MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
|
» Toplam Üye: 7 » En Son Üye: Fatma » Toplam Konular: 649 » Toplam Yorumlar: 989 Ayrıntılı İstatistikler |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
HAPPY THANKSGIVING BAYRAMI - ERNTE DANK FEST - ŞÜKRAN GÜNÜ RİSALESİ (Genişletilmiş ve Düzenlenmiş Versiyon)
Konu: Şükran Günü (Thanksgiving) Kutlamasının Anlamı, İslam'daki Yeri ve Ortak Değerler
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Sizin Adınız]
BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ - ŞÜKRAN GÜNÜ'NÜN MAHİYETİ
Selamun Aleyküm,
Happy Thanksgiving Bayramınız, Ernte Dank Fest'iniz (Hasat Şükran Bayramı), Rabbimize şükran gününüz kutlu ve mutlu olsun!
Öncelikle, bu mesajdaki gecikme için diğer din mensubu kardeşlerimizden özür dilerim. İngilizcemizin galizliği yüzünden "Thanksgiving" kelimesinin ne anlama geldiğini tam olarak idrak edememiştik. "Ernte Dank Fest" (Hasat Şükran Bayramı) ifadesini biliyorduk ama "Happy Thanksgiving" bize dört köşe geldi, jeton düşmedi yani. Ama sonra anladık ki bu bayram, sadece hindi yiyip eğlendiğimiz bir gün değil, çok daha derin ve anlamlı bir şükran ifadesidir.
İKİNCİ BÖLÜM: ŞÜKRAN GÜNÜ'NÜN GERÇEK ANLAMI - HİNDİ'NİN SIRRI
Yanlış Anlama: Çoğu insan Şükran Günü'nü, hindi eti yenen, ailece toplanılan sıradan bir yemek günü olarak bilir. Oysa bu, yüzeysel bir bakış açısıdır.
Doğru Anlama: Şükran Günü, o sene içinde ekilip biçilen mahsullerin, yetiştirilip kesilen hayvanların, soframıza gelen yiyeceklerin, giydiğimiz elbiselerin, bindiğimiz bineklerin ve yaptığımız tüm işlerin karşılığında Rabbimize şükranlarımızı sunduğumuz özel bir gecedir.
Hindinin Anlamı: O gün kesilen hindi, aslında o sene boyunca tükettiğimiz ve soframıza gelen tüm hayvanları temsil eder. Bu sembolik hareket, Rabbimizin bize sunmuş olduğu nimetlerin farkına varmak ve O'na hamd etmek içindir.
Bu Bilinçle Yapıldığında: Elbette bu bayramı bilinçli ve şuurlu olarak kutlayanlar, sadece karınlarını doyurmak için değil, ailelerini bir araya toplayıp, o sene boyunca kendilerine verilen nimetleri sayarak Rabbimize teşekkür etmek için bir araya gelirler.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: İSLAM'DA ŞÜKRAN BAYRAMI'NA YER VAR MI?
Karoglan'ın bu risaledeki en önemli sorusu ve cevabı şudur:
"Ailecek Rabbimize verdiği nimetler için şükretmek, herhalde İslam'a yabancı bir bayram olmasa gerek, değil mi?"
Evet, kesinlikle hayır! İslam, şükrü emreder, nimete karşı nankörlüğü ise yasaklar.
Peygamberimizin (s.a.v.) Örnekliği:
Eğer Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir Yahudi'den duyduğu bu güzel geleneği (şükür orucunu) benimsemiş ve onu İslam'ın bir parçası haline getirmişse, biz de Şükran Günü (Thanksgiving) gibi, Rabbimize olan şükrümüzü ifade eden güzel bir geleneği neden benimsemeyelim?
İslam, güzel olan hiçbir şeyin karşısında durmaz. Şükran Günü, Allah'a hamd ve şükretme, O'nun rahmetini ve bereketini yâd etme gecesidir. Bu, İslam'ın özüyle tamamen uyumludur.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: AHİR ZAMAN ÜMMETİ VE MEHDİ CEMAATİ'NE ÇAĞRI
Ey Mehdi Cemaati! Ey Ahir Zaman Ümmeti!
Karoglan'ın Tavsiyesi:
"Vallahi bu âdet, Müslümanlara diğer din kardeşlerimizden daha çok sevimli olup, yapılması ve tatbik edilmesi gereken, diğer ümmetlere verilmiş güzel bir öğreti ve bayramdır."
Bu Bayramı Benimseyelim:
Bir sene boyunca bizi yedirdin, içirdin, doyurdun, giydirdin. Gideceğimiz yerlere ulaşmamızı sağladın. Hele bu zamanda, en kolay şekilde yerlerimize vâz ettin (ulaştırdın). Hamd ve senalar, teşekkürler, şükranlar, kullarına rahmeti bol padişah olan Allah'adır.
Şükran Geceniz Mutlu Olsun!
BEŞİNCİ BÖLÜM: ÖĞRENMEKTE GEÇ KALMAK YOKTUR - PEYGAMBER ÖRNEĞİ
Karoglan, bu konudaki cehaletini veya geç fark etmesini samimiyetle itiraf eder:
"Tabii biz de âlim olsak, Muhammed iki cihanın habibi de olsa, bir Yahudi'den duyduysa o günün (Aşura Günü'nün) önemli olduğunu, biz de Şükran Günü'nü duyuyoruz amma, bu güne kadar duyarlı olmamıştık."
Bu İtirafın Güzel Yanı:
ALTINCI BÖLÜM: ŞÜKRAN GÜNÜ'NÜN TARİHİ - MEVSİM VE HESAP
Karoglan, Şükran Günü'nün tarihi konusunda da bir açıklama getirir:
"Bizim doğduğumuz Türkiye'de arpa hasat mevsimi, gündönümünde veya gündönümünden iki ay sonra olur. Yani gün dönümü: bahardan yaza geçtiğimiz 21 Haziran'dır."
Hesap Önerisi:
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - ŞÜKRAN, BİRLİK VE ORTAK DEĞERLER
Bu Risale Bize Ne Anlatıyor?
Bu güzel geleneği (Şükran Günü) kendi aile geleneğimiz haline getirelim. Ama bunu yaparken, sadece bir "yemek günü" olarak değil, Rabbimize olan derin şükran duygularımızı ifade ettiğimiz, O'nun nimetlerini andığımız, ailemizle birlikte olduğumuz ve birlikte dua ettiğimiz kutsal bir gece olarak kutlayalım.
Şükran Geceniz Kutlu, Mutlu ve Birlik Beraberlik Gecesi Olsun!
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (29.11.2014 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 29.11.2014 Cumartesi
Konu: Şükran Günü (Thanksgiving) Kutlamasının Anlamı, İslam'daki Yeri ve Ortak Değerler
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Sizin Adınız]
BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ - ŞÜKRAN GÜNÜ'NÜN MAHİYETİ
Selamun Aleyküm,
Happy Thanksgiving Bayramınız, Ernte Dank Fest'iniz (Hasat Şükran Bayramı), Rabbimize şükran gününüz kutlu ve mutlu olsun!
Öncelikle, bu mesajdaki gecikme için diğer din mensubu kardeşlerimizden özür dilerim. İngilizcemizin galizliği yüzünden "Thanksgiving" kelimesinin ne anlama geldiğini tam olarak idrak edememiştik. "Ernte Dank Fest" (Hasat Şükran Bayramı) ifadesini biliyorduk ama "Happy Thanksgiving" bize dört köşe geldi, jeton düşmedi yani. Ama sonra anladık ki bu bayram, sadece hindi yiyip eğlendiğimiz bir gün değil, çok daha derin ve anlamlı bir şükran ifadesidir.
İKİNCİ BÖLÜM: ŞÜKRAN GÜNÜ'NÜN GERÇEK ANLAMI - HİNDİ'NİN SIRRI
Yanlış Anlama: Çoğu insan Şükran Günü'nü, hindi eti yenen, ailece toplanılan sıradan bir yemek günü olarak bilir. Oysa bu, yüzeysel bir bakış açısıdır.
Doğru Anlama: Şükran Günü, o sene içinde ekilip biçilen mahsullerin, yetiştirilip kesilen hayvanların, soframıza gelen yiyeceklerin, giydiğimiz elbiselerin, bindiğimiz bineklerin ve yaptığımız tüm işlerin karşılığında Rabbimize şükranlarımızı sunduğumuz özel bir gecedir.
Hindinin Anlamı: O gün kesilen hindi, aslında o sene boyunca tükettiğimiz ve soframıza gelen tüm hayvanları temsil eder. Bu sembolik hareket, Rabbimizin bize sunmuş olduğu nimetlerin farkına varmak ve O'na hamd etmek içindir.
Bu Bilinçle Yapıldığında: Elbette bu bayramı bilinçli ve şuurlu olarak kutlayanlar, sadece karınlarını doyurmak için değil, ailelerini bir araya toplayıp, o sene boyunca kendilerine verilen nimetleri sayarak Rabbimize teşekkür etmek için bir araya gelirler.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: İSLAM'DA ŞÜKRAN BAYRAMI'NA YER VAR MI?
Karoglan'ın bu risaledeki en önemli sorusu ve cevabı şudur:
"Ailecek Rabbimize verdiği nimetler için şükretmek, herhalde İslam'a yabancı bir bayram olmasa gerek, değil mi?"
Evet, kesinlikle hayır! İslam, şükrü emreder, nimete karşı nankörlüğü ise yasaklar.
Peygamberimizin (s.a.v.) Örnekliği:
- Aşura Günü: Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medine'ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşure Günü oruç tuttuğunu gördü. Onlara bunun sebebini sorduğunda, "Bu gün Allah'ın Musa'yı (a.s.) Firavun'dan kurtardığı gündür, biz de şükür olarak oruç tutarız." dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): "Biz Musa'ya sizden daha yakınız." buyurdu ve hem o gün oruç tuttu, hem de ümmetine tutmalarını emretti. (Buhari, Müslim)
Eğer Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir Yahudi'den duyduğu bu güzel geleneği (şükür orucunu) benimsemiş ve onu İslam'ın bir parçası haline getirmişse, biz de Şükran Günü (Thanksgiving) gibi, Rabbimize olan şükrümüzü ifade eden güzel bir geleneği neden benimsemeyelim?
İslam, güzel olan hiçbir şeyin karşısında durmaz. Şükran Günü, Allah'a hamd ve şükretme, O'nun rahmetini ve bereketini yâd etme gecesidir. Bu, İslam'ın özüyle tamamen uyumludur.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: AHİR ZAMAN ÜMMETİ VE MEHDİ CEMAATİ'NE ÇAĞRI
Ey Mehdi Cemaati! Ey Ahir Zaman Ümmeti!
Karoglan'ın Tavsiyesi:
"Vallahi bu âdet, Müslümanlara diğer din kardeşlerimizden daha çok sevimli olup, yapılması ve tatbik edilmesi gereken, diğer ümmetlere verilmiş güzel bir öğreti ve bayramdır."
Bu Bayramı Benimseyelim:
- Her sene sonlarında, Rabbimize verdiği nimetler için teşekkür ettiğimiz özel bir gece kabul edelim.
- Ailemizi bir araya toplayalım.
- O sene boyunca elde ettiğimiz nimetleri dile getirelim, yâd edelim ve Rabbimizi sena edelim.
- Bu geceyi, birlik ve beraberlik gecesi haline getirelim.
Bir sene boyunca bizi yedirdin, içirdin, doyurdun, giydirdin. Gideceğimiz yerlere ulaşmamızı sağladın. Hele bu zamanda, en kolay şekilde yerlerimize vâz ettin (ulaştırdın). Hamd ve senalar, teşekkürler, şükranlar, kullarına rahmeti bol padişah olan Allah'adır.
Şükran Geceniz Mutlu Olsun!
BEŞİNCİ BÖLÜM: ÖĞRENMEKTE GEÇ KALMAK YOKTUR - PEYGAMBER ÖRNEĞİ
Karoglan, bu konudaki cehaletini veya geç fark etmesini samimiyetle itiraf eder:
"Tabii biz de âlim olsak, Muhammed iki cihanın habibi de olsa, bir Yahudi'den duyduysa o günün (Aşura Günü'nün) önemli olduğunu, biz de Şükran Günü'nü duyuyoruz amma, bu güne kadar duyarlı olmamıştık."
Bu İtirafın Güzel Yanı:
- Öğrenmek İçin Geç Değil: İnsan, her an öğrenebilir. Önemli olan, öğrenmeye açık olmak ve bildiklerini uygulamaktır.
- Peygamber'den Daha Üstün Değiliz: Hz. Muhammed (s.a.v.) bile her şeyi bilmiyordu. O, Aşura Günü'nü bir Yahudi'den öğrendi ve ümmetine tavsiye etti. Eğer O, başkasından öğrenebiliyorsa, biz de öğreniriz.
- Özür Dilemek Erdemdir: "Bizi bunu bilmiyor diye ayıplamayın lütfen" diyerek, Karoglan büyük bir alçakgönüllülük örneği sergiler.
ALTINCI BÖLÜM: ŞÜKRAN GÜNÜ'NÜN TARİHİ - MEVSİM VE HESAP
Karoglan, Şükran Günü'nün tarihi konusunda da bir açıklama getirir:
"Bizim doğduğumuz Türkiye'de arpa hasat mevsimi, gündönümünde veya gündönümünden iki ay sonra olur. Yani gün dönümü: bahardan yaza geçtiğimiz 21 Haziran'dır."
Hesap Önerisi:
- En eski hesap Musevilerdedir. Bu hesaba göre, 21 Haziran (Yaz Gündönümü) esas alınarak Şükran Günü tarihi belirlenebilir.
- Ancak bu tarih, her ülke için farklı bir zamana rastlayabilir. Bu, bayramın canlı olduğunu, hareket ettiğini ve her yere uyum sağladığını gösterir.
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - ŞÜKRAN, BİRLİK VE ORTAK DEĞERLER
Bu Risale Bize Ne Anlatıyor?
- Şükür Evrenseldir: Şükretmek, sadece belirli bir dinin değil, tüm insanlığın ortak değeridir. Rabbimizin nimetlerini anmak ve O'na hamd etmek, her Müslüman'ın asli görevidir.
- İslam Güzel Gelenekleri Benimser: İslam, başka kültürlerdeki güzel ve faydalı gelenekleri, eğer İslam'ın özüne aykırı değilse, benimser ve sahiplenir.
- Aile Birliği: Şükran Günü, aile fertlerinin bir araya gelmesi, birlik ve beraberliğin pekişmesi için önemli bir vesiledir.
- Öğrenmeye Açık Olmak: Hata yapmak ve bir şeyleri bilmemek insanidir. Önemli olan, öğrenmeye açık olmak ve doğru bildiklerimizi uygulamaktır.
- Ortak Değerler: Farklı inançlara sahip insanlar, ortak değerler (şükür, hamd, aile, paylaşma) etrafında birleşebilirler.
Bu güzel geleneği (Şükran Günü) kendi aile geleneğimiz haline getirelim. Ama bunu yaparken, sadece bir "yemek günü" olarak değil, Rabbimize olan derin şükran duygularımızı ifade ettiğimiz, O'nun nimetlerini andığımız, ailemizle birlikte olduğumuz ve birlikte dua ettiğimiz kutsal bir gece olarak kutlayalım.
Şükran Geceniz Kutlu, Mutlu ve Birlik Beraberlik Gecesi Olsun!
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (29.11.2014 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 29.11.2014 Cumartesi
MARİÄ EMPFÄNGNIS - IMMACULATA - KUTSAL BAKİRE MERYEM RİSALESİ (Genişletilmiş ve Düzenlenmiş Versiyon)
Konu: Meryem Ana'nın Bekareti, Immaculata Kavramı, Hz. İsa'nın Doğumu ve Zamanın Sırrı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ - IMMACULATA KAVRAMI VE SORUNUN ÖZÜ
Selamun Aleyküm,
Hıristiyan âleminde önemli bir yere sahip olan "Immaculata" (Lekesiz Hamilelik) veya "Mariä Empfängnis" (Meryem'in Hamileliği) kavramı, Katolik Kilisesi'nin dogmatik bir inancıdır. Bu inanca göre Meryem Ana, orijinal günahtan arınmış olarak dünyaya gelmiş ve tüm hayatı boyunca bakire kalmıştır. Hatta bazı yorumlara göre, Hz. İsa'yı doğurduktan sonra da bakireliği bozulmamıştır.
Ancak Karoglan'ın risalesinde belirttiği gibi, bu kavram İslam ve akıl açısından sorgulanması gereken bir husustur. Zira doğum, fiziksel bir gerçekliktir ve bir çocuğun dünyaya gelmesi, annesinin fiziksel bütünlüğünde bir değişiklik meydana getirir.
İKİNCİ BÖLÜM: FİZİKSEL GERÇEKLİK VE BEKARET
Karoglan'ın ifadesiyle:
"İsa doğarken annesinin bekaretini bozmuştur, yani annesini bozan oğlan."
Bu ifade, Hıristiyan teolojisindeki "Meryem'in daima bakire olması" (Perpetual Virginity) inancına karşı fiziksel bir gerçekliği hatırlatır.
