, iffetli, temiz, düzgün, gösterişsiz ve tevazulu bir giyim tarzıdır. Sakal, sarık, cübbe bu kimliğin en güzel örneklerindendir, ama tek örnek değildir. Müslüman, nerede olursa olsun, giyiminde Müslüman olduğu belli olmalıdır. Bu, onun imanının ve kimliğinin bir gereğidir.


SONUÇ YERİNE: BAKINCA MUHAMMED (S.A.V.) DEMELERİ
Özetle ey insan! Sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın dış kimliğidir. Ama asıl kimlik, kalptedir. Kalp imanla doluysa, dış da ona uygun olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde: "Muhakkak ki Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim) buyuruyor. Yani asıl olan kalp ve ameldir. Ama kalp ve amel, dışa da yansır. Bu yüzden, hem kalben hem de fiilen, hem özde hem de sözde, hem içte hem dışta Peygamber'e (s.a.v.) uymaya çalışalım. Ta ki kıyamet günü, Hz. Muhammed (s.a.v.) bize baktığında, "Bunlar benim ümmetim" desin. Ve bakan herkes, Müslüman'ı gördüğünde, onun şerefli, iffetli, güvenilir, dürüst, merhametli bir insan olduğunu anlasın. İşte o zaman, sakal, sarık ve cübbe, sadece bir kılık değil, bir şeref nişanı olur.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Sünnete uyanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 5 Kasım 2012
DEVAMINA BAK
"Evrim" Risalesi
Karoglan'ın "Evrim" Risalesi
Esselamu Aleyküm,
Birkaç dangıl diyorki: "Neymiş, insan maymundan gelmişmiş."
Allah demiyor mu Kur'an'da: "Yaptıkları hata yüzünden onları (Hz. Adem ile Hz. Havva'yı) dünyaya attık" diye? Dünya sıfır kilometre, hiçbir şey daha icat edilmemiş. Öyle takım elbise fabrikası, Hatemoğlu Altın Başak daha kurulmamış. Hz. Adem'in kışın sırtına alacağı bir sakkosu yok, bir palto icat edilmemiş. Neyle soğuktan korunacak?
Mamutlar (fillerin ilk versiyonu) kuzey kutbunda yaşarlarken, onlar tüylüymüş. Çünkü yöreye ve mevsime ayak uydurmuşlar, soğuğa karşı üzerlerine tüy üretmiş vücutları, mevsime uyum sağlamışlar. Sonra büyük soğuk buzul devri olunca, ordan aşağıya inen, göç eden filler, bu sefer sıcak Afrika, Hindistan gibi bir yere inince, ne olacak? Sıcaktan terlememek için, yine mevsime uymuş, bu sefer çıplak olmuşlar, yani kıl dökmüşler.
Peki bunu biliyorsan, niye Adem'in Hatemoğlu paltoyla cennetten inmediğini bilmiyorsun ahmak? Kylie Minogue gibi konsere gittiği yere bir konteyner elbise, eşya götürecek kadar elbisesi, eşyası yok. Bir yol yok, yolluk yok. Ne olacak onun vücudu da kışın soğuktan üşümemek için KILLANDI tabii ki! Ve ne derler: "Erkeğin kıllısı Adem'den, kadının kıllısı ise Ayı'dan..." Duymadın mı bunu sen?


BİRİNCİ EKLEME: ADAPTASYON VE EVRİM ARASINDAKİ FARK
Şimdi burada çok önemli bir nokta var. Evrimcilerin anlattığı ile adaptasyon (çevreye uyum sağlama) birbirine karıştırılıyor. Mamutların kıllanması veya fillerin kıl dökmesi, adaptasyondur. Yani bir türün, yaşadığı çevreye göre fiziksel özelliklerini değiştirmesidir. Bu, Allah'ın yarattığı canlılara verdiği esnekliktir, bir mucizedir. Ama bu, o canlının başka bir canlıdan türediği anlamına gelmez. Bir fil, ne kadar kıl dökerse döksün, yine fil olarak kalır. Bir maymun, ne kadar dik yürürse yürüsün, maymun olarak kalır. Türler arası geçiş dedikleri şey ise, bugüne kadar hiçbir bilimsel delille ispatlanamamıştır. Fosil kayıtlarında hep eksik halkalar vardır, çünkü o halkalar aslında yoktur.


BİRİNCİ BÖLÜM: TAŞ DEVRİ VE AVLANMA
Ve yine neymiş, "Cilalı Taş Devri"ymiş. Lan angut, demir daha çıkarılmamış, demirin nasıl işleneceği bilinmiyor. SIFIR kilometre dünya diyoruz işte angut! Öyle olmasına rağmen aklını çalıştırmış da mızrağına taş bağlayıp avlanmış. Lan angut, Adem ile Havva cennetten kovulup dünyaya inince, senin köşedeki bakkal amca yok, merkezdeki market gibi bir market, bakkalı yok. Bir lokma için arayacak, bulacak, avlanacak da yiyecek. Ne yapacak? Ya başka beyinsiz evrimci?


İKİNCİ EKLEME: İHTİYAÇ, İCATLARIN ANNESİDİR
İşte burada asıl mesele şudur: İnsan, ihtiyaç duydukça icat eder, gelişir, ilerler. Adem (a.s.), dünyaya indiğinde çıplaktı. Soğuktan korunmak için hayvan postları giymeyi öğrendi. Ateşi keşfetti. Taşı, sopayı, kemiği alet olarak kullanmayı öğrendi. Zamanla tarımı, hayvancılığı, madenciliği, yazıyı, sanatı, bilimi icat etti. Bu, onun maymundan geldiğini değil, Allah'ın ona verdiği akıl ve iradeyle dünyayı imar ettiğini gösterir. İnsan, icat ettikçe uygarlaştı, uygarlaştıkça dik durdu, dik durdukça da maymundan ayrıldı. Yani dik durmak, maymunluktan kurtuluşun göstergesidir, maymunluğa dönüşün değil.


İKİNCİ BÖLÜM: YÜRÜME VE TAKLİT MESELESİ
Ee neymiş, "Eğilerek yürüyormuş, maymun gibiymiş." Lan dangıl, Hz. Adem avlanırken gördü, aslana baktı, kaplana baktı, nasıllar onlar? Hepsi eğik vaziyette. Nasıl avlanıyorlar? Baktı, gördü. O da avını yakalayacak, koşacak. İnsan, aynel yakin, görerek taklit ederek öğrenen bir varlık. Bir insan gördüğünü taklit edebilen varlık. Baktı kaplan böyle, kedi böyle, bilmem kim böyle davranıyor. Ne yapacak? O da eğildi belki, değil mi? Sonra bir bir ihtiyacı olan şeyleri icat ettikçe doğruldu, dikildi, giyinmesini, ev yapmasını öğrendikçe gelişti işte.


ÜÇÜNCÜ EKLEME: TAKLİT ETMEK, TÜREMEK DEĞİLDİR
Burada çok ince bir nokta var. İnsan, öğrenmek için taklit eder. Bir çocuk, babasını taklit eder. Bir sanatçı, ustasını taklit eder. Bir bilim adamı, doğayı taklit eder. Ama bu, o çocuğun babası olduğu anlamına gelmez, o sanatçının ustası olduğu anlamına gelmez, o bilim adamının doğa olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, Adem (a.s.) aslanı, kaplanı taklit etti diye, onlardan türediği anlamına gelmez. Taklit, öğrenme ve gelişme içindir; türeme, genetik ve biyolojik bir süreçtir. Bunu birbirine karıştıranın aklına şaşarım.