İslam'daki Meryem Anlayışı:
Kur'an-ı Kerim, Meryem Ana'yı (r.a.) tüm kadınların en üstünü olarak över ve onun iffetini, temizliğini ve Allah'a olan teslimiyetini yüceltir:
"Bir zamanlar melekler: 'Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yarattı ve seni bütün kadınlara üstün kıldı.' demişti." (Âl-i İmrân Suresi, 42)
"Ve iffetini koruyan o kadını (Meryem'i) hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik ve onu, Rabbinin sözünü ve kitaplarını tasdik eden bir kadın kıldık." (Tahrîm Suresi, 12)
Ancak Kur'an, Meryem'in "daima bakire" olduğunu söylemez. Onun iffetini ve temizliğini över, Hz. İsa'nın mucizevi doğumunu anlatır, ancak doğumdan sonraki fiziksel durumu hakkında bir açıklama yapmaz. İslam'da, bir kadının evlenmesi ve çocuk doğurması, onun değerini düşürmez. Meryem Ana'nın değeri, bekaretinde değil, Allah'a olan teslimiyetinde, iffetinde ve Hz. İsa'yı mucizevi bir şekilde dünyaya getirmesindedir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ZAMANIN SIRRI - GELECEK VE GEÇMİŞİN BİRLEŞTİĞİ YER
Karoglan, Hz. İsa'nın doğumunu ve bekaretin bozulmasını ilginç bir benzetmeyle açıklar:
"Gelecekten gelen oğlan ve gelecekten gelip annesinden doğan, annesinin hem oğlu, hem onun bekaretini bozan... hem hamile bırakan, hem oğlu... yani hem Mehdi hem İsa, iki ikili."
Bu ifade, zamanın doğrusal akışına meydan okuyan, oldukça derin bir metafizik düşünceyi ima eder.
"Terminator" Benzetmesi:
Karoglan, Arnold Schwarzenegger'in ünlü "Terminator" filmindeki gibi, gelecekten gelenin geçmişi etkilediği bir paradoksa işaret eder. Bu, İslam'daki "İsa ve Mehdi'nin Ahir Zaman'da birlikte bulunması" inancına da bir göndermedir.
Buradaki Derin Anlam:
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: DIŞTAN İÇE VE İÇTEN DIŞA - VARLIK FELSEFESİ
Karoglan'ın en derin tespitlerinden biri şudur:
"Bizler hepimizi anneye dıştan içeriye doğru girip, bekaret bozarken, İsa ise içten dışa doğru... yani 'Ya Evveli Allah, ya Ahiru Allah' hikmeti."
Bu Ne Anlama Gelir?
BEŞİNCİ BÖLÜM: KAROGLAN'IN ÖZ ELEŞTİRİSİ VE İNSAN OLMA HALİ
Risalenin en dikkat çekici ve insani yanlarından biri, Karoglan'ın kendi yanlışlarını itiraf etmesidir:
"Ben şu kısacık risaleyi yazana kadar birçok yanlış yaptım ve tekrar tekrar düzelttim ve evet ben sandığınız gibi 'o değilim', amma sanki o gibi olmaya çalışıyorum. Benim yanlışlarıma bakan anlayacak, bende sizler gibi birçok yanlışlar yapan biriyim."
Bu İtiraf Bize Ne Söyler?
ALTINCI BÖLÜM: KUTSAL KİTAPLARIN BİRLİĞİ VE PAYLAŞILAN DEĞERLER
Risale, şu önemli vurguyla sona erer:
"Vallahi İsa'yı bilen bulan için İncil'de, Allah'ın kitabı Davut'u bulan için Zebur'da, Allah'ın kitabı Musa'yı bilen bulan için Tevrat'ta Allah'ın kitabıdır."
Bu Ne Anlama Gelir?
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - MERYEM ANA'YA SAYGI VE ORTAK ANLAYIŞ
Bu Risale Bize Ne Anlatıyor?
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (08.12.2014 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 08.12.2014 Pazartesi
Konu: Meryem Ana'nın Bekareti, Immaculata Kavramı, Hz. İsa'nın Doğumu ve Zamanın Sırrı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ - IMMACULATA KAVRAMI VE SORUNUN ÖZÜ
Selamun Aleyküm,
Hıristiyan âleminde önemli bir yere sahip olan "Immaculata" (Lekesiz Hamilelik) veya "Mariä Empfängnis" (Meryem'in Hamileliği) kavramı, Katolik Kilisesi'nin dogmatik bir inancıdır. Bu inanca göre Meryem Ana, orijinal günahtan arınmış olarak dünyaya gelmiş ve tüm hayatı boyunca bakire kalmıştır. Hatta bazı yorumlara göre, Hz. İsa'yı doğurduktan sonra da bakireliği bozulmamıştır.
Ancak Karoglan'ın risalesinde belirttiği gibi, bu kavram İslam ve akıl açısından sorgulanması gereken bir husustur. Zira doğum, fiziksel bir gerçekliktir ve bir çocuğun dünyaya gelmesi, annesinin fiziksel bütünlüğünde bir değişiklik meydana getirir.
İKİNCİ BÖLÜM: FİZİKSEL GERÇEKLİK VE BEKARET
Karoglan'ın ifadesiyle:
"İsa doğarken annesinin bekaretini bozmuştur, yani annesini bozan oğlan."
Bu ifade, Hıristiyan teolojisindeki "Meryem'in daima bakire olması" (Perpetual Virginity) inancına karşı fiziksel bir gerçekliği hatırlatır.
İslam'daki Meryem Anlayışı:
Kur'an-ı Kerim, Meryem Ana'yı (r.a.) tüm kadınların en üstünü olarak över ve onun iffetini, temizliğini ve Allah'a olan teslimiyetini yüceltir:
"Bir zamanlar melekler: 'Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yarattı ve seni bütün kadınlara üstün kıldı.' demişti." (Âl-i İmrân Suresi, 42)
"Ve iffetini koruyan o kadını (Meryem'i) hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik ve onu, Rabbinin sözünü ve kitaplarını tasdik eden bir kadın kıldık." (Tahrîm Suresi, 12)
Ancak Kur'an, Meryem'in "daima bakire" olduğunu söylemez. Onun iffetini ve temizliğini över, Hz. İsa'nın mucizevi doğumunu anlatır, ancak doğumdan sonraki fiziksel durumu hakkında bir açıklama yapmaz. İslam'da, bir kadının evlenmesi ve çocuk doğurması, onun değerini düşürmez. Meryem Ana'nın değeri, bekaretinde değil, Allah'a olan teslimiyetinde, iffetinde ve Hz. İsa'yı mucizevi bir şekilde dünyaya getirmesindedir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ZAMANIN SIRRI - GELECEK VE GEÇMİŞİN BİRLEŞTİĞİ YER
Karoglan, Hz. İsa'nın doğumunu ve bekaretin bozulmasını ilginç bir benzetmeyle açıklar:
"Gelecekten gelen oğlan ve gelecekten gelip annesinden doğan, annesinin hem oğlu, hem onun bekaretini bozan... hem hamile bırakan, hem oğlu... yani hem Mehdi hem İsa, iki ikili."
Bu ifade, zamanın doğrusal akışına meydan okuyan, oldukça derin bir metafizik düşünceyi ima eder.
"Terminator" Benzetmesi:
Karoglan, Arnold Schwarzenegger'in ünlü "Terminator" filmindeki gibi, gelecekten gelenin geçmişi etkilediği bir paradoksa işaret eder. Bu, İslam'daki "İsa ve Mehdi'nin Ahir Zaman'da birlikte bulunması" inancına da bir göndermedir.
Buradaki Derin Anlam:
- Hz. İsa'nın Doğumu: Hz. İsa, Allah'ın bir emriyle babasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu, Allah'ın kudretinin bir tecellisidir. O, annesinin rahmine dışarıdan değil, ilahi bir emirle "içeriden" gelmiştir.
- Meryem'in Bekareti: Hz. İsa'nın doğumu, Meryem'in bekaretini fiziksel olarak bozmuş olsa da, bu onun manevi temizliğine ve üstünlüğüne zarar vermez.
- Zamanın Birliği: Gelecek ve geçmişin birleştiği nokta, aslında "an"dır. Her an, geçmişi ve geleceği içinde barındırır. Hz. İsa'nın doğumu da bu anlayışla, zamanın ötesinde, ilahi bir fiildir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: DIŞTAN İÇE VE İÇTEN DIŞA - VARLIK FELSEFESİ
Karoglan'ın en derin tespitlerinden biri şudur:
"Bizler hepimizi anneye dıştan içeriye doğru girip, bekaret bozarken, İsa ise içten dışa doğru... yani 'Ya Evveli Allah, ya Ahiru Allah' hikmeti."
Bu Ne Anlama Gelir?
- Normal Doğum (Dıştan İçe): Tüm insanlar, babadan gelen meni ile annenin rahmine "dışarıdan" girerek oluşur. Bu, fiziksel ve biyolojik bir süreçtir.
- Hz. İsa'nın Doğumu (İçten Dışa): Hz. İsa, Allah'ın emriyle "Kün!" (Ol!) kelimesiyle annesinin rahminde var olmuştur. Yani o, içeriden, ilahi bir kudretle dışarıya doğru gelmiştir. Bu, tüm fizik kurallarının ötesinde, Allah'ın mutlak kudretinin bir göstergesidir.
BEŞİNCİ BÖLÜM: KAROGLAN'IN ÖZ ELEŞTİRİSİ VE İNSAN OLMA HALİ
Risalenin en dikkat çekici ve insani yanlarından biri, Karoglan'ın kendi yanlışlarını itiraf etmesidir:
"Ben şu kısacık risaleyi yazana kadar birçok yanlış yaptım ve tekrar tekrar düzelttim ve evet ben sandığınız gibi 'o değilim', amma sanki o gibi olmaya çalışıyorum. Benim yanlışlarıma bakan anlayacak, bende sizler gibi birçok yanlışlar yapan biriyim."
Bu İtiraf Bize Ne Söyler?
- Alçakgönüllülük: Hiç kimse masum değildir, herkes hata yapabilir. Önemli olan, hataları kabul edip düzeltmeye çalışmaktır.
- Mütevazılık: Karoglan, kendisini "Mehdi" veya "kurtarıcı" gibi bir konuma koymaz. "Sanki o gibi olmaya çalışıyorum" diyerek, sürekli bir arayış ve gelişim içinde olduğunu ifade eder.
- Örnek Olmak: Hatalarını kabul etmek, başkalarına da "Ben mükemmel değilim, siz de hata yapabilirsiniz, ama pes etmeyin" mesajı verir.
ALTINCI BÖLÜM: KUTSAL KİTAPLARIN BİRLİĞİ VE PAYLAŞILAN DEĞERLER
Risale, şu önemli vurguyla sona erer:
"Vallahi İsa'yı bilen bulan için İncil'de, Allah'ın kitabı Davut'u bulan için Zebur'da, Allah'ın kitabı Musa'yı bilen bulan için Tevrat'ta Allah'ın kitabıdır."
Bu Ne Anlama Gelir?
- Tüm Kutsal Kitaplar Allah'tandır: Kur'an-ı Kerim, Tevrat, Zebur ve İncil'in asıllarının Allah tarafından gönderildiğini kabul eder.
- Tahrif Olgusu: Bu kitapların zamanla tahrif edildiğine (değiştirildiğine) inanılır, ancak bu, onların tamamen geçersiz olduğu anlamına gelmez.
- Hakikati Arama: Bu kitaplarda da Allah'ın izlerini, hakikat kırıntılarını bulmak mümkündür. Önemli olan, kalp gözüyle, samimiyetle hakikati aramaktır.
- Ortak Değerler: Meryem Ana'ya, Hz. İsa'ya, Davut'a ve Musa'ya (a.s.) saygı, İslam ve Hıristiyanlık arasındaki ortak değerlerdir. Bu değerler üzerinden bir diyalog kurmak mümkündür.
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - MERYEM ANA'YA SAYGI VE ORTAK ANLAYIŞ
Bu Risale Bize Ne Anlatıyor?
- Fiziksel ve Manevi Gerçeklik: Hz. İsa'nın doğumu, fiziksel bir gerçekliktir ve Meryem Ana'nın bekaretini bozmuş olabilir. Ancak bu, onun manevi üstünlüğüne ve kutsallığına halel getirmez.
- Zamanın Ötesi: Hz. İsa'nın doğumu, zamanın doğrusal akışının ötesinde, ilahi bir iradenin tecellisidir.
- İçten Dışa Varlık: Hz. İsa, "içeriden dışarıya" gelen bir mucizedir. Bu, onun diğer tüm insanlardan farklı olduğunu gösterir.
- Alçakgönüllülük: Karoglan, kendi hatalarını kabul ederek, "mükemmel olmadığını" ve sürekli öğrenen bir insan olduğunu gösterir.
- Ortak Değerler: Tüm kutsal kitaplara saygı, ortak peygamberleri yüceltme ve hakikati arama, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında köprü kurabilecek değerlerdir.
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (08.12.2014 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 08.12.2014 Pazartesi
STPAUL - PAVLUS - PAVLUS HIRİSTİYANLIĞI RİSALESİ (Genişletilmiş ve Düzenlenmiş Versiyon)
Konu: Pavlus'un Hıristiyanlık Üzerindeki Etkisi, İncil'in Tarihsel Gerçekliği ve Vahiy Anlayışı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ - İSLAM'IN TEVHİD ANLAYIŞI VE HRİSTİYANLIĞIN DURUMU
Selamun Aleyküm,
İslam inancının temel prensibi, Allah'ın birliğidir (Tevhid). Kur'an-ı Kerim'de açıkça buyrulmaktadır:
"Allah indinde tek din İslam'dır." (Âl-i İmrân Suresi, 19)
Bu ayet, tüm peygamberlerin tebliğ ettiği temel mesajın, Allah'a teslimiyet (İslam) olduğunu ifade eder. Hz. İsa (a.s.) da bu mesajı tebliğ etmiştir. Ancak tarihsel süreç içerisinde, özellikle Hz. İsa'dan sonraki dönemde, Hıristiyanlık inancı önemli değişikliklere uğramıştır.
Hıristiyanlığın Bozulma Süreci:
İKİNCİ BÖLÜM: PAVLUS KİMDİR? - TARSUSLU YAHUDİ'NİN HİKÂYESİ
Pavlus (Saul), Tarsus şehrinde doğmuş bir Yahudi'dir. Roma vatandaşıdır ve başlangıçta Hıristiyanlara karşı şiddetli bir zulüm uygulamıştır.
Dönüşümü ve Misyonu:
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: PAULUSÇU HRİSTİYANLIK
Pavlus'un sistemleştirdiği bu yeni Hıristiyanlık anlayışı, aslında Hz. İsa'nın tebliğ ettiği mesajdan çok farklıdır. Bu nedenle, bu anlayışa "Paulusçu Hıristiyanlık" denir.
Temel Farklılıklar:
Hz. İsa'nın Mesajı
Paulusçu HıristiyanlıkTevhid (Allah'ın birliği)
Teslis (Baba, Oğul, Kutsal Ruh)
Şeriat (Tevrat hükümleri)
Şeriatın kaldırıldığı iddiası
İman ve ameller (ikisi birlikte)
Yalnızca imanın kurtuluş için yeterli olduğu
Hz. İsa, peygamber ve Mesih'tir.
Hz. İsa, Tanrı'nın oğlu ve Tanrı'dır.
Tevrat'ın devamı
Tevrat'ın geçersiz olduğu iddiası
Pavlus'un bu öğretileri, Hıristiyan âleminde kabul görmüş ve günümüzdeki Hıristiyanlığın temelini oluşturmuştur.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İNCİL'İN MAHİYETİ - KİTAP MI, VAHİY Mİ?
Pavlusçu Hıristiyanlığın en önemli dayanaklarından biri, İncil metinleridir. Peki, bu metinler nasıl oluşmuştur?
Vahiy Anlayışı: İslam'a göre vahiy, Cebrail (a.s.) aracılığıyla Peygamber'in (s.a.v.) kalbine indirilir. Ayetler, peygamber tarafından tebliğ edilir, ezberlenir ve yazdırılır. Kuran, bu sürecin bir ürünüdür.
İncil'in Tarihsel Gerçekliği: İncil, Hz. İsa'dan sonra, çeşitli yazarlar (Matta, Markos, Luka, Yuhanna ve Pavlus) tarafından, çoğunlukla Hz. İsa'nın sözlerinin ve yaşadıklarının anlatıldığı, ancak doğrudan Hz. İsa tarafından yazılmamış metinlerdir. Ayrıca Pavlus'un mektupları da bu metinlerin önemli bir kısmını oluşturur.
Karoglan'ın Sorusu: "Hz. Muhammed ile filanca yere gittik, orda Rabbimizden şu ayet indi, ve Muhammed bu ayeti bize okudu, ve dedi ki şöyle anlamalıyız diye bir rivayet kültürü duydunuz mu?" Hayır! Çünkü İslam'da vahiy anlayışı böyle değildir.
Vahyin İniş Şekli:
BEŞİNCİ BÖLÜM: İNCİL'E KARŞI MÜSLÜMAN TUTUMU - SORUNUN ÖZÜ
Karoglan'ın uyarısı çok nettir:
"Kedi ciğere ulaşamayınca mundar der ya, o hesap..."
Müslümanların sıkça düştüğü bir hata, İncil'i ve Hıristiyanları kolayca "tahrif edilmiş", "bozulmuş", "uydurma" diyerek reddetmektir. Oysa bu yaklaşım, konuyu anlamamaktan kaynaklanan bir kibirdir.
Dengeli ve Hakkaniyetli Bir Yaklaşım İçin:
ALTINCI BÖLÜM: HADİSLERDE DURUM - MÜSLÜMANLARIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ?
Karoglan, Müslümanların İncil'i eleştirirken kendi hadis külliyatlarını unuttuklarını ima eder:
"Sanki bizim hadislerin %100'ü sahih mi? Yok mu bizde hadis uyduran ahmaklar? Bizde de var yalancı uydurukçu kurnaz tilkiler."
Bu Çarpıcı Tespit Bize Şunları Söyler:
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - BİRLİKTE YAŞAMA VE ANLAYIŞ
Pavlus ve Hıristiyanlık Hakkındaki Bu Risale Bize Ne Anlatıyor?
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (12.02.2015 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 08 Eylül 2015 Perşembe
Konu: Pavlus'un Hıristiyanlık Üzerindeki Etkisi, İncil'in Tarihsel Gerçekliği ve Vahiy Anlayışı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ - İSLAM'IN TEVHİD ANLAYIŞI VE HRİSTİYANLIĞIN DURUMU
Selamun Aleyküm,
İslam inancının temel prensibi, Allah'ın birliğidir (Tevhid). Kur'an-ı Kerim'de açıkça buyrulmaktadır:
"Allah indinde tek din İslam'dır." (Âl-i İmrân Suresi, 19)
Bu ayet, tüm peygamberlerin tebliğ ettiği temel mesajın, Allah'a teslimiyet (İslam) olduğunu ifade eder. Hz. İsa (a.s.) da bu mesajı tebliğ etmiştir. Ancak tarihsel süreç içerisinde, özellikle Hz. İsa'dan sonraki dönemde, Hıristiyanlık inancı önemli değişikliklere uğramıştır.
Hıristiyanlığın Bozulma Süreci:
- Tahrif: İslam inancına göre, orijinal İncil (Hz. İsa'ya verilen vahiy) zamanla tahrif edilmiş, içine beşerî sözler karıştırılmıştır.
- Teslis: Allah'ın birliği inancı yerine, "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh" üçlemesi (Teslis) inancı benimsenmiştir.
- Pavlus'un Rolü: Bu değişimin en önemli mimarlarından biri, Tarsuslu bir Yahudi olan Aziz Pavlus (Saul) olarak kabul edilir.
İKİNCİ BÖLÜM: PAVLUS KİMDİR? - TARSUSLU YAHUDİ'NİN HİKÂYESİ
Pavlus (Saul), Tarsus şehrinde doğmuş bir Yahudi'dir. Roma vatandaşıdır ve başlangıçta Hıristiyanlara karşı şiddetli bir zulüm uygulamıştır.
Dönüşümü ve Misyonu:
- Rivayete göre, Şam yolunda Hz. İsa tarafından kendisine görünmesiyle Hıristiyanlığa geçer.
- Bu "dönüşüm"den sonra, kendisini Hz. İsa'nın elçisi (havari) ilan eder.
- Anadolu'ya (özellikle Mersin, Hatay, Antakya, Tarsus bölgesine) üç seyahat düzenleyerek Hıristiyanlığı yaymaya çalışır.
- Onun öğretileri, Hz. İsa'nın orijinal mesajından önemli ölçüde farklıdır.
- Şeriatın Kaldırılması: Hz. İsa'nın uyguladığı Tevrat şeriatının (Yahudi yasaları) kaldırıldığını iddia eder.
- İmanın Yeterliliği: Kurtuluş için amellerin değil, yalnızca Hz. İsa'ya imanın yeterli olduğunu savunur.
- Teslis'in Temelleri: Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğu ve O'nunla eşdeğer olduğu inancını sistemleştirir.
- Kilise Kurumu: Hıristiyanlığı bir "kilise" kurumu haline getirir ve bu kurumun liderliğini kendi üzerine alır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: PAULUSÇU HRİSTİYANLIK
Pavlus'un sistemleştirdiği bu yeni Hıristiyanlık anlayışı, aslında Hz. İsa'nın tebliğ ettiği mesajdan çok farklıdır. Bu nedenle, bu anlayışa "Paulusçu Hıristiyanlık" denir.
Temel Farklılıklar:
Hz. İsa'nın Mesajı
Paulusçu HıristiyanlıkTevhid (Allah'ın birliği)
Teslis (Baba, Oğul, Kutsal Ruh)
Şeriat (Tevrat hükümleri)
Şeriatın kaldırıldığı iddiası
İman ve ameller (ikisi birlikte)
Yalnızca imanın kurtuluş için yeterli olduğu
Hz. İsa, peygamber ve Mesih'tir.
Hz. İsa, Tanrı'nın oğlu ve Tanrı'dır.
Tevrat'ın devamı
Tevrat'ın geçersiz olduğu iddiası
Pavlus'un bu öğretileri, Hıristiyan âleminde kabul görmüş ve günümüzdeki Hıristiyanlığın temelini oluşturmuştur.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İNCİL'İN MAHİYETİ - KİTAP MI, VAHİY Mİ?
Pavlusçu Hıristiyanlığın en önemli dayanaklarından biri, İncil metinleridir. Peki, bu metinler nasıl oluşmuştur?
Vahiy Anlayışı: İslam'a göre vahiy, Cebrail (a.s.) aracılığıyla Peygamber'in (s.a.v.) kalbine indirilir. Ayetler, peygamber tarafından tebliğ edilir, ezberlenir ve yazdırılır. Kuran, bu sürecin bir ürünüdür.
İncil'in Tarihsel Gerçekliği: İncil, Hz. İsa'dan sonra, çeşitli yazarlar (Matta, Markos, Luka, Yuhanna ve Pavlus) tarafından, çoğunlukla Hz. İsa'nın sözlerinin ve yaşadıklarının anlatıldığı, ancak doğrudan Hz. İsa tarafından yazılmamış metinlerdir. Ayrıca Pavlus'un mektupları da bu metinlerin önemli bir kısmını oluşturur.
Karoglan'ın Sorusu: "Hz. Muhammed ile filanca yere gittik, orda Rabbimizden şu ayet indi, ve Muhammed bu ayeti bize okudu, ve dedi ki şöyle anlamalıyız diye bir rivayet kültürü duydunuz mu?" Hayır! Çünkü İslam'da vahiy anlayışı böyle değildir.
Vahyin İniş Şekli:
- Kur'an-ı Kerim: Ayet ayet, sure sure, Cebrail (a.s.) aracılığıyla Hz. Muhammed'in (s.a.v.) kalbine indirilmiştir. Peygamber, aldığı vahyi olduğu gibi tebliğ etmiş, ashabına öğretmiş ve uygulamıştır.
- Sünnet: Peygamber'in vahye dayalı olan uygulamaları ve açıklamaları, İslam'ın ikinci kaynağını oluşturur.
BEŞİNCİ BÖLÜM: İNCİL'E KARŞI MÜSLÜMAN TUTUMU - SORUNUN ÖZÜ
Karoglan'ın uyarısı çok nettir:
"Kedi ciğere ulaşamayınca mundar der ya, o hesap..."
Müslümanların sıkça düştüğü bir hata, İncil'i ve Hıristiyanları kolayca "tahrif edilmiş", "bozulmuş", "uydurma" diyerek reddetmektir. Oysa bu yaklaşım, konuyu anlamamaktan kaynaklanan bir kibirdir.
Dengeli ve Hakkaniyetli Bir Yaklaşım İçin:
- İncil'in Metnini Anlamak: İncil'in nasıl oluştuğunu, yazarlarının kimler olduğunu, hangi tarihsel koşullarda yazıldığını bilmek gerekir.
- Pavlus'un Rolünü Kavramak: Günümüz Hıristiyanlığının, Hz. İsa'nın değil, Pavlus'un öğretileri üzerine inşa edildiğini anlamak önemlidir.
- Eleştiriyi Hakkaniyetle Yapmak: Eleştiri, "ööö bööö yanlış mundar" demek değil; delillere dayalı, objektif bir analiz olmalıdır.
ALTINCI BÖLÜM: HADİSLERDE DURUM - MÜSLÜMANLARIN İKİYÜZLÜLÜĞÜ?
Karoglan, Müslümanların İncil'i eleştirirken kendi hadis külliyatlarını unuttuklarını ima eder:
"Sanki bizim hadislerin %100'ü sahih mi? Yok mu bizde hadis uyduran ahmaklar? Bizde de var yalancı uydurukçu kurnaz tilkiler."
Bu Çarpıcı Tespit Bize Şunları Söyler:
- Hadis Eleştirisi: İslam dünyasında da hadis uydurma faaliyetleri olmuştur. Tüm hadislerin sahih olduğunu iddia etmek, tarihsel gerçekliğe aykırıdır.
- Kendi Hatamızı Görememek: Başkalarının kutsal metinlerini eleştirirken, kendi kaynaklarımızın da eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini unutmamalıyız.
- İkiyüzlülük: "Bizimkiler tamamen doğru, onlarınkiler tamamen yanlış" demek, objektif ve adil bir yaklaşım değildir.
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - BİRLİKTE YAŞAMA VE ANLAYIŞ
Pavlus ve Hıristiyanlık Hakkındaki Bu Risale Bize Ne Anlatıyor?
- Tarihsel Gerçeklik: Dinlerin inanç ve pratikleri, tarihsel süreç içinde şekillenir. Hz. İsa'nın mesajı ile günümüz Hıristiyanlığı arasında önemli farklar vardır.
- Pavlus'un Rolü: Pavlus, Hıristiyanlığın şekillenmesinde en etkili figürlerden biridir. Onun öğretileri, Hz. İsa'nın orijinal mesajından farklıdır.
- Vahiy Anlayışı: İslam'daki vahiy anlayışı ile İncil'in oluşum süreci birbirinden farklıdır.
- Eleştirel Yaklaşım: Hem İncil hem de hadis külliyatı, tarihsel ve eleştirel bir perspektifle değerlendirilmelidir.
- Hakkaniyet: "Kedi ciğerciye ulaşamayınca mundar der" misali, bilmeden, anlamadan, sırf farklı olduğu için bir inancı küçümsemek doğru değildir.
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (12.02.2015 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 08 Eylül 2015 Perşembe
TAKVA NEDİR? ALLAH'A YAKINLIK - YAKIN BİLGİSİ RİSALESİ (Genişletilmiş ve Düzenlenmiş Versiyon)
Konu: Takva, Yakın Bilgisi (Marifet), İlimlerin Çeşitliliği ve Mehdi Ahlakı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
BİRİNCİ BÖLÜM: TAKVA NEDİR? YAKIN BİLGİSİNİN MAHİYETİ
Selamun Aleyküm,
Takva denildiğinde çoğu insanın aklına sadece "Allah'tan korkmak" veya "haramlardan kaçınmak" gelir. Oysa takva, bundan çok daha derin ve kapsamlı bir kavramdır. Takva, "yakın bilgisi" (marifet) demektir. Yani bir şeyi dışından değil, içinden, özüyle, hakikatiyle bilmektir. Bu, Allah'ın isim ve sıfatlarına, o isimlerin tecelli ettiği alanlara vakıf olmaktır.
Yakın Bilgisi (İlmu'l-Yakîn - Aynu'l-Yakîn):
İKİNCİ BÖLÜM: İKİ ÖRNEKLE TAKVA - DOKTOR VE ÇİFTÇİ
Mesela, tıp okuyup doktor, hemşire veya sağlıkçı olan bir kişi, Allah'ın "Eş-Şafi" (Şifa Veren) ismine yakınlık gösterir. Allah'ın nasıl şifa verdiğini yakinen bilen kimsedir. Bu ilimde, çiftçi Mehmet Amca'dan üstündür.
Amma! Çiftçi Mehmet Amca da Allah'ın başka bir ismine mazhar olmuştur. "El-Münbit" (Bitkileri yetiştiren), "Er-Rezzak" (Rızık veren) veya "El-Halik" (Yaratan) isimlerinin tecellisiyle, buğday ekme, domates yetiştirme, zeytin aşılama ilminde yakın bilgisine sahiptir. Bu konuda, doktor Vedat Bey'den daha bilgilidir.
Sonuç: Herkes, Allah'ın farklı bir isminde mahirdir (uzmandır). Birini diğerinden üstün kılan, o isimdeki derinliğidir. Takva, işte bu derinliğin adıdır. Hz. Ali'nin (r.a.) meşhur sözü bunu ne güzel açıklar:
"Damdan düşenin halini, damdan düşen bilir."
Bu söz, çoğu kişinin zannettiği gibi Nasreddin Hoca'ya ait değildir; Hz. Ali'nin (r.a.) derin bir hikmetini ifade eder. Yani bir konuyu gerçekten anlamak, o konuyu bizzat yaşamaktan, o ilme vakıf olmaktan geçer.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MEHDİ AHLAKI - HER TELDEN ÇAKMAK
"Her telden çalmak", yani her işten anlamak, her ilimden biraz bilmek, işte bu Mehdi ahlakıdır. Peki neden?
Mehdi (a.s.), insanlığa hidayet edici olarak, Allah'ın "El-Hadi" (Doğru yola ileten) ismine mazhar bir üstünlükle gönderilecektir. Onun görevi, her türden insanı kurtuluşa erdirebilmektir. Bunun için, her tür insanın mahir olduğu yakın bilgisinden bilmelidir. Ancak o zaman, o ırk ve türü, yaptığı yanlışlardan kurtarıp hidayete ve doğru yola ulaştırabilir.
Örnekler:
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?
Kur'an-ı Kerim bu gerçeği ne güzel vurgular:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
(De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Muhakkak ki bunu, işin erbabı olanlar (ulûl-elbab) anlar.)
(Zümer Suresi, 9. Ayet)
Bu ayetteki "ulûl-elbab" (işin erbabı, özüne vakıf olanlar) ifadesi çok önemlidir. Takva sahibi olanlar, işte bu "işin erbabı" olanlardır. Onlar, bir ilmi yalnızca ezberlemez, o ilmin hakikatine nüfuz ederler.
BEŞİNCİ BÖLÜM: TEK TELDEN ÇALMAK TEHLİKESİ
Hayatını sadece bir sepet örmeye adayan bir insan, eğer o sepet işi biterse, suda çıkmış balığa döner. Mesleksiz kalır, aç kalır ve çaresizleşir. İşte bu yüzden, ey Mehdi cemaati!
Mehdi ahlakı ile ahlaklanın:
ALTINCI BÖLÜM: BİLGİYİ TAŞIMAK - NURU YAYMAK
Bu ilmi sadece kendiniz için öğrenip yapmak yetmez. O ilmin, o nurun ve ışığın geleceğe taşınması için, onu başkalarına da öğretmelisiniz. Tıpkı 19 Mayıs veya 29 Ekim törenlerindeki "insan kulesi" gibi. Öğrenciler birbirlerinin üzerine çıkarak yükselirler. Bilgi de böyledir.
Bilgi Kulesi:
YEDİNCİ BÖLÜM: VEDA HUTBESİ'NDEKİ SIR
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Veda Hutbesi'nde şöyle buyurmuştur:
"Benim bu tebliğ ettiklerimi, beni görenler (şâhid olanlar), burada olmayıp görmeyenlere tebliğ etsin, duyursun. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur."
(Hadis-i Şerif - Peygamberimizin Veda Hutbesi'nden)
Bu hadisten çıkan derin anlam şudur:
SEKİZİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - TAKVA VE HAYAT
Ey İnsan!
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (28 Ekim 2015 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 28 Ekim 2015 Çarşamba
Konu: Takva, Yakın Bilgisi (Marifet), İlimlerin Çeşitliliği ve Mehdi Ahlakı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
BİRİNCİ BÖLÜM: TAKVA NEDİR? YAKIN BİLGİSİNİN MAHİYETİ
Selamun Aleyküm,
Takva denildiğinde çoğu insanın aklına sadece "Allah'tan korkmak" veya "haramlardan kaçınmak" gelir. Oysa takva, bundan çok daha derin ve kapsamlı bir kavramdır. Takva, "yakın bilgisi" (marifet) demektir. Yani bir şeyi dışından değil, içinden, özüyle, hakikatiyle bilmektir. Bu, Allah'ın isim ve sıfatlarına, o isimlerin tecelli ettiği alanlara vakıf olmaktır.
Yakın Bilgisi (İlmu'l-Yakîn - Aynu'l-Yakîn):
- İlmu'l-Yakîn: Bir şeyi delillerle, akılla bilmek.
- Aynu'l-Yakîn: Bir şeyi gözle görmek, bizzat müşahede etmek.
- Hakku'l-Yakîn: Bir şeyi bizzat yaşamak, o şeyin hakikatine ermek.
İKİNCİ BÖLÜM: İKİ ÖRNEKLE TAKVA - DOKTOR VE ÇİFTÇİ
Mesela, tıp okuyup doktor, hemşire veya sağlıkçı olan bir kişi, Allah'ın "Eş-Şafi" (Şifa Veren) ismine yakınlık gösterir. Allah'ın nasıl şifa verdiğini yakinen bilen kimsedir. Bu ilimde, çiftçi Mehmet Amca'dan üstündür.
Amma! Çiftçi Mehmet Amca da Allah'ın başka bir ismine mazhar olmuştur. "El-Münbit" (Bitkileri yetiştiren), "Er-Rezzak" (Rızık veren) veya "El-Halik" (Yaratan) isimlerinin tecellisiyle, buğday ekme, domates yetiştirme, zeytin aşılama ilminde yakın bilgisine sahiptir. Bu konuda, doktor Vedat Bey'den daha bilgilidir.