DÖRDÜNCÜ EKLEME: YARATILIŞIN KERAMETİ
İnsanın maymundan geldiği iddiası, insanın onuruna, şerefine, Allah'ın ona verdiği değere bir hakarettir. Kur'an'da Allah (C.C.) buyuruyor ki: "Andolsun, biz insanoğlunu en güzel biçimde yarattık." (Tin Suresi, 4). Peki bu "en güzel biçim" maymun şekli midir? Allah, Adem'i kendi elleriyle (kudretiyle) yoğurdu, ona ruhundan üfledi, meleklere ona secde etmelerini emretti. Eğer insan maymundan gelmiş olsaydı, meleklerin maymuna secde etmesi gerekirdi. Ama öyle olmadı. İnsan, yaratılışın zirvesidir. Evrimcilerin iddiası, bu zirveyi çamura bulamaktır. Yani buna maymundan gelindi denirse, şöyle şimdi de görelim maymundan geldiğini iddia et görelim.


BEŞİNCİ EKLEME: DARWİN VE TARİHSEL HATA
Darwin'in teorisi, 1859'da ortaya atıldığında, bilimsel bir gerçek değil, bir hipotezdi. Bugün bile, genetik bilimi, moleküler biyoloji, bu teoriyi desteklemediği gibi, aksine çürütmektedir. DNA yapısındaki karmaşıklık, hücrenin işleyişindeki muazzam düzen, bir tesadüfün ürünü olamaz. Bir maymunun, milyonlarca yıl içinde insana dönüşmesi, bir bilgisayarın rastgele tuşlara basarak bir Shakespeare eseri yazmasından daha zordur. Ve bugüne kadar ne fosil olarak ne genetik olarak bu geçişe dair tek bir somut delil bulunamamıştır. O yüzden bu teoriyi sorgusuz sualsiz kabul edip de "İnsan maymundur" diyen dangıllara bakmayın. Onlar, ya cehaletlerinden ya da kasıtlı olarak gerçeği çarpıtmaktadırlar.


ALTINCI EKLEME: ALLAH'IN KUDRETİ VE SONSUZ YARATICILIĞI
Allah, her şeyi bir anda yaratmaya kadirdir. "Ol" der, oluverir. Ama O, her şeyi bir hikmete, bir sünnete (kanuna) göre yaratır. Evrim, Allah'ın yaratışındaki kanunlardan biri olabilir mi? Belki de evrim, bir türün içindeki çeşitliliktir (mikro evrim). Ama bir türün başka bir türe dönüşmesi (makro evrim), Allah'ın yaratışına terstir. Her tür, kendi içinde yaratılmıştır ve kendi sınırları içinde çeşitlenir. Allah, türleri yaratmış, onlara uyum sağlama yeteneği vermiş ama hiçbir türü başka bir türe dönüştürmemiştir. Çünkü O, her şeyi belli bir ölçüyle yaratmıştır.


SONUÇ YERİNE: GERÇEK EVRİM NEDİR?
Asıl evrim, insanın ruhen, ahlaken, manen gelişmesidir. İnsan, Allah'a yaklaştıkça, ahlakını güzelleştirdikçe, ilmini artırdıkça evrimleşir. Bir hayattan başka bir hayata geçiş, ölüm ve diriliş, evrimin değil, haşrın konusudur. Ölü toprağın dirilmesi, evrim değil, Allah'ın kudretinin tecellisidir. Öyleyse ey insan! Sen maymundan gelmedin, sen bir insansın. Senin aslın çamur değil, ruh-u ilahidir. Senin baban Adem, annen Havva'dır. Ve sen, bu dünyaya maymun olmak için değil, insan olmanın sırrını taşımak ve o sırrı sonsuzluğa taşımak için geldin.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Aklını kullananlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 18.02.2016 Perşembe saat 14:36
DEVAMINA BAK
Sırat Köprüsü ve Haşr
Karoglan'ın Sırat Köprüsü ve Haşr Risalesi
Selamun Aleyküm,
SIRAT KÖPRÜSÜ, Kur'an-ı Kerim'de köprü olarak geçmez. Fakat SIRAT, yol demektir. Fatiha'da "İhdinassırâtel müstakîm" diye geçer; dosdoğru yol demektir. Daha öncelerdeki sesli vaazlarımızı takip edenler, bu konudaki sesli izahımızı hatırlayacaklardır.
Bir ağacın dikilmesindeki bütün gaye, o ağacın meyve verip meyvesine ulaşmak, meyvesini yiyip tadına bakmak, yahut onunla doymak içindir. İnsan denen soy ağacının sonucunda da daha olgun bir insan haline gelerek, yeni bilgilerin depolandığı ve bir ileriye insanlığı taşıdığı bir süreç vardır. İnsan soyunun devam etmesi için çocuk yapıp üremesi de, onun meyve vermesidir, asıl gayedir.
Öyle olunca, insanın öldükten sonra haşrolacağı demek, onun insan olacak elementlerinin toplanıp haşredilmesi demektir. Haşr, mesela bir kadın anne hamile olunca, Manavgat'tan mandalina, Malatya'dan kayısı, Diyarbakır'dan karpuz gelir, o kadın yer ve bunlar doğacak çocuğun elementlerinin bir kısmını meydana getirir. İşte Malatya'nın toprağı da, Diyarbakır'ın toprağı da, bilmem nerenin toprağı da elementleri saflaşır, meyve sebze olur, o bedende toplanır, haşrolur ve doğacak çocuğun ilk halini oluşturur demek olur. Yani haşr işte yine Amerika'dan fıstık, Amasya'dan elma gelir de... bütün elementler o çocuğun hamuruna katılır ve çocuk denen meyva meydana gelir.


BİRİNCİ EKLEME: HAŞR'IN DERİN ANLAMI
Haşr, sadece ölüm sonrası değil, hayatın her anında gerçekleşen bir olaydır. Bir tohumun toprakta çürüyüp sonra filizlenmesi haşrdır. Bir insanın yediği lokmanın ete, kemiğe, kana dönüşmesi haşrdır. Bir düşüncenin, bir fikrin, başka beyinlerde yeniden can bulması haşrdır. Yani haşr, ölümden sonraki dirilişin yanı sıra, hayatın her safhasında maddenin ve ruhun yeniden örgütlenmesidir. Allah, ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalpleri de diriltir. Haşr, işte bu sürekli yeniden var oluşun adıdır.