Sonuç: Herkes, Allah'ın farklı bir isminde mahirdir (uzmandır). Birini diğerinden üstün kılan, o isimdeki derinliğidir. Takva, işte bu derinliğin adıdır. Hz. Ali'nin (r.a.) meşhur sözü bunu ne güzel açıklar:
"Damdan düşenin halini, damdan düşen bilir."
Bu söz, çoğu kişinin zannettiği gibi Nasreddin Hoca'ya ait değildir; Hz. Ali'nin (r.a.) derin bir hikmetini ifade eder. Yani bir konuyu gerçekten anlamak, o konuyu bizzat yaşamaktan, o ilme vakıf olmaktan geçer.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MEHDİ AHLAKI - HER TELDEN ÇAKMAK
"Her telden çalmak", yani her işten anlamak, her ilimden biraz bilmek, işte bu Mehdi ahlakıdır. Peki neden?
Mehdi (a.s.), insanlığa hidayet edici olarak, Allah'ın "El-Hadi" (Doğru yola ileten) ismine mazhar bir üstünlükle gönderilecektir. Onun görevi, her türden insanı kurtuluşa erdirebilmektir. Bunun için, her tür insanın mahir olduğu yakın bilgisinden bilmelidir. Ancak o zaman, o ırk ve türü, yaptığı yanlışlardan kurtarıp hidayete ve doğru yola ulaştırabilir.
Örnekler:
- Marangozun halinden, marangoz anlar.
- Doktorun halinden, doktor anlar.
- Çiftçinin halinden, çiftçi anlar.
- Damdan düşenin halinden de, damdan düşen anlar.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?
Kur'an-ı Kerim bu gerçeği ne güzel vurgular:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
(De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Muhakkak ki bunu, işin erbabı olanlar (ulûl-elbab) anlar.)
(Zümer Suresi, 9. Ayet)
Bu ayetteki "ulûl-elbab" (işin erbabı, özüne vakıf olanlar) ifadesi çok önemlidir. Takva sahibi olanlar, işte bu "işin erbabı" olanlardır. Onlar, bir ilmi yalnızca ezberlemez, o ilmin hakikatine nüfuz ederler.
BEŞİNCİ BÖLÜM: TEK TELDEN ÇALMAK TEHLİKESİ
Hayatını sadece bir sepet örmeye adayan bir insan, eğer o sepet işi biterse, suda çıkmış balığa döner. Mesleksiz kalır, aç kalır ve çaresizleşir. İşte bu yüzden, ey Mehdi cemaati!
Mehdi ahlakı ile ahlaklanın:
- Her ilimden biraz biraz öğrenin. Bu, hem rızkınızı kazanma hususunda size güvence sağlar (biri olmazsa biri olur), hem de takvanızı (yakın bilginizi) artırır.
- Her ilim Allah'tandır deyin. Her meslek, Allah'ın bir isminin tecellisidir. Yaptığınız mesleği derinlemesine inceleyin, tefekkür edin. "Ben Allah'ın hangi ismine mazharım?" diye sorun kendinize.
ALTINCI BÖLÜM: BİLGİYİ TAŞIMAK - NURU YAYMAK
Bu ilmi sadece kendiniz için öğrenip yapmak yetmez. O ilmin, o nurun ve ışığın geleceğe taşınması için, onu başkalarına da öğretmelisiniz. Tıpkı 19 Mayıs veya 29 Ekim törenlerindeki "insan kulesi" gibi. Öğrenciler birbirlerinin üzerine çıkarak yükselirler. Bilgi de böyledir.
Bilgi Kulesi:
- Sen, bir önceki neslin bilgisini alıp üzerine koyarsın.
- Sonra bunu bir sonraki nesle aktarırsın.
- Her aktarımda bilgi katlanır, derinleşir ve yükselir.
- Cevat Akşit Hoca: Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nuruna yakın oldu ve bu nuru bir ileri taşıdı. Vaazlarıyla, kitaplarıyla bu ilmi yaydı.
- Hukuk Âlimleri: Allah'ın "El-Hakim" (Hüküm veren) veya "El-Adl" (Adil) isimlerinin yakın bilgisini bir ileri taşı(Zeker) hukuk alanında araştırmalar yaparlar.
YEDİNCİ BÖLÜM: VEDA HUTBESİ'NDEKİ SIR
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Veda Hutbesi'nde şöyle buyurmuştur:
"Benim bu tebliğ ettiklerimi, beni görenler (şâhid olanlar), burada olmayıp görmeyenlere tebliğ etsin, duyursun. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur."
(Hadis-i Şerif - Peygamberimizin Veda Hutbesi'nden)
Bu hadisten çıkan derin anlam şudur:
- Ashab-ı Kiram'ın bile tam olarak anlayamadığı bazı hakikatler vardır.
- Bu hakikatler, ilerleyen çağlarda, daha derin bir anlayışa sahip olan kimseler tarafından anlaşılacak ve yorumlanacaktır.
- Her nesil, kendisinden öncekilerin anlayışını aşarak, o bilgiyi bir ileriye taşıyacaktır.
- Bu, takvanın (yakın bilgisinin) zamanla nasıl derinleştiğinin ve yayıldığının en büyük delilidir.
SEKİZİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - TAKVA VE HAYAT
Ey İnsan!
- Takva, sadece "korku" değil, "yakın bilgisi" dir. Allah'ı isimleriyle tanımak, O'nun tecellilerine vakıf olmaktır.
- Her ilim Allah'tandır. Her meslek bir ibadettir, her çalışma bir yakınlaşma vesilesidir.
- Mehdi ahlakı, her telden çalmak, her ilimden biraz anlamak, her insanın dilinden konuşabilmektir.
- Bilgiyi taşımak, nuru yaymak, ilmi geleceğe aktarmak takvanın bir gereğidir. Sen de bu zincirin bir halkası ol.
- Kaynak ol. Gezegen değil, Güneş ol. Işığını başkalarına yansıt ki, karanlıklar aydınlansın.
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (28 Ekim 2015 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 28 Ekim 2015 Çarşamba
YENİDEN DOĞMAK RİSALESİ (Genişletilmiş ve Düzenlenmiş Versiyon)
Konu: Evlilik, Kader, Rıza ve Yeniden Doğuşun Sırrı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Sizin Adınız]
BİRİNCİ BÖLÜM: HAYAL PERDESİNİ YIRTMAK
Selamun Aleyküm,
Ey gençler! Evlilik gibi hayati bir karar verirken, gözünüzü karartıp kendinize beyaz atlı prensler, dünyayı kurtaran adamlar veya dokuz kollu ahtapot gibi her şeyi yetiştiren anneler aramayın. Bu, Habil ile Kabil kıssasındaki gibi, kardeşinin eşini kıskanıp "Bu çirkin, ben bununla evlenmem" diyerek katil olmaktan farksızdır. Zira güzellik, yalnızca kabuktaki çizgiler değil; özdeki cevherdir.
İKİNCİ BÖLÜM: YUSUF VE ZÜLEYHA'NIN İBRETİ
Unutmayın ki, Yusuf (a.s.) güzelliğiyle dillere destan bir peygamberdi. Ona en güzel eş olarak, firavunun sarayından düşme, "ikinci el araba" tabiriyle ifade edebileceğimiz Züleyha'yı takdir eden Allah'tır. Sen ki, Yusuf'tan daha mı güzelsin de, birinci el, sıfır kilometre bir Porshe istiyorsun?
İşte iki büyük ders:
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SAİD-İ NURSİ VE BENLİK TUZAĞI
Ey Said-i Nursi ve Onun Askerleri!
Said (Bediüzzaman) demiş ki:
"Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur. Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır."
Bu söz, ilk bakışta doğru gibi görünse de, işin iç yüzüne bakalım:
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: YENİDEN DOĞUŞUN SIRRI
Her canlı, bir maymun dahi olsa, soyunun devamı için çabalar. Sazan balığı bile bir yumurta bırakabilmek, neslini devam ettirebilmek için hayatını ortaya koyar. Peki, sen ne yaptın? Yeniden doğmak için bir kadınla evlenmedin, çocuk yapmadın, neslini devam ettirmedin. Şimdi hangi beden seni dünyaya getirecek? Yok, boşuna nefes tükettin. Her şey, yeniden doğmak ve haşir (diriliş) içindir. Bunu anlamadın. Gerisi boş işlerdir.
BEŞİNCİ BÖLÜM: EYYUB PEYGAMBER'İN İBRETİ
Hz. Eyyub (a.s.) bir an Allah'ı unuttu, şeytanın vesvesesine kapıldı ve belalara maruz kaldı. Belalar, onu hiç unutmaz hale gelene kadar yanından gitmedi. En sonunda, Allah'tan başkasını anmadığı bir an geldi ve Allah ona yeniden hayat verdi. İşte asıl kurtuluş, bu "hiç unutmama" halindedir.
ALTINCI BÖLÜM: VARLIK VE YOKLUK ARASINDAKİ DENGE
Bu noktada, "Sıfır ve Bir Risalesi"ndeki anlayışı hatırlayalım:
Rahman (Baba): Pozitif (+), Var Eden, Gönderen, Kuvvet.
Rahim (Anne): Negatif (-), Kabul Eden, Besleyen, Dişi.
Bu iki isim, Allah'ın merhametinin iki yüzüdür. Baba ve anne bir araya gelince, hayat oluşur. Tıpkı sıfıra sayı eklemek gibi.
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ VE UYARI
Ey Said ve Sen Ey Okuyucu!
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (03.12.2014 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve "Sıfır ve Bir Risalesi" formatında genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 03.12.2014 Çarşamba
Konu: Evlilik, Kader, Rıza ve Yeniden Doğuşun Sırrı
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Sizin Adınız]
BİRİNCİ BÖLÜM: HAYAL PERDESİNİ YIRTMAK
Selamun Aleyküm,
Ey gençler! Evlilik gibi hayati bir karar verirken, gözünüzü karartıp kendinize beyaz atlı prensler, dünyayı kurtaran adamlar veya dokuz kollu ahtapot gibi her şeyi yetiştiren anneler aramayın. Bu, Habil ile Kabil kıssasındaki gibi, kardeşinin eşini kıskanıp "Bu çirkin, ben bununla evlenmem" diyerek katil olmaktan farksızdır. Zira güzellik, yalnızca kabuktaki çizgiler değil; özdeki cevherdir.
İKİNCİ BÖLÜM: YUSUF VE ZÜLEYHA'NIN İBRETİ
Unutmayın ki, Yusuf (a.s.) güzelliğiyle dillere destan bir peygamberdi. Ona en güzel eş olarak, firavunun sarayından düşme, "ikinci el araba" tabiriyle ifade edebileceğimiz Züleyha'yı takdir eden Allah'tır. Sen ki, Yusuf'tan daha mı güzelsin de, birinci el, sıfır kilometre bir Porshe istiyorsun?
İşte iki büyük ders:
- Peygamber'in (s.a.v.) Tercihi: İki cihanın efendisi, Allah'ın sevgilisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) bile, kendisinden 15 yaş büyük, dul bir hanım olan Hz. Hatice (r.a.) ile evlenmiştir. O, 25 yaşında, Hatice ise 40 yaşındaydı. Sevdimi? Vallahi çok sevdi, hem de ayrılığı ona öyle bir koydu ki, bu aşk kıyamete kadar sürecek bir vefanın timsali oldu.
- Sonuç: Önüne konana rıza gösteren, tevekkül eden bir Muhammed (s.a.v.) olursan, Rabb'in sana tıpkı Ayşe (r.a.) gibi tertemiz, körpe bir cevher de nasip eder. Ama Yusuf gibi, Rabb'inin takdirine karşı gelir, kibrine yenik düşersen, zindanlarda unutulursun.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SAİD-İ NURSİ VE BENLİK TUZAĞI
Ey Said-i Nursi ve Onun Askerleri!
Said (Bediüzzaman) demiş ki:
"Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur. Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır."
Bu söz, ilk bakışta doğru gibi görünse de, işin iç yüzüne bakalım:
- İki Misal:
- Azazil (İblis): Allah'ı tanıdı, gördü, bildi. Ama kibri onu mahvetti, ola ola şeytan oldu.
- Yunus (a.s.): Allah'ın emrini beklemekte gecikti ve Allah'ın rahmetinden uzaklaştı, karanlıklar içinde, bir balığın karnında hapse atıldı.
- Yusuf (a.s.): Allah'ın ona yazdığı kadını (Züleyha'yı) ikram olarak kabul etmedi, diretti. Sonucunda iki kez zindana atıldı. En nihayetinde mucize ile o kadının eteğine yapışmak zorunda kaldı. Çünkü onun yeniden doğuşu, o kadından olacaktı. Ama kolaylıkla gençken almadı, ihtiyarlığında, o "ikinci el" kadını almak zorunda kaldı.
- Azazil (İblis): Allah'ı tanıdı, gördü, bildi. Ama kibri onu mahvetti, ola ola şeytan oldu.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: YENİDEN DOĞUŞUN SIRRI
Her canlı, bir maymun dahi olsa, soyunun devamı için çabalar. Sazan balığı bile bir yumurta bırakabilmek, neslini devam ettirebilmek için hayatını ortaya koyar. Peki, sen ne yaptın? Yeniden doğmak için bir kadınla evlenmedin, çocuk yapmadın, neslini devam ettirmedin. Şimdi hangi beden seni dünyaya getirecek? Yok, boşuna nefes tükettin. Her şey, yeniden doğmak ve haşir (diriliş) içindir. Bunu anlamadın. Gerisi boş işlerdir.
BEŞİNCİ BÖLÜM: EYYUB PEYGAMBER'İN İBRETİ
Hz. Eyyub (a.s.) bir an Allah'ı unuttu, şeytanın vesvesesine kapıldı ve belalara maruz kaldı. Belalar, onu hiç unutmaz hale gelene kadar yanından gitmedi. En sonunda, Allah'tan başkasını anmadığı bir an geldi ve Allah ona yeniden hayat verdi. İşte asıl kurtuluş, bu "hiç unutmama" halindedir.
ALTINCI BÖLÜM: VARLIK VE YOKLUK ARASINDAKİ DENGE
Bu noktada, "Sıfır ve Bir Risalesi"ndeki anlayışı hatırlayalım:
- Bir (Vahid): Allah'tır, varlıktır, hayattır, kudrettir.
- Sıfır: Yokluktur, ölümdür, hiçliktir.
Rahman (Baba): Pozitif (+), Var Eden, Gönderen, Kuvvet.
Rahim (Anne): Negatif (-), Kabul Eden, Besleyen, Dişi.
Bu iki isim, Allah'ın merhametinin iki yüzüdür. Baba ve anne bir araya gelince, hayat oluşur. Tıpkı sıfıra sayı eklemek gibi.
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ VE UYARI
Ey Said ve Sen Ey Okuyucu!
- Kibirden Kaçın: Allah'ın takdirine rıza göster. Önüne konan nimete şükret. Kibrin seni mahvetmesin.
- Benliğini Yok Et: Eserlerinde, konuşmalarında "ben" değil, "O" olsun. Unutma ki, sözler sana dedirtilendir, asıl sahibi Allah'tır.
- Neslini Devam Ettir: Bu dünyaya geliş amacın, yeniden doğmak ve Rabbini tanımaktır. Bunun yolu da meşru evlilikten geçer.
- Hiç Unutma: Hz. Eyyub'un belası, onu unutmaktan kurtardı. Sen de Allah'ı hiç unutma ki, belalar senden uzak dursun.
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (03.12.2014 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve "Sıfır ve Bir Risalesi" formatında genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 03.12.2014 Çarşamba
BEDEN DİLİ RİSALESİ (Genişletilmiş ve Düzenlenmiş Versiyon)
Konu: Beden Dili (Vücut Dili) ve İslam'daki Yeri
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
Giriş: İlmin Sınırları ve İnsanın Dikkati
Selamun Aleyküm,
Bu risale, son zamanlarda oldukça popüler hale gelen "Beden Dili" kavramı üzerine bir tefekkür ve uyarı niteliğindedir. Bu konuyu ilk olarak bir kitapta okudum ve daha önce de duymuştum. Vücudun hareketlerinden anlam çıkarma sanatı olarak tanımlanan bu alan, ne yazık ki günümüzde adeta bir "büyü" veya "kurtuluş reçetesi" gibi sunulmaktadır. Peki, İslam'da bunun yeri var mıdır? Var elbette, ama sandıkları gibi değil.
1. İslam'daki Pratikler ve Beden Dili
İslam, bir "ritüeller" dini olmaktan ziyade bir "hayat felsefesi" dinidir. Bu nedenle ibadetlerimizde ve günlük hayatımızda bedenimizin her hareketi bir anlam taşır. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Nasıl ki bir ressamın fırça darbeleri onun ruh halini yansıtırsa, bir Müslüman'ın namazdaki duruşu da Allah'a (c.c.) teslimiyetinin bir ifadesidir.
Namazdaki Hareketler:
2. Beden Dilinin Mahiyeti: Melekeler ve Varsayımlar
Peki, bu hareketlerin kökeni nedir?
El, kol, göz ve kulak gibi uzuvlar, bizim "melekelerimiz"dir. El tutma işini yapan melekedir, göz görme işini yapan melekedir. Bu melekeler, doğal yapıları gereği konuşurken ve çalışırken istemsiz hareketler yapar.