SIRAT MESELESİNE GELİNCE:
Kıldan ince deniyor ve cehennemin üstüne kurulacak, ondan geçecek bütün insanlar deniyor. Ve bazı alimler, anne karnındaki çocuğun o ilk halini ve anne karnını, çocuk için cennet diye adlandırmışlar. Evet, öyle. Çalışkan derdi yok, fatura derdi yok, bütün lokmalar ona ulaşıyor. Ve yine yedikleri, onda haceti defi etmeye (dışkılamaya) meydana getirmiyor. Çünkü cennette pislenme yoktur. Yoksa çocuk kakasını anne karnında yapacak olsa, kendine yer kalmaz. Bir yandan yer, bir yandan da pisler ve pislikler, mikroplar onu daha doğmadan hasta edip öldürürdü. Oysaki orada, yediklerinden bir kaka, pislik oluşmaz. En saf halleridir onların, senin orada yediğin, aldığın gıdalar.
Bunları böyle açıkladıktan sonra, peki çocuk babadan, yani rahman tabiatlı erkekten anneye geçebilmesi için, zeker (erkeğin tenasül uzvu) denen köprü ile anne rahmine bir bağlantı kurulur. Ve o zeker sayesinde, insan tohumu erkekten kadının rahmine geçer. Yani kıldan incedir, çünkü erkek tenasül uzvunun ucunun deliği kıldan bile ince bir delik ve bu delikten geçer de anneye dahil olur, değil mi? Daha bunu anlamamak için ahmak olmak lazım değil mi? Ve hal böyle olunca Sırat demek budur.
Peki, bütün insanlık ondan geçecek demek ise, Allah ilk Hz. Adem'i yarattı. Hz. Adem, ilk defa Havva ile cinsi münasebet edince, ilk damla, ilk çocuk ile, onun içindeki bütün insanlığı da barındıran ana çekirdek, ana tohum Havva'nın rahmine geçti. Öyle olunca, Adem'in halveti (birleşmesi) o bütün insanlığın geçişini temsil eder.


İKİNCİ EKLEME: SIRAT'IN SEMBOLİK BOYUTU
Sırat, aslında her insanın hayatı boyunca yürüdüğü yoldur. Doğum ile ölüm arasındaki hayat, bir Sırat'tır. Bazıları bu yolda yürürken dengeli ve kararlıdır, bazıları sağa sola sapar, bazıları ise yolda takılıp düşer. İşte o kıldan ince köprü, hayatın kendisidir. Her an bir seçim yapmak, her an bir engeli aşmak, her an doğru ile yanlış arasında bir karar vermek zorundayız. Cehennemin üstüne kurulmuş olması, bu yolun her iki tarafının da hatalarla, günahlarla, pişmanlıklarla dolu olmasıdır. Ama amaç, o yolda yürürken dengede kalmak ve sonunda cennete ulaşmaktır.


ÜÇÜNCÜ EKLEME: BÜYÜK KAİNAT VE KÜÇÜK KAİNAT (İNSAN)
Allah, kainatı da kendi suretinde halketti ve fakat Hz. Adem ile Havva'yı da kainatın prototipi (ilk örneği) olarak halketti. Öyle olunca büyük kainattan iki tane var; birisi Hz. Adem gibi olan, bir de Havva gibi olan. Rahman gibi bir de Rahim gibi olan. Öyle olunca işte haşrde, mahşerde ise o büyük kainat olan Hz. Adem ile Havva'nın temsili olan kainattaki Sırat'ın kurulması, o ilk halvetin ve cennete veya cehennem çukuruna düşmenin temsili olan kainatlar arası geçişi temsil eder.
Yani bunu bugün bilim adamları tespit etmişler ve semadaki bazı sistemlerin, bazı sistemlerle buluşup karışıp tekrar ayrıştığını söylüyorlar semada. Öyle olunca işte kainattaki halleri, kendi asıllerimizin kavuşmasıdır. Dünyadaki hali ise, prototip kainatların buluşmasıdır. Yani SIRAT, burada erkeğin yarağının kadının rahmine çocuğu koymak için uzatılması ve sonra ejakülasyon (boşalma) ve çocuk olacak tohumların geçişidir.


DÖRDÜNCÜ EKLEME: YARIŞ VE KAZANMAK
Ama her insanda ancak bir tane veya iki tane tohumun geçmeyi başarması demek, cennetin o kadar ucuz ve kolay olmadığına işarettir. Binlerce meni ve spermadan, bir tanesi yarışı kazanır. Bazıları daha yarı yolda, yada yolun sonunda, yada başında, cehennem çukuruna düşmekte, yani heder olup yolda yarışı kaybetmekteler.
İşte bu, hayatın kendisini anlatan en büyük benzetmedir. Milyonlarca sperm arasından sadece bir tanesi rahme ulaşır ve hayat başlar. Geri kalanların hepsi yok olur. Bu, dünyaya gelmenin bile ne kadar zor ve kıymetli olduğunu gösterir. Öyleyse, bu yarışı kazanıp dünyaya gelen her insan, aslında büyük bir mükafatı hak etmiştir. Ama asıl soru şudur: Siz, o yarışı kazanıp geldiğiniz bu dünyada, ikinci bir Sırat'a hazır mısınız? Hayatın Sırat'ında dengede kalabilecek misiniz? Yoksa ilk yarışı kazanıp da burada kaybedecek misiniz?


BEŞİNCİ EKLEME: KÖPRÜ METAFORU VE İNSAN OLMAK
Sırat, aynı zamanda insanın "insan" olma yolculuğudur. Her insan, kendi içinde bir Sırat'tır. Nefsi, aklı, kalbi, arzuları ve vicdanı arasında bir köprüde yürür. Kimi bu köprüyü sağlam adımlarla geçer, kimi sallanır, kimi düşer. O köprüden geçen herkes, aslında kendi sınırlarını, kendi zaaflarını, kendi güçlü yanlarını test eder. Düşenler, cehennemi kendi içlerinde yaşar; geçenler ise cenneti kendi kalplerinde bulur. İşte bu yüzden Sırat, bir metafor, bir semboldür. Ve bu sembolü anlamak, insanın kendi varoluşunu anlamasıdır.


SONUÇ YERİNE: HER ŞEY BİR SIRAT'TIR
Ey insan! Sırat, sadece ahirette geçeceğin bir köprü değildir. Sırat, her an yürüdüğün yoldur. Doğumun Sırat'ı, hayatın Sırat'ı, ölümün Sırat'ı, sonraki hayatın Sırat'ı... Her an bir köprüden geçiyorsun. Bazen bir karar, bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen bir adım... Hepsi bir Sırat'tır. Ve o Sırat'ta düşmemek için, Allah'ın ipine sımsıkı sarıl. Çünkü o ip, kıldan ince değil, dağlardan sağlamdır. Ama onu tutmak, senin elindedir.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Gerçeği görenlere selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 22 Ocak 2017
DEVAMINA BAK
Açık Resimlere ve Açık Videolara Bakmak
Karoglan'ın Açık Resimlere ve Açık Videolara Bakmak Risalesi
Selamun Aleyküm,
Bugün internetin, altı yaşındaki bir çocuğun eline kadar düştüğü bir çağda yaşıyoruz. Resim ararken, şarkı ararken, komik bir video ararken, birden karşına çıplak bir resim çıkıveriyor. Ona tıklarsan, binlercesine açılan bir kapı. Dünde, Playboy dergisini alıp da bir kadının mayolu resmine bakmak bile bir bütçe gerektirirken, bugün çoğunun cebindeki cepte bile her an, bedava, 7/24 hizmette bu işler. Ve buna rastlamamak mümkün değilken, neredeyse herkesin seks filmi veya seks resimleri gördüğü, "a.. nedir, s.. nedir, tikişmek nedir?" canlı canlı öğrendiği bir çağda, hâlâ milleti leylek masallarıyla kandırmak, düpedüz ahmaklıktır.
Ve evet, edep, edep biraz! Ama âliminden cahiline herkesin evine giren bu internet ortamında seks filmi seyretmeyen kalmamışken, beni bunlara bakmış diye günah keçisi ilan eden dangılağın ta koyanına... Daha dün, bir vaazında "Ben rüyamda bir kaplıca gördüm, her gün girdiğim bir kaplıcam vardı, bugün yok" diyerek rüyasındaki kaplıcaya inanan alimlerin, babalarının, şeyhlerinin TV kanalları, internet sayfaları açtığını görüyoruz. Dün TV memnu, yasak derken, bugün bu mecraya şeyhler bile, babalar bile girmişken, bu adamlar internette hiç mi resim aramadı? Resim sayfasında ilgi çekici bir XXX videosu veya resmi hep çıkıyor. Öyle olunca, şeytan da dürterse, ordan oraya, oradan da binlercesinin olduğu sayfaya varmak mümkün. Dün, paralı aç açlığına dansöz karıların göbek dansına gitmek için para ödeyenler—hem de ne için, "kadın mayolu dans edecek de ona bakacağız" diye para öderken—asker olup da aç aç bakmayan var mı? Yine dün para ile iken bunlar, bugün sadece baldırına, bacağına değil, girip çıkışına bakabiliyorsun kardeşim.
Öyle olunca herkes bu boka belenmişken, beni günah keçisi ilan edecek olanın aklına sıçan benim. Tamam, siz gözlerinizi yumun, kafanızı kuma gömün onları görmemek için kardeşim, ben yummuyorum, görünce ihtiyaç olunca bazen açıp bakıyorum bile.
Herkes bamya, sümüklü bamya sevecek diye bir şey yok. Bazısı sevmeyebilir. Sen sevmiyorsun diye sümüklü bamyayı inkar edemezsin anladın mı dangıl? Sen seyretmiyorsun diye bu filmleri, ben, şu, bu o... Sadece seyredenler değil, bunları çekenler, bu filmleri yapan bireyler bile var. Bir dükkanda, markette her şey vardır ve olur. Ama sen, senin ihtiyacın olanı alırsın ve parana göre alırsın. Ve bu dükkan, ahir zaman dükkanında da iyisi var, senin kötü sandıkların da var. İstersen alırsın, istemezsen gözünü yumarsın. Ama kafanı kuma gömmekle bir şey olmaz, sadece sen görmezsin etrafını. Halbuki altı yaşındaki çocuk da gördü bunları. Anladın mı ahmak?


BİRİNCİ EKLEME: İKİYÜZLÜLÜK ÇAĞI
Şimdi gelelim asıl meseleye: Bu işin en büyük yarası, ikiyüzlülüktür. Bir taraftan evinin en ücra köşesinde, gecenin bir vakti o ekranlara bakıp da "Ne güzel, ne rahat" diyen, diğer taraftan cami minberinde, televizyon stüdyolarında "Edep, hayâ, iffet!" diye bağıran o sahte erdemliler, işte bu asıl hastalıktır. İnsan, nefsiyle yüzleşmekten korktuğu için başkalarını suçlar. Oysa gerçek erdem, hatalarını bilip sakınmaktır, yoksa onları görmezden gelip başkasına taş atmak değildir. Dünyanın en tehlikeli körü, gözü gören ama gerçeği görmeyen kördür.
İKİNCİ EKLEME: TEKNOLOJİ VE AHLAK İKİLEMİ
Hz. İsa (a.s.) için deniyor ki: "Daha beşikte konuştu, 'Ben peygamberim' dedi." Öyle olunca, daha beşikte ermiş olan birisi, onun peygamber olduğunu bilebiliyorsa, o zaman annesine nasıl konduğunu da bilmek hakkıdır. Ve fakat, İsa anne karnına o yoldan konmadı deniyor. Peki hangi yolla kondu? Rahmin başka kapısı mı var? Arka kapısı mı var, ordan saklıca girsin İsa Meryem'in içine len dangıl? Ve ona "Seni leylekler getirdi" demek, işte bu ahmaklığın daniskasıdır. İnsan bedeni, Allah'ın en büyük sanat eseridir. Onu tabak, çatal, bilmem ne diye sahte isimlerle adlandırıp, çocuğa "Seni leylek getirdi" dersen, belki o an onu kandırırsın ama ileride gerçekle yüzleştiğinde o çocuk, sana olan tüm güvenini yitirir. O çocuk, bugün bunları bilmediği, doğru dürüst anlatılmadığı için tecavüze uğrar oldu. Yıllardır böyle saklandığı, öğretilmediği için bunlar böyle bir zulme uğradılar.
ÜÇÜNCÜ EKLEME: KORKU DEĞİL, BİLİNÇ
Artık akıl iyice arttı ve bugün cahil birine neredeyse yer kalmadı bu dünyada. Neden? Çünkü okuma yazma bilmeyen ne bilgisayar kullanabilir, ne Facebook, ne Tweet. Onların tüylütü kayıp! Yani tedahülden kalkmak üzereler, çünkü çağ değişti kardeşim. Artık bilgi çağı. Bu bilgi, ilkokul çağına kadar indi. İlkokula giden bir çocuk, bir cep bilgisayarını kullanabilecek kadar akıllı iken, hâlâ onlara leylek hikayesi ile kandırıp salak bırakmak, onları cehalete mahkum etmektir. Bu yüzden, onların böyle safları kandıran şerefsizlerce tecavüze uğramasına sebep olursunuz. Korumanın yolu, onları dünyadan koparmak değil, donanımlı kılmaktır. Artık bu filmler her yerde varken, herkesin cebine inmişken, binlerce sapık türedi elbet. Çocuğunu korumak istiyorsan, ona korku salma, bilinç ver. Ona "Bunlar var ama bunlar çirkin, bunlar zararlı, bunlar insanı hayvandan aşağı düşürür" de. Ama "Bunlar yok" deme, çünkü var ve o bir gün onları bulacak.
DÖRDÜNCÜ EKLEME: SEÇİM VE SORUMLULUK
Üzüm var ama üzümü pekmez edenler olduğu gibi, üzümü şarap edenler de bu dünyada var. Üzümü pekmez edenleri Allah yarattı da, şarap edenleri kim yarattı peki? Bunların hiçbirine müsaade vermeyebilirdi Allah, ama öyle yapmamışken, o zaman sorgu zamanı, iyi ve kötü nedir sorgu zamanı, tefekkür kardeşim. Bıçakla ameliyat yapılıp hasta kurtarılır, ama zaman gelir o bıçak katilin elinde adam da öldürebilir. Öyleyse bu XXX videolar, ameliyatçının elindeki bıçak gibi olursa bir çocuğun geleceği kurtarılabilir. Yani ona "Bunlar var ve bunlar senin gelişimini, ruhunu, gözünü, kalbini zehirler" diye anlatırsan, o da bunları bir düşman gibi tanır. Ama hâlâ leylek hikayesi ile kandırırsan, o bir gün onlarla karşılaştığında ne yapacağını bilemez ve savunmasız kalır. Artık o çağ değişti, leylek hikayesi bu çağda olmaz kardeşim!
BEŞİNCİ EKLEME: GÖZÜN VE KALBİN KORUNMASI
İslam'da emredilen şey, gözü haramdan sakındırmaktır. Peki bu, gözü kapatmak mıdır? Hayır, bu kalbi ve iradeyi terbiye etmektir. Ekranda geçen o görüntü, sadece bir görüntüdür. Senin ona verdiğin anlam, onu cennet veya cehennem yapar. Eğer kalbin Allah korkusuyla doluysa, o görüntü sana sadece bir ibret olur, bir uyarı olur, tıpkı bir doktorun tıp fakültesinde hastalıkları görmesi gibi. Amacın nefsini tatmin etmekse, işte o zaman o görüntü bir zehire dönüşür. Bu yüzden asıl mesele, ekranı değil, nefsi terbiye etmektir. "Bakma" demek, "Görme" demek değildir; "Gözünü, kalbini ve niyetini kontrol et" demektir.