Ancak bazı kimseler, bu doğal hareketleri gözetleyip, onlara keyfi anlamlar yüklemişlerdir. Tıpkı bir rüya tabircisinin, "Rüyada elma görmek şudur" demesi gibi, bu hareketlerin de "budur" dedikleri bir sistem icat etmişlerdir. Bu, tamamen varsayımdan ibarettir. Örneğin, bir kişinin kolunu kavuşturması, savunma mekanizması da olabilir, üşümesi de olabilir, özgüven eksikliği de. Bu hareketin tek ve kesin bir manası yoktur. Bu yönüyle beden dili, kesin bir bilim değil, bir yorumlama sanatıdır.
3. Asıl Dil: Meleklerin Dili ve Hayvanların Anlayışı
Sizin elinizle helal mi yoksa haram mı iş tuttuğunuz, aslında sizin içinizdeki niyettir. Ancak bu niyetin bir yansıması olarak, melekler, cinler ve hatta hayvanlar sizin hareketlerinizden bir şeyler okuyabilir.
"Ve ennâ kunnâ nak’udu minhâ mekâıde lis sem’i fe men yestemiıl âne yecid lehu şihâben rasadâ"
(Doğrusu biz, (haber) dinlemek için göğün bazı oturulan yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa, kendisini gözetleyen yakıcı bir alev bulur.)
Bu ayetteki "şihâb" (yakıcı alev) kelimesi, tıpkı avını yakalayan bir şahin (doğan) gibi, bu bilgi hırsızlığını yapanları yakalayıp cezalandıran ilahi bir kudreti anlatır. Allah, gaybın (bilinmeyenin) kapısını, habercileri dışında kimseye açmayacağını bildiriyor.
4. İlmin Kötüye Kullanımı: "Katilin Bıçağı" Misali
Bir ilmin iyi ya da kötü olduğu, onu kimin, nasıl kullandığına bağlıdır. Beden dili de öyledir.
Örnek Olay: Bir adam, eğer katilse, eline bir bıçak veya tabanca geçtiğinde bunu ekmek kesmek için değil, insan öldürmek için kullanır. Tıpkı bunun gibi, beden dili ve renk ilmi de masum bir gözlem olmaktan çıkıp, bir "kamuflaj" aracına dönüşebilir.
Gerçek Hayat Dersi: Bundan 10-12 sene önce bir dava sürecinde, karşı taraf avukatı veya davalısı, bu ilmi adeta bir silah gibi kullanmıştı. İnternetten veya kitaplardan öğrendiği bu tekniklerle, hakimin karşısına siyah ceket ve beyaz bir gömlekle çıkmıştı. "Benim içim beyaz, suçsuzum" mesajı veriyor, hakimin bilinçaltına hitap ediyordu. Hakim, onun bu "masum" görüntüsüne aldanarak davayı bizim aleyhimize sonuçlandırdı.
İşte bu, ilmin ne kadar tehlikeli olabileceğinin en açık kanıtıdır. Bu ilim, hakikat arayanlar için değil, insanları kandırmak isteyenler için bir araç haline gelmiştir. Eğer bu ilim hayırlı olsaydı, Allahu Teala önce Peygamberine (s.a.v.) öğretir, o da tüm ümmetine aktarırdı. Neden öyle yapılmadı? Çünkü bu ilim, insanın fıtratına uygun değildir; zira gizli olanı açığa çıkarma hevesi, insanı haddini aşmaya götürür.
5. Hz. Süleyman Kıssası: Büyük Ders
Bu konunun en güzel özeti, Hz. Süleyman'ın (a.s.) hayvanların dilini öğreten kıssasıdır:
6. Sonuç ve Uyarı
Siz siz olun; aşağıdaki ilimlerden ve uğraşlardan şiddetle kaçının:
En büyük ibret: Namazda dururuz, Kuran'ı okuruz, ama en ufak bir kıpırdamadan, en derin manalara yolculuk ederiz. İşte asıl hayat ve asıl dil, oradadır. Bizde bir laf vardır: "Konuşurken elin kolun kıpırdamasın, rahat dursun!" Bu, gerçek olgunluğun ve huzurun işaretidir.
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (18.04.2015 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 18.04.2015 Cumartesi
Konu: Beden Dili (Vücut Dili) ve İslam'daki Yeri
Müellif: Karoglan (Başağaçlı Raşit Tunca)
Derleyen ve Genişleten: [Rasit Tunca]
Giriş: İlmin Sınırları ve İnsanın Dikkati
Selamun Aleyküm,
Bu risale, son zamanlarda oldukça popüler hale gelen "Beden Dili" kavramı üzerine bir tefekkür ve uyarı niteliğindedir. Bu konuyu ilk olarak bir kitapta okudum ve daha önce de duymuştum. Vücudun hareketlerinden anlam çıkarma sanatı olarak tanımlanan bu alan, ne yazık ki günümüzde adeta bir "büyü" veya "kurtuluş reçetesi" gibi sunulmaktadır. Peki, İslam'da bunun yeri var mıdır? Var elbette, ama sandıkları gibi değil.
1. İslam'daki Pratikler ve Beden Dili
İslam, bir "ritüeller" dini olmaktan ziyade bir "hayat felsefesi" dinidir. Bu nedenle ibadetlerimizde ve günlük hayatımızda bedenimizin her hareketi bir anlam taşır. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Nasıl ki bir ressamın fırça darbeleri onun ruh halini yansıtırsa, bir Müslüman'ın namazdaki duruşu da Allah'a (c.c.) teslimiyetinin bir ifadesidir.
Namazdaki Hareketler:
- Tekbir (Elleri Kulaklara Kaldırmak): "Allahu Ekber" diyerek, dünyevi her şeyden arınmayı ve ilahi huzura girmeyi sembolize eder.
- Kıyam (Elleri Bağlamak): Huzurda durmanın, saygının ve dikkatin bir göstergesidir. Bu, manevi bir makamda bekleyiştir.
- Rüku ve Secde: Allah'ın büyüklüğü karşısında fiziksel olarak eğilmek ve yere kapanmak, teslimiyetin en yalın halidir.
- Tahiyyat'taki İşaret Parmağı: "La ilahe illallah" derken işaret parmağını kaldırmak, tevhidin (Allah'ın birliğinin) sembolik bir ispatıdır. Bu, tüm varlığın O'na yöneldiği noktadır.
2. Beden Dilinin Mahiyeti: Melekeler ve Varsayımlar
Peki, bu hareketlerin kökeni nedir?
El, kol, göz ve kulak gibi uzuvlar, bizim "melekelerimiz"dir. El tutma işini yapan melekedir, göz görme işini yapan melekedir. Bu melekeler, doğal yapıları gereği konuşurken ve çalışırken istemsiz hareketler yapar.
Ancak bazı kimseler, bu doğal hareketleri gözetleyip, onlara keyfi anlamlar yüklemişlerdir. Tıpkı bir rüya tabircisinin, "Rüyada elma görmek şudur" demesi gibi, bu hareketlerin de "budur" dedikleri bir sistem icat etmişlerdir. Bu, tamamen varsayımdan ibarettir. Örneğin, bir kişinin kolunu kavuşturması, savunma mekanizması da olabilir, üşümesi de olabilir, özgüven eksikliği de. Bu hareketin tek ve kesin bir manası yoktur. Bu yönüyle beden dili, kesin bir bilim değil, bir yorumlama sanatıdır.
3. Asıl Dil: Meleklerin Dili ve Hayvanların Anlayışı
Sizin elinizle helal mi yoksa haram mı iş tuttuğunuz, aslında sizin içinizdeki niyettir. Ancak bu niyetin bir yansıması olarak, melekler, cinler ve hatta hayvanlar sizin hareketlerinizden bir şeyler okuyabilir.
- Melekler: Sizin eliniz ve kolunuz, adeta bir dil gibi, karşınızdaki insanın meleklerine haber verir.
- Cinler ve Şeytanlar: Sizin beden dilinizi, zayıf noktalarınızı tespit etmek için kullanabilirler. Sizinle konuşurken hareketlerinizi okuyup, sizi daha iyi manipüle edebilirler.
- Hayvanlar: Bir sinek, elinizin hangi hareketi yapacağını, gözlerinizin odaklanma şeklinden anlayabilir. Bu, onların içgüdüsel bir "melek dilini" bilmeleridir. Tüm mahlûkat kendine özgü bir iletişim diline sahiptir.
"Ve ennâ kunnâ nak’udu minhâ mekâıde lis sem’i fe men yestemiıl âne yecid lehu şihâben rasadâ"
(Doğrusu biz, (haber) dinlemek için göğün bazı oturulan yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa, kendisini gözetleyen yakıcı bir alev bulur.)
Bu ayetteki "şihâb" (yakıcı alev) kelimesi, tıpkı avını yakalayan bir şahin (doğan) gibi, bu bilgi hırsızlığını yapanları yakalayıp cezalandıran ilahi bir kudreti anlatır. Allah, gaybın (bilinmeyenin) kapısını, habercileri dışında kimseye açmayacağını bildiriyor.
4. İlmin Kötüye Kullanımı: "Katilin Bıçağı" Misali
Bir ilmin iyi ya da kötü olduğu, onu kimin, nasıl kullandığına bağlıdır. Beden dili de öyledir.
Örnek Olay: Bir adam, eğer katilse, eline bir bıçak veya tabanca geçtiğinde bunu ekmek kesmek için değil, insan öldürmek için kullanır. Tıpkı bunun gibi, beden dili ve renk ilmi de masum bir gözlem olmaktan çıkıp, bir "kamuflaj" aracına dönüşebilir.
Gerçek Hayat Dersi: Bundan 10-12 sene önce bir dava sürecinde, karşı taraf avukatı veya davalısı, bu ilmi adeta bir silah gibi kullanmıştı. İnternetten veya kitaplardan öğrendiği bu tekniklerle, hakimin karşısına siyah ceket ve beyaz bir gömlekle çıkmıştı. "Benim içim beyaz, suçsuzum" mesajı veriyor, hakimin bilinçaltına hitap ediyordu. Hakim, onun bu "masum" görüntüsüne aldanarak davayı bizim aleyhimize sonuçlandırdı.
İşte bu, ilmin ne kadar tehlikeli olabileceğinin en açık kanıtıdır. Bu ilim, hakikat arayanlar için değil, insanları kandırmak isteyenler için bir araç haline gelmiştir. Eğer bu ilim hayırlı olsaydı, Allahu Teala önce Peygamberine (s.a.v.) öğretir, o da tüm ümmetine aktarırdı. Neden öyle yapılmadı? Çünkü bu ilim, insanın fıtratına uygun değildir; zira gizli olanı açığa çıkarma hevesi, insanı haddini aşmaya götürür.
5. Hz. Süleyman Kıssası: Büyük Ders
Bu konunun en güzel özeti, Hz. Süleyman'ın (a.s.) hayvanların dilini öğreten kıssasıdır:
- Hz. Süleyman, bir adama hayvanların dilini öğretir. Adam, köpeğin horoza "Ağanın eşeği ölecek, etini yeriz" dediğini duyar. Adam hemen eşeği satar.
- Eşek satıldığı yerde ölür. Adam bu kez atın öleceğini duyunca atı da satar.
- Son kez horoz, "Bu sefer ağanın kendisi ölecek" der. Adam, kendi ölüm haberini alınca korkuya kapılır ve nihayetinde gerçekten ölür.
- Kıssanın sonunda horoz, "İnsanlar, keşke canlarına gelecek şeyi mallarına gelsin diyebilseler de hileye başvurmasalardı. Pişmanlık fayda vermez." der.
6. Sonuç ve Uyarı
Siz siz olun; aşağıdaki ilimlerden ve uğraşlardan şiddetle kaçının:
- Havas İlmi (Gizli ilimler, tılsım, büyü vb.)
- Beden Dili (Manipülatif yönüyle)
- Rüya Tabiri (Uzmanı değilseniz)
- Renk ve Kıyafet Psikolojisi (Kamuflaj için)
En büyük ibret: Namazda dururuz, Kuran'ı okuruz, ama en ufak bir kıpırdamadan, en derin manalara yolculuk ederiz. İşte asıl hayat ve asıl dil, oradadır. Bizde bir laf vardır: "Konuşurken elin kolun kıpırdamasın, rahat dursun!" Bu, gerçek olgunluğun ve huzurun işaretidir.
Selametle kalın.
Bir Karoglan Risalesi (18.04.2015 tarihli orijinal metinden uyarlanmış, düzenlenmiş ve genişletilmiştir.)
Kar©glan | Başağaçlı Raşit Tunca | Schrems, 18.04.2015 Cumartesi
Sıfır ve Bir Risalesi
Karoglan Hocanın Sıfır ve Bir Risalesi
Selamun Aleyküm,
Sayılar... Mesela 1, vahid ve tek ve bütün olan. Ve mesela 10 ise, 10 tane birin bir araya gelmesinden oluşuyor. Yine 100 demek, 100 tane bir demek. 8000 demek, yine 8000 tane bir bir araya geldi demek. Bölsen birin katları, çarpsan birin katları, çıkarsan yine birin katları, toplasam yine birin katları.
Ve birde sıfır var. O ne peki? Varlık ve yokluk, hayat ve ölüm. Bir'i sıfır ile çarparsan, bir sıfır olur. Yine 800'ü sıfır ile çarparsan, 800 de sıfır olur. Yine 100.000'i sıfır ile çarparsan, yine sıfır olur. "Ya Mümit" olan Allah, sıfırlayan Allah, öldüren Allah, yok eden Allah. Yine bir ve 1, vahid ve var eden, hayat veren, can veren Allah. Vahidül Kahhar olan Allah'ın, kendisini bize tanıttığı birer misali.
Yani sıfırı 1 ile topla, etkisiz eleman. 1 ne artar, ne de eksilir. Yine 10'dan sıfır çıkar, ne artar ne eksilir. Yani etkisiz eleman. Yani "Allah Samed'dir" hikmeti. Senin kulluk etmen, namaz kılman, zikretmen, yahut kurban kesmen, oruç tutman, yada kâfirlik etmen, kötü ve günah işler ile meşgul olman, O'na zarar vermez. Senin yaptıkların O'ndan bir şey eksiltmez. Senin yaptıkların O'nda bir şey artırmaz. O, artmayan, eksilmeyendir.
Yine sıfıra bir ekle, 1 oldu. 10 ekle, 10 oldu. Eksi 10 ekle, eksi 10 oldu. Yani Rahman ve Rahim'dir O. 10'lu Rahman, yani Baba. Ve 10'lu tahtına veya eksi 10'lu Rahim, Anne. Artan, doğup ve üreyip çoğalabilen. Amma bu kadın ve Rahim olarak, amma bu erkek ve Rahman olarak...
SIFIR VE BİR RİSALESİ - GENİŞLETİLMİŞ VE TOPARLANMIŞ HALİ
BİRİNCİ BÖLÜM: BİR'İN ANLAMI - VAHDANET
1, yani "Bir", matematikte en temel sayıdır. Ama aynı zamanda Allah'ın en güzel isimlerinden biri olan "Vahid" (Tek) ve "Ehad" (Bir) isimlerine işarettir. Tüm sayılar, aslında 1'in katlarıdır. 2, iki tane 1'dir. 10, on tane 1'dir. 100, yüz tane 1'dir. Peki bu ne demektir? Bu, kainattaki her şeyin, aslında Allah'ın varlığının bir yansıması olduğu demektir. Her varlık, O'nun varlığından bir parça taşır. Ama O, tek ve bütündür. O'nu hiçbir şeye bölemezsin. O, bölünmez, parçalanmaz, eksilmez, artmaz. O, "Ehad"dır, "Samed"dir.
İKİNCİ BÖLÜM: SIFIR'IN ANLAMI - FENA ve YOKLUK
Sıfır, hiçliktir, yokluktur, ölümdür. Ama aynı zamanda bir "potansiyel"dir. Sıfır, içinde her şeyi barındırabilen boşluktur. Bir sayıyı sıfırla çarptığında, o sayı yok olur. Bu, Allah'ın "Ya Mümit" (Öldüren) isminin tecellisidir. Her şey ölür, yok olur, sıfırlanır. Ama sıfır, aynı zamanda yeni bir başlangıcın da kapısıdır. Çünkü sıfıra bir eklediğinde, 1 olur. Bu, Allah'ın "Ya Muhyi" (Dirilten) isminin tecellisidir. Ölümden sonra diriliş, yokluktan varlık, sıfırdan bir... İşte bu, Allah'ın kudretinin en büyük delilidir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SIFIRIN ETKİSİZ ELEMAN OLMASI - SAMEDİYET
Matematikte sıfır, toplama ve çıkarmada etkisiz elemandır. Yani 1 + 0 = 1'dir, 1 - 0 = 1'dir. Sıfır, 1'i ne artırır, ne eksiltir. İşte bu, Allah'ın "Samed" (Her şey O'na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değil) isminin bir tecellisidir. Sen ne yaparsan yap, Allah'a bir şey katamazsın. Ne kadar ibadet edersen et, O'nun azametine bir şey eklemezsin. Ne kadar günah işlersen işle, O'nun kudretinden bir şey eksiltmezsin. O, Samed'dir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Ama sen, O'na muhtaçsın. Bu yüzden ibadet, Allah'a bir şey kazandırmak için değil, senin kendini kurtarman, O'na yaklaşman, O'nun rahmetine ve mağfiretine nail olman içindir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: RAHMAN VE RAHİM - BABA VE ANNE
Sıfıra bir eklediğinde 1 olur. Sıfıra 10 eklediğinde 10 olur. Sıfıra eksi 10 eklediğinde eksi 10 olur. Yani sıfır, ne eklersen onu kabul eder, onu gösterir. İşte bu, Allah'ın "Rahman" ve "Rahim" isimlerinin tecellisidir. Rahman, Baba'dır. O, var eden, yaratan, şekil verendir. Rahim ise Anne'dir. O, besleyen, büyüten, şefkatle saran, rahminde taşıyandır.