SONUÇ YERİNE: CESARET VE HAKİKAT
Ey insan! Bu çağ, her şeyin açık olduğu bir çağdır. Artık perde yok, saklanacak bir şey yok. İnkar etmek, yok saymak, sadece körlüktür. Asıl olan, bu gerçekle yüzleşip, onunla nasıl yaşanacağını, ondan nasıl korunacağını öğretmektir. Çocuklarımıza, gençlerimize, "Bunlar kötü, bakma" demek yetmez. Onlara "Bunlar var, ama sen onlardan daha güçlüsün, senin değerin onlardan çok daha yüksek, senin hedeflerin, hayallerin, Allah'ın rızası var" demeliyiz. Korkaklar inkar eder, cesurlar ise gerçekle yüzleşir ve ona göre yol alır. Sen hangisisin?
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Aklı başında olanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 27.12.2016 Salı
DEVAMINA BAK
Zenginlik - Başkalarını Zengin Edebilmektir
Karoglan'ın Zenginlik - Başkalarını Zengin Edebilmekdir Risalesi
Selamun Aleyküm
Zenginlik, öyle bir cevherdir ki, onu çoğaltan asıl zengin insandır. Peki, "Nasıl zenginlik çoğalır?" diye sorulduğunda, akla ilk gelen cevap genellikle "Param artarsa" olur. Oysa bu, zenginliğin sadece kabuğuna bakmaktır. Asıl zenginlik, zengin olanların sayısı arttığında çoğalır. Paranın, malın, mülkün bir kişinin kasasında istiflenmesiyle zenginlik çoğalmaz, bilakis o kasa, başkalarının yoksulluğuyla beslenen bir kara deliğe dönüşür. Anladınız mı ey ahmak insanoğlu! Zira zenginlik bir gemi gibidir; suyun üzerinde durduğu sürece yük taşır, ama suyu içine alıp batarsa hiçbir işe yaramaz.
BİRİNCİ VEÇHE: ZENGİNLİĞİN DOĞASI
Zenginliğin doğasında akışkanlık vardır. Nasıl ki su durgunlaştığında kokar ve hastalık saçar, zenginlik de tek bir yerde toplanıp kaldığında topluma zehir olur. Gerçek zenginlik, bir nehir gibi akmak, etrafındaki toprakları sulayarak onların da yeşermesini sağlamaktır. Bu yüzden zenginlik, sadece banka hesabındaki rakamlar değil, aynı zamanda cömertliğin, paylaşmanın ve insan onuruna yapılan yatırımın adıdır.
İKİNCİ VEÇHE: DOKUNUNCA ZENGİN ETMEK
Yani açıklamasına gelince: Mesela sen zenginsin, kendi halinde, fakir bir adama, ya da geleceğin umudu olan bir gence, öğrenciye, bir takım elbise, bir sakko aldın, giydirdin. Ayağına güzel bir pabuç, sırtına ferah bir gömlek giydirdin. Saçını başını düzelttin, karşında cillop gibi bir delikanlı oldu. "Haydi, şimdi böyle gez, kendini böyle hisset!" dedin. Ve başına kalkıp, bir büyüklük taslayıp, o eski halini hatırlatarak onu küçültmedin. O gence bakan herkes, "Vay, bu zengin bir çocuk!" dedi. Ve o genç, kendini havalı, değerli ve evet, zengin hissetti; fakirliğini, mahcubiyetini bir an unutuverdi. Peki ne oldu? İşte sana, zengin yumurtasından çıkan yeni bir zengin yavrusu! Ve böylece zengin adam, döl verip yumurtlayarak, yani maddi varlığını değil, manevi varlığını ve itibarını paylaşarak, zenginliği çoğaltmış olmaz mı? İşte bu, zenginliğin en soylu üreme şeklidir.
ÜÇÜNCÜ VEÇHE: CİMRİLİK FAKİRLİKTİR
Eğer zengin bir adam, "Hep bana, hep bana!" diyerek, mali mülkü, bütün dünyayı ele geçirmeye çalışırsa, bu zenginlik değil, alçaklıktır ancak, kahpeliktir ancak. Böylesi, ne kadar sıfır olursa olsun, hesabındaki rakamlar ne kadar kabarık olursa olsun, gerçekte en büyük fakirdir. Çünkü onun kalbindeki kuyu, dünyanın bütün hazineleriyle bile dolmaz. Cimriden zengin olmaz, olsa olsa "zengin fakir" olur. Mal ona hizmet etmez, o mala hizmet eder; bu ise en ağır kölelik türüdür.
DÖRDÜNCÜ VEÇHE: ZENGİN EVLİYADIR, ENBİYADIR
Zengin denen kimse, zenginlik doğurandır. Zengin kimse, eli ayağı değdiği yeri zengin edendir. Tıpkı evliyanın, enbiyanın, insanları eliyle, sözüyle, hal-i hareketiyle nura ve aydınlığa gark ettiği gibi. Onların dokunduğu gönüller nasıl imanla, sevgiyle ve huzurla doluyorsa, gerçek zenginin dokunduğu yer, geçim bolluğuyla, umutla ve hayata tutunma sevinciyle dolar. O, sadece para dağıtmaz; fırsat dağıtır, güven dağıtır, onur dağıtır. İnsanların ayağa kalkması için birer basamak olur.
BEŞİNCİ VEÇHE: ADALET VE HZ. ÖMER'İN YOLU
Gerçek zengin, ulaştığı yerlerde fakir fukara bırakmayan, onları görüp gözeten kimsedir. Nasıl ki Hz. Ömer (r.a.) geceleyin kıyıda köşede, kimse görmeden fakir fukarayı arar, onların derdine derman olur, sırtlarına giyecek, sofralarına yiyecek götürürdü. O, bir devlet başkanı olarak devletin hazinesine sahip çıkarken, asıl zenginliğin halkının refahında olduğunu bilirdi. Bugünün zengini de, tıpkı Hz. Ömer gibi olmalı; kasasına değil, çevresine bakmalı, kendi rahatını değil, toplumun huzurunu gözetmelidir. Unutmayalım ki, bir toplumda en zengin adam, en çok vergi veren değil, en çok iş ve umut veren adamdır.
SONUÇ YERİNE: ZENGİNLİK NESİLDEN NESİLE GEÇER
İnsanın gerçek mirası, bıraktığı altınlar değil, yetiştirdiği evlatlar ve kazandırdığı değerli insanlardır. Bir gencin sırtına giydirdiğin o ceket, sadece bir kumaş parçası değildir; o ceket, o gencin özgüvenini, geleceğe olan inancını ve "ben de başarabilirim" duygusunu sarıp sarmalayan bir zırh olur. İşte o zaman zenginlik, tıpkı bir tohum gibi toprağa düşer ve başak başak, hasat hasat çoğalır. Bu hasadın bereketi ise dünyayı doldurur. Allah, cömert ve ihsan sahibi kullarını sever; zira O (C.C.) da sonsuz zengindir ve kullarına olan lütfunu eksik etmez.
Bu bir Karoglan Risalesi’dir.
Kalben zengin olanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12.02.2015 Perşembe
DEVAMINA BAK


islamda Mecnunluk Yani Cinlenmişlik Nedir? "Aklı olmayanın dini de yoktur."