Rahman (Baba) = Pozitif (+), Var Eden, Gönderen, Kuvvet, Erkek, Güneş
Rahim (Anne) = Negatif (-), Kabul Eden, Alan, Besleyen, Dişi, Ay
İkisi birlikte, hayatı oluşturur. Tıpkı matematikte pozitif ve negatif sayıların bir araya gelerek dengeyi oluşturması gibi. Rahman ve Rahim, birlikte Allah'ın merhametinin iki yüzüdür. Biri yaratır, diğeri besler. Biri gönderir, diğeri kabul eder. Biri tohumu atar, diğeri onu rahminde büyütür. İşte bu yüzden her Müslüman, her namazında "Bismillahirrahmanirrahim" der. Yani "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" der. Çünkü O, hem yaratan hem besleyen, hem gönderen hem kabul eden, hem baba hem annedir.
BEŞİNCİ BÖLÜM: VARLIK VE YOKLUK ARASINDAKİ DENGE
Hayat, aslında bir denklemdir. Varlık ve yokluk, hayat ve ölüm, gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, pozitif ve negatif... Hepsi bir dengenin parçasıdır. Sıfır, bu dengenin merkezidir. O, ne varlıktır ne yokluktur; ama her ikisini de içinde barındırır. İşte insan da öyledir. İnsan, sıfır gibidir. Allah'ın rahmetiyle (Rahman) varlık bulur, Allah'ın rahmetiyle (Rahim) beslenir, büyür. Ama insan, eğer Allah'tan uzaklaşırsa, sıfır gibi yok olur, hiç olur. Eğer Allah'a yaklaşırsa, sıfıra eklenen bir sayı gibi değer kazanır, anlam bulur.
ALTINCI BÖLÜM: İBADET VE KULLUĞUN ANLAMI
İbadet, sıfıra sayı eklemek gibidir. Sen ne kadar ibadet edersen et, Allah'ın azametine bir şey eklemezsin. Ama senin ibadetin, seni değerli kılar. Tıpkı sıfırın yanına koyduğun sayı gibi. Sıfır, tek başına hiçtir. Ama yanına 1 koyarsan 10 olur, 2 koyarsan 20 olur. İşte insan da öyledir. İnsan, tek başına hiçtir. Ama Allah'ın adını anarsa, O'na ibadet ederse, O'nun rızasını kazanırsa, değer kazanır. Ne kadar çok ibadet ederse, o kadar değerli olur. Çünkü ibadet, insanı sıfırdan kurtarır, ona anlam kazandırır.
YEDİNCİ BÖLÜM: ÖLÜM VE DİRİLİŞ - SIFIRLAMA VE YENİDEN VAR ETME
Sıfır, aynı zamanda ölümü temsil eder. Her canlı, bir gün sıfırlanacak, yok olacak. Ama Allah'ın rahmetiyle, yeniden var edilecek. Sıfıra bir ekleyince 1 olduğu gibi, ölümden sonra diriliş de böyledir. Allah, ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü bedenleri de diriltecektir. Bu, O'nun kudretinin bir göstergesidir. Sıfır, yok oluşun değil, yeniden var oluşun kapısıdır. Çünkü sıfır, her şeyin içinde saklı olduğu potansiyeldir.
SEKİZİNCİ BÖLÜM: RAHMETİN SONSUZLUĞU
Allah'ın rahmeti, sıfırdan büyüktür. Çünkü O, sıfırı var eden, sıfıra anlam kazandırandır. O'nun rahmeti, her şeyi kuşatmıştır. Rahman ve Rahim isimleri, bu sonsuz rahmetin iki yüzüdür. Biri yaratıcı rahmettir, diğeri koruyucu, besleyici rahmettir. İkisi de birbirini tamamlar. Tıpkı baba ve anne gibi. Baba olmadan çocuk olmaz, anne olmadan çocuk büyümez. Rahman olmadan varlık olmaz, Rahim olmadan varlık devam etmez.
SONUÇ YERİNE: SIFIR VE BİR'İN SIRRI
Ey insan! Sen, sıfır ile bir arasındaki sırsın. Allah, seni yoktan var etti. Sen, O'nun rahmetiyle var oldun. O'na ibadet ederek değer kazanırsın. O'ndan uzaklaşarak değerini kaybedersin. Unutma, Allah Samed'dir, O'na hiçbir şey ekleyemezsin, O'ndan hiçbir şey eksiltemezsin. Ama sen, O'na yaklaştıkça, kendi değerini artırırsın. Sen, sıfır değilsin, sen birsin. Çünkü Allah seni yarattı, sana ruhundan üfledi ve seni en güzel şekilde var etti. Öyleyse, bu değeri korumak için O'na ibadet et, O'nun rahmetine sığın ve O'nun rızasını kazanmaya çalış.
Zira her sıfır, bir potansiyeldir. Ama her bir, bir gerçekliktir. Ve gerçeklik, Allah'tandır.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Anlayanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 19 Şubat 2018 Pazartesi
Karoglan Hocanın Sıfır ve Bir Risalesi
Selamun Aleyküm,
Sayılar... Mesela 1, vahid ve tek ve bütün olan. Ve mesela 10 ise, 10 tane birin bir araya gelmesinden oluşuyor. Yine 100 demek, 100 tane bir demek. 8000 demek, yine 8000 tane bir bir araya geldi demek. Bölsen birin katları, çarpsan birin katları, çıkarsan yine birin katları, toplasam yine birin katları.
Ve birde sıfır var. O ne peki? Varlık ve yokluk, hayat ve ölüm. Bir'i sıfır ile çarparsan, bir sıfır olur. Yine 800'ü sıfır ile çarparsan, 800 de sıfır olur. Yine 100.000'i sıfır ile çarparsan, yine sıfır olur. "Ya Mümit" olan Allah, sıfırlayan Allah, öldüren Allah, yok eden Allah. Yine bir ve 1, vahid ve var eden, hayat veren, can veren Allah. Vahidül Kahhar olan Allah'ın, kendisini bize tanıttığı birer misali.
Yani sıfırı 1 ile topla, etkisiz eleman. 1 ne artar, ne de eksilir. Yine 10'dan sıfır çıkar, ne artar ne eksilir. Yani etkisiz eleman. Yani "Allah Samed'dir" hikmeti. Senin kulluk etmen, namaz kılman, zikretmen, yahut kurban kesmen, oruç tutman, yada kâfirlik etmen, kötü ve günah işler ile meşgul olman, O'na zarar vermez. Senin yaptıkların O'ndan bir şey eksiltmez. Senin yaptıkların O'nda bir şey artırmaz. O, artmayan, eksilmeyendir.
Yine sıfıra bir ekle, 1 oldu. 10 ekle, 10 oldu. Eksi 10 ekle, eksi 10 oldu. Yani Rahman ve Rahim'dir O. 10'lu Rahman, yani Baba. Ve 10'lu tahtına veya eksi 10'lu Rahim, Anne. Artan, doğup ve üreyip çoğalabilen. Amma bu kadın ve Rahim olarak, amma bu erkek ve Rahman olarak...
SIFIR VE BİR RİSALESİ - GENİŞLETİLMİŞ VE TOPARLANMIŞ HALİ
BİRİNCİ BÖLÜM: BİR'İN ANLAMI - VAHDANET
1, yani "Bir", matematikte en temel sayıdır. Ama aynı zamanda Allah'ın en güzel isimlerinden biri olan "Vahid" (Tek) ve "Ehad" (Bir) isimlerine işarettir. Tüm sayılar, aslında 1'in katlarıdır. 2, iki tane 1'dir. 10, on tane 1'dir. 100, yüz tane 1'dir. Peki bu ne demektir? Bu, kainattaki her şeyin, aslında Allah'ın varlığının bir yansıması olduğu demektir. Her varlık, O'nun varlığından bir parça taşır. Ama O, tek ve bütündür. O'nu hiçbir şeye bölemezsin. O, bölünmez, parçalanmaz, eksilmez, artmaz. O, "Ehad"dır, "Samed"dir.
İKİNCİ BÖLÜM: SIFIR'IN ANLAMI - FENA ve YOKLUK
Sıfır, hiçliktir, yokluktur, ölümdür. Ama aynı zamanda bir "potansiyel"dir. Sıfır, içinde her şeyi barındırabilen boşluktur. Bir sayıyı sıfırla çarptığında, o sayı yok olur. Bu, Allah'ın "Ya Mümit" (Öldüren) isminin tecellisidir. Her şey ölür, yok olur, sıfırlanır. Ama sıfır, aynı zamanda yeni bir başlangıcın da kapısıdır. Çünkü sıfıra bir eklediğinde, 1 olur. Bu, Allah'ın "Ya Muhyi" (Dirilten) isminin tecellisidir. Ölümden sonra diriliş, yokluktan varlık, sıfırdan bir... İşte bu, Allah'ın kudretinin en büyük delilidir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SIFIRIN ETKİSİZ ELEMAN OLMASI - SAMEDİYET
Matematikte sıfır, toplama ve çıkarmada etkisiz elemandır. Yani 1 + 0 = 1'dir, 1 - 0 = 1'dir. Sıfır, 1'i ne artırır, ne eksiltir. İşte bu, Allah'ın "Samed" (Her şey O'na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değil) isminin bir tecellisidir. Sen ne yaparsan yap, Allah'a bir şey katamazsın. Ne kadar ibadet edersen et, O'nun azametine bir şey eklemezsin. Ne kadar günah işlersen işle, O'nun kudretinden bir şey eksiltmezsin. O, Samed'dir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Ama sen, O'na muhtaçsın. Bu yüzden ibadet, Allah'a bir şey kazandırmak için değil, senin kendini kurtarman, O'na yaklaşman, O'nun rahmetine ve mağfiretine nail olman içindir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: RAHMAN VE RAHİM - BABA VE ANNE
Sıfıra bir eklediğinde 1 olur. Sıfıra 10 eklediğinde 10 olur. Sıfıra eksi 10 eklediğinde eksi 10 olur. Yani sıfır, ne eklersen onu kabul eder, onu gösterir. İşte bu, Allah'ın "Rahman" ve "Rahim" isimlerinin tecellisidir. Rahman, Baba'dır. O, var eden, yaratan, şekil verendir. Rahim ise Anne'dir. O, besleyen, büyüten, şefkatle saran, rahminde taşıyandır.
Rahman (Baba) = Pozitif (+), Var Eden, Gönderen, Kuvvet, Erkek, Güneş
Rahim (Anne) = Negatif (-), Kabul Eden, Alan, Besleyen, Dişi, Ay
İkisi birlikte, hayatı oluşturur. Tıpkı matematikte pozitif ve negatif sayıların bir araya gelerek dengeyi oluşturması gibi. Rahman ve Rahim, birlikte Allah'ın merhametinin iki yüzüdür. Biri yaratır, diğeri besler. Biri gönderir, diğeri kabul eder. Biri tohumu atar, diğeri onu rahminde büyütür. İşte bu yüzden her Müslüman, her namazında "Bismillahirrahmanirrahim" der. Yani "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" der. Çünkü O, hem yaratan hem besleyen, hem gönderen hem kabul eden, hem baba hem annedir.
BEŞİNCİ BÖLÜM: VARLIK VE YOKLUK ARASINDAKİ DENGE
Hayat, aslında bir denklemdir. Varlık ve yokluk, hayat ve ölüm, gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, pozitif ve negatif... Hepsi bir dengenin parçasıdır. Sıfır, bu dengenin merkezidir. O, ne varlıktır ne yokluktur; ama her ikisini de içinde barındırır. İşte insan da öyledir. İnsan, sıfır gibidir. Allah'ın rahmetiyle (Rahman) varlık bulur, Allah'ın rahmetiyle (Rahim) beslenir, büyür. Ama insan, eğer Allah'tan uzaklaşırsa, sıfır gibi yok olur, hiç olur. Eğer Allah'a yaklaşırsa, sıfıra eklenen bir sayı gibi değer kazanır, anlam bulur.
ALTINCI BÖLÜM: İBADET VE KULLUĞUN ANLAMI
İbadet, sıfıra sayı eklemek gibidir. Sen ne kadar ibadet edersen et, Allah'ın azametine bir şey eklemezsin. Ama senin ibadetin, seni değerli kılar. Tıpkı sıfırın yanına koyduğun sayı gibi. Sıfır, tek başına hiçtir. Ama yanına 1 koyarsan 10 olur, 2 koyarsan 20 olur. İşte insan da öyledir. İnsan, tek başına hiçtir. Ama Allah'ın adını anarsa, O'na ibadet ederse, O'nun rızasını kazanırsa, değer kazanır. Ne kadar çok ibadet ederse, o kadar değerli olur. Çünkü ibadet, insanı sıfırdan kurtarır, ona anlam kazandırır.
YEDİNCİ BÖLÜM: ÖLÜM VE DİRİLİŞ - SIFIRLAMA VE YENİDEN VAR ETME
Sıfır, aynı zamanda ölümü temsil eder. Her canlı, bir gün sıfırlanacak, yok olacak. Ama Allah'ın rahmetiyle, yeniden var edilecek. Sıfıra bir ekleyince 1 olduğu gibi, ölümden sonra diriliş de böyledir. Allah, ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü bedenleri de diriltecektir. Bu, O'nun kudretinin bir göstergesidir. Sıfır, yok oluşun değil, yeniden var oluşun kapısıdır. Çünkü sıfır, her şeyin içinde saklı olduğu potansiyeldir.
SEKİZİNCİ BÖLÜM: RAHMETİN SONSUZLUĞU
Allah'ın rahmeti, sıfırdan büyüktür. Çünkü O, sıfırı var eden, sıfıra anlam kazandırandır. O'nun rahmeti, her şeyi kuşatmıştır. Rahman ve Rahim isimleri, bu sonsuz rahmetin iki yüzüdür. Biri yaratıcı rahmettir, diğeri koruyucu, besleyici rahmettir. İkisi de birbirini tamamlar. Tıpkı baba ve anne gibi. Baba olmadan çocuk olmaz, anne olmadan çocuk büyümez. Rahman olmadan varlık olmaz, Rahim olmadan varlık devam etmez.
SONUÇ YERİNE: SIFIR VE BİR'İN SIRRI
Ey insan! Sen, sıfır ile bir arasındaki sırsın. Allah, seni yoktan var etti. Sen, O'nun rahmetiyle var oldun. O'na ibadet ederek değer kazanırsın. O'ndan uzaklaşarak değerini kaybedersin. Unutma, Allah Samed'dir, O'na hiçbir şey ekleyemezsin, O'ndan hiçbir şey eksiltemezsin. Ama sen, O'na yaklaştıkça, kendi değerini artırırsın. Sen, sıfır değilsin, sen birsin. Çünkü Allah seni yarattı, sana ruhundan üfledi ve seni en güzel şekilde var etti. Öyleyse, bu değeri korumak için O'na ibadet et, O'nun rahmetine sığın ve O'nun rızasını kazanmaya çalış.
Zira her sıfır, bir potansiyeldir. Ama her bir, bir gerçekliktir. Ve gerçeklik, Allah'tandır.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Anlayanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 19 Şubat 2018 Pazartesi
Fare ve Fatih Risalesi
Karoglan'ın Fare ve Fatih Risalesi
Selamun Aleyküm,
Fatih ve fare ve kara balığı... Nasıl fare cibilliyatlı çocuk doğurulur veya doğurtulur?
Anlamayan ahmaklar bu risaleyi okumasın! Kişiye özeldir. Birisi Fatih bebek istiyormuş, bize haberi geldi. Ona atfen yazıyorum bunu. O okuyunca Fatih mesajı bıraktığı gibi "Tamam okudum anladım" mesajı bıraksın. Ondan sonra Facebook'dan sileceğim, herkes anlamaz. Angutları konuşturmayalım.
Fatih dedik: Bir cibilliyatı kara balığı, toz balığı (yani karadan gemileri yüzdüren). Diğer cibilliyatı duvar delen fare, yani İstanbul surlarını delen fare. Yani Fatih topçu ha! Çocuk olunca gazını almayı unutmayın, topçu olur çünkü.
Böyle bir çocuk için birinci olarak erkeğin kadından önce boşalması lazım. İkinci olarak Fatih (surları delip giren) yani fare, delikten kovuktan girip çıkan cibilliyat, annesine vaaz olurken de (dölün babadan anneye geçmesi sırasında da) yani delikten kovuktan girmesi lazım. Onun için kadın bir çoraplı don veya donunu giyer, ve donun avret mahalline delik açılarak sadece delikten giriş yaparak cima edilir. Yani annesine delikten kovuktan vaaz olması lazımdır. Yani fantazi yapın biraz canım.
Anlamayan ahmaklar okumasın dedik baştan yazdık.
FANTAZİLER BİR ANDA GERÇEĞE, HAKİKATE DÖNER Mİ? YAPILAN BİR AMELİN SONUCU, MEYVASI, MANEVİ MEYVASI NEDİR?