Peygamberimiz Buyurdular:

"Aklı olmayanın dini de yoktur."

(Kenzul Ummal.C14,s.73)

Allahü Teala Buyurdular:

"Allah, ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir."

(Mücadele Suresi 11)

Peygamberimiz Buyurdular:

"İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır."

(Hadis Beyhekî)

Peygamberimiz Buyurdular:

"Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadetten daha sevabdır."

(Bir an Allah ı tefekkür bin yıl ibaddeten daha faziletlidir hadisinin başka versiyonu)

(Hadis Deylemî)

İslam’da “Aklı olmayanın dini de yoktur” prensibi benimsenmiştir. Çünkü insan akıl ve kalbiyle insandır, vahye ve dinî tekliflere yükümlülüklere  muhataptır. Öyleyse aklı olanlar sorumludur, aklı olmayanlar dini açıdan sorumlu olmazlar.

Hac için Namaz için Oruc için Zekat için Her Türlü ibadet ve muamelat için islamda önce akıl şarttır. Namaz ve orucdan ve benzerinden, bir kimse, akıl baliğ olduktan sonra sorumlu tutulur, ve ondan sonrası "tuttu veya tutmadı,.." diye hesabı tutulur.

Ya adam aklını kaybettiyse? Bu adam bunların hiçbirinden sorumlu tutulamaz.

Hz. Ömer'in Cezbesi

Bir ara mescid de Ömer efendimize cezbe gelir (yani ilk defa bu görünen alem ile, matrix in farkına varınca) ve riyaveyete göre  ya üç gün, yada bir hafta deli gibi mecnun cinlenmiş gibi olur.
Ve aklı başına geldikten sonra peygamberimiz ona : "istersen, o kazaya kalan namazlarını kaza edip  iade edersin, istemezsen  etmezsin, onlardan sorumlu değilsın." demiştir. Hz. Ömer dahi, ilk defa matrixe girdiğinde, benim gibi deli divane olmuştur, kendini ve aklı muvazenesini kaybetmiştir, ve ibadet sorumluluğu ondan kalkmıştır.
işte islamda "mecnun" kelimeside ordandir, yani cinlenmiş, yani mecnun olmuş.  Mecnunluk yani büyü ve sihir yöntemi ilede, akli olan bir kimseye musallat edilen cinler sebebi ile, mecnun hale gelebilir. Nitekim Peygamberimize büyü yapildığında da, "Hafaza yani muhafız, onu koruyan melekler ile, Kiramen Katibin yani her halini kaydeden Melekler" sabahkiler ile ikindiki nöbetci melekeri nöbet degiştirdiğinde, yeni gelen nöbetci melekler, öncekilere sordu:

"Ne oldu bu adama da, böyle mecnun (cinlenmiş) gibi yatıyor." dediler, orda olanlarda onlara cevaben: "Falancı büyücü, O'nun saçı, tırnağı ve tarağı ile, O na büyü yaptı, ve falancı kuyuya attı." dedi diye rivayet yok mu? yani "mecnunluk" peygamber bile olsan aynı. Büyücünün katli (öldürülmesi) bu yüzden vacip.

Diğer Peygamberlerden Buna Örnekler:

1 - Bir peygmber ki Hz. ibrahim, aklından geçen ya da rüyada gördüğü bir hal üzre oğlunu kesmek için ormana götürüyor veya dağa götürüyor  ve bıçağı ile de kesmeye yatırıyor, bu aklı yerinde olan birinin yapacağı bir şey mi Allah aşkına?

2 - Yine Hz. Musa bir ağaç dalı ile konuşup "Ben Allah ile konuştum" diyor. Bu aklı olanın yapacağı amel mi?

3 - Yine  Hz. ibrahim küçücük çocuğu olan bir kadını  çocuğu ile birlikte, susuz, azıksız, bir çölde bırakıp gidiyor. Neden bunu yapiyor? "Allah dedi bana" diye.  Bu aklı olanın  birisinin yapacağı amel mi?

Hangisini daha sayayım sizlere!

4 - Hz. Muhammed bir gece yattığı yerden kalkıp "Ben, Mescidi Haramdan (Kabe den), Mescidi Aksa ya götürüldüm, ordan da ben Hak Katına (Allahü Teala nın makamına) götürüldüm, cenneti cehennemi daha birçok şeyi gördüm" dedi. Allah a gitim gördüm konuştum dedi. Halbuki daha yatağı bile soğumamıştı deniyor, aklı olan biri bunu anlayabilir mi?


5 - Yine Hz. Nuh, mesala bugün kü deniz olmayan, nehir olmayan, bizim "Başağaç" (Afyon un Sandıklı ilçesinin bir kasabası beldesi) gibi bir yerde büyük bir gemi yapmaya başlıyor. Kim dedi "Allah dedi" diye, Allah nerede, hadi arada Allah ı bul, Allah nerede  ve kim? ve bügün böyle bir işe kalkışsan, bugün bile deli derler, o günkü insanlar da ona inanmadılar ve  deli dediler. ve o gemiyi yapıpda sular kaynayınca gökten ve yerden geminin olduğu yere sular akın edince,  Nuha onu söyleyenin  sözünün doğruluğu ortaya çıkıyor,......

“Deli olunmadan veli olunmaz”

yani deli olmadan, ne peygamber nede veli olunmaz aziziim.


Dinimizde aklın, ilmin ve düşünmenin önemi büyüktür. Aklın önemi hakkında birkaç hadis-i şerif:
(Aklı olmayanın dini de yoktur.) [Tirmizî]

(Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.) [Deylemî]

(Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhârî]

(Akıl imandandır.) [Beyhekî]

(Allah indinde en kıymetliniz, akılca en üstün olanınızdır.) [İ. Gazâlî]

İslamiyet, böyle bildirirken, (Akla önem verilmiyor) demek çok yanlış olur. Ama akıl her şeyi bilemez. Aklın da sınırı vardır. Sınırından öteye gidilirse akıl çalışmaz, yanlış karar verir. Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Akıl, her insanda farklıdır. Bazıları dünya işlerinde isabet ettiği hâlde, bazıları yanılabilir.

Gözün belli sahası olup, gözün anlayamadıklarını akıl anladığı gibi, aklın da belli bir sahası vardır. Bunun dışındakileri ölçmeye, anlamaya gücü yetmez. Akıl, herkeste eşit değildir. En yüksek akılla en aşağı akıl arasında çok fark vardır. Şu hâlde (Aklın yolu birdir) demek çok yanlıştır. Her işte ve hele dînî işlerde akla güvenilmez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, uzman olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Çok yanılan bir akla, her sahada nasıl güvenilebilir?

Demek ki akıl, kendi sahasında kıymetlidir. Bu sahanın dışına çıkınca yanılır. Akla uygun olan ilme, dinimiz çok önem verir. Üç âyet meali:
(Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Elbette bilen kıymetlidir.) [Zümer 9]

(Allah, ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir.) [Mücadele 11]

(Geceyi gündüzü, Güneş’i, Ay’ı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlar da, Onun emrine boyun eğmiştir. Bunlarda, aklını kullanan, düşünen bir toplum için ibretler vardır.) [Nahl 12] (Geceyle gündüzün meydana gelişinde, Ay’ın, Güneş’in insanlara sağladığı faydalarda, yıldızların Allah’ın emriyle var oldukları, hareket ettikleri konusunda, akıl eden, düşünebilen kimseler için alınacak ibret dersleri vardır) deniyor. Bunlar hakkındaki ilimlerin öğrenilmesi teşvik ediliyor. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır.) [Beyhekî]

(Beşikten mezara kadar ilim öğrenin!) [Şir'a]

(Allahü teâlâ, İbrahim aleyhisselama “Ben ilim sahibiyim, ilim sahiplerini severim” buyurdu.) [İbni Abdilber]

(Hiç kimse, cehaletle aziz, ilimle zelil olmaz.) [Askerî]

(İlim, peygamberlerin mirasıdır.) [Deylemî]

(İlim ve edebden mahrum olanı Allah rezil eder.) [İbni Neccar]

(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadetten daha sevabdır.) [Deylemî]

(Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Yoksa helak olursun.) [Beyhekî]

(Âlim veya ilim talebesi olmayan bizden değildir.) [Deylemî]

(İlimle yapılan az iş faydalı olur, ilimsiz çok işin kıymeti olmaz.) [Deylemî]

(İlim olan yerde Müslümanlık vardır, ilim olmayan yerde küfür vardır.) [H. L. O. İman]

(Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helâl değildir. Çünkü Allahü teâlâ, “Âlimlere sorun” buyuruyor.) [Taberanî]

(Fen ilmini al, çıktığı kap sana zarar vermez.) [Künuz-ül hakaik]

(Fen ve sanat müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) [İbni Asakir]

(İlim Çin’de de olsa alın!) [Deylemî]

Çin’den alınacak ilim, elbet fen ilmi ve her türlü teknolojidir. Bu hadis-i şerifler, dünyanın en uzak yerinde, hattâ kâfirlerde bile olsa ilmi almayı emretmekte, Doğu’dan veya Batı’dan gelme diyerek fenni reddetmemek, aksine ilme sarılmak gerektiğini bildirmektedir. (Mevduat-ül-ulum)

Bu vesikalar karşısında, elbette ateistin, (İslam dininde akla ve ilme önem verilmiyor) diyerek yaptığı cahilce saldırısının hiçbir ilmî değeri yoktur. İftiradan ibarettir.


Bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesi

Schrems , 05.08.2020
DEVAMINA BAK


Muson Yağmurları Nedir? Nerelerde Görülür?

Dünyamız Güneşin etrafında dönerken, sonbahar döngüsüne girildiğinde, ve Tarık Yıldızının, o Kutupta (Kuzey veya Güney Yarımkürede) Görülmeye başlamasından sonra, zamanın sahibinin mevsimi sonbahar yönüne, ve dünyanin dönüşünü yukarıdan aşağıya doğru çevirdikten sonraki, gökten artık o Yarımküreye yıldırım düşmeyen yağmurlara denilir. Bilim adamları sadece Hindistan ve yöresinde olan yağmur ve iklim türü olduğunu iddia etmişler, ve bu konudaki internet aramamda şöyle bir bilgiye rastladım :

MUSON İKLİMİNİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Muson iklimi, tropikal iklim özellikleri taşıyan Güney, Güneydoğu ve Doğu Asya’da etkilidir. Görkemli yağmur bulutları, aralıksız yağış ve güçlü rüzgarları başta gelen özelliğidir. En yağışlı iklim tipidir dolayısı ile sık sık sel felaketi görünür.

Buralarda Yaz mevsimleri ılık ve yağışlı , kışlar kuru soğuk geçer. Bu yönüyle savan iklimi ile benzerlik gösterir. Sıcaklık ortalaması bütün yıl 10 °C nin üstündedir. Yıllık sıcaklık farkı daha kuzeyde yer aldığından Savan iklimine göre fazladır.

Yıllık yağış miktarı 1000-1500 milimetre civarındadır. Ancak kıyı kesimlerde bu yağış miktarı çok daha fazla olabilmektedir. Dünyanın en fazla yağış alan yeri, Hindistan’ın kuzey doğusunda yer alan Assam bölgesindeki Çerapunçi'dir. Yıllık 12000 mm yağış alabilmektedir.

Hindistan'da su ve nehirler kutsal sayılır, her sene Muson mevsiminde nehirlerde törenler yapılır. Ganj nehri, bu törenlerin merkezini oluşturur.

Bitki örtüsü kışın yaprağını döken geniş yapraklı muson ormanlarıdır. Muson ormanlarının tipik ağacı ise tik ağacıdır.

Muson, yaz ve kış aylarında farklı davranışlar göstermektedir. Hint yarımadasının Asya kıtasını sıkıştırması ile yükselen Himalaya Dağları, Hint Okyanusundan gelen nemli ve göreceli olarak soğuk ya da sıcak olan havanın tüm yağışını aynı periyotlarla Hint anakarası üzerinde bırakmasına yol açmaktadır.

Amerika'nın Las Vegas kentini de kapsayan kesiminde, Asya musonuna göre sakin kalmakla birlikte Amerika kıtasına ait Muson sistemi bulunmaktadır. Yaz Musonları, üç aylık bir dönemde etkili olur. Soğuk olan Hint Okyanusundan anakaraya doğru esen nemli rüzgar, alçak basınç alanı oluşturarak bol miktarda yağış bırakır.

Kış aylarında ise karadan denize doğru serin ve kuru eser.

Nisan-Eylül ayları arasında Güney Asya'da kara sıcaklığı ortalaması 45 derece iken, denizlerde sıcaklık 25 derece olur. Muson yağmurları şiddetli olabileceğinden, özellikle karaya vurdukları sahil kesimlerinde ciddi sel baskınlarına ve dev dalgalara sebep olurlar.Ayrıca asit yağmuru yağar.

Muson iklimi, kış mevsiminin kurak ve soğuk olduğu, yazların ise ılık ve yoğun şekilde yağmurlu olduğu iklim tipine verilen isimdir. Savan iklimiyle benzerlik gösterdiği söylenebilir. Sıcaklık ortalaması tüm yol boyunca 10 derece üzerindedir. Ortalama yıllık yağış miktarları 1000-1500 mm arasında değişir. Fakat kıyı kesimlerde bu durum 12000 mm'ye kadar yükselebilir.

Muson İklimi Nedir?

Muson, tropikal iklimle savan iklimle benzerlik gösteren, bol yağmurlu iklim çeşididir. Asya kıtasında görülen iklim tipi, bitki örtüsüyle ünlüdür. Muson ikliminde görülen bitki örtüsü, Muson bitki örtüsü veya ormanlarıdır. İklimin oluşmasında, denizler ve karalar arasındaki yıllık basınç ve sıcaklık farkları etkilidir. Yağış iklimi olsa da yağış rejiminin düzenli olduğu söylenemez.

Muson İklimi Nerelerde Görülür?

Muson iklimi, Asya'nın belli bölümlerinde görülen iklim tipidir. Başta görüldüğü ülkeler şu şekilde sıralanır. Hindistan, Vietnam, Bangladeş, Güney Kore, Çin ve Japonya’dır. Ayrıca Endonezya, Avustralya'nın kuzey kıyıları, Tayland ve Madagaskar Adası Muson iklim tipinin görüldüğü diğer bazı yerlerdir.

Muson İklimi Özellikleri Nelerdir?

Muson ikliminin genel özellikleri şu şekilde sıralanıyor.

- Yazlar yağışlı, kışları ise kuraktır. Yağış rejimleri düzensizdir.