Bir Karoglan Risalesi (İlave)
BİRİNCİ BÖLÜM: FANTAZİ VE HAKİKAT İLİŞKİSİ
Şimdi gelelim asıl meseleye: Fantaziler bir anda gerçeğe, hakikate döner mi? Evet ve hayır. Bir insanın zihninde kurduğu her fantazi, eğer niyetle, iradeyle ve samimiyetle beslenirse, zamanla gerçeğe dönüşebilir. Çünkü her şey önce zihinde, sonra kalpte, sonra sözde, sonra amelde, en sonunda da maddi hayatta tecelli eder. Nasıl ki bir tohum toprağa düşmeden önce bir ağaç olarak hayal edilir, sonra filizlenir, büyür, meyve verir. Aynen öyle, bir insanın kalbinde ve zihninde kurduğu bir çocuk hayali, eğer Allah'ın izniyle ve doğru yöntemlerle desteklenirse, gerçek bir çocuğa dönüşebilir.
Ama burada çok önemli bir nokta var: Fantazi, niyetle birleşmezse, sadece hayal olarak kalır. Niyet, amelin ruhudur. Niyet ne kadar güçlü ve samimi olursa, o kadar gerçekleşme ihtimali yüksek olur. Bu yüzden, bir insan "Fatih gibi bir evlat istiyorum" diye niyet eder ve bu niyetini hayatına, davranışlarına, dualarına, eşiyle olan ilişkisine yansıtırsa, Allah'ın izniyle o niyet meyvesini verir.
İKİNCİ BÖLÜM: AMELİN MANEVİ MEYVASI
Peki yapılan bir amelin sonucu, meyvası, manevi meyvası nedir? Her amelin bir zahiri (görünen) ve bir batıni (görünmeyen, manevi) meyvesi vardır.
Zahiri Meyve: Yapılan amelin dünyada görünen sonucudur. Mesela çalışmanın karşılığı para kazanmaktır. Yemek yemenin karşılığı doymaktır. Cinsel ilişkinin zahiri meyvesi çocuktur. Bu, herkesin görebileceği, elle tutulabilen, gözle görülebilen bir sonuçtur.
Batıni (Manevi) Meyve: Yapılan amelin ahirette görülecek olan, kalbe, ruha, imana kazandırdığı değerdir. Mesela bir çalışmanın manevi meyvesi, helal rızık kazanmanın huzuru ve Allah'ın rızasıdır. Yemek yemenin manevi meyvesi, Allah'ın nimetine şükretmek ve bu şükrün kalbe kazandırdığı ferahlıktır. Cinsel ilişkinin manevi meyvesi, evlilik bağını güçlendirmek, eşler arasındaki sevgi ve muhabbeti artırmak, iffetli bir nesil yetiştirmek, ve en önemlisi Allah'ın emrine uymuş olmanın verdiği manevi huzurdur.
Fatih gibi bir evlat istemek, sadece fiziksel bir çocuk istemek değildir. Aynı zamanda o çocuğun manevi olarak da Fatih gibi olmasını istemektir. Yani cesur, adaletli, fetih ruhlu, ilim sahibi, Allah'a bağlı, Peygamber sevdalısı bir evlat. İşte bu, amelin manevi meyvesidir. O çocuk, sadece bir beden olarak doğmaz; aynı zamanda bir ruh, bir karakter, bir duruş ile doğar.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: FARE CİBİLLİYATININ SEMBOLİK ANLAMI
Şimdi risaledeki "fare" ve "Fatih" sembollerine dönelim. Burada kast edilen şey, fiziksel olarak fare olmak değil, fare gibi zeki, delici, yılmaz, engelleri aşan bir karakterdir. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un surlarını aşarak şehri fethetmiştir. O, tıpkı bir fare gibi, surların altından, deliklerden, gediklerden girerek düşmanın en zayıf noktasını bulmuş ve zafer kazanmıştır. İşte bu risalede anlatılan yöntem, fiziksel olarak bir fare gibi davranmak değil, sembolik olarak o "delici, engelleri aşan, yılmaz" ruhun çocuğa geçmesini sağlamaktır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: FANTAZİNİN HAKİKATE DÖNÜŞME SÜRECİ
Bir fantazi, gerçeğe dönüşürken şu aşamalardan geçer:
BEŞİNCİ BÖLÜM: TOPÇU VE GAZ METAFORU
Risalede "Çocuk olunca gazını almayı unutmayın, topçu olur çünkü" deniyor. Bu çok ince bir noktadır. Top, güç, kuvvet, fetih sembolüdür. Gazını almak, bebeğin rahatlaması, sağlıklı olması demektir. Burada kastedilen, çocuğun sadece fiziksel olarak değil, manevi olarak da doyurulması, beslenmesi, eğitilmesi gerektiğidir. Tıpkı topun ateşlenmeden önce hazırlanması gibi, çocuğun da dünyaya gelmeden önce ve geldikten sonra manevi olarak hazırlanması gerekir. Yani "gazını almak", onun ruhunu, kalbini, aklını doğru beslemek demektir.
ALTINCI BÖLÜM: AHMAKLARA UYARI VE SIRRIN MAHİYETİ
Risalede defalarca "Anlamayan ahmaklar okumasın" deniyor. Bu, Karoglan'ın üslubundaki sertliktir, ama aslında bir sır perdesidir. Çünkü bazı şeyler herkesin anlayabileceği şeyler değildir. Semboller, metaforlar, teviller, sadece anlayana, bilene, arayana açılır. Bu risale, yüzeyde müstehcen ve anlamsız gelebilir; ama derininde bir evlat duası, bir Fatih yetiştirme aşkı, bir ümmet davası vardır. Bu yüzden "Anlamayan okumasın" denmesi, aslında "Anlamak için kalbini temizle, niyetini halis et, gözünü ve kulağını manaya aç" demektir.
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - HAYALDEN HAKİKATE
Özetle ey insan! Fantaziler, eğer samimi bir niyetle, Allah'a güvenle, doğru bir amelle ve Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine uygun bir şekilde hayata geçirilirse, Allah'ın izniyle gerçeğe, hakikate dönüşür. Bir çocuk, sadece etten kemikten ibaret değildir; o, anne ve babasının hayallerinin, niyetlerinin, dualarının, ahlakının, karakterinin bir yansımasıdır. Fatih gibi bir evlat istiyorsan, önce sen Fatih gibi olmaya niyet et. Sonra evine, eşine, çocuğuna Fatih muamelesi yap. Onu Fatih gibi yetiştir. Ve Allah'tan Fatih ruhlu bir evlat iste. İşte o zaman, hayalin hakikate dönüşür, fantezin gerçek olur.
Her çocuk, bir fetihtir. Ama her fetih, bir Fatih ister.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Anlayanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 09.05.2014
Karoglan'ın Fare ve Fatih Risalesi
Selamun Aleyküm,
Fatih ve fare ve kara balığı... Nasıl fare cibilliyatlı çocuk doğurulur veya doğurtulur?
Anlamayan ahmaklar bu risaleyi okumasın! Kişiye özeldir. Birisi Fatih bebek istiyormuş, bize haberi geldi. Ona atfen yazıyorum bunu. O okuyunca Fatih mesajı bıraktığı gibi "Tamam okudum anladım" mesajı bıraksın. Ondan sonra Facebook'dan sileceğim, herkes anlamaz. Angutları konuşturmayalım.
Fatih dedik: Bir cibilliyatı kara balığı, toz balığı (yani karadan gemileri yüzdüren). Diğer cibilliyatı duvar delen fare, yani İstanbul surlarını delen fare. Yani Fatih topçu ha! Çocuk olunca gazını almayı unutmayın, topçu olur çünkü.
Böyle bir çocuk için birinci olarak erkeğin kadından önce boşalması lazım. İkinci olarak Fatih (surları delip giren) yani fare, delikten kovuktan girip çıkan cibilliyat, annesine vaaz olurken de (dölün babadan anneye geçmesi sırasında da) yani delikten kovuktan girmesi lazım. Onun için kadın bir çoraplı don veya donunu giyer, ve donun avret mahalline delik açılarak sadece delikten giriş yaparak cima edilir. Yani annesine delikten kovuktan vaaz olması lazımdır. Yani fantazi yapın biraz canım.
Anlamayan ahmaklar okumasın dedik baştan yazdık.
FANTAZİLER BİR ANDA GERÇEĞE, HAKİKATE DÖNER Mİ? YAPILAN BİR AMELİN SONUCU, MEYVASI, MANEVİ MEYVASI NEDİR?
Bir Karoglan Risalesi (İlave)
BİRİNCİ BÖLÜM: FANTAZİ VE HAKİKAT İLİŞKİSİ
Şimdi gelelim asıl meseleye: Fantaziler bir anda gerçeğe, hakikate döner mi? Evet ve hayır. Bir insanın zihninde kurduğu her fantazi, eğer niyetle, iradeyle ve samimiyetle beslenirse, zamanla gerçeğe dönüşebilir. Çünkü her şey önce zihinde, sonra kalpte, sonra sözde, sonra amelde, en sonunda da maddi hayatta tecelli eder. Nasıl ki bir tohum toprağa düşmeden önce bir ağaç olarak hayal edilir, sonra filizlenir, büyür, meyve verir. Aynen öyle, bir insanın kalbinde ve zihninde kurduğu bir çocuk hayali, eğer Allah'ın izniyle ve doğru yöntemlerle desteklenirse, gerçek bir çocuğa dönüşebilir.
Ama burada çok önemli bir nokta var: Fantazi, niyetle birleşmezse, sadece hayal olarak kalır. Niyet, amelin ruhudur. Niyet ne kadar güçlü ve samimi olursa, o kadar gerçekleşme ihtimali yüksek olur. Bu yüzden, bir insan "Fatih gibi bir evlat istiyorum" diye niyet eder ve bu niyetini hayatına, davranışlarına, dualarına, eşiyle olan ilişkisine yansıtırsa, Allah'ın izniyle o niyet meyvesini verir.
İKİNCİ BÖLÜM: AMELİN MANEVİ MEYVASI
Peki yapılan bir amelin sonucu, meyvası, manevi meyvası nedir? Her amelin bir zahiri (görünen) ve bir batıni (görünmeyen, manevi) meyvesi vardır.
Zahiri Meyve: Yapılan amelin dünyada görünen sonucudur. Mesela çalışmanın karşılığı para kazanmaktır. Yemek yemenin karşılığı doymaktır. Cinsel ilişkinin zahiri meyvesi çocuktur. Bu, herkesin görebileceği, elle tutulabilen, gözle görülebilen bir sonuçtur.
Batıni (Manevi) Meyve: Yapılan amelin ahirette görülecek olan, kalbe, ruha, imana kazandırdığı değerdir. Mesela bir çalışmanın manevi meyvesi, helal rızık kazanmanın huzuru ve Allah'ın rızasıdır. Yemek yemenin manevi meyvesi, Allah'ın nimetine şükretmek ve bu şükrün kalbe kazandırdığı ferahlıktır. Cinsel ilişkinin manevi meyvesi, evlilik bağını güçlendirmek, eşler arasındaki sevgi ve muhabbeti artırmak, iffetli bir nesil yetiştirmek, ve en önemlisi Allah'ın emrine uymuş olmanın verdiği manevi huzurdur.
Fatih gibi bir evlat istemek, sadece fiziksel bir çocuk istemek değildir. Aynı zamanda o çocuğun manevi olarak da Fatih gibi olmasını istemektir. Yani cesur, adaletli, fetih ruhlu, ilim sahibi, Allah'a bağlı, Peygamber sevdalısı bir evlat. İşte bu, amelin manevi meyvesidir. O çocuk, sadece bir beden olarak doğmaz; aynı zamanda bir ruh, bir karakter, bir duruş ile doğar.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: FARE CİBİLLİYATININ SEMBOLİK ANLAMI
Şimdi risaledeki "fare" ve "Fatih" sembollerine dönelim. Burada kast edilen şey, fiziksel olarak fare olmak değil, fare gibi zeki, delici, yılmaz, engelleri aşan bir karakterdir. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un surlarını aşarak şehri fethetmiştir. O, tıpkı bir fare gibi, surların altından, deliklerden, gediklerden girerek düşmanın en zayıf noktasını bulmuş ve zafer kazanmıştır. İşte bu risalede anlatılan yöntem, fiziksel olarak bir fare gibi davranmak değil, sembolik olarak o "delici, engelleri aşan, yılmaz" ruhun çocuğa geçmesini sağlamaktır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: FANTAZİNİN HAKİKATE DÖNÜŞME SÜRECİ
Bir fantazi, gerçeğe dönüşürken şu aşamalardan geçer:
- Hayal: Zihinde bir fikrin oluşması. (Fatih gibi bir evlat istemek)
- Niyet: Bu hayali kalpte kararlılıkla istemek. (Allah'ım bana Fatih gibi bir evlat ver)
- Söz: Bu niyeti dile getirmek, eşle paylaşmak, Allah'a dua etmek.
- Amel: Bu niyete uygun davranışlar sergilemek. (İslam'a uygun şekilde eşle ilişkiye girmek, çocuğun yetişmesi için manevi ve maddi hazırlık yapmak)
- Tecelli: Allah'ın izniyle sonucun gerçekleşmesi. (Fatih karakterli bir evladın doğması)
BEŞİNCİ BÖLÜM: TOPÇU VE GAZ METAFORU
Risalede "Çocuk olunca gazını almayı unutmayın, topçu olur çünkü" deniyor. Bu çok ince bir noktadır. Top, güç, kuvvet, fetih sembolüdür. Gazını almak, bebeğin rahatlaması, sağlıklı olması demektir. Burada kastedilen, çocuğun sadece fiziksel olarak değil, manevi olarak da doyurulması, beslenmesi, eğitilmesi gerektiğidir. Tıpkı topun ateşlenmeden önce hazırlanması gibi, çocuğun da dünyaya gelmeden önce ve geldikten sonra manevi olarak hazırlanması gerekir. Yani "gazını almak", onun ruhunu, kalbini, aklını doğru beslemek demektir.
ALTINCI BÖLÜM: AHMAKLARA UYARI VE SIRRIN MAHİYETİ
Risalede defalarca "Anlamayan ahmaklar okumasın" deniyor. Bu, Karoglan'ın üslubundaki sertliktir, ama aslında bir sır perdesidir. Çünkü bazı şeyler herkesin anlayabileceği şeyler değildir. Semboller, metaforlar, teviller, sadece anlayana, bilene, arayana açılır. Bu risale, yüzeyde müstehcen ve anlamsız gelebilir; ama derininde bir evlat duası, bir Fatih yetiştirme aşkı, bir ümmet davası vardır. Bu yüzden "Anlamayan okumasın" denmesi, aslında "Anlamak için kalbini temizle, niyetini halis et, gözünü ve kulağını manaya aç" demektir.
YEDİNCİ BÖLÜM: SONUÇ - HAYALDEN HAKİKATE
Özetle ey insan! Fantaziler, eğer samimi bir niyetle, Allah'a güvenle, doğru bir amelle ve Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine uygun bir şekilde hayata geçirilirse, Allah'ın izniyle gerçeğe, hakikate dönüşür. Bir çocuk, sadece etten kemikten ibaret değildir; o, anne ve babasının hayallerinin, niyetlerinin, dualarının, ahlakının, karakterinin bir yansımasıdır. Fatih gibi bir evlat istiyorsan, önce sen Fatih gibi olmaya niyet et. Sonra evine, eşine, çocuğuna Fatih muamelesi yap. Onu Fatih gibi yetiştir. Ve Allah'tan Fatih ruhlu bir evlat iste. İşte o zaman, hayalin hakikate dönüşür, fantezin gerçek olur.
Her çocuk, bir fetihtir. Ama her fetih, bir Fatih ister.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Anlayanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 09.05.2014
Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Karoglan'ın Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Selamun Aleyküm,
"Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor!" diyenler var.
SUAL: "Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor. Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu." diyenler var. Ne dersiniz?
CEVAP: Sakal, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) sünnetidir. Evet, sakal, cübbe, sarık; adam olmanın, Müslüman olmanın şartı değil. Ama nasıl bir elmayı gördüğümüzde "elma" demek için, o elmaya benzemesi gerekir. Yahut bir karpuza "karpuz" demek için, karpuza benzemesi gerekiyor ise; sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın vizyonudur, yani logosudur. Yani her sakallı Müslüman değildir, fakat Müslüman adabına göre sakal bırakan, sarık saran, cübbe giyen, simasından belli olur. "Esteuzubillah... 'Sîmâhum fî vücûhihim min eserissücûd' (Yüzlerinde secde eserinden nişanları vardır)" - Sadakallahul Azim. Yani Müslüman'da secde alametleri belli olur.
Ama "Her gördüğün sakallıyı hoca sanma!" diye de bir laf vardır, doğrudur. Simasında nur olmayan, sakallı ve cübbeliler; ancak çocukların oynadığı plastik karpuz, plastik elma, yahut vitrinlik plastik üzüm gibidir. Sadece benzer, ama ne tadı elmadır, ne içi dışı.
Sakal ile cübbe ile Müslüman olunmaz; ama sakalsız, cübbesiz de Müslüman olunmaz! Yani yarın kıyamet günü, çobanın koyunları ayırdığı vakit, "Şu koyunlar benim" demek için sırtına kendi renginde boya sürdüğü gibi; Muhammed Aleyhisselam'ın "Şunlar benim ümmetim" demesi için Muhammed'in sünnetlerine ittiba gerekir. Bakınca Muhammed, "Bunlar benim ümmetim" diyebilsin.
BİRİNCİ EKLEME: SÜNNETİN MAHİYETİ
Sünnet, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat tarzıdır. O'nun yemesi, içmesi, konuşması, yürümesi, oturması, giyinmesi, kalkması, uyuması, ibadet etmesi... Hepsi sünnettir. Sünnet, bir Müslüman'ın hayatına anlam katan, ona Peygamber sevgisini ve O'na olan bağlılığını gösteren bir pratiktir. Sakal, sarık, cübbe bunlardan sadece birkaçıdır. Bunları yaşamak, Peygamber'e olan muhabbetin dışa vurumudur. Ama unutulmamalıdır ki, sünnet sadece dış görünüşten ibaret değildir. Sünnet, ahlaktır, dürüstlüktür, adalettir, merhamettir, doğruluktur, emanete riayettir. Eğer bir insanın sakalı, cübbesi, sarığı varsa ama yalan söylüyor, hile yapıyor, zulmediyor, haram yiyorsa; o sakal, o cübbe, o sarık ona hiçbir fayda sağlamaz. Tıpkı meyve vermeyen, sadece süs olan bir ağaç gibidir.
İKİNCİ EKLEME: DARWİN ÖRNEĞİNİN İNCELENMESİ
Sualdeki "Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu" sözü, aslında bir kıyas yanlışlığıdır. Darwin, bir Müslüman değildi, Peygamber'in (s.a.v.) ümmeti değildi. Sakal, sadece Peygamber'in sünneti olduğu için anlamlıdır. Bir kâfirin sakalı, onun Peygamber'e olan bağlılığını göstermez, sadece bir kıldır. Ama bir Müslüman'ın sakalı, onun "Ya Resulullah, ben seni seviyorum, sana benzemek istiyorum" dediğinin bir ifadesidir. Bu yüzden Darwin'in sakalı, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sünnetine uyduğu için değil, belki moda olduğu için, belki doğası gereği vardı. Ama onun sakalı, imanla değil, sadece bir fiziksel özellikti. Mesele sakalın varlığı değil, niyet ve bağlılıktır.
ÜÇÜNCÜ EKLEME: GÖRÜNÜŞ VE ÖZ ARASINDAKİ DENGE
İslam, her zaman görünüş ile öz arasında bir denge kurar. Ne görünüşü ihmal eder, ne de özü ihmal eder. Görünüş, özü yansıtmalıdır. Öz güzelse, görünüş de ona uygun olmalıdır. Ama görünüş, özü göstermiyorsa, o zaman ikiyüzlülük başlar. Sakal, sarık, cübbe, bir Müslüman'ın kimliğidir, tıpkı bir askerin üniforması, bir doktorun önlüğü, bir hâkimin cübbesi gibi. Ama üniforma giyen herkes asker mi olur? Elbette hayır. Önlük giyen herkes doktor mu olur? Hayır. Cübbe giyen herkes âlim mi olur? Hayır. Ama asker, üniformasıyla tanınır; doktor, önlüğüyle tanınır; âlim, cübbesiyle tanınır. Bu, aidiyetin, sorumluluğun, kimliğin bir ifadesidir.
DÖRDÜNCÜ EKLEME: KIYAMET GÜNÜNDEKİ AYIRIM
Risalede geçen kıyamet günü benzetmesi çok yerindedir. Çoban, koyunlarını nasıl sırtlarındaki renkle ayırırsa, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ümmetini, sünnetine uyup uymadıklarıyla ayıracaktır. Bu, sadece fiziksel bir benzerlik değil, aynı zamanda manevi bir benzerliktir. Yani bir insan sakallı, sarıklı, cübbeli olabilir ama Peygamber'in (s.a.v.) ahlakını, merhametini, doğruluğunu, adaletini yaşamıyorsa, o zaman sadece bir kılıftır, içi boştur. Ama bir insan sakalsız, sarıksız, cübbesiz olsa bile, Peygamber'in ahlakını yaşıyorsa, o da O'nun ümmetidir. Ancak en güzeli, her ikisini birden yaşamaktır. Yani hem görünüşte hem de özde Peygamber'e (s.a.v.) benzemeye çalışmaktır.
BEŞİNCİ EKLEME: MEYVE ÖRNEĞİNİN DERİNLEŞTİRİLMESİ
Plastik meyve örneği çok isabetlidir. Vitrinde duran plastik elma, gerçek elmaya ne kadar benziyorsa, sadece görüntü olarak benzer; ama tadı, kokusu, lezzeti, faydası yoktur. Tıpkı sakallı, sarıklı, cübbeli ama kötü ahlaklı bir insan gibi. O insan, sadece kılık kıyafetiyle Müslüman'a benzer, ama Müslüman'ın ahlakını, merhametini, doğruluğunu, tevazusunu, fedakarlığını taşımaz. O, bir vitrin Müslüman'ıdır. Ama gerçek Müslüman, hem kılığıyla hem de kişiliğiyle, hem görünüşüyle hem de özüyle Müslüman olan insandır.
ALTINCI EKLEME: ÖNEMLİ BİR UYARI
Bu risaleyi okuyan bazı kardeşlerimiz, "Öyleyse sakal, sarık, cübbe hiç önemli değil" gibi bir yanlış anlamaya kapılmasın. Hayır, çok önemlidir. Ama öneminin derecesi, kalp ile olan bağlantısına göre değişir. Eğer bir Müslüman, Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) sevdiği için O'nun sünnetini yaşıyorsa, bu ona hem dünyada hem ahirette büyük mükafat kazandırır. Ama eğer bu kılık kıyafetleri, gösteriş için, insanlara hava atmak için, yahut dindar görünmek için giyiyorsa, bu bir riyadır, gösteriştir ve Allah katında makbul değildir. Bu yüzden niyet çok önemlidir. Sakal, sarık, cübbe; Allah rızası için ve Peygamber sevgisiyle giyilmelidir.
YEDİNCİ EKLEME: ZAMAN VE MEKÂNA GÖRE SÜNNETLER
Sakal, sarık, cübbe, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) dönemindeki Arap örf ve adetlerine uygun giyim tarzlarıydı. Bugün farklı coğrafyalarda, farklı iklimlerde, farklı kültürlerde yaşayan Müslümanlar, kendi örf ve adetlerine uygun, ama yine sünnet ruhuna uygun giyim tarzları geliştirebilirler. Önemli olan, Müslüman kimliğini yansıtan, iffetli, temiz, düzgün, gösterişsiz ve tevazulu bir giyim tarzıdır. Sakal, sarık, cübbe bu kimliğin en güzel örneklerindendir, ama tek örnek değildir. Müslüman, nerede olursa olsun, giyiminde Müslüman olduğu belli olmalıdır. Bu, onun imanının ve kimliğinin bir gereğidir.
SONUÇ YERİNE: BAKINCA MUHAMMED (S.A.V.) DEMELERİ
Özetle ey insan! Sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın dış kimliğidir. Ama asıl kimlik, kalptedir. Kalp imanla doluysa, dış da ona uygun olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde: "Muhakkak ki Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim) buyuruyor. Yani asıl olan kalp ve ameldir. Ama kalp ve amel, dışa da yansır. Bu yüzden, hem kalben hem de fiilen, hem özde hem de sözde, hem içte hem dışta Peygamber'e (s.a.v.) uymaya çalışalım. Ta ki kıyamet günü, Hz. Muhammed (s.a.v.) bize baktığında, "Bunlar benim ümmetim" desin. Ve bakan herkes, Müslüman'ı gördüğünde, onun şerefli, iffetli, güvenilir, dürüst, merhametli bir insan olduğunu anlasın. İşte o zaman, sakal, sarık ve cübbe, sadece bir kılık değil, bir şeref nişanı olur.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Sünnete uyanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 5 Kasım 2012
Karoglan'ın Sakal Sarık Cübbe Risalesi
Selamun Aleyküm,
"Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor!" diyenler var.
SUAL: "Sakal ile Müslüman olunmuyor, adam olunmuyor. Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu." diyenler var. Ne dersiniz?
CEVAP: Sakal, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) sünnetidir. Evet, sakal, cübbe, sarık; adam olmanın, Müslüman olmanın şartı değil. Ama nasıl bir elmayı gördüğümüzde "elma" demek için, o elmaya benzemesi gerekir. Yahut bir karpuza "karpuz" demek için, karpuza benzemesi gerekiyor ise; sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın vizyonudur, yani logosudur. Yani her sakallı Müslüman değildir, fakat Müslüman adabına göre sakal bırakan, sarık saran, cübbe giyen, simasından belli olur. "Esteuzubillah... 'Sîmâhum fî vücûhihim min eserissücûd' (Yüzlerinde secde eserinden nişanları vardır)" - Sadakallahul Azim. Yani Müslüman'da secde alametleri belli olur.
Ama "Her gördüğün sakallıyı hoca sanma!" diye de bir laf vardır, doğrudur. Simasında nur olmayan, sakallı ve cübbeliler; ancak çocukların oynadığı plastik karpuz, plastik elma, yahut vitrinlik plastik üzüm gibidir. Sadece benzer, ama ne tadı elmadır, ne içi dışı.
Sakal ile cübbe ile Müslüman olunmaz; ama sakalsız, cübbesiz de Müslüman olunmaz! Yani yarın kıyamet günü, çobanın koyunları ayırdığı vakit, "Şu koyunlar benim" demek için sırtına kendi renginde boya sürdüğü gibi; Muhammed Aleyhisselam'ın "Şunlar benim ümmetim" demesi için Muhammed'in sünnetlerine ittiba gerekir. Bakınca Muhammed, "Bunlar benim ümmetim" diyebilsin.
BİRİNCİ EKLEME: SÜNNETİN MAHİYETİ
Sünnet, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat tarzıdır. O'nun yemesi, içmesi, konuşması, yürümesi, oturması, giyinmesi, kalkması, uyuması, ibadet etmesi... Hepsi sünnettir. Sünnet, bir Müslüman'ın hayatına anlam katan, ona Peygamber sevgisini ve O'na olan bağlılığını gösteren bir pratiktir. Sakal, sarık, cübbe bunlardan sadece birkaçıdır. Bunları yaşamak, Peygamber'e olan muhabbetin dışa vurumudur. Ama unutulmamalıdır ki, sünnet sadece dış görünüşten ibaret değildir. Sünnet, ahlaktır, dürüstlüktür, adalettir, merhamettir, doğruluktur, emanete riayettir. Eğer bir insanın sakalı, cübbesi, sarığı varsa ama yalan söylüyor, hile yapıyor, zulmediyor, haram yiyorsa; o sakal, o cübbe, o sarık ona hiçbir fayda sağlamaz. Tıpkı meyve vermeyen, sadece süs olan bir ağaç gibidir.
İKİNCİ EKLEME: DARWİN ÖRNEĞİNİN İNCELENMESİ
Sualdeki "Sakal ile adam olunsaydı Darwin de adam olurdu" sözü, aslında bir kıyas yanlışlığıdır. Darwin, bir Müslüman değildi, Peygamber'in (s.a.v.) ümmeti değildi. Sakal, sadece Peygamber'in sünneti olduğu için anlamlıdır. Bir kâfirin sakalı, onun Peygamber'e olan bağlılığını göstermez, sadece bir kıldır. Ama bir Müslüman'ın sakalı, onun "Ya Resulullah, ben seni seviyorum, sana benzemek istiyorum" dediğinin bir ifadesidir. Bu yüzden Darwin'in sakalı, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sünnetine uyduğu için değil, belki moda olduğu için, belki doğası gereği vardı. Ama onun sakalı, imanla değil, sadece bir fiziksel özellikti. Mesele sakalın varlığı değil, niyet ve bağlılıktır.
ÜÇÜNCÜ EKLEME: GÖRÜNÜŞ VE ÖZ ARASINDAKİ DENGE
İslam, her zaman görünüş ile öz arasında bir denge kurar. Ne görünüşü ihmal eder, ne de özü ihmal eder. Görünüş, özü yansıtmalıdır. Öz güzelse, görünüş de ona uygun olmalıdır. Ama görünüş, özü göstermiyorsa, o zaman ikiyüzlülük başlar. Sakal, sarık, cübbe, bir Müslüman'ın kimliğidir, tıpkı bir askerin üniforması, bir doktorun önlüğü, bir hâkimin cübbesi gibi. Ama üniforma giyen herkes asker mi olur? Elbette hayır. Önlük giyen herkes doktor mu olur? Hayır. Cübbe giyen herkes âlim mi olur? Hayır. Ama asker, üniformasıyla tanınır; doktor, önlüğüyle tanınır; âlim, cübbesiyle tanınır. Bu, aidiyetin, sorumluluğun, kimliğin bir ifadesidir.
DÖRDÜNCÜ EKLEME: KIYAMET GÜNÜNDEKİ AYIRIM
Risalede geçen kıyamet günü benzetmesi çok yerindedir. Çoban, koyunlarını nasıl sırtlarındaki renkle ayırırsa, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ümmetini, sünnetine uyup uymadıklarıyla ayıracaktır. Bu, sadece fiziksel bir benzerlik değil, aynı zamanda manevi bir benzerliktir. Yani bir insan sakallı, sarıklı, cübbeli olabilir ama Peygamber'in (s.a.v.) ahlakını, merhametini, doğruluğunu, adaletini yaşamıyorsa, o zaman sadece bir kılıftır, içi boştur. Ama bir insan sakalsız, sarıksız, cübbesiz olsa bile, Peygamber'in ahlakını yaşıyorsa, o da O'nun ümmetidir. Ancak en güzeli, her ikisini birden yaşamaktır. Yani hem görünüşte hem de özde Peygamber'e (s.a.v.) benzemeye çalışmaktır.
BEŞİNCİ EKLEME: MEYVE ÖRNEĞİNİN DERİNLEŞTİRİLMESİ
Plastik meyve örneği çok isabetlidir. Vitrinde duran plastik elma, gerçek elmaya ne kadar benziyorsa, sadece görüntü olarak benzer; ama tadı, kokusu, lezzeti, faydası yoktur. Tıpkı sakallı, sarıklı, cübbeli ama kötü ahlaklı bir insan gibi. O insan, sadece kılık kıyafetiyle Müslüman'a benzer, ama Müslüman'ın ahlakını, merhametini, doğruluğunu, tevazusunu, fedakarlığını taşımaz. O, bir vitrin Müslüman'ıdır. Ama gerçek Müslüman, hem kılığıyla hem de kişiliğiyle, hem görünüşüyle hem de özüyle Müslüman olan insandır.
ALTINCI EKLEME: ÖNEMLİ BİR UYARI
Bu risaleyi okuyan bazı kardeşlerimiz, "Öyleyse sakal, sarık, cübbe hiç önemli değil" gibi bir yanlış anlamaya kapılmasın. Hayır, çok önemlidir. Ama öneminin derecesi, kalp ile olan bağlantısına göre değişir. Eğer bir Müslüman, Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) sevdiği için O'nun sünnetini yaşıyorsa, bu ona hem dünyada hem ahirette büyük mükafat kazandırır. Ama eğer bu kılık kıyafetleri, gösteriş için, insanlara hava atmak için, yahut dindar görünmek için giyiyorsa, bu bir riyadır, gösteriştir ve Allah katında makbul değildir. Bu yüzden niyet çok önemlidir. Sakal, sarık, cübbe; Allah rızası için ve Peygamber sevgisiyle giyilmelidir.
YEDİNCİ EKLEME: ZAMAN VE MEKÂNA GÖRE SÜNNETLER
Sakal, sarık, cübbe, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) dönemindeki Arap örf ve adetlerine uygun giyim tarzlarıydı. Bugün farklı coğrafyalarda, farklı iklimlerde, farklı kültürlerde yaşayan Müslümanlar, kendi örf ve adetlerine uygun, ama yine sünnet ruhuna uygun giyim tarzları geliştirebilirler. Önemli olan, Müslüman kimliğini yansıtan, iffetli, temiz, düzgün, gösterişsiz ve tevazulu bir giyim tarzıdır. Sakal, sarık, cübbe bu kimliğin en güzel örneklerindendir, ama tek örnek değildir. Müslüman, nerede olursa olsun, giyiminde Müslüman olduğu belli olmalıdır. Bu, onun imanının ve kimliğinin bir gereğidir.
SONUÇ YERİNE: BAKINCA MUHAMMED (S.A.V.) DEMELERİ
Özetle ey insan! Sakal, sarık, cübbe, Müslüman'ın dış kimliğidir. Ama asıl kimlik, kalptedir. Kalp imanla doluysa, dış da ona uygun olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde: "Muhakkak ki Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim) buyuruyor. Yani asıl olan kalp ve ameldir. Ama kalp ve amel, dışa da yansır. Bu yüzden, hem kalben hem de fiilen, hem özde hem de sözde, hem içte hem dışta Peygamber'e (s.a.v.) uymaya çalışalım. Ta ki kıyamet günü, Hz. Muhammed (s.a.v.) bize baktığında, "Bunlar benim ümmetim" desin. Ve bakan herkes, Müslüman'ı gördüğünde, onun şerefli, iffetli, güvenilir, dürüst, merhametli bir insan olduğunu anlasın. İşte o zaman, sakal, sarık ve cübbe, sadece bir kılık değil, bir şeref nişanı olur.
İşte bu bir Karoglan Risalesi'dir.
Sünnete uyanlara selam olsun.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 5 Kasım 2012
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