- Kurak ve yağışlı mevsimi belirleyen faktör, esen muson rüzgarlarıdır. Kış mevsiminde karadan denize doğru eserken, yaz mevsiminde denizden karaya doğru eser.

- Ortalama yağış miktarı yıllık bazda 1000-15000-2000 mm civarında değişebilir. Bazı kıyı bölgelerde bu miktarla 10000-12000 mm'ye kadar yükselebilir. (Çerapunçi-Hindistan)

- Muson ikliminde yağış miktarları yükselti farkında göre değişim gösterir. Yüksek alanlar her daim daha fazla yağış alırlar.

- Dünyanın en fazla yağış alan yeri de bu iklim tipinin görüldüğü Muson Asya'dır.

- Bu iklim içerisinde yer alan adalar her mevsim yağış alırlar. Yağış rejimlerinin düzenli olduğunu söylemek mümkündür.

- Bitki örtüsü, yaz aylarında geniş yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlardır. Kışın savanlar ortaya çıkar.

- Muson iklimini Savan iklim tipinden ayıran en önemli faktör, yaz mevsiminde düşen yağış miktarıdır. Yağış azaldıkça Muson iklimi etkisini kaybederek Savan iklime doğru evrilmeye başlayabilir. Bu yüzden Muson iklimi için en önemli şey yaz yağmurları denilebilir.

Bir Karoglan Makalesi
Schrems, 02.08.2020 Pazar
DEVAMINA BAK


18 Bin Alem Nedir? Kur'an-ı Kerim’de Kaç Harf Bulunmaktadır?

Bu konuda Alimlerimizin beyanlarına bir göz atalım. Onlar bu hususta neler söylemiş, bir kulak verelim.

Kur’an-ı Kerim harfleri sayısının;

- Abdullah b. Kesîr ve Mücâhid 321.180,

- Fadl b. Ata b. Yesar 325.015,

- Sellâm Ebu Muhammed el-Hamanî (rahımehumullah) 340.740 olduğunu söylemişlerdir.

- İmam Süyûtî hazretleri de meşhur eseri el-İtkan’da; İbn Abbas’tan (r.anhuma) yapılan rivayete göre, Kur'an-ı Hakîm’in tamamının 323.671 harften teşekkül ettiğini zikretmiştir.

Bu noktada rakamlar arasındaki farklar nereden kaynaklanıyor, denilebilir. Bu soruya da şöyle açıklık getirmeye çalışabiliriz:

Âlimlerin Kur’an-ı Kerim’in ayet, kelime ve harf sayımında farklı rakamlar ortaya koymalarının elbetteki bir takım sebep ve hikmetleri vardır. Mesela;

- Lafızlarn sayımındaki farklılık, örfî-nahvî-kitâbî kelimelerin dikkate alınıp alınmamasından kaynaklanmaktadır.

- Harflerin sayımında değişik rakamların elde edilmesi ise, kuvvetli bir ihtimalle, Hatt-ı Osmanî’de küçük bir dikme halinde yazılan elifler ile hemzenin yuvası olan vav ve yâ gibi zâit harflerin sayılıp sayılmamasından dolayıdır. Ayrıca, Hatt-ı Osmanî ile diğer hatlar arasında kendini gösteren elifler-çekmelerle birlikte, belki de şeddelerin de tesiri olmuştur.

- On sekiz bin âlemden birisi bu dünyadır. Bu dünya gibi on yedi bin dokuz yüz doksan dokuz âlem daha vardır. Eski deyimle bunlara felek denir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bu on sekiz bin bu dünya gibi dünyalar içinde insan yaşayan âlemlere rahmet olarak hepsine peygamber olarak gönderilmiştir. 18 bin âlem vardır, içinden birisi bu dünyamızdır.

(Delâil-i Hayrat Şerhi «Kara Dâvûd», Sayfa: 429; Mir'at-ı Kâinat, Cild 1, Sayfa: 77)

- Nimeti her şeye şamil kendisinden başka ilah olmayan yüce Allah 18 bin âlem yarattı. Bu sizin dünyanızın tümü o 18 bin âlemden ancak biridir.

(Delail-i Hayrat Şerhi, «Kara Davud», Sayfa: 429; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 77)

"Ben bir milyon millet yarattım." Başka bir rivayette de: «Yüzbin âlem vardır.»

(Delâil-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», Sayfa: 429)

Bizim izahımız :

Her insan bir Alemdir Her karınca Bile bir Alemdir, Her Bakteri bile Bir Alemdir.  Allahu Teala nın Yarattığı Can Taşıyan Her Varlık Allahın ruhundan bır parça almıştır ve Allah Ruhunu 18 bın parçaya dağıtmıştır ne kadarı kendi katındadır orasını bilemeyiz. Fakat bu can verdiği her canlı bu onskiz bin alemi temsil eder ve onların sayisi artmaz eksillmez biri ölürse onun yerine yenisi doğar ve onsekizbin sabitesi vardır kainatın yapısında, ve onlarda Kuran-ı Kerimdeki Bütün harfler duraklar ve harekeleri temsil eder, kimisi gökte, kimisi yerde, kimisi denizde, kimisi toprak altındadır, kimisi berzahda, kimisi daha ruhlar alemindedir. Harekeler onun nerede olduğunu gösterir.
ve Kurandaki Harflerin Harekelerin ve Durakların toplamı 18 000 bin adettir velhasıl Kelam. Surelerin isimleride bunu dahildir. Tabiki Kuranı açınca içinde nebe suresi fatiha suresi yazmalı değilmi, yoksa adres bilemeyiz değilmi... yine birinci cüz ikinci cüz gibi cüz sayıları buna dahildir, yoksa  hangi ülke, hangi köy, hangi semt bilemeyiz değilmi...

Tevrat ise Birmilyon ayettir mesela

Bır Karoglan Raşit Tunca Makalesi Sonu

Schrems, 26.06.2020 Cuma
DEVAMINA BAK


"Love in The Brain"

Hadisenin Metnini internette aradım, bulamadım! ve ben kendim aklımda kaldığı kadar yazmaya karar verdim:

Peygamberimizin Ashabından birinin Güçlü bir Hizmetlisi yada cariyesi vardır, ve o evin suyunu kuyudan o çekmektedir.

Ve O Ashab onunla birlikte olduğunda, çocuk olmasını istememektedir, çünkü evin hizmetini görüyordur, eğer o hamile olursa, su çekecek kimsesi yoktur. Ve bunu peygamberimize anlatır ve, kendsinin bu yüzden onunla cima edip birleşince,  meni gelmeden önce geri çekildiğini anlatır :

Peygamberimizin cevabı ise

"Sen Ne Kadar Engel Olsanda, Doğacak Olan Çocuğa Engel Olamazsın."  buyurur.


Ve nitekim de o Ashabı Kiram ın  meni gelmeden önce geri çekilmesine rağmen, o cariyeden bir çocuğu olmuştur.

"Love in The Brain" Yani frekans yolu ile, o meni ona ulaşmıştır, ve hamile olmuştur. Yani bizim yaptığımızın da, Muhammed ve Ashabında örnekleri vardır elbet... Bu sadece bir örnektir.

Raşit Tunca Makalesi Sonu

Schrems, 26.06.2020 Cuma Hicri Zilhice 13 Kurban Bayramı üçüncü günü
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC.Bayrak

WEB-TUNCA
Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE

F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ


"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca