MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
|
» Toplam Üye: 7 » En Son Üye: Fatma » Toplam Konular: 650 » Toplam Yorumlar: 990 Ayrıntılı İstatistikler |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Karoglanin Cennet Tasvirleri Dört
(Kar©glanin 2 Eylül 2018 Vaazi)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnned dîne indâllâhil islâm, ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb.
Meali :
Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.
Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresi 19. ayett
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir."
( Hadis-i Şerif , Müslim, İman 78 (49); Ebu Davud, Salatu'l-İydeyn 248 (1140), Melahim 17, (4340); Tirmizi, Fiten 11)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit, ona şahid olan bunu takbih ederse (kötü olduğunu te'yid ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şahid olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şahid olmuş gibi manen zarar görür."
( Hadis-i Şerif , Ebu Davud, Melahim 17, (4345))
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh, ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn
Meali :
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir.
(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresi 110. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
لَيْسُواْ سَوَاء مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ ؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُوْلَئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ وَمَا يَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَلَن يُكْفَرُوْهُ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Leysû sevâen, min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn. Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât, ve ulâike mines sâlihîn. Ve mâ yef’alû min hayrin fe len yukferûh(yukferûhu), vallâhu alîmun bil muttekîn.
Meali :
Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir. Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları bilir.
(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresinin 113,114 ve 115. ayetleri)
ve gecen hafta dedik ki :
ve muhammed birgün yahudinin birini oruc tutarken buldu, ve sordu sen niye oruc.....
sonunda o na dedi deniyor : "biz sizden daha layikiz bu oruca." deyip de musayi ve ümmetini cignedi gecti. hic muhammed musa kardeşini cigniyebilirmi? o da peygamber, o da peygamber, o da ümmet, bunlarda ümmeti için yapilcak amel, niye cignesin, ya hadis yanliş, ya muhammed yanliş yapmiş, edebsizlik etmiş olmazmi?
iki peygamber sürtüşürmü hic, oluyor ama dünyamizda, iki horuz bir ciftlikde dostluk degil, ancak kavga ederler. reislik kavgasi. iki aslan ormanda da, ben reisin, sen reissin diye kavga eder, eee muhammed de aslanlardan bir aslansa, reis benin diye kavga etmiş olabilir, tiyniyet işte, oysaki bir başka cibilliyat olan, sifati olan hayvan vardir ki, yani karincalar başka karinca ile genlikle ile hic itişip kalkişmaz, buyur taffattar der sen gec öne der...
yani onlarinkide peygamber onlarda ümmet ve onlar da kitap ehli ve yukardaki ayete kitap ehlinden öyle kimsler varki ayni bizler gibi iman ve amel sahibi kimslermiş ve onlarin yaptiklarida kabul edilmiş iman ve amellermiş ve onlarin yaptiklarda zayi olmaycakmiş öyleyse kim gavur kim kafir, varmi haaala bu devirde evet iyilerde var kötülerde var haala.
Bu gün icinde hakkal yakin farkettigim bir gercegi size anlatayim :
HIZ ve Sürtünmeden dolayi yanan Tekerlekler ve Cehennem ve SIRAT Köprüsü Tasvrimiz
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Cehennem ateşi, Sırattan geçen müminlere, “Ey mümin, tez geç, senin nurun nârımı söndürüyor” der.
( Hadis-i Şerif , Taberani)
Dedik ki : Bizim SIRAT köprüsü Tasvirimizde, zeker veya afedesiniz sidik yolu kildan incedir, ve ordan anneye vaaz olcak cocuk olan, meni ve tohum, bazilarinda şimşek gibidir, bazilarinin yavaş, ve birde ordan idrar gecer, ve öyle olunca ordan cennetlikler, yani yeniden dogacak cocuk olcak tohum gectigi gibi, cehennemlikler de, ve yani geri döndürülenlerde gecer, ve onlar ateşler icindedirler, ve öyleki idrar sicakdir ve yakicidir, ve deniyor ki :
ALINTI :
Muzaffer Efendi Hazretleri sık sık "Cehennemde ateş yokdur, herkes ateşini buradan götürür" buyururlardı...Yukarıdaki âyet-i kerîmeyi okur, "vakûduha'n-nâsu ve'l hicâratu" kısmına dikkat çeker ve aşağıdaki kıssayı anlatırlardı...
Halîfe Hârûn Reşîd, birgün Behlûl Dânâ ile karşılaşmış...Aralarında şöyle bir konuşma geçmiş...
Hârûn Reşîd : "Nereden geliyorsun?..."
Behlûl Dânâ : "Cehennemden..."
Hârûn Reşîd : "Niçin gittin?..."
Behlûl Dânâ : "Ateş almaya..."
Hârûn Reşîd : "Ne oldu peki, alabildin mi?..."
Behlûl Dânâ : "Alamadım çünkü cehennemde ateş yokmuş..."
Hârûn Reşîd : "Allah Allah! Nasıl olur?...Cehennem ateşle dolu değil mi?..."
Behlûl Dânâ : "Ben de öyle biliyordum...Gittim, Cehennem'in Mâlik'ine sordum...Bana 'Cehennemde ateş yokdur, herkes dünyâdan ateşiyle buraya gelir' dedi..."
Efendi Hazretleri buyururlardı ki :
Eğer herkes aynı ateşe girecek olsa, Allah'ın adâleti nerede kalır?!...Meselâ bir yumurta çalan bir hırsız ile yüz milyon çalan kişi aynı ateşe girerse Allah'ın adâletine muhâlif olur...Bir yumurta çalan, o kadarlık ateş götürecek, yüz milyon çalan da o ölçüde ateş götürecek...İster hayır ister şer, dünyâda ne yaparsan Allah indinde onun karşılığını bulacaksın...[1]
Yani bazi müminlerin nuru ve ameli, cehennemin narini yakip yok ettigi gibi, yani cehennem ateşini söndürdügü gibi, bazi cehennemliklerin ateşide, sirat köprüsünü bile tutuşturcak kadar cok ve alevli. yani işde bu gün kücük hacetimi yaparken cabucak heladan cikmak için, acele ettim, ve biraz ikinarak idrarin cabuk cikmasini saglamak istedim, ve öyleki idrarin cabuk akişi, idrar yolunu yakdi, (Yukardaki tekerlekleri yanan araba resimine bak, anla sebebini) yani aslinda idrar alevli ve sicak amma, biz hissetmiyormuşuz, yani sürtünme ve hiz alevini dahada artirdi ve sirat köprüsünüde yakdi gecti. ve bugün bu hastalik sahibi olanlar var, birde normla gecişte bile, idrari sicak ve yakici olanlar, yine büyük haceti defiyesi sicak ve yakici olanlarin hali bu, bunlar işde bu günün cehennemlik kimseleriki, öyleki onlar cehenneme giderken, birde yolu ateşe verip tutuşturuyorlar işde. yani cehenneme ateşleri ile birlikte gidiyorlar, yani asit işte, ateşini icinde taşir, onda birşey can bulmazki, canliyi bile öldürür asit dedigin şey, ve idrar işde bir ceşit asit, yani ateşi icinde, ve giderken biraz hizini artirsa, acele etse, sirat köprüsüde yanar, oysaki müminler, ordan şimşek gibi gecmesine ragmen, sürtünmeden yanmazlar. yani meni öyle hizli fişkirirki, süratle, tazyikle, ama o tazyik onu da sirati da yakmaz halbuki. yani öyle olunca, mekkede tavafda ve şeytan taşlamada, nasil insanlar acele edip süratlenince izdiham ve katliam olursa, cennet ve cehennem ehlide, seviyelerine göre bir yürüyüş ve sürata sahiptirler, onlar bir milim ne hizli nede yavaş sevkedilemezler yani.
oysa dünya da, ve gezegenler de, güneşde, rayinda hareket edip, akip gitmekde iken, dedik ki, bu sene dünya bir daha hizlandi ve iki aydan fazla önce, sonbahar yerine menziline vardi dünya, ve erken hasat edilen meyva, sebze, tahillar meydana geldi dedik ve kuşlar bile erkenden göc etmek durumunda kaldilar, yoksa diger yerdeki kutuptaki mevsime ulaşamayacaklar yani, gittikce hizlanan dünya ve insanlar, ve hizli bebeler, hizli arabalar ,hizli internet,..... hizli cocuklar, buraklar, şimşek gibi giden arabalar vaktine ermek zor amma, işde dedik birazcik acele edip IKINDIM yandi idrar yolu, yani öyle olunca bizler menzile varmak için zamanimizi yakalmak için acele etmek durumundayiz, yoksa biz varmadan daha mevsim gecerse, ne yapariz, aradigimizi yerinde bulamayiz. öyle olunca, buraklar, ucan arabalar vaktine, ölümü öldürcek bilgiyi bulacak insanlara erişmek için, daha hizli, daha hizli süratle giden dünyamiz, ve amma kaosa dönen mevsimler, ve kisalan mevsimler, kisalan günler, aylar, geceleer .........
Karoglan Hoca nin NOBEL ÖDÜLÜ
5 sene on sene degil, hatta bin sene, hatta ellibin sene daha düşünseniz, akliniza gelmeyecek olan bu bilgiyi, size vereyim karoglan hocaya(Raşit Tunca ya) bu senenin nobel ödülünü vermeyen ve vermeyecek olan nobelci ... nedir o bilgi, burak keşfetme yarişina giren araba firmalari, hizlaninca, o tekerlekleri yakan sürtünmenin önüne gecmek için gereken buluş, nedir o? ve meni cikarken neden hizi ile yanmiyor, ne icindeki canli, nede idrar yolu yanmamasina ragmen, idrar hizlaninca yaniyorsa, bunun biyolojisini keşfeden bilim adami, o buraki keşfederken sürtünmenin önüne gececek icadida bulacakdir zaten. o bilgi burada ve bizde sakli, amma bir bildiren Allah, bir de bildiren Aziz olmayinca, bilinemiyor tabi. ve biz zamanin en büyük AZiZi olma şerefine ermedik mi haaala haa? hiristiyan alemi! acaba bize bir Azizilik verilmeyecekmi haaala...... Allah bana ödülümü vermişken, benim nobele falan azizilige falan ihtiyacim yok elbet, amma dünyada hak yerini bulsun istedim sadece, farkimiz belli olsun istedim yani, ayar meselesi, altinin ayarini mihenke vurupda ögrenirsin, insanin ayari nobele vurulunca biliniyorsa, bizi bir nobel mihengine vur baken bişey cikcakmi azizim demek istedik.......
---oOo---
Magandalik mi yoksa sünnet mi?
Ben Bizzat Muhammedil Emin den gördüm ki, sol elinin serce parmaginin tirnagini uzun birakiyordu ki, bende aldim bu sünneti yapiyorum, ve gerektiginde poşet yirtmak için, gerektiginde kartal gibi parcalalmak, gerektiginde düşmanin gözünü oymak için, gerektiginde dişimin arasinda kalan eti kurtu cikarmak için, dişlerimin arasindan gözüküp cirkin olmaktansa, maganda olup, diş civisi aramadan, heryerde istedigim zaman, elimi agzima gerip, bu tirnagim ile cikaririm o eti ve kurtu işte, ve görüntüm düzgün olur bari, ve yine gerektiginde sercelik, gerektiginde kartal olmak için. peki sen Muhammedi nerde gördün derseniz : Benim bir Mehmet Emin arkadaşim vardi, o Muhammedil Emin den gördüm. Muhammed ler Muhammed den kuralimiz geregi, ben bizatihi Hz Muhammed den görmüş oldum, o devirde zaten, heryerde yaninda taşiyacagin bicak nerde, makas nerde, diş civisi nerde işteee.....
Bu Haftaki Cennet Tasvirlerimiz
Kumaşlar, Makaslar, iğneler, iplikler, kumaşlar, halılar, kilimler cenneti, ALTIN CAĞ, MEHDi ÇAĞI
Hz idris aleyhisselam terzi deniyor, daha ilk caglar, o caglar, demir keşfolmamiş, makas keşfolmamiş, bicak yok, cünkü demir yok ki , yine igne yok ki, demir yok evvela yine, yani o adam (idris) ne ile kesdi, hangi kumaşi kesdi bicti, kumaş dokumasi keşfolmamiş, ip yokkine, kumaş olsun, neyi kesdi de ne ile dikdi bu adam demek yok mu? yine saclar uzadi mi, kesecek makas yok azizim, saci sakali nasil kestiler demek yok mu? hele tirnaklari kesecek tirnak makasinin keşfi yine seneler seneler sonra olan bir olay bir buluş, tirnaklar olsa olsa dişler ile isiralarak kisaltilabilir o devirde ancak, ve bugün tirnak yeme ahlaki olanlar, işte o devirden kalma insanlar da ondan azizim, ve nice peygamber denen adamlar var ki, ve ümmetleri var ki, onlarin ne saclarini kisaltcak, ne de tirnaklarini kisaltcak makasi yok, bicagi yok, dişini kariştircak diş civisi kürdani yok, dişlerini fircalayacak diş fircasi, macunu yok. Diş fircasini bile, peygmabere hediye olsun diye bir agacin kökünün icine saklayan Allah, o gün insanlik henüz gelişmemiş, ve ona firca diye misavak agacini vermiş, misvak agac kökünü vermiş. Bu gün ise : sert, az sert, yumuşak, ve bebe yumuşagi diş fircalari var degil mi? yine macunlar var dişlerin cürümesin diye degil mi? eskiler ne yapti demek yok mu? ve yine Allah Hz. Nuh a gemiyi yapmak için, ona gösterecegi bir model resimi olan bir kitap yok, bir resim yokken, dedi ki tavugu kes pişir, icindeki kaburga kemiklerine bak, ve gemi yap dedi. Allah geminin ilk planinin tavugun icine yazan rabbim, yine tavugun icine igne kemigi diye bir kemik koymuş, bütün tavuk kesip kaynatip siyiranlar bilir, bir kemik vardir ki ignenin ilk modeli olan kemik, işte ignenin ilk musteri o kemikde sakli, ve idrisde onu buldu ögrendi, ve onunla dikdi, yani kemik ile dikdi yani, ne ile kesdi,olsa olsa keskin kayrakla kesebilir o devirde, hz. Davud a kadar demir yok ki, demir işlemek bilinmiyor ki, cilali taş devri deniyor o devire ya işte. ve bu günümüz ,mehdi cagi, bak cennet cennet, cennetler diyari, ne ceneti? bu sefer bak makaslar cenneti, bicaklar cenneti, diş kürdanlari cenneti, igneler ceneti, kumaşlar, ipekler, dokuma halilar cenneti, daha ne istiyorsun, muhammedin haliflex bir halisimi vardi, bir kilimi mi vardi, altina alipda yattigi hurma lifi idi, hasir hasir idi, sen yumuşacik tumba ikiz yatakalarda yatarken, iki cihanin habibi hasirda yatti. şükret mehdi askeri, sen cennet gibi bir altin cagda dünyaya geldin, bak bu mehdinin hakkini ödeyemzsin sen....
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân.
Meali :
O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
(Sadakallahul Aziym RAHMÂN Suresinden ayet)
---oOo---
Gezen Yürüyen Kuran Hz. Muhammed Aleyhisselam oldgunu duymuşsunuzdur herhalde
---------------------
Ben, Muhammedü'l-Emîn'nin Hümeyrâ'sı…
Ben, İslam Halifesi Ebû Bekir’in kızı…
Ben, Allah’ın sevgilisinin sevgilisi…
Ben, Amr bin As’ın Allah Rasûlü’ne “Halkın en sevimlisi kimdir?” diye sorduğunda, ismi söylenen...
Ben, dünya kadınlarının en bahtiyarı; Âişe…
Rasûlullah’ın ömrüne eşlik ettiğim süre içerisinde; güldüğüne, hiddetlendiğine, sevindiğine, üzüldüğüne, emrettiğine, nehyettiğine, hepsine şahit oldum. O’nun ümmetinden biri olarak tebliğinin muhatabıydım. Bunun yanında O’nun eşiydim, “göz nurum” diye hitap ettiği…Âişe…
O’nu benden soruyorlar, diyorum ki; “Siz Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’an’dı.”
ve insanlgin zirve noktasi, en insan olan insan, Hz Muhammed, ve Hz Muhammed de gezen yürüyen kuran ise, her ne kadar cirkin insanlarda varsa, yine kisa boylu, uzun boylu, mavi gözlü, kara gözlü, sari sacli, siyah sacli, beyaz tenli, siyah tenli, kizil tenli, benli, bensiz,... topal sakat, kör, şaşi ,...... kadin, erkek, cocuk, büyük, baba, anne, dede, nine, torun, torba,..... yani insan ceşidi cookca var, bunlarin en ortasi, ne uzun, ne kisa muhammed öyle dedi mehdinin boyu için, uzundan kisa, kisadan biraz uzun, ne zengin, ne fakir, ne aşiri dindar, ne dinsiz, ne sari, ne esmer, bugday tenli,...... kim bu? hz muhammed mi? yoksa onun torununun torununu Hz Mehdi mi? en itidalli ve orta vusta olani insanligin zirvesi muhammed ise, en ortasi, ne ileri, ne gerisi olan, Hz Mehdidir, ne bilirsen, onun en güzeli degil, ne en güzeli, ne de en cirkini, ....... yani Musa dediki onun için, benim soyumdan olan Taçsız Kral Meşiya gelecek, arza hakim olcak, barişi getirecek dedi, ve onlar musaviler onu bekliyor, yine isa dedi, benim soyumdan faraklit gelecek ve yeryüzünde hakim olup barişi getircek dedi diye, onlarda Isaviler onu beklerler, Hz Muhammedin ümmeti de, Hz. Muhamed benim soyumdan, evlatlarimdan biri olan Mehdi gelecek ve dünyaya huzuru getircek dedi diye onlarda müslümnlarda onu beklerler ki, amma aralarinda gezmesine ragmen, onu tanimazlar bilmezler, o zaman isa zamani gezen yürüyen incil, o gün isa idi, bugün ise hz mehdi, gezen yürüyen incil dir, faraklittir, kilitleri acan odur, bütün kapali kapilari acan, kilitleri acan, hazineleri cikaran odur, ve faraklit ikinci ömer farkinda olan, herşeyin farkinda olan, yine gezen yürüyen tevrat, o gün musa idi, bugün ise Hz mehdi ve yani Taçsız Kral Meşiya dir. ve her ne kadar yahudiler onun soyu asil soy olacak diye, diger soylari bozmaya kalksalarda, yani bazi insanlar hasta olsada, kolu olmasada, bacagi olmasada, gözü kaysada, insan haala insan, ve aziz varlik insan, yani Hz insan Hz Adem ademoglu, yani yeryüzüne haaala hakim, haaala hakim. onu halifelikten indirerek yerine gecmek isteyen şeytanda, haala şeytan, ve onun ahlakindakilerde, haala şeytan hizbi ve ordusu, ve şeytan dediki ondan insanoglundan üstün oldugunu ademden üstün oldugunu söyledi, o dedi yakan zarar veren, güclü kuvetli oldugunu iddia etti ve ediyor haala. amma toprak ise verimli olan, gerekirse zarar veren, kaya olup habil kafasi yaran, zarar veren, gerekirse mevlana olup dergah dergah dönen, gerekirse icinden cimenler cayirlar meyvalar cikaran, gekirse yel gibi savrulan, gerikirse seller gibi akip caglayan, gerekirse daglar gibi dik duran, gerkirse anne olup doguran merhmet ile büyüten besleyen gerkirse baba gibi koruyan gözeten, ve insan işte insan, halifeyi ruyu zemin, ve insanligin orta yollusu, en ideal yapisi, zivesi demiyorum, bak aradiginin en ideali onda olan, aradigin yaninda olupda, göremedigin adam : Hz Mehdi, ve biri diyorki prenses olmak için prense ihtiyacim yok ki, ben kralin kiziyim diyor, halbuki kral kim bilmiyor, ve o Hangi Kralin kizi oldugunuda bilmiyor, senin prenses, o elindekinin de prens olmak için Taçsız Kral Mehdi Kral Meşia ya ihtiyacin var elbette.....
Her ne kadar sakat olan, veya kör olan, topal olan hiristiyanlar olsada, amma iclerinde saglikli bir tane hiristiyan oldukca, incilin orjinali bozulmamişi hala dünyada vardir, ve canlidir demek olur, ve hatta isa mehdiden, mehdi isadan kurali geregi, hz. mehdi ayakda olup, gezdikce, dünyada oldukca, incilde canli ve bozulmamiş vaziyette ve ayakta ve görevde ve aktiftir.
Yine her ne kadar sakat, topal,... musaviler oldugu gibi, bir tane saglikli musavi oldukca, tevratin bozulmamişi haala yeryüzünde vardir, ve ayakda ve canlidir, yine kral meşia veya moşia, yani mosesli isa, yada mehdi ayakda oldukca, tevratin yine bozulmamiş canli ve ayakda ve aktif olani yeryüzünde vardir ve görevdedir.
Yine zebur öyle.......
Yine müslümanlardan da her ne kadar hastasi, sökeli, sakati, körü, sagiri, yada kötürümü,.... olsada, bir tane saglikli müslüman ayakda oldukca, kuran yeryüzünde ve bozulmamamiş vaziyette vardir, ve canlidir ve ayaktadir, ve aktifdir görevdedir. Yine hz. mehdi muhammed in torunu ve evladi olmak hasbiyle, mehdi ayakda olup canli oldukca, gezip dolaştikca, kuran canlidir, bozulmamiştir, ve ayakda ve aktifdir görevine devam ediyordur yani......
Rabbim Teala ve Tekaddes Hazretleri, Davuda ve Zebura bereket versin, ve musaya ve Tevrata bereket versin, isa ya ve incile bereket versin, ve muhamed ve Kuran a bereket versin, ve Bekabillah yani yollarin ve kollarin birleştigi yer olan mehdi ye de bereket versin ki, o ayakda oldukca, bütün kitaplar ve peygamberler haydir sagdir ve kitaplarida görevde ve aktidirler, Hepside sag ve ayakda ve görevde demek olur, bir tek o kalsada ayni, milyonlarca bereketinde olsada ayni yani.......
DiPNOTLAR :
[1]defter-i-ussak blogspot com/2016/09/cehennemde-ates-yokdur-herkes-buradan
--oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere, hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasib eyle..! '
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve
etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 2 Eylül 2018 Pazar
Original Kar © glan
Allahın Rahmeti ve ilmi Her Şeyi Kuşatmıştır
(Kar©glanin 9 Eylül 2018 Vaazi)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm
Meali :
Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.”
Sadakallahul Aziym MU'MİN Suresi 7. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Allahu Teala, kara gecede, kara taş üzerindeki kara karıncayı görür ve kara karıncanın ayak sesinide işitir. O nun ilmi her şeyi kuşatmıştır."
( Hadis-i Şerif , Hadisde kayip raviside kayip)
Yakin minvaldeki hadis
Hadis-i Şerif: "Sizin içinizde şirk, karanlık bir gecede, siyah bir taşın üzerinde yürüyen karıncanın ayak sesinden (hareketinden) daha gizlidir."
Kaynak: Başta Ebû Bekir (r.a.) ve Ma'kıl b. Yesâr olmak üzere sahabilerden rivayet edilen bu hadis, İmam Buhârî’nin el-Edebü’l-Müfred (Hadis no: 716)
yeni update vaaza
Bakara Suresi 22. ayette geçen
"Bile bile Allah'a ortaklar koşmayın" ifadesini tefsir ederken Peygamberimizin amcasının oğlu Abdullah b. Abbas (r.a.) tam olarak sizin belirttiğiniz kelimeleri kullanmıştır:
Sözü: "Ayet meali içinde geçen 'ortaklar (endâd)' ifadesi şirktir. Şirk ise, kapkara gecenin karanlığında, düz siyah bir taşın üzerinde karıncanın yürümesinden daha gizlidir." Kaynak: İbn Ebî Hâtim tefsirinde ve İbn Kesîr tefsirinde bu rivayet açıkça zikredilir.
Kelam ve Tasavvuf Literatüründeki Yaygın Şekli (Ulema Sözü) : Sizin paylaştığınız "Allah Teala, kara gecede, kara taş üzerindeki kara karıncayı görür ve ayak sesini işitir. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır" şeklindeki ibare, hadislerin bu tasvirinden mülhem (ilham alınarak) İslam alimleri ve mutasavvıflar tarafından Allah'ın sıfatlarını açıklamak için formüle edilmiş bir kelam cümlesidir. diyor yapay zeka
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm, lâ te’huzuhu sinetun ve lâ nevm, lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard, menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard, ve lâ yeûduhu hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm.
Meali :
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önündekileri ve arkasındakileri bilir. O’nun ilminin kuşatmadığı bir şey yoktur hatta O’nun (dünyaya vaaz ettigi) kürsüsü bile, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O nun iki kudret eli arasındadır. O, yücedir, büyüktür.
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 255. ayet)
Cok zaman önce yazdigimiz bir vaazimizda bahsettigimiz, bu : Allahu Teala nin, kara karincayi görmesi hikmetini, enine boyuna düşünüp, kurandaki delillerinide bulunca, iyice tefekkür edip araştiran yabancilar, sonunda Allahin bu iliminede vakif olmuşlar, ve uydu ve benzeri cihazlari ile, karanlik bir gecede, kara taşin üzerindeki bir kipirtiyi, tespit edebiliyorlar, ve ona silah atip, onu isterse öldürüp, isterse durdurabilcek silahida icad etmişler. eee yilardir bu hadisi ve hikmeti duyupda, bir gayret göstermeyen müslümanlar nerede peki!!!!
Halbuki bu hikmeti bizim bilip, bunu, bu buluşu da bizim keşfetmemiz lazim degilmiydi?
Biz gibi alimler, her ne kadar böyle bilgiler vaaz etsek, uyanin dersek de, derler ki :
"İmam ne derse desin, cemaat bildiğini okur."
(Atasözü)
ve Allahin Takdiri yani kader yazisi icinde öyle denir ki : sen ne yaparsan yap, ancak olcak olan olur, yani :
(Kader hususunda klişe söz, ve genel kural)
"Allah ın takdir ettiği (olmasını murad ettiği) bir şeyi, kimse tehir edemez, yani geciktiremez bile, Allah ın Tehir ettiği (olmasını istemediği) bir şeyi de, kimse oldurup meydana getiremez."
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلْ فَمَن يَمْلِكُ لَكُم مِّنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
kul fe men yemliku lekum minallâhi şey’en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef’â, bel kânallâhu bi mâ ta’melûne habîrâ.
Meali :
"De ki: “Allah, sizin bir zarara uğramanızı dilerse, yahut bir yarar elde etmenizi dilerse, O’na karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah, yaptıklarınızdan haberdardı."
(Sadakallahul Aziym FETİH Suresi 11. ayetten pasaj)
Eger herşey takdir işte deyip, bizler yan gelip yatarsak, elbet Allah bizlere nasip etmez bu bilgileri, Allah calişana emeginin karşiligini verecegini vaad ediyor kuranda ve buyurdu ki :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.
Meali :
Bilsin ki! insan için ancak, kendi çalışmasının karşılığı vardır.
(Sadakallahul Aziym NECM Suresi 39. ayet)
Onlar buldular bildiler ve erdiler o ilme, onlarin sayesinde bizlerde o buluşlardan cüz i mikdarda fayda görmekteyiz, yahut kullanmaktayiz işte... eee o zaman biz yattik ve nerden erdik bu ilme ve aletlere, calişmadan ermiş olmuyoz mu? oluyor, eee o zaman bizler eskiden yaptigimiz amellerimizin karşiligi olarak, bu cennet vaktinde, altin cagda, bu ilimlere ermiş olduk, onlar bizim cennetimizi imar etmiş oldular, hem kendi cennetlerini, hemde, önceki hayatlarinda, iyi ve güzel amel yapmiş olan, bütün isavisi, musavisi, mecusisi, budisti,... ve digerlerinin cennetini imar etmiş oldular işte. Yoksa yatana lokma yok deniyor kuranda, hem yatip, hemde böyle bu kazanmak nerden cikdi derseniz!! işte bizim tezimizin dogrulugu ortaya cikar ancak işte.. ve bu dünyada cennetlerde kurulmuş, sahiplerini hem bekler hem girenlere hizmet eder, yine cehennemlerde kurulmuş, sahiplerini ögütüyor işte, girecek olanlarida bekler durur.....
ALINTI BAŞI
Ne acayip bir zamanda yaşıyoruz! Kimi, kendini yaratan Allah'ı inkâr ediyor; kimi de Müslüman olduğunu iddia edip inandığı Allah'ın ilmini inkâr ediyor.
Bir kâfirin, Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini inkâr etmesini, hadi bir derece anladık diyelim. Peki, Müslüman'ım diyen ve sözüm ona ilim sahibi olduğunu iddia eden kişinin, Allah'ın ilmini inkâr etmesini neyle izah edeceğiz. Cahillikle mi, art niyetle mi, yoksa bu dini bozma gayretiyle mi?..
Aziz Müminler, Değerli Cemaat!
Okuduğumuz Ayet-el Kürsi ve müfessirlerin Sultanı İbn Abbas’ın (r.a.) o eşsiz tefsiri bizlere çok sarsıcı bir hakikati haykırmaktadır: Bizler asla başıboş değiliz. Asla yalnız ve gizli değiliz.
Gecenin en karanlık anında, simsiyah bir taşın üzerinde yürüyen o küçücük kara karıncanın ayak sesini işiten ve onun adımlarını gören bir Rabbimiz var. O’nun ilmi ve basireti her şeyi kuşatmıştır.
Peki, bu hakikat bizim hayatımıza nasıl yön vermelidir?
Gizli Şirkten Kaçınmak: Şirk sadece taşa, puta tapmak değildir. İbn Abbas'ın buyurduğu gibi, ibadetlerimize, niyetlerimize sızan ve karıncanın ayak sesinden daha gizli olan o riya (gösteriş), "Allah'tan başkasından medet umma" hastalığı da gizli şirktir. Rabbimiz içimizdeki o en ince fısıltıyı bile bilir.
Murakabe Bilinci (İhsan Makamı): "Sen O'nu görmesen de O seni görüyor" bilinciyle yaşamaktır. Hiç kimsenin olmadığı, kapıların kapandığı, günahın cazip geldiği o "karanlık gecelerde", kara karıncayı gören Zat'ın bizi de gördüğünü unutmamaktır.
Yalnız Olmadığını Bilmek: Dünyanın dertleri altında ezildiğinde, kimse seni duymadığında, feryadın içine hapsolduğunda hatırla: Karıncanın ayak sesini duyan Allah, senin kalbinin kırık sesini de duyuyor.
Muhterem Müslümanlar!
Gelin, niyetlerimizi o kapkara gecenin gizli şirklerinden temizleyelim. Amellerimizi sadece ve sadece bizi her an gören, her an işiten Allah rızası için yapalım.
Her ne ise, biz onların niyetlerini bir kenara bırakalım ve onların görüşleriyle ilgilenelim, daha doğrusu görüşlerini çürütelim.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb. Mâ agnâ anhu mâluhu ve mâ keseb. Se yaslâ nâran zâte leheb. Vemraetuhu, hammâletel hatab. Fî cîdihâ hablun min mesed.
Meali :
"Ebu Leheb’in elleri kurusun; kurudu da. Malı ve kazandığı ona fayda vermedi. Yakında alevli bir ateşe (cehenneme) girecek. Boynunda bükülmüş bir ip olduğu hâlde, O nun ateşinin Odun taşıyıcı olarak karısı da cehenneme girecek."
(Sadakallahul Aziym Tebbet Suresi, 1 ila 5. ayet)
Bu sure-i celile, Ebu Leheb ölmeden yıllar önce nazil olmuştur. Surenin iniş sebebi şu hadisedir:
Peygamberimiz (sav) Kureyşlileri etrafında toplayarak: "Eğer ben size, düşmanın sabahleyin veya akşam üstü geleceğini söylersem, beni doğrular mısınız?" dedi. Onlar: "Evet." dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav): "Ben sizi şiddetli bir azaba karşı uyarıyorum." buyurdu. Ebu Leheb: "Bizi bunun için mi topladın? Yazıklar olsun sana, iki elin kurusun." dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Tebbet suresini sonuna kadar inzal buyurdu.
(İbni Kesir, Fahreddini Razi)
Görüldüğü gibi bu sure-i celile, Ebu Leheb ölmeden önce nazil olmuş ve Ebu Leheb'in iman etmeyeceğini beyan buyurmuştur. Bu sebeple müfessirler bu surenin gaybi bir mucize olduğunda ittifak etmiş ve şöyle demişlerdir:
“Bu sure Peygamberimiz (sav)'in nübüvvetine apaçık bir delil ve ayan beyan bir mucizedir. Çünkü bu ayette: ‘Alevli ateşe girecektir. Odun taşıyıcısı olan karısı da…’ buyrularak onların şakiliği ve her ikisinin de iman etmeyeceği haber verilmiştir. Ve vakıa, tam ayetin haber verdiği gibi vuku bulmuş ve her ikisi de imana muvafık olamamışlardır.” [1]
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَسَوَاء عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn.
Meali :
Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman edip inanmazlar.
(Sadakallahul Aziym YÂSÎN Suresi 10. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn.
Meali :
Küfre saplananlara gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, iman edip inanmazlar.
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 6. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve huve a’lemu bil muhtedîn
Meali :
Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir.
(Sadakallahul Aziym KASAS Suresi 56. ayet)
Bu ayetler o zaman "İmam ne derse desin, cemaat bildiğini okur." sözünü dogruluyor, ve öyle olunca onlarin kaderi inkar bahsi olan, bizlere eger uyarmak fayda etmeyen birşey olsaydi, bunca peygamber, ve bunca din, ve bunca kitap gönderilip, halka teblig edilirmiydi ki, ayette buyruldugu üzre :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ لَوْ شَاء اللّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ نَّحْنُ وَلا آبَاؤُنَا وَلاَ حَرَّمْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلاَّ الْبَلاغُ الْمُبِينُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve kâlellezîne eşrakû lev şâallâhu mâ abednâ min dûnihî min şey’in nahnu ve lâ âbâunâ ve lâ harramnâ min dûnihi min şey’in, kezâlike fe alâllezîne min kablihim, fe hel alâr rusuli illâl belâgul mubîn.
Meali :
Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir.
(Sadakallahul Aziym NAHL Suresi 35. ayet)
Peygamberlere, Alimlere ve bize düşen, sadece apaçık bir tebliğdir. Biz kimsenin boynuna kilic dayayipda, iman gel diyemeyiz, dememeliyizde zaten, cünkü hür iradeye pranga vurmak olur o hal.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtûl kitâbe le tubeyyinunnehu lin nâsi ve lâ tektumûneh, fe nebezûhu verâe zuhûrihim veşterav bihî semenen kalîlâ, fe bi’se mâ yeşterûn.
Meali :
Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!
(Sadakallahul Aziym ÂLİ İMRÂN Suresi 187. ayet)
Tebbet Suresi Yorumumuz
Ebu cehilin ve karisinin halini yorumumuz ise, bir firinci teyze düşünün ki, bu devirde, önüne ekmek pişirmek isteyen ve, hamurunu yapip, teknesini FIRINA getiren bir kadin, ve diger kadinda firinci teyze (cehennemin bekcisi Malike yada Melike hatun), ve o kadin önce teknesini getirir di FIRINA, bizim köyde eskiden, sonrada gider birde firinin altinda yancak odununuda getirir ki, ekmegini firinci teyze pişirsin. ve işte o ekmek olcak bugdaylar un oldu, sonra hamur oldu, sonra ekmek bezesi oldu, sonrada firina yani cehenneme sürülcek pişcek amma, pişmesi icinde, o sirtinda hurma lifleri getiren bir kadin, ve firinci teyze onlari aldi ve firinin altina sürüp, yakip da ekmekleri, nar gibi kizartip pişirince, işde ebu cehilde tatti cehennemi, o kadinda, sirtinda, onu (Ebu Cehili) pişircek olan, yada yakcak olan odun liflerini, sirtinda getirmiş oldu bile, diye yorum getiriyoz bu sureye....
Ebu cehil ve karisi söz ve nasihat kar etmeyenlerden sadece birisi işte, ve öyle olunca buna yorumumuz ise :
Yukardaki Resime bakip yaziyi okuyan anlayacakdir ki, dünyada bir cok alet erdavat var, ve tesisat var, elektrik tesisatlari, su tesisatlari, gaz tesisati, yine bir ucak pilot Kokpitinde, bircok gösterge ve ayarlar var, ve bunlarin, ilk bakişda, ne oldugunu, ne işe yaradigini, nasil kullanildigini, nasil baglanacagini, ne kadar gücleri oldugunu, neye yaradigni, kimler, yada kac kişi bilebilir degilmi? amma o ilmi tahsil etmiş bir elektrik tesisatcisi, yahut su tesisatcisi, yada bir ucak pilotu anlayabilir degil mi?
öyle olunca Allah ki, yeri gögü yaratan, herşeyin hakimi, ve mülkün sahibi olan Allah, bir tesisatci kadar da mi bilgisi yok ki yarattigi kullari, doga, hayvan, güneş, ay,.. insan, bitki, ne yapar? gücü nedir? neler yapamaz? bilmesin. Halbuki Allah in ilmi ve rahmeti her şeyi kuşatmıştır.
öyle ilmi ile kuşatması tamamda, rahmeti nasil kuşatmıştır derseniz, rahmet su demek, dünyanin 3/4 ü su, yine insan bedeninin 3/4 ü su, yine hücredeki yapinin 3/4 ü su
ve yine semada da, yedi tane su okyanusu, yada deryasi vardir ki, kurandan gecen yedi "Ha ve mim" harfi gösterir ki, yukarda 7 tane kat vardir ki, gök katmani, onlar ayri ayri deniz halindedir, rahmet halindedir, yani su halindedir. Nasil olur derseniz, mesela bulut tonlarca su ile doludur, amma semada ucabiliyor, tonlarca yagmur var, Allah a, bu tonlarca yagmuru semada tutmak zor gelmiyor, ve onlari semada ucuruyor, inecegi yere kadar melekleri taşiyor, ve bu gök semasi olan yedi "ha mim" in mahiyetinin aslinida, Allahu Teala ve Tekaddes hazretleri daha iyi bilir.
ve Raşidi zikrindeki o ha mim ler, o yedi gök katmanini zikretmek için, unutmamak için işte, yani yagmur yagdirmak için, elbet buluta ihtiyac var degil mi?
Yine Rabbimiz, Bir Tane Domates Tarlasinda, tonlarca domatesi yaratirken, birde O nun (Allah in) melekleri, oturup, her birine adres yaziyor, mesela mektupa adres yazar gibi, Temsili misal ile : Bu Domates Ankara Cebeci de, 13 numarali evde ki, fatma baciya gidecek, ve o falan tarihde, sabah kahvaltisinda, bunu, biber peynir,.. ve cay ile, saat filanda, falan filan ile birlikte, mutfakda ayakda (veya falanci numarali sandelyede otururuken) yiyecek,.....
yani düşünün, böyle ciftci bir amcanin sekreter yada, işciler tutup, her bir domatese, mektupa yazar gibi, adres yazdirmak zorunda oldugunu, ve ne kadar zaman alir, o kadar domatese bibere,... adres yazmak, ve onu götüren kamyoncunun işi nasil zor, satan pazarcinin işi ne kadar zor olurdu, amma Allah bunlari bizler hic hissetmeden ve zorluk da cekmeden, her sene, her gün, her ay, her lokmaya, her rizka yazip durur, bunlar : Allah in, bizlere rahmetinin genişligi, ve rahmetinin gadabini koyup gecip taşmasi degilde ne o zaman
Ebû Hüreyre (r.a.)’dan rivayetle,
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Allah-u Azze ve Celle mahlukatı yaratmayı takdir buyurduklarında, kendi katında, arşın üstünde bulunan Levh-i Mahfuz’una Ana hafiza kartina (kudret kalemine emrederek): “Rahmetim gazabımı (öfkemi) koyup geçti.” diye yazdı.”
( Hadis-i Şerif , Müttefekun aleyh. Hadisin lafzı (3194) Buhârî'ye aittir)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E hum yaksimûne rahmete rabbike, nahnu kasemnâ beynehum maîşetehum fîl hayâtid dunyâ ve rafa’nâ ba’dahum fevka ba’dın deracâtin li yettehıze ba’duhum ba’dan suhriyyâ, ve rahmetu rabbike hayrun mimmâ yecmaûn.
Meali :
Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.
(Sadakallahul Aziym ZUHRÛF Suresi 32. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَمْ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّنَ الْمُلْكِ فَإِذًا لاَّ يُؤْتُونَ النَّاسَ نَقِيرًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Em lehum nasîbun minel mulki fe izen lâ yu’tûnen nâse nakîrâ.
Meali :
Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.
(Sadakallahul Aziym NİSÂ Suresi 53. ayet)
öyleyse "Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir."
(Sadakallahul Aziym KASAS Suresi 56. ayet)
Yani bizler kainatin prototipini taşiyorsak bedenlerimizde, ve iyiler sag tarafi, ve kötülerde, sol tarafi temsil ediyorsa, birbirine zit degil, sadece simetrik dememiz lazim, cünkü kimse sag tarafini, sol tarafina cevirmesi için Allah a dua etmeyecegi gibi, ve sag el, sola takilinca bütün görevleri iptal olup, o el işe yaramayacagi, ve görevini ifa edemeyecegi gibi, kötülere iyi ol demek de böyledir, ve sag taraf, sagda güzel, sol tarafda, solda güzeldir. Allah herşeyi yerli yerince yaratmiştir. ve kötüler her ne kadar, kumar oynamayani, kumara aliştirsada, yine zina etmeyeni zinaya, icki icmeyeni ickiye aliştrimaya calişsada, sag sagda güzel, sol solda daha güzel, sag in, yani, mümin birini calarken görmek, ne kadar kötü, "sana hic yakiştiramadik" der herkes degil mi? öyle olunca, sag, sag ele yakişir, ve iyi amel etmek ile sorumlu, iyilerde iyi işler yapmakla sorumlu, ve sol elde taharet ederken yanliş yapmiyordur zaten,......
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ أُوْلَئِكَ مُبَرَّؤُونَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
El habîsâtu lil habîsîne vel habîsûne lil habîsât, vet (:::)âtu lit (:::)îne vet (:::)ûne lit (:::)âti, ulâike muberraûne mimmâ yekûlûn, lehum magfiratun ve rızkun kerîm.
Meali :
Kötüler, kötülere; kötüler zaten kötülük icindir; temizlerde temizlere, temizler de temiz işlere lâyıktır. O temiz olanlar, iftiracıların söyledikleri şeylerden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlanma ve bolca verilmiş iyi bir rızık vardır.
(Sadakallahul Aziym NÛR Suresi 26. ayet)
Kuranin Topluca ve birde parca parca inmesi meselesi
Hz Muhammed i Gezen yürüyen kuran diye bildigimiz hal üzre, peygamberimiz dogunca, dünyaya gelince, kuran topluca inmiş oldu, ancak tam manasi ile inmesinin bitmesi ise, o 40 yaşina basipda, bütün vücudu, asil halini alip, tam oturunca, yani olmasi gereken büyüklüge her uzuv erişince, toplu inmesi son buldu, ancak yine, tertil üzre, parca parca, peyder pey inmesi ise, peygamberimize peygamberlik verildikden sonra, gün ve gün, hayatin serancami icerisinde, ona lazim olan ayetler indi, aklina inzal oldu.
Bunun yine misali ise, bedenimiz yine kainatin prototipi olunca, senin vücudunda mesela suya ihtiyac var, ve binlerce hücre, su su diye bagirirken, senin testiden su doldurup bir bardaga, bir bardak suyu, üc yudumda icmen demek, topluca suyu alman demek, ama o suyun yerleri olan her bir hücreye kadar ulaşmasi ise, epey bir zaman almakda. sen suyu icer icmez her hücre suya doymadi degilmi, o mide böbrek ve kan ve akyuvar alyuvarlar derken, bir sürü işcinin elinden gece gece, ancak damarlar yolu ile hücrelere vasil olmakda, ve bu belli bir zaman almakda işde, bunu kuran in da böyle, bütün olarak ve parca parca inzaline kiyas edin....
Kuran in Namazlarda ve dualarda ve zikirlerde Arapca okunmasi gerektiginin önemi hakkinda
internete girip, bu benim vaazlari okuyup, dinlediginiz bilgisayari kullanmak için, klavyedeki "Enter" Tuşu her dilde ayni ENTER yani geri tuşu geri tuşu "Back Space" ise back space, yani yine "ESC" ESC, "ALT" Alt . bu türkce olunca farkli, ingilizce farkli, yada arapca farkli degil, yani bu tuşlar nasil bilgisayari kulanmak için befehl (yani emir komutu) veren tuşlar ise, işde yazi yazarken tükcede yazabiliyoruz, bazi harfler haric, yine ve arapcada yaziyoruz,..... amma befehl tuşlari ise ayni, herkesde ayni, öyle olunca kuranin arapcasi işde bu kainatin yönetimindeki, befehl yani, emir komutlari gibidir. onlar ancak ve ancak, ana dili olan arapca söylendiginde o frekans araligi oluşur, ve yani entere basinca, bilgisayar bir kablosu ile bir frekansi biligsayar chipine (beynine) yolladigi gibi, sen o ismi yada, zikiri, duayi, sureyi, ancak ve ancak, arapca okudugun zaman o frekans araliginda bir sinyal, kainata, dilin ve damaganin sayesinde beynin ve enerjin ve auran ile gider. işde ebced degerleri, yani kuranin matematiksel, yada metrix verileride bu yüzden önemlidir. ve o yüzden mesela "bin" demek 1000 sayisal degerini, ben dil ile söyleyince, b i n diyorum, arapcda ise "elfe" demek, yani, farkli kelime ve harfler var, ve her harfin frekansi farkli, nasil notalrdaki do ile re, mi ile sol, ayni degilse, her harfinde frekansi ve ebced degeri farkli, ve öyle olunca, işde kuran da ancak arapca okundugunda, ve zikredildiginde, ve namaz arapca kuran ile kilindiginda, ezan arapca okundugunda, o frekans araligi oluşur, ve kainata gidecek, emir ve befehlde, ancak öyle gider, zikrimizin neden arapca olduguda bu yüzdendir.
Zikirimizdeki Ayetel Kürsi ve Muavazeteynlerin sayisi hakkinda
Ayetel Kürsiyi durak yerlerinin sayısınca 17, kelimeleri sayısınca 50, harfleri sayısınca 170, resuller ve ashabı kiramin sayi adedince 313. defa okuyan kişinin her arzusu yerine gelir demiş alimler. cünkü kuranin, bunlar metrixel deglerleridir. mesela bir evde 4 kişi varsa sen yapacagin dolma için, alacagin kiyma, bir porsiyon için degil, 4 porsiyon için yetecek kiyma olmali, ve lahana olmali bulgur olmali, yada pirinc olmali, su olmali degil mi? sen bunu yaparken bir porsiyonluk malzeme kullanirsan, nasil evdeki diger üc kişi ac kalirsa, işte zikirlerinde, surelerinde, ve kuran in belli metrixel degerleri vardir, onlar kac adet okunmasi gerektigini gösterir, nasil biz hidrojene "H 1", bilmem demire, "Fe 26" diyorsak, işte zikirlerinde sayisal degerini oluşturan etkenler vardir.
Ayetel Kürsiyi 170 defa okumaya devam eden; hapisteyse hapisten kurtulur. Borçlu ise borcunu ödeme imkanı bulur. Rızık isterse geniş bir nimete erişir. Bu sayıda her farz namazının ardından okumaya devam ederse isteğine arzusuna çabuk kavuşur. Gece kıbleye yönelip okuduğunda da aynı şekilde istekleri kabul görür diye, rivayetlerden yola cikip, karar kilmişlar alimler.
Ve geldik hicri yilbaşina, ve hicret günlerine, ve muharrem ayina, ve birde Hüseyin efendimizin, talihsiz şehid oldugu günlere (ayva hasati mevsimine) ve aşure orucu günlerine, ve aşure aşi mevsimine, nuh dede aşi mevsimine, ve gecen hafta ben gözetledim hilali, ve Eylülün 5-6-7 sinde son hilali gördüm, ve 7 si son günü gibiydi, ve 8 inde ise hava bulutlu idi göremedim, ve 29 a tamam ettim, ve Eylülün 9 u Pazar günü hicri yilbaşi idi, ve öylede olunca, 18 Eylül 2018 Sali günüde Muharremin 10 u ve aşura günü, aşura orucu tutulmasi gereken gün, ve Muhammedin sünneti ile bir öncesi veya bir sonrasi ile 17-18-19 eylül yani
Rabbim yeni senenizi, ve aşure ve hasat mevsiminizi mübarek etsin (amellerinizin de, hasati bu mevsimde işte), ve isavilerin ve musavilerin de Erntedankfest yada Hanuka Bayramı ve Şükran Günlerini (Thanksgiving Day) tebrik ederim.
DiPNOTLAR :
[1] sorularlaislamiyet com/allah-insanin-yapacagi-fiilleri-bilmez-iftirasi
--oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere, hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasib eyle..! '
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve
etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 9 Eylül 2018 Pazar
Original Kar © glan
Allah insanı bazen günaha muhtaç kılar
(Kar©glanin 16 Eylül 2018 Vaazi)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn.
Meali :
Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.
Sadakallahul Aziym YASİN Suresi 82. ayet)
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Kardeşine tebessüm etmen sadakadır. Emri bil maruf nehyi anil münker yani İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldaki taşı kaldırman yani Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır(bazi güzel işlere engel olmaya calişanlarla yapacagin mücadele de buna girer) .
( Hadis-i Şerif )
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Mâ nensah min âyetin ev nunsihâ ne’ti bi hayrin minhâ ev mislihâ e lem ta’lem ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr.
Meali :
Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 106. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّاراً حَسَدًا مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ فَاعْفُواْ وَاصْفَحُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vedde kesîrun min ehlil kitâbi lev yeruddûnekum min ba’di îmânikum kuffârân, haseden min indi enfusihim min ba’di mâ tebeyyene lehumul hakku, fa’fû vasfehû hattâ ye’tiyallâhu bi emrihi, innallâhe alâ kulli şey’in kadîr
Meali :
Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar hoşgörü ile onlarla mücadele edin. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 109. ayet)
Hayat hep mi haketmediklerimizi sunup önümüze döker
Kime sorsam hangi kapıyı çalsam
içinde kalmış bir ses
"ben bunları haketmemişdim" diyor sanki
ey hayat
sen bize
önce haketmediklerimizi sunuyorsan
ne zaman hakettiklerimize sıra gelecek
bekliyorum olmuyor
istiyorum olmuyor
deniyorum olmuyor
yok yok yok
hiçmi iyi şeyleri haketmedik bee diye, biz gibi feleğe dem vurup, yaradana yakaranlara, ayette buyruldu ki :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet.
Meali :
Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (yani başina gelen iyilikde kötülükde kendi yaptigi amelinden (kazancindan) dolayidir)
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 286. ayetten pasaj)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُم مِّثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّى هَذَا قُلْ هُوَ مِنْ عِندِ أَنْفُسِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُم مِّثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّى هَذَا قُلْ هُوَ مِنْ عِندِ أَنْفُسِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Meali :
Baaşkalarinin başlarına iki misli olarak gelen felâketten bir misline siz de uğrayınca, bu da nereden dediniz ("ben bunları haketmemişdim"dediniz ). De ki: Bu, sizin katınızdan geldi (yani başina gelen iyilikde kötülükde kendi yaptigin amelinden (kazancindan) dolayidir yaptigin amelinle, Allah katinda kar mi ettin, yoksa zararmi ettin, işte bunun ile karşina cikdi, velhasil hesabin görüldü işte) ve Allah'ın, şüphe yok ki her şeye gücü yeter.
(Sadakallahul Aziym ÂLİ İMRÂN Suresi 165. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَن تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lâ tezirû vâziratun vizra uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâte, ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr
Meali :
Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, bir başkasına kendi günahını yüklemeye çalışırsa, ondan hiçbir şey öbürüne yüklenilmez, hatta velevki bu akrabası yakını kimseler olsa da. Senin uyarıların ancak, gelecegi henüz görmedikleri hâlde, Rablerinden, gelecekte onlara olacak olanlar için korkanlara, ve namazlarina devam edenlere kılanlara geçerli olur(yani ahirete iman eden müsülmanlara) . Kimse öyle sütten çıkma ak kaşık gibi kendisini öyle "ben bunları haketmemişdim" diye falan temize çıkarmasın. Dönüş ancak Allah’adır (çünkü hesabınızı Allah görmüştür, o hesap yanlış olamaz).
(Sadakallahul Aziym FÂTIR Suresi 18. ayet)
Beyazıdı Sabah Namazina Kaldıran Şeytan
iyiler iyilik ile beslenir kötülerde kötülükten beslenir, yani müslüman temizlikden sihhat bulur, mikroplarda hasta edenler ise, pislikten beslenir.
Bayezid-i Bistami Allah aşkında o kadar ileri ve ibadette o derece yüksekti ki,namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu duyardı.
Bayezid-i Bistami,bir gece çok uykusuz ve yorgundu. Bu yüzden uykusu çok ağırlaşmış, sabah namazına uyanamamıştı. Namazını kaza edip ağlayıp inledi, sel gibi göz yaşı döktü. O kadar çok tövbe istiğfar etti ki, üzüntü ve acıdan yanan kalbini sevince boğacak şöyle bir ses işitti:
-Ey Bayezid,bu günahını affettim. Pişmanlık ve ağlamanada, yetmiş bin namaz sevabı ihsan ettim.
Aradan birkaç ay geçtikden sonra yine uykusu bastırdı.Şeytan gelip,Bayezid-i Bistami'nin mübarek ayağından tutarak uyandırdı:
Kalk namazın geçmek üzere,dedi. Bayezid-i Bistami karşısında şeytanı görünce şaşırdı:
-Ey mel'un! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçikmesini, kazaya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl olduda beni uyandırdın?
Şeytan şu cevabı verdi:
-Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için affedilmiş, ayrıca yetmiş bin namaz sevabı almıştın. Bugün okadar sevaba kavuşmayasın diye seni uyandırdım!
yani şeytan sana bir iyilik yapiyorsa bil ki, senin cikarina degildir o, onun ondan bir cikari vardir da, ondan yapiyordur yani.
iyilikten beslenen mikrop olur mu? iyilik eden şeytan olur mu?
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
“Sizlerden her bir kimsenin yanına, cinlerden bir karin(köy grup) ve meleklerden bir karin(köy grup) tevkil edilmiştir. Sahabeler : “Sana da mı ey Allah’ın Resulü?” dediler. Resulullah : “Bana da. Ancak Allah onun hakkında bana yardım etti ve Müslüman oldu. Bana hayırdan başka bir şey emretmiyor.”
( Hadis-i Şerif , Müslim, Ahmed)
“Benim şeytanım bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309)
yani her mikrop, mikroptur zararlidir, amma penicilin mikrobu yararli mikroptur yine.
Kuduz aşısının bulunuş hikayesi:
6 Temmuz 1885 tarihinde Joseph Meister adlı bir çocuk kuduz bir köpek tarafından on dört yerinden ısırıldığında, anne ve babası çocuğu Pasteur’e getirdi. Pastör, cocukdan hergün bir miktar kuduz mikrabunu alip inceliyordu, ve bir gün incelemesi bitince, ilk aldığı eski kuduz mikrobu kutusundaki mikroplari, yeni aldığı kutunun icine boşaltti, ve ertesi gün baksa ki, o eski mikroplar, yeni mikroplari yemeye yok etmeye başlamiş, ve böylece eski kuduz mikrobunun, kuduzu tedavi ettigini gördü, ve böylece ilk defa Kuduz aşısı keşfedilmiş oldu. yani eski mikropda, yani akillanmiş tecrübeli şeytanda, insana iyiligi dokunan şeytan oluverir, nitekim muhammedin ki gibi.
ve Pastör ne kadar zenginmiş ki, o devirde, mikroplari görecek kadar, bir iyi mikroskopa sahipmiş, halbuki, o devirin en iyi mikroskopu, bugünün en cilizina eş degerdedir ancak. ve ben gecen seneydi galiba, bir mikroskop satin aldim, bütcemin elverdigi bir mikroskop, amma ancak ilkokul cocugu mikroskupu, yani bakinca suyun icini bile göstermiyor, ve iyi bir mikroskop 5000 euro falan filen diyorlar, yani dün o devirde pastör ne ile gördü de, ben bu gün böyle bir mikroskopa sahip olamiyon? neden? halbuki pahali falan degil, maliyetide o kadar pahali degil, amma sebeb, insanlar uyanip, mikroplari görüpte, orda burda tedavi bulanlar olmasin, ve gizli örgüt insanlari hasta etmeye devam etsin diye, sattirmiyorlar öyle ucuza mikroskoplari. Halbuki şişe dibi cam koyacaklar sadece. Dün Fatihin hocasi Akşemseddin, ilk mikrobu ne ile gördü, paşabahce cay bardaginin dibi ile bakdi gördü, sişe dibi cam len, maliyeti ne olaki yani, o ince belli bardagin dibi biraz kalin dibi olan ile gördüde, bana cay bardak fiyatinda olan merceki takipda, iyi bir mikrokopu satamadi bu uyaniklar. satmaaz neden? dedik ya, bizleri hasta edip ilac satmaya devam edeceklerde ondan.
Yine yukarda yazdigim Kuduz aşısının bulunuş hikayesini, internette aradim, vermiyor. sadece kalipsal bilgi veriyor, ve o hayvanlara uygulanan aşiyi o cocuga uyguladi, ve cocuk iyi oldu diye okul kitaplarinda yaziyor galiba, internettekilerde onlardan alinti. Halbuki eski kuduz mikrobu, yenileri öldürüyor diye ögretse, o cocugun kafasi calişcak, belki araştrimaci biyologlar dogacak akilli cocuklar olacak. Kendi başina gelse caresini kendi bile bulabilcek belkide, amma işte ögretmiyor. yani cahil halk, okumuş ögrenci amma, ona ragmen bilgi cahili ögrenci yetiştriliyor işte velhasil kelam.
Bu haftaki cennet tasvirimiz
Bakin mikrokoplar cenneti, ve iyi mikroplar yada, mikroplarin bile iyilikden başka caresi ve cikari kalmadigi zamandayiz. hastalkilarin tedeavisi cogunun bulunmuş, iyi mikroplar keşfedilmiş, ve yine her an, mikroplarinda şeytanlarinda, ne naneler gevdikleri gözetlenir olmuş, bu mikroskoplar sayesinde işte. yani dün muhammed vakti mesela adam kuduz olsa, ölüp gitcek adam. yine bir cok hastaligin aşisi, bu kuduz mikrobu misalinden yola cikip, keşfolmuş durumda. yani mikroplarin bile cennette oldugu vakitteyiz. yani mehdi cagi, altin cag işte. kötüler bile, eski kuduz mikrobu gibi tecrübe kazandi, ve artik kötülügünde iyiliginde farkina vardilar, tatdilar ikisinide. yani sigarayi tadan, nasil birakamazsa, yeri geldimi yakarsa bir ciagara, işde iyiligi tadanda, yeri geldimi, yapacakdir oda bir iyilik, her ne kadar şeytan askleri bile olsa, yani hatta illumnat ci bile olsa, yani cünkü kainatin ve ve dünyamizin, ve insan bedenlerinin, dualite ile caliştiginin farkina vardi onlarda. öyle olunca baharda eke eke gittigimiz yolu, sonbaharda bice bice geri gelecegimizi ögrendiler, hansel grateldeki gibi, döke döke, saca saca gittigimiz yolu, toplaya toplaya dönmek gerektigini, ve sevap sevap yaklaştigimiz güneşe, yaklaştigimiz yolu, sevapdan azaltmalar eksiltmeler ile, maldan, candan, sevapdan, böylece geri gitmemiz gerektigini, onlarada, anlayanlarada ögrettik elhamdülillah.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât, ve beşşiris sâbirîn.
Meali :
Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 155. ayet)
Bakin Allah in gücü mikroptanda iyileri cikarmaya yeter elbet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Kulillâhumme mâlikel mulki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’(teşâu), ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâu, bi yedikel hayr, inneke alâ kulli şey’in kadîr. Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leyl(leyli), ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayyi, ve terzuku men teşâu bi gayri hısâb.
Meali :
De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” “Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”
(Sadakallahul Aziym ALİ İMRAN Suresi 26 ve 27. ayet)
Musa da olsan isa da olsan, Abdülkadir geylani de olsan, hatta mehdi bile olsan, Allahin vazgecilmezi yok, nice peygamberleri gömdügü, yerine yenilerini getirdigi gibi, onlarin iyi ümmetlerinide gömdügü, ve yerine yenilerini getirdigi gibi, bizlerde bu dünyada kaliciyiz diyemeyiz, ancak belki ölümün caresi bulunursa, belki belki
amma kuranda buyurdu ki O Azizi zül celal
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحقِّ إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
E lem tera ennallâhe halakas semâvâti vel arda bil hakk(hakkı), in yeşe’ yuzhibkum ve ye’ti bi halkın cedîd
Meali :
Allah’ın, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi giderir ve yeni bir halk getirir.
(Sadakallahul Aziym İBRAHİM Suresi 19. ayet)
Bu ayette kastedilen işde, bir kuşak gider diger kuşak gelir, ve bu ayetin tezahürü için Allah in sünneti bu ise, kainatin bir yasasidir, ancak degişmez kurali diyemeyiz, cünkü Allah diyor ki kendisi kuranda
Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 106. ayet)
Allahin ayetlerine bile degişmez kural dememiz gerektigini bu ayet acikliyor, dün bizim yanliş ictihadimiz olan vaazlarida biz haala yayinda tutuyoruz, amma dünkü yanlişimizi ne inkar edebiliriz, ne de bugünde haala o gecerlidir diyebiliriz. bu gün biraz daha ileri gidip, başka bir acidan daha o olayi inceledigimizde, cogunda yanliş ictihad etmişiz diyebiliyoruz, amma sanki o gün o gecerliydi demek lazim, cünkü Allah, bir ayeti getirmiş, o ayet nesholasiya gecerliligini korur, amma onun yerine yenisi geldiyse, artik o gecerli degildir.
Aynen cocugu emzirme kurali iki yaşina kadar cocuga anasini emmek serbest, ondan sonra, artik koca dana ve katir olunca, artik emmez, oda cinsel dürtü ile emmeye başlar, o yüzden artik memeden kesilir, ve ona emmek artik yasak olmuş yada nesholmuştur, amma ikinci bir cocuk dogsa, yine o kural gecerli, onun icinde iki sene yine emmek serbest, öyle olunca tom jery nin yada spongebob kare takkenin, bütün bölümlerini izleyen bir cocuk, biraz büyüdü, ama annesi babasi gecten bir cocuk daha yaptiysa, o da cizgi filim seyretme yaşina gelince, o o ikinci cocukda ayni filimleri baştan izleyecek, belki birinci cocuga SIKCI geleckdir ikinci defa seyretmek amma, ikinci cocuk için onlar daha tap tezedir. yani yeni elektrige ilk başlayan ohm ische gesetzden başlar, televizyon yapacak kadar ilerleyince yada bir binanin elektirigini döşeyecek kadar olmadan önce en baştan başlar, mezun olmuş bir elekrtirikci için, artik o ilk bilgiler geride kaldi. dünkü windows 98 de geride kaldi, Xp de, degil mi, amma Xp yi inkar edemeyiz, yapi taşidir onlar, ve ilk yazilima başlayacak o biligilere bilmeyince yazamaz ki yeni yazilim yapmazkine, yani öyle olunca Allahin ayetleri için bile kesindir, daima gecerli ve kalicidir dememek lazim. dün abdestsiz ellenmeyen kuran, ceplerle tuvalete bile girdi, dedik cep telefonlari ile, mp3 playerler ile dedik. öyle oluca dün dünde kaldi, reforma herzman ihtiyac var, amma icmai ümmet lazim di dün, ve bugün karşilaştirmali mealli bir kuran meali ile, yine müslüm buhari tirmizi ahmet bin hanbel secenekleri ile hadisleri bile inceleyebilen ve bir kişinin yekil olarak, bu konuda karar alma hakki ve karar yetenegi olackadir, eger akli biraz calişip irdrak ediyorsa, icmai ümmete ne gerek, yani zeten bütün rivayetler ortada, bütün mealler ortada, binler meal yorum tefsir, internet ile bir tik ile elinin altinda, sen koca bir icmai ümmet oldun bile, bunlar elinde iken, dogruyu bulamuyorsan, ya sen ahmaksin, yada daha senin internetin yok azizim.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve li kullin vichetun huve muvellîhâ festebikûl hayrât(hayrâti), eyne mâ tekûnû ye’ti bikumullâhu cemîâ(cemîan), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr.
Meali :
Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 148. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ şefâatun ve lâ yu’hazu minhâ adlun ve lâ hum yunsarûn
Meali :
Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz(fayda görülemez), fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez.
(Sadakallahul Aziym BAKARA Suresi 48. ayet)
Allah bile, koydugu kuraldan cayip degiştiriyorsa, kesin kararli siyah beyaz dişinda renk tanimayan, ve at gözükleri ile hayata bakan, ve cok cetin olma, cünkü ben günah işlemem deme, hatta ben hic günah işlemem diye ve işlememek için gayret bile etme, cünkü eger burda sinirlari zorlarsan, varacagin yeni anne babandan dogunca, seni bir tilki yaparda Allah, bir lokma ekmegi calipda yemek durumunda kalirsin.
Hz meryem gibi namus ve tesettür delisi de olma, bak Allah meryeme, bakire bakire (Kutsal bakire meryeme) babasi belli olmayan cocuk dogurttu, nerden girdigi bile belli degil yani, öyle kimsenin namus bekcisi falanda olma, Allah seni öyle bir anneden dogurturki tecavüzcü coşkun olmak zorunda kalirsin, elindeki kadinin ve rahmin kiymetini bilmediysen, bir rahme muhtac kalirsin da, onu zorla almak, elde etmek olan zina eder de öyle yersin alirsin. Bazilari karadeniz ve benzeri yerlerde, hatta heryerde ayni durumda olanlarda var, kendi hanimina bile tecevüz edip, yani kacirip zina edipde öyle ulaşiyor, yani lokmasini, nasrettin gibi pisleyipde sonra silip yemek durumunda kalir, hani nasrettinin karpuz kabugu hikayesi vardir ya
şuna değmiş, şuna değmemiş
Nasrettin hoca tarlaya gider, yada köyden şehire giderken, eşeginin heybesinde bir karpuz vardir, susayinca, keser karpuzu yer, der ki birde : "şöyle kabuklarini etli keseyimde görenler beni zengin desinler ve attigim yerden, görenler toplasinlarda yesin der. ama bir de hinlik gelir ve afedesiniz o kestigi etli karpuz kabuklarini, zekerine sürer sürer öyle atar, bilmem nereme degenleri yesinler der (hani fare dermiş sındı dişlerimin degdigi yeri yemiyorlarda, mangal taşşaklarimin degidigi ekmegi yiyorlar) dermiş ya, nasrettin öyle farelerden birisi işde ve zekerine sürüp sürüp atmiş. şehre gitmiş, dönerken, sicakdan kurumuş bitmiş, suyuda bitmiş, ve gelen gecen, onun attigi kabuklari yememişler almamişlar, ve artik care yok, onlari kendi geri toplamiş "şurasina degdiydi, burasina degmediydi" diye diye kendi yemek durumunda kalmiş, Allah, pisledigini yemek, tükürdügünü yalamak durumunda birakmasin insani dersekde, işte eger sen hata ettiysen hem nasrettin gibi önce pisler, sonra da siler yersin, yada tükürdügünüde yalarsin. yani cook cetin olma, cok aşiri dindar falan olma, bak Allah seni tövbe ettirir, o halde bir bela ile o fikrinden vazgecmesini ögretir hakkal yakin. yani öyle olunca, Allah insani bir günaha muhtac birkakir ki, amma bu haram bir lokmda olur, yada haram olan bir zevc yada zevce olur, yahut yalan söylemek durumunda kalirsin.
ve hani ashabdan birisi kafirlerin eline gecince
"ben dinden döndüm" der başini kurtarir,
geri gelir muhammede anlatir,
"yalancikda dediydim ben onu, benim imanim gitti mi ya rasulallah" deyince
muhammed de "kalbine bak, kalbinde öyle birşey yok ise, imanin kabuldür." der ve onu yeniden ashabi olarak kabul eder,
yalan söylemeyipte dogruyu söylese kelle gitcek len,
ashabdan biri yalan söylemek durumunda kalmiş mi?
sen ben niye "yalandan korktugum kadar, yilan dan korkmam." diyelim ki.
yani yeri gelince yalana bile muhtac kalirsin ya, Allah bir günaha muhtac ediverir insani işte....
Rabbim, askerime, dualiteyi anlamak nasip etsinde, şuna değmişmiş, şuna değmemişmiş, dedirtcek durumlara düşürmesin inşallah...
--oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere, hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasib eyle..! '
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve
etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 16 Eylül 2018 Pazar
Original Kar © glan
Soğuk Cehennem ve Sıcak Cehennem ve Soğuk içecekler Cenneti
(Kar©glanin 26 Eylül 2018 Vaazi)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
لَّا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Lâ yezûkûne (la yerzugune) fîhâ berden ve lâ şerâbâ(şerâben).
Meali :
orada (cehennem ehlinin oldugu yerde) onlara serinletici soguk bir şerab veya içecek yokdur. (yada orada onlar onun ile (soguk içecekler ile) riziklandirilmazlar).
Sadakallahul Aziym NEBE-AMME Suresi 24. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِن مَّعِينٍ بَيْضَاء لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Yutâfu aleyhim bi ke’sin min maîn. Beydâe lezzetin liş şâribîn.
Meali :
onlara (cennteliklere) kadehler icinde buzluga sürülmüş buz gibi şerbetler sunulur.
Sadakallahul Aziym SÂFFÂT Suresi 45. ve 46. ayet
bu yukardaki ayeete gecen beydzai kelimesini, beyaz süt gibi, beyaz diye yorum getirmişler, halbuku o kelime beydzae degil, buz kelimesidir, buz arapcadir aslen, ve hadisin orjinli olan aşagidaki hadisde, peygamberimizin Hz. Ali ile Fatima ya geldiginde (vardiklarinda) ayaklari buz kesmişti cümlesinde, buz kelimesi geciyor, ve buz arapcadir aslen, ve ayaklari buz kesmek cümlesinde gecen buz kelimesi, üşümek, cekilmek, büzülmek, manalarini taşir, buz kelimesi arapcada byz şeklinde yazilir, byuz diye okunur, yani buz işte, buz, soguk yani, ve yukardaki ayette ise ytafu yani sürülmek, yani buzluga sürmek cümlesinde ayni teleffuz kullanilir, yani buzluga sürülmüş soguk şeribler, yani yine maiyn ise, mae kelimesinden türeme ve o cümledeki anlami, yani su, "buz gibi su" demekdir "maiyin" buz gibi su asil arapcada ki manasi.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem den Hz. Fâtıma’nın Hizmetçi İstemesi:
O’nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim veriyor. Hâdiseyi bize Hz. Ali (r.a.) anlatıyor ve diyor ki: “Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fâtıma kendisi yapıyordu. Zâten, bütünü bir tek odadan ibâret olan bir hücrecikte kalıyorduk. O odacıkta, Fâtıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.
Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Rasûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Fâtıma’ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi... Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fâtıma Vâlidemiz’den dinleyelim: “Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Âişe: “Geldiğinde ben haber veririm” dedi, ben de geri döndüm. Az sonra Allah Rasûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki ayağındaki serinliği hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen naklettim. Allah Rasûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi: “Yâ Fâtıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da dâima sâdık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! (Yani, senin iki vazifen var: Allah’a karşı kulluk etmek ve sonra da kocana itaatde bulunmak.) Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim: Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa 'Sübhânallah', otuz üç defa 'El-hamdü lillâh', otuz üç defa da 'Allahu ekber' de. İşte bu, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.”
( Hadis-i Şerif ,Buhari, Müslim, İbn Hişam, Sîre I/262)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
Sıfır birden büyükmü? kücük mü? yokluk varligi yok ediyorsa(Sıfır ile kaci carparsan carp onu Sıfırlar) Sıfır mi büyük, bir mi büyük, bir de varlık (var olmak) ise yoklugu delip cikiyorsa, Sıfır mi büyük, bir mi büyük. Rahman mi büyük, rahim mi büyük, kadin mi üstün, erkekmi üstün, sen Sıfırlamak ile mesulsen bende birlemek ile mesulun.
sen "la" isen ben "illayim" . Diken batinca acimadi demek, cocuk kandirmakdir, sen cocuk mu kandiryorsun burada, ben 40 yaşini gecmiş biriyin.
Akintiya karşi kürek cekmek aptallik olsa idi, hic bir cocuk rahmi yirtip dogmazdi, hic bir bitki topragi delmesi gerektigini bilmezdi ve yeşermezdi.
ismi cemal olan biri için, cemalullah yani Allah in cemali, yüzü simasi cok güzelmiş, onu bir kere görmek dünyalara bedelmiş, amma Allah her ismini dünyada tezahür etiriyorsa, o zaman onun cemalini görmek isteyen, Allahin nice güzel yüzlü yusuflarina (ismi yusuf olmasi şart degil yüzü yusuf olanlar) züleyhalarina, ayşelerine, hatcelerine.... bakinca göreceksin. Yoksa burasi cennet ise, hani cemalullah nerede o zaman? işde yüzü güzel kadinlar, yüzü ve bedeni güzel erkek ve kadinlarda işte cemalullah tecelli ediyor demek olur. yoksa Allahi görmek nerdeeeeee? bak herkes her an Allah i bakinca aslinda karşisinda görüyor amma sanki görmüyor, gördügünün farkinda degil. bir cicekde de Allah görülür, güzel bir cicek de bile Allahin güzelligini görebilirsin, ve sen (birine atfen) cok güzel olmamana ragmen, birde dünyada cemallige soyunursan, ismini cemal koyarlarsa, cirkin bir cemal de de(cemal yüz sima demekdir) Allah görülürmü? en güzel Allah ise, en cirkinde de Allah varmidir? cirkinde bile güzellik yaratan Allah.
şayet için o kadar güzel olsa, testide ne varsa, ne olur biliyorsun degil mi? dişina vurur, icinde güzel şeyler olsa, yüzünde güzel olurdu, tasavvuf riyazet allah mallah güzelde, (Burda mallah demek hakaret ve terbiyesizlik degildir, yani hamd in önüne me gelince muhamd veya muhammed oluyorda, el hadi isminin önüne me gelince, mhd yada mehdi oluyorda, allahin önüne me gelince mallah oluncami olmadi, hakaret ve edebsizilik degildir bu mallah ismi mef ul ve arapca allahlik eden demekdir ) gercekde icinde ne var, herkese akil satmak güzelde, icinde olmayani, yüzünde olmayani, ele satmak, ne garip. bedeninde cok güzel degilse 90 6 0 kadinlar , sixback gögüslü göbekli erkekler varken, yani bizim millet öyledir, cirkine güzel derler (güzel ismi koyalar (Cemil veya Cemile ) veya fakire sultan koyarlar, Yani arapca bilmeyen türkler, osmanli arapcasi bilen böyle ahmaklar, böyle isim koyar işte, birde güzel isim koydum olur, Hz. muhammed cocuklarinizin adini isimini güzel isim koyun deyince, böylemi dedi, yani armuta karpuz deyin, güneşe kumaş deyin mi dedi, ayi ya dayi deyin mi dedi, güzel isim koymak bu mu, adi güzel manasi bokdan bişey, anlami yanliş yani. kisaya uzun, kücüge iri derler, hirsiza futbolcuya muhammed ismi koyarlar (futbolcuya muhammed ismi neden olmaz, futbol ve top hakkindaki eski vaazi mizi okuman lazimki anlayasin) işte, cirkini güzel güzel diye cagirinca, cokmu dogru ve güzel isim oldu Allah aşkina, ahmak bu mu güzel isim koymak, manasi nerde, cirkin len cirkin, ona sen güzel diye isim koyup cirkine bir ömür güzel demek, ne garip, ve ne kadar ahmaklik degilmi, arapca bilmemek bu işte, peki cocugun güzel olup olmaycagini nerden bilcez ne bilelimde ona güzel yada cirkin diyelim diyen olcakdir (o zamanda kaportanin güzelligi motorun aksami vazini bir oku dinle) osmanli arapcasi insani buraya kadar götürebilir ancak işte, şeytanin oyunlari bunlar. Halbuki Allah varken, en güzelde o, en cirkinde de o varsa, en cirkin dedigin de o, en zenginde o, en fakir de o, en pis de de o tecelli ediyor, en temiz de de o demek olmaz mi? en pis mikroplar ve şeytan ise, şeytani yaratip ona canindan can koyan Allah (Tek varlik var olan O ise, bütün canlar ve var olanlar O) degil mi? ondan gayrisi yoksa, şeytan da kim, en cirkin mi, o zaman en cirkinde de o var demek olmaz mi? en cirkin pejmurde bir can taşiyan insanda da onun ruhundan varsa, o da Allahin gezen yürüyen bir halifesi ama, cirkin bir halifesi ise, o zaman en cirkinde Allah, en güzelde Allah. Ama bana erkek olarak, bir kadini eş olarak sec deseler, elbet en güzel olani tercih ederim. niye cirkini tercih edeyim ben kabilden dahami geri zekaliyin, kabil kadar aklim calişmiyor mu güzeli bilcek kadar, ama tercih hakkim varsa, o gibi zorla alip başinida belaya sok ma derim yinede. amma cirkin ruhlu biride kendine uygun, cirkin birini sececekdir zaten. yani pireye deveyi eş olarak vermiyorlar, ata otu eş olarak vermiyorlar ata arpa lazim degil mi, davul bile dengi dengine degil mi? yani notalar müzik bile birbirine uygun ritim ile caliyor dengi dengince caliyor, zart zurt, cart curt diye calinca müzik olmuyor, kulak tirmaliyor, o yüzden bir güzeli bir cirkine verseler diyen Türk milleti, güzel aglar cirkin güler demiş, oysa muhammed cirkin kara ve fakir bir ashabindan birini, en güzel ve zengin bir kadina eş yapmişdir.
Hîfâ Hatun (r.a.): Menkıbesi anlatılan fakat hayatı hakkında malumat verilmeyen kadın sahabelerden biridir. Medineli ve ensardan olduğu anlaşılmaktadır. Kabilesi ve doğum tarihi bilinmemektedir. Medine-i Münevvere’de güzelliği ile ün salmış bir kadındı. Bir gün Rasûlullah (s.a.v) efendimizin huzuruna gelip şöyle söyledi:
“Ya RasûlALLAH! Bana beni cennete götürecek bir iş öğret!”
Rasûlullah (s.a.v) “Önce biriyle evlen. Bununla dinin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu. Ya RasûlALLAH! Benim dengim kim olur? “Beni Habeş Necâşîsi (kral) istedi, ben onu istemedim. Ubeydullah yüz deve ve başka şeyler de verdi, onu da kabul etmedim. Lakin siz ahirette kurtuluşumun evlilikten geçtiğini buyurdunuz. Siz kimi münasip görürseniz onunla evlenmeye razıyım.” dedi.
Hîfâ Hatun’un siz kimi münasip görürseniz razıyım sözünün altında, gönlünden Peygamberimizin kendisini müminlerin annelerinden kılacağı ümidi vardı. Lakin Rasûlullah’ın (s.a.v) böyle bir niyeti yoktu. Onu gücendirmek de istemiyordu. “Yarın sabah mescide en evvel kim gelirse onunla evlendireceğim.” buyurdu. Onunla evlenmek isteyen sahabeleri de ümitsizliğe düşürmek istemediğinden böyle bir yol takip etmeyi uygun görmüştü.
Ertesi gün hiç biri erken uyanamadı. ALLAH .(c.c) onlara uykudayken uyanma imkanı bahşetmedi. Rasûlullah (s.a.v) kimin geleceğini bekleyiverirken aniden Süheyb isimli, fakir, siyah renkli, görünüşü güzel olmayan, uzun boylu, zayıf ve ince yapılı olan sahabe geldi.
Hîfâ Hatun ise, zengin, güzel ve rağbet edilen biriydi. Namazdan sonra Hîfâ Hatunu çağırdı, durumu bildirdi. O da buna razı oldu. Hiç itiraz etmedi. Rasûlullah (s.a.v) hutbe okudu, nikahlarını akdetti. “Süheyb, kalk ve bu hanımın için bir şeyler al!” buyurdu. Lakin Süheyb, dünyalığı olmadığını söyleyince Hîfâ Hatun, kendi servetinden on bin dirhem gümüşlük bir kese getirtti. Onları Süheyb’e verdiler. O da gerekli şeyleri alıverdi. Sonra Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Hanımının elini tut, onu evine götür!” buyurdu.
Bu sefer Süheyb (r.a) dedi ki, Ya RasûlALLAH (s.a.v)! benim evim mesciddir. Hangi eve götüreyim?” Süheyb’in bu cevabını işiten Hîfâ Hatun, “filan yerdeki hazır konağı sana bağışladım. Kalk beni oraya götür.” dedi. Onun bu âlicenap tavrı ve hareketi Rasûlullah’ın (s.a.v) çok hoşuna gitti de ona dua etti. Sahabe de onun bu hareketini çok takdir ettiler ve onu övdüler.
Karı ve koca kalktılar ve birlikte konağa gittiler. Akşam olunca yemeklerini yediler. Rablerine hamd ettiler. Nihayet yatma vakti gelince, Hîfâ Hatun “Ey Süheyb! Bil ki, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükrediciler, ben sabrediciler sevabına kovuşayım. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) ‘Cennette yüksek çardak vardır. Bunda yalnız şükredenler ve sabredenler bulunur’ buyurdu.” dedi.
O gece ikisi de taat ve ibadet ile meşgul oldular. Sabah namazını eda için Süheyb mescide geldi.
Daha sonra cihada çağrı yapıldı.savaş meydanında Cüleybib de hazır oldu.Kendi eliyle 7 kafir öldürdü.Sonra Allah yolunda şehit oldu.Rabbinden,Onun Peygamberinden ve uğrundan can verdiği ilkelerden razı olarak toprağı kendisine yastık edindi. Rasulullah s.a.v savaşta ölenleri araştırıyordu. Ölüleerin ismi tek tek okundu fakat onun ismi unutuldu. Çünkü parlak ve meşhur birisi değildi. Fakat Allahın Rasulu Cüleybibi unutmamıştı. Cüleybibi göremiyorum dedi. Onun cansız bedeni toz toprak içindeydi. Yüzündeki toprağı sildikten sonra şöyle dedi. ”Yedi kişiyi öldürdükten sonra mı öldürüldün?? Sen bendensin ,ben sendenim. Sen bendensin, ben sendenim, sen bendensin ben sendenim “Peygamberin bu madalyası Cüleybibe mükafat olarak yeterdi.
Çirkin şansı diye bir şey var mı?
H.K. isimli Victoria's Secret models ile eski zenci eşine bakinca görülcektir ki,
Bazilari cirkin seviyor azizim, ve Ben kara ve en cirkin biri bile olsam bile, muhammedin hatirina deseler bile, yani bu cagda en cirkini, bu kadin gibi alip yemem (afrikaya gidip otu pohu yiyecek diye yiyenler var, halbuki temizler temizler icindir) yani öyle olunca ben da hi cirkin birisi bile olsam, bende en güzeli almak isterim, ve güzeli tercih ederim, ve cirkin güler güzel aglar gibi falan degil, yani ikiside gülüyor ve memnunlar neden? amma Çirkin şansı diye bir şey var adamda da işde.
isa ya şeytan gelir : Hadi Allah için kendini dagdan aşagi birak, o seni seviyorsa, kurtaracaktir der.
isa da der ki: Allah insani sinar imtihan eder de insan Allahi sinayip imtihan etme hakkina sahip degil diye cevap verir. yani her kime haydi filan hatrina yardan aşagi kendini birak deseler, akilli adam birakir mi? kimin hatirina olursa olsun, ve bana muhammed hatrina cirkin ye diyen ahmak, sen ye önce, ben bakan, begenirsem, ben öyle yerim, sen kendini yardan birak, Allah tutuyor mu bir gören ben, ben de o zaman belki birakirin, inanirsam bile birakmam len, garantisi var mi bunun.
Yani bak onlar Hifa Hatun ile süheyb veya cüleyb isimli iki ashabin örnegi ile, Hz. muhammed kainati nakiş nakiş dokuyor, ve bak hifa hatuna sana cenneti kazandircak amel, evlenmen deyince, yanliş mi dedi, ve onu kara adamla evlendirince yanliş mi yapti? ve ikisi bu hikmete sarilip katlaninca, hakikatten cenneti kazananlar mi oldular, yoksa muhammed uydurdu öyle birşey yokmu diyeceksin, bak da gör. ve onlar kainatin yapi taşlari, ana duvarlari, muster örnekler, ve muhammed kainata öyle bir desen vurdu ki, haala gecerli o desen, ve işte süheyl ile hifa hatun mehdi vaktinde ALTIN cagda cennette, yeniden dünyaya gelmiş, vaktimiz olan cennetteki H. K. ile sevgilisi, kocasi oldular işte, bakma öyle sen onlarin hiristiyan falan olduklarina, onlar onlarin yeni yüzü işte.
amma bak cennette yine onlar var (peygamberler ashablari ümmetleri ve iyi kimseler) bak bu ikisi işte hifa hatun ile süheyb ve muhammed ikisini evlendirmiş ve haala evlendirmeye devam ediyor, cirkin şansi len, en güzel kadini kapan cirkin adam olmak, ve sebebine gelince, sen en cirkin bile olsan, eger güzeli ve güzel insanlardan yana olmayi, yani muhammedden yana mehdiden yana olmayi tercih edersen, Allah sana cennetlerde böyle H.K. gibi Victoria Secret mankeni kadini hatun yapar, aynisi kadin icinde gecerli, en yakişikli C... gibi birini koca da yapabilir yani, sen yeterki iyi ve iyilerden yana olmayi tercih et. ve cennetteler işte, bak hangi cirkin ile güzel kadin evli ise, işte ikisi onlarin yeni yüzü, sadece muhammede verilmedi cennetler, diger peygamberler ve ümmetleri de buradalar, ve yine bir fakir köle ile sultan evlendiyse onlarda yusuf ile züleyha gibiler,
Ya sen ve ben kimiz biz?
Yani insan bir cirkin bile olsa, en güzel kizi almak ister, bir cirkin kadin bile olsa, en güzel adamla ile evlenmeyi hayal eder, ister. öyleyse riyazetle, miyazetle Allaha ulaşacan diye kendini cirkinleştiren insanlar, bu cennet vaktinde bizden degildir. en cirkin kadinda güzeldir deniyor bu devirde, sadece bakimini yapmiyordur deniyor, ama birisi lokum gibi biri olmak varken, riyazet edip zayiflayip, kara kuru cirpi gibi, kendini cirkin hale soktuysa, ne gariptir. Allah ulaşacakken, Allah dan uzak kalmak, Allah in seni sevmesi ve, senin onu sevmen demek, aslen öyle riyazetle falan degildir, nasildir peki :
Allah kucaklanirmi, evet. Ben Allah i kucaklamak istiyorum, ben Rahman tabiatli (erkek olarak) bir Allah halifesi olarak evlenince, rahim tabiatli bir kadini (bayani) kucaklamam, sarilmam sevmem sevişmem, işte, Allahi kucaklamam degilde ne? O nunde beni kucaklamasi ayni yani, Allahi sevmek, ben rahman tabiati ile bir kizi sevdimi, işte Allahi sevdim, ve Allah a aşik oldum, o kizda beni sevdimi Allah da beni sevdi, yoksa bunlar olmadan, Allah bu dünyada, bunlar ile tecelli etmiyor mu? yani, herşey burdaaaaaaa, daha anlamadinmiz mi, öyleyse, riyezeti falan birakin.
Allahi icimizdemi arayacagiz, dışımızdamı? benim dışım ise : Anmein içinden çıkmadım mı ben, o halde ben içdemiyim dışdamıyın? Allah iç de mi dışda mı nerede? Allah heryerdeyse, heryer neresi peki? içmi dışmı, ben cennetteysem, annemin içi benim cennetim,
şu an cennet burasıysa, benim cenentim annemin anamin içi demek degil mi? şu an zamanin sahibi ben isem bu dünya ben demek, ve cenentete benim dünyam ise (şu andaki cennet), sen benim cennetimdeki bir adamsin, benim tanidigim bir adam, amma benle alakan olmasi benim cennetimde olmana sebeb oluyor. benim cenetimin icindeki birisi, sadece bana bilgi veren veya benimle alakali, ya ben onu aradim buldum, ya da o beni aradi ve buldu demek olur. amma benim cenetim anamin ici degilmiydi, o zaman o cennet acildi benim şu görünen bu dünya oldu, Allah burada mi, icde mi? yoksa dişdami? anem ise annesinin icindeydi degilmi? annem dış ise, ninem kim o zaman...
Allah nerdeeeeeeeeee semayami bakacaz, sema annemin karninin yada rahminin iciyse, oysa ben dişdayin zahir dünya burda, ben ice bakiyorsam, bu dünya olur, dünya yalanmi, yani benim icim yalan mi? anemin ici dogruda benim icim yalan mi bu en eskiye kadar gidince Hz Ademe ve Havvaya variriz.
Evvel Allah (Allahşu an Hz Ademde mi) yooksa ahir Allah, Allah ben de mi tecelli ediyor şu an. en son ahirde mi yoksa, yani benim de en son cocugumda mi, yoksa benim dedemin dedesinin dedesi........ ademde mi? evvelmi Allah yoksa ahir mi Allah, nerde peki?
diyorlarki Salat(namaz) kelimesi için
essalat pers ceden(iran dilinden) gecse kuranda ne arayacak be adam, Allah perscedenmi caldi yani, iftira etme, herif sallu ne demek perscemi arapcami kuranda p var yani perscede arapcanin icinden bir parca zaten.
"esselah, tuveselah" ey namaz, ey namaz. mana oldumu, hayir tuvesellah ne peki, salah telah olmasi gerekli degilmiy di "tuve" deki ve nerden cikdi peki?
"too you" ne demek, "senin için" ve tuvesselah demek senin için kilinan namaz (yada senin namazin demek) ayni "too you" daki senin gibi demek, peki senin için namaz, ne zaman kilinir? ölünce cenaze namazi, hani namaz Allah için kiliniyordu, bak ölünce, senin için kiliniyormuş, ne oldu, bak kural degişdi degil mi!
ve şeytanin ademe secde etmedigi namaz, hangi namazmiş, önce kilinan namaz degil, adem ölünce, onun ceneze namaziymiş, ne oldu? cenaze namazi önce kilinirmi hic? ölmeden cenaze namazi kilinirmi, ama gece önce geldigi gibi, ölüden diri cikaran Allah, Hz Ademi önce ölü yaratti toprakdan ölü gibi testi gibi idi, namazini kildirdi ki, sonra can verdi. yani sonda baş var, başta da son var, evel allah ve ahir allah ve kilit.
Para Satan Dükkanlar Yahut da Bankalar
Sana desem ki, ben sana bir ev verecen, sen bana bunun için ne verirsin dersem, senin de evin olmasa, o ev için neler vermezsin, peki bunun için bir miktar fazla para vermen demekde, faiz oluyor, peki faiz niye burada haram olsun.
Dükkana gittin ekmek alacan ayni durum var degil mi, ekmekciye gittin ve bir ekmek istedin, temsili misal ile, sana dedi ki, sana ekmek verecen amma, sen bana bunun için ne verecen, sende on lira verecen dedin, tamam dedi verdi, peki.
Bankaya gittin Adam sana para vercek, paraya karşilik daha degerli ne varki, sen onlara verebilesin, yani ona paraya karşilik para verince, bunun ismi, neden faiz olsun, ve bu bugün mülgadir kalkmişdir, yani adam sana para satiyor kardeşim.
Faizden kasit sadece haksiz kazancdir, haksiz kazancin hepsi haramdir, yasakdir, insanligada, kişiyede, toplumada zarar verir.
Nasil cumartesi balik tutmayin emrini ihlal edenler, bugün cumartesi pazar tatilini bildi buldu koydu. israili boykot etcek adama sözüm: önce onlarin kurali olan, cumartesi pazar tatili yapmayacak, eşek gibi hergün calişcak ona iyi geliyorsa bunlar, bana öyle gelcek tavsiye etcek israili boykot edelim diye. (eşeklige raziysa, israilinin yerine haşari eşeklik yapcaksa bize, bütün yükü alcaksa üstüne, dünyanin yükünü len, denizlerin yükünü üstüne alan adamlar bunlar. Denizlerin dibindeki firavunun....)
Her kötüde de bir iylik vardir. Burak ve refrefe binipde cennettin oldugu yere gittiyse muhammed ve bu hizli bir binek ile olduysa asil mesele binek önce( ammmmm. var sage kadin gibi, bende var sage adam olarak kafani bir kariştirayim baken, ne olcak, onun(refref ve buragin) varacağı yer zaten burasiysa, burak ve refref ile nereye gideceksin bunu düşündünmü ahmak???) ice dogrumu dişa dogrumu hangi tarafa doguyami batiyami hangi tarafa??? ? allah nerde kible neresi allah kim...
Amerikada Bilim adamalari Allahi ariyor, ve bizim türkiyede ise daha ancak beyin gücünden söz ediyorlar beyinden degilde beyin göcünden, ve buna engel olmak lazim diyorlar, mühendisin cöpcülük yaptigi, kacak corap sattigi Türkiyede, bu beyinleri burada vatanda tutmak ,ancak köreltmek olur, dünyanin ileri gitmesine engel olur, bize Türkiye ye falan faydasi olmaz, Türkiyede kalsa cöpcülük etcek bilim adami, aclikdan sirtina palto alamayan mehmet akifin Türkiye sinde ne olacak, edebiyatci olsan ne yazar, en akilli adam olsan ne yazar, ne faydasi olur allah aşkina. ... gibi cahillerin başta oturup konuşani kaynaşani milleti ezdigi bir Türkiyede, ne olursan ol, bir işe yaramaz işte.
Kara delikler nasil oluşur
insan dogmadan önce ölürse, yada dogup hemen ölürse, o zaman kara delik oluşur, yani sönük yildiz demek.
ruhun dünya ya gelince, akilli bir ruhun dogunca, geldigi adresin yanliş zaman ve yer oldugunu görünce, hemen geri dönmesi, ve yildizinda cökme olmasi, kara bir delik geri dönüş manevrasi ve ice dogru hizle giden bir ruhun başka ana arayişi için, ve ice dogu geri dönüşü yani, oysa oradan sadece, o ruhun dogacak cocuk oldugu yerdeki kainata giden izi takip edilebilir, yani başka bir zaman dilimine gidebilir, eger o ruh yolunu adresini bulabilirse, eger kaybolursa sende kaybolursun. yine hizirinde bu delikler ile bir zaman diliminden diger dilime gittigi yollarda olabilir. amma zamanda yolculukda keşfolmasi gereken ilk bilgi ise, o zamanda, o zamanin sahibi kim (vahdeti vücut kim) ona gitmeden, sen o sisteme ve zamana gidemezsin, yani onun bedenine yolculuk edersen, onun cenneti olan dünyaya varirsin, yani yukardaki meselenin acilimi da budur yani.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su, vücudlarının içine nüfuz eder, öyle ki karınlarına kadar ulaşır; içlerinde ne var ne yok, söker atar ve ayaklarını delip, geçer. Bu hadise "Bununla karınlarının içinde ne varsa hepsi ve derileri eritilecektir" (Hacc 20) ayetinde zikri geçen) eritme (es-Sahru) hadisesidir. Sonra (eriyen cesedleri) eski haline iade edilir.
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Tirmizi, Cehennem 4, (2586)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular
"Cennete en son giren kimse, bazan yürür, bazan ağlar. Ateş de arada sırada onu yalar geçer. Cehennemi tamamen geçince dönüp ona bir nazar eder ve: "Senden beni kurtaran Allah münezzehdir! Allah Teala hazretleri, bana evvelin ve ahirinden hiç kimseye vermediği şeyi verdi!" der. Derken ona bir ağaç gösterilir. "Ya Rabbi!" der, "beni şu ağaca yaklaştır da altında gölgeleneyim, suyundan içeyim." Allah Teala hazretleri: "Ey ademoğlu! Dilediğini versem benden başka bir şey istemezsin değil mi?" der. Adam: "Ey Rabbim, ondan başka bir şey istemeyeceğim!" der ve başka bir şey istemeyeceğine dair söz verir. Rabbi de onun özrünü kabul eder. Çünkü o, sabredemeyeceği şeyi görmüştür. Onu ağaca yaklaştırır. Adamcağız, onun gölgesinde gölgelenir, suyundan içer. Sonra adama, evvelkinden daha güzel bir ağaç daha gösterilir. Dayanamayıp: "Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır, gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, artık senden başka bir şey istemeyeceğim!" der. Allah Teala: "Ey ademoğlu! Bana öncekinden başkasını istememeye söz vermemiş miydin? Ben seni yaklaştıracak olsam başka şeyler isteyeceksin!" der. Adam, başka şey istemeyeceği hususunda söz verir. Rabbi de onu mazur görür. Çünkü o, sabredemeyeceği şeyi görmüştür. Adamı ona yaklaştırır. Adam onun gölgesinde gölgelenir, suyundan içer. Sonra ona cennetin kapısının yanında bir ağaç yükseltilir. Bu ağaç diğer ikisinden daha güzeldir. Adam yine: "Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır da gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, senden başka bir şey istemiyorum!" der. Rab Teala: "Ey ademoğlu! Sen, ondan başka bir şey istemeyeceğine dair bana söz vermemiş miydin?" der. Adam: "Evet, Rabbim! Senden, başka bir şey istemeyeceğim!" der. Rabbi onu mazur görür. Çünkü o, sabredemeyeceği bir şey görmüştür. Onu bu ağaca yaklaştırır. Adam ona yaklaştırılınca cennet ehlinin seslerini işitir. (Dayanamayıp): "Ey Rabbim! Beni cennete sok!" der. Rab Teala: "Ey ademoğlu! Beni senden kurtaracak şey nedir! Dünya kadarını ve beraberinde mislini versem razı olur musun!" der. Adam: "Ey Rabbim! Benimle istihza mı ediyorsun? Sen ki Alemlerin Rabbisin!"der." İbnu Mes'ud bu noktada güldü ve: "Niye güldüğümü sormuyor musunuz?" dedi. "Niye güldün söyle!" dediler. "Resulullah (asa) da böyle gülmüştü. "Niye güldünüz?" diye soruldu da: "Rabbülalemin'in, adamın "Sen ki Alemlerin Rabbisin, benimle istihza mı ediyorsun?" demesine gülmesine gülüyorum!" dedi. Allah Teala hazretleri: "Ben seninle istihza etmiyorum. Lakin ben, Azimüşşan dilediğimi yapmaya kadirim!" buyurdular."
Ravi: İbnu Mes'ud
Kaynak: Müslim, İman 310, (187)
"Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arasında yüz yıl(lık yürüme mesafesi) vardır."
Tirmizi, Cennet 4, (2531).
5067 - Ubâde İbnu's-Sâmit radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Cennette yüz derece vardır. Her bir derecenin diğer derece ile arası, sema ile arz arası kadar geniştir. Firdevs bunların en yukarıda olanıdır. Cennetin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah'tan cennet istediğiniz vakit Firdevs'i isteyin."
Tirmizi, Cennet 4, (2533).
5068 - Ebu Said radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Cennette yüz derece vardır. Bütün alemler bunlardan birinin içinde toplansalar, hepsini de kuşatır, istiab eder."
Tirmizi, Cennet 4, (2534).
Hz. Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: "Bir adam Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Cennette at var mı?" diye sordu. Aleyhissalatu vesselam da:
"Allah Teâla Hazretleri seni cennete koyduğu takdirde, kızıl yâkuttan bir at üzerinde orada dolaşmak isteyecek olsan, o seni istediğin her yere uçuracaktır" buyurdular. Bunun üzerine diğer biri de:
"Cennette deve var mı?" diye sordu. Ama buna Aleyhissalatu vesselam öncekine söylediği gibi söylemedi. Şöyle buyurdular:
"Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır."
Tirmizi, Cennet 11, (2546).
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve lâ tufsidû fîl ardı ba'de ıslâhıhâ ved'ûhu havfen ve tamaâ(tamaan) inne rahmetallâhi karîbun minel muhsinîn.
Meali :
Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz, Allah’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.
(Sadakallahul Aziym A'RÂF Suresi 56. ayet)
Ne armegdonu falan filen, yahu ahmak olmayin, diyoruz ki cennetler kurulmuş, ve haala isa bekleyen var, len isada burada muhammed de burda ahmak burasi cenet diyoruz, daha haala niye bozgunculuk cikariyorsunuz, demedi mi yukarda ayette düzen kuruldukdan sonra, düzeni bozup bozgunculuk cikarmayin, artik yeni düzen işde, cennet ve cehennemler düzeni kuruldu, hepimiz icindeyiz, ya cenette, yada cehennemde, ve cehennemdeki cehennemde ebedi kalici degil, cennettekide güvende degil hava ile adem gibi bile sifir kilometre cennetten kovulduysa, sen ben kimiz ki,
bu hal ile yani artik düzeni bozmamasnii ne zaman ögrendiniz, asil cennet o zaman olacak, ve bütün mesele burayi cennete cevirebilmekdi zaten, dinin gayesi de o idi işte. ve düzen kurulmuş, cark işliyor, anla artik. armegedona falan ihtiyac yok, sen daha mehdi kim, isa kim, muhammed kim, tanimadin mi ahmak, bütün peygamberler ve ashabi ve cennetlik ümmetleri onun bedeninde ve dünyasinda haşroldu işte, zamanin sahibi olan vahdeti vücut o, isa arasan o işte, musa ararsan, o işte, amma dişarda gezen binler isa, cristian, ve kristinalar var, yine cristophlar var, yine muhammed ler var, mustafalar var, ahmetler var, musalar var.... eski zaman peygamberleri ve ümmetleri onun vaktini gördü, ve onlar dediler Allah a : aman biz onlardan yap, amma Allah musa ya dedi, hayir sen musasin, sende musanin ümmeti, ibrahim dedi di beni onlardan yap, Allah dedi : hayir sen ibrahimsin, sende ibrahim ümmeti, yani öyle olunca, muhammed bile miracda geldi gördü özendi mehdinin vaktine, ashab bile o ndan o nu ve vaktini dinlemekden yorulmadi, ona anlat anlat diye geceler sabahlara akşamlara döndü ve, o nun vaktini dinlediler, bak bunlarin oldugu bir devir, ne yok ki, hangi peygamber bu vakte özenmez len, hangi peygamber ve ümmeti özenmez ki, bu mehdi vaktine ve bereketine, ahmak olmayin, sizin armegdonunuzua falan ti... bana, geri z.. ahmaklar.
ALINTI
Muhammed(sav) Ümmetinin Üstün Vasıfları:
Musa Aleyhisselam'ın konumuzla ilgili çok ilginç bir kıssası var:
“Musa Aleyhisselam, Tevrat'ı eline aldığı vakit onun baş tarafında Kalemin Levh'a ilk yazdığı yazıyı gördü ve dedi ki: “Ya Rab, ümmetlerin hayırlısını bildim. Onlarda vaz-u nasihat ile emr-i maruf ve nehy-i münker (iyiliği emreder ve kötülükten nehyeder) vaizleri vardır. Bütün kitaplara inanır ve Deccal'ı onlar öldürürler. O halde bunları benim ümmetim eyle” dedi.
Allah Teala: “Onlar ahir zaman peygamberi Muhammed'in ümmetidir” buyurdu.
Yine Musa (Aleyhisselam): “Ya Rab, öyle bir kavim görüyorum ki, yaptıkları iyiliklere bire on, yedi yüz ve kat kat daha çok mükâfatlar verirken, yaptıkları kötülüklere yalnız karşılığı ile ceza veriyorsun. Onlar kitaplarını ezberlerler. Namazda melekler gibi saf bağlarlar. Mescitlerde arı gibi vızıldaşır, okur ve seni tesbih ederler. Onlar cehenneme girmezler. Onları benim ümmetim eyle” dedi.
Allah Teala: “Onlar da ahir zaman peygamberinin ümmetidirler.” buyurdu.
Musa (Aleyhisselam), Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Selem) ve onun ümmetine verilen bu üstünlüklere hayranlığından: “ Hiç olmazsa beni de ona ümmet eyle” dedi.
Allah Teala: “ Ya Musa, seni aziz kıldım, seni peygamber yaptım, seninle konuştum, sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol. Tevrat'ı kendi kudret elimle yazdım. Bütün öğütleri açıklayarak sana verdim. Kavmine söyle, Salihlerden olsunlar. Benim yardımımla onlar hidayet bulmuşlardır” buyurdu.
Musa (Aleyhisselam), bunları dinleyince rahatladı, gönlü hoş oldu ve sonra da: “ Ya Rab, bu peygamberi görmek isterim” dedi.
Allah Teala: “Sen onun zamanına kadar yaşayamazsın” buyurdu. “İstersen ümmetinin seslerini sana duyurayım” buyurdu ve Hz. Musa'nın isteği üzerine Allah Teala: “ Ey Muhammed ümmeti!” diye seslenince onlar: “LEBBEYK ALLAHÜMME LEBBEYKE LE ŞERİKE LEKE LEBBEYK İNNELHAMDE VENNİ'METE LEKE VELMÜLKE LE ŞERİKE LEKE” dediler.
Allah Teala: “Ey Muhammed ümmeti, Benim rahmetim gazabımı geçmiştir. Siz benden istemeden, ben size verir ve günahlarınızı bağışlarım” buyurdu.
Sehl b. Abdullah et- Tüsteri'nin anlattığına göre; Musa (Aleyhisselam), Allah Teala'dan, Muhammed (Aleyhisselam)'in ümmetinin derecelerini kendisine göstermelerini istedi.
Allah Teala: “ Sen onların hepsini görmeye dayanamazsın, fakat birisinin menzilini sana göstereyim” buyurdu. Göklerin sır ve gizliliklerinden perdeyi kaldırdı. Musa (Aleyhissalam) bir menzil gördü ve oradaki nurun parlaklığından hayretler içinde kaldı ve :” Ya Rab, bunlar bu dereceleri hangi amel sayesinde elde ettiler” diye sordu.
Allah Teala: “Onlar dünyayı terk etmekle bu menzile eriştiler” buyurdu.” (Envarül Aşıkin'den)
Kıssada anlatıldığı gibi; Muhammed ümmetini üstün ve özel kılan vasıfları, “dünyayı terk etmeleri” idi. Bilhassa Sahabe-i Kiram, dünyanın nefsanî, fani yüzüne bakmayarak, esma-i ilahiyenin tecellileri olma ve ahiretin tarlası olma cihetleri ile ilgilenerek; ebedi ahiret saadetini kazanabilmek için çalışmışlar, dünya zevklerine ve geçici dünya saadetine itibar etmemişler.
Ümmetine karşı son derece şefkatli olan ve bizi bizden daha çok seven Peygamber Efendimiz(sav), Ümmetinin ahir zaman fertleri yani günümüz Müslümanları hakkındaki endişelerini bakınız nasıl ifade ediyor:
1-Ebu Hüreyre (r.a.) Resulullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
“Ahir zamanda öyle adamlar çıkacak ki dinlerini dünya menfaatleri karşılığında satacaklardır. Bunlar yumuşak görünmek için koyun postuna bürünecekler, dilleri şekerden tatlı, fakat kalpleri kurt kalbi gibi katı olacaktır. Allahü Teala bunlar hakkında şöyle buyurur:
“Bunlar benim rahmet ve şefkatime bakıp aldanıyorlar mı, yoksa bana karşı çıkma cüretinde mi bulunuyorlar? Kendi adıma yemin ederim ki, onlara kendi içlerinden öyle bir bela ve fitne musallat edeceğim ki, en yumuşak huylu olanı bile şaşkınlığa düşürecektir.” (Tirmizi, Zühd :60.)
2-Ali (r.a.) rivayet ediyor:
Resulullah (a.s.m.), “ Ümmetim on beş şeyi yaptığı zaman bir takım belalara müstahak olur “ buyurdu.
Resulullah'a (a.s.m.), “ Bunlar nedir, ya Resulullah?” diye soruldu.
Resulullah (a.s.m.) şöyle cevap verdi:
(1) Devlet malının yalnız belirli kimselere verilip, diğerlerinin mahrum bırakılması,
(2) Emanetin ganimet sayılması,
(3) Zekâtın yerine getirilmesi kaçınılmaz bir zarar olarak düşünülmesi,
(4) Kocanın her hususta karısının emri altına girmesi,
(5) Kişinin annesine isyan etmesi,
(6) Arkadaşına (iyi kötü her hususta) itaat etmesi,
(7) Babasına sıkıntı vermesi,
(8) Mescitlerde yüksek sesle konuşulmaması,
(9) Aşağılık kimselerin milletin başına geçmesi,
(10) Bir kimseye kötülüğünden korkulduğu için ikramda bulunulması,
(12) İçkinin çok çok içilmesi,
(13) İpek elbiselerin giyilmesi,
(14) Çalgı aletlerinin yaygınlaşması,
(15) Bu ümmetin sonunda gelenlerin önce gelenlere lanet etmesi.
“İşte o zaman bir kızıl rüzgârı, yere batmayı ve suret değişmesi belalarını beklesinler.” (Tirmizi, Fitlen: 91.)
3-Ebu Said'den (r.a.) rivayet edilmiştir:
Resulullah (a.s.m.), “Sizin için en çok korktuğum şey, Allah'ın sizin için topraktan çıkarmış olduğu bereketlerdir.” buyurdu.
Resulullah'a (a.s.m.), “ Toprağın bereketleri nelerdir? ” diye soruldu
Resulullah (a.s.m.), “ Dünyanın güzellikleridir” diye cevap verdi.
Bunun üzerine orada bulunan birisi, “ Hiç hayır bir şey şer getirir mi? ” diye sordu.
Peygamberimiz (a.s.m.) cevap vermeyip sustu. Hatta kendisine vahiy nazil olacak sandık. Bir müddet sonra alnını sildi ve “ O soruyu soran nerede? ” dedi. O zat, “Benim, işte burada” dedi. Resul-ü Ekrem (a.s.m.) :
“Hayır, ancak hayır getirir. Şu dünya malı taze ve tatlıdır. Yağmurun yeşertip bitirdiği her şey insana şişkinlik vererek ya öldürür veya ölüme yaklaştırır. Ancak bitki ile beslenen hayvanlar böyle değildir. Çünkü onlar yerler, yerler; karınları şişince güneşe çıkarlar ve karınlarındakini çıkarıp ikinci defa yerler.
“ Dünya malı gerçekten tatlıdır. Kim onu helal bir şekilde elde eder ve onun zekâtını vererek hayırda harcarsa, sahibinin Allah rızasına nail olması için, ne güzel bir vesile olur! Ve her kim onu haramdan kazanırsa, yiyip de doymayan birisine benzer.” (Buhari, Rikak:7; Müslim, Zekât:122.)
4-“Ümmetim hakkında üç şeyden korkuyorum:
1-Âlimin hatası,
2-Münafığın Kur'anı alet ederek mücadeleye kalkması,
3-Kaderin inkâr edilmesi.” (Taberani'nin Kebir'inden)
5-“Benden sonra ümmetim hakkında üç şeyden korkuyorum:
1-Heva ve heveslerin kendilerini şaşırtması,
2-Mide düşkünlüğü ve şehvani isteklerine uymaları,
3-Hakikati bilip öğrendikten sonra gaflete düşmeleri.”(Hakim, Ebu Nuaym ve İbni Mende'den)
6-“Benden sonra ümmetim hakkında şu üç şeyden korkuyorum:
1-İdarecilerin zulme sapmaları,
2-Yıldızların tesirine inanmaları,
3-Kaderi inkâr etmeleri.” (İbni Asakir'den)
7-“Ümmetim hakkında en çok şu hususlardan korkuyorum:
1-Şişmanlık,
2-Uykuya düşkünlük
3-Tembellik ve iman zayıflığı” (Darekutni'nin Sünen'inden)
8-“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey ağzı iyi laf yapan münafıktır.” (İbni Adiyy'in el-Kamil'inden)
9-“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey nefsin isteklerine uymak ve ölümsüzlük hayalidir.” (İbni Adiyy'in el-Kamil'inden)
10-Ebu Hüreyre (r.a.) Resulullahın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Benim halim şu misaldeki zatın durumuna benzer. Ateşi yakmış ve ateş etrafı aydınlattığı zaman, irili ufaklı hayvanlar ateşin içine düşmeye başlamışlardır. O zat, bu hayvanların ateşe düşmesine mani olmaya çalışıyorsa da, hayvanlar baskın gelip sür'atle ateşe düşerler. İşte benimle sizin durumunuz da böyledir. Ben sizi ateşten korumak için eteğinizden tutuyorum, 'Ateşten uzak durun! Ateşten uzat durun!' diyorum. Sizler ise bana baskın gelip, düşünmeden ateşe atılıyorsunuz.” (İbnü's Sünni'den) [1]
ALINTI SONU
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Meselul cennetilletî vuidel muttakûn(muttakûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muhu, ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiratun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.
Meali :
Muttakilere vaat olunan cennetin durumu şöyledir; İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rab’lerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedi kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
(Sadakallahul Aziym MUHAMMED Suresi 15. ayet)
Karoglanin Cennet Tasvirlerine devam
Ve muhammedin vaktinde, isa nin vaktinde, musa nin vaktinde... buzdolabi ve buz muhafazasi diye birşey varmiydi, soguk su nerde lazim olur, yazin ve sicak olan yerlerde, yahutta sicak cehennemlerde, yani öyle olunca Arabistanda israil de brezilyada, afrikada, yazin şöyle karpuzunu koyup, serinletcek, yine suyunu şişelere koyup, serinletcek bir bozdolaplarimi vardi onlarin, ve bak mehdi vaktinde, altincagda suyunu buz gibi sogutabiliyorsun, ve likir likir buz gibi suyu, sicakda icince, canin tak diye düşmezmi, nasil bir keyif degilmi aman allahim. şöyle kavunu karpuzu sogutup, buz gibi dilimleri yutmak, nasil bir tat ve keyif ve, vakit cennet vakti, ve bak bunlara biz sahibiz, ve yine ayran sogutup icebiloyoruz, binlerce gazoz ve soguk şeribler, şarablar, icecekler vakti, yani buz ve buzdollaplari, soguk hava depolari cennetindeyiz. yani ekmegi benim calişdigim ekmek fabrikasinda eksi 22 derece donduruyorduk, ve markete satiliyor, merkette buharli firin var, ve orada tezece pişiriyorlar, sabahlari kahvalti için sicak sicak satiyorlar.
Yani dondurma yöntemi ile, yine bircok mal uzun süreli dayanikli yine, meyva sebzeler için, buzhaneler yani, soguk hava depolari var, ve uzun süre meyva saklanabiliyor, hatta öyle ki, bir sene önceki meyvayi bile, bir sene sonra satabiliyorlar bu sayede.
yani ne cennetiymiş " Buz ve buzdolabi ve sogutucular, ve soguk icecekler cenneti" ndeyiz işte.
Yine muhammedin vaktinde tas tabak ne kadardi hemde kutsal emanetlerde su ictigi tas var agacdan oyma, onun dişindaki gümüşü osmanli hürmeten ve korumak için kaplamiş. bugün bizlerde, binler güzel celik veya cam, veya tatli tatli renkli porselen, naylon, mika emaye, tava tencere ve tabaklar, bardaklarimiz var yine, ve onlar için dün muhammed vaktinde diyordu ki, onlar cennetlerdekiler altin tabak ve kaselerden yer icerler, ve dünya da altin tabak tas kullanmak haram deniyordu. halbuki muhammed mehdi vaktine gelmiş ve yaldizli porselenleri görmüş, ve onlar altin ve gümüş taslardan yiyip iciyorlar demiş, cünkü celik tecncereleri o devirdekiler görseler, bunlar gümüş kaplardan yiiyip iciyorlar derler. yine altin yaldizli yada bakir kaplari görseler, yine altin kaplardan yiyip iciyorlar demezlermiy di, aynende öyle zaten yani. Halbuki altin kap kullanan cok az kimse var, saglikli degil, amma altin kaplama yaldizli kab kullanan cok, celik tencere, caydanlik, tas tabak kullanan cok degil mi bu devirde.
Rabbim dinleyenleri duyanlari haberi olanlari O nun (Mehdi nin) ve o nun vaktinin kiymetini bilenlerden eylesin
Dipnotlar :
[1]mumsema org/Peygamber Efendimizin Ümmeti Hakkındaki Endişeleri (Erturul Kocadağ)
--oOo---
أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
''Allahım! Bizlere, hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasib eyle..! '
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve
etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 26 Eylül 2018 Çarşamba
Original Kar © glan
Tasavvuftaki Önemli Makamlar ve Dereceler ve Kavramlar
Tasavvuf, insanın nefsini terbiye ederek Allah’a yakınlaşmasını hedefleyen derin bir manevi yolculuktur. Bu yolculuk içerisinde bazı manevi dereceler ve görevler vardır ki bunlara “makamlar” ve “manevi mertebeler” denir. Bu makamlar, tasavvuf ehlinin kalbi olgunluğa ulaşma sürecinde kat ettiği aşamaları ve bazı seçilmiş kullara verilen ilahi vazifeleri ifade eder. Bu yazıda tasavvuftaki önemli makamlar ve kavramlar ele alınacaktır.
Tasavvuftaki Makamlar ve Manevi Hiyerarşi Üzerine Bir İnceleme
Tasavvuf, İslam düşüncesinin kalbine inen, insanın nefsini terbiye ederek manevi bir olgunluğa erişmesini hedefleyen derin bir ilimdir. Bu yolda, sâlikin (manevi yolcu) kat etmesi gereken aşamalar "makam" olarak adlandırılır. Makamlar, bir nevi Allah'a yakınlaşma yolculuğunda bir ağacın gövdesinden yükselen dallar gibidir; her biri bir öncekinin üzerine inşa edilir ve manevi olgunluğu simgeler.
Makam Nedir?
Sözlükte "durulan yer, mevki" anlamına gelen makam, tasavvuf terimi olarak mücahede (nefisle mücadele) ve riyazet (nefsi terbiye) sonucunda elde edilen kalıcı manevi mertebeleri ifade eder. Tasavvufa göre makamlar, kişinin kendi iradesi ve çabasıyla kazandığı, belli bir süreklilik arz eden hallerdir. Bir makamın hakkı verilmeden diğerine geçilemez. Farklı mutasavvıflar, makamları çeşitli şekillerde tasnif etmişlerdir. Örneğin, Necmüddin Kübra "Usûl-i Aşere" adlı eserinde on temel makamdan bahsederken, Hâce Abdullah Herevî, "Menâzilü's-sâirîn" isimli eserinde bu mertebeleri yüz başlık altında toplamıştır.
Tasavvuf Hiyerarşisindeki Özel Konumlar: Kutup, Gavs ve Evliya
Tasavvufta makamların ötesinde, manevi hiyerarşinin zirvesinde yer alan özel dereceler ve topluluklar bulunur. Bunlar, âlemin manevi düzenini ayakta tutan, Allah'ın izniyle tasarruf sahibi kabul edilen seçkin velîlerdir.
Gavs Nedir Tasavvufta en büyük manevi makamlardan biridir. Gavs, Allah’ın izniyle zor durumda kalan kullara yardım eden, manevi olarak en yüksek derecelerden birine sahip veli demektir. Gavs, yeryüzünde Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği en önemli şahsiyetlerden biri olarak kabul edilir ve zamanın en büyük manevi yardım kaynağıdır.
Gavs: Sözlükte "yardım istenen, imdada yetişen" anlamına gelen Gavs, manevi hiyerarşide Kutup'tan sonra gelen veya bazen Kutup ile eşdeğer tutulan en yüksek mertebelerden biridir. Gavs, özellikle zor zamanlarda kendisine başvurulan, manevi yardımına inanılan büyük bir velîdir. Bu makam, halk arasında en çok bilinen ve sevilen manevi liderlik mertebelerinden biridir.
Kutup Nedir Kutup, tasavvufta kainatın manevi merkezi kabul edilen en büyük velidir. Tüm veliler onun etrafında manevi bir düzen içerisinde bulunur. Kutup, Allah’ın izniyle kainattaki manevi düzenin korunmasında görevli kabul edilir. Her dönemde bir kutup bulunduğuna inanılır.
Kutup (Kutb): Arapça "eksen" anlamına gelen bu terim, manevi hiyerarşinin en üst noktasında bulunan, "kutub" olarak anılan büyük velîyi ifade eder. Kutup, bir nevi manevi âlemin merkezidir ve kendisine bağlı olan diğer bütün manevi dereceler onun etrafında döner. Allah'ın yeryüzündeki en büyük dostu olarak kabul edilir ve irşat görevini üstlenir. "İrşad Kutbu" ise, bu makamda bulunup manevi rehberlik ve irşat görevini fiilen yürüten kutbu tanımlar.
Evliyâullah ve Manevi Topluluklar: Ebdal, Rical-i Gayb
Allah'ın dostları anlamına gelen Evliyâullah, iman eden ve takva sahibi olan bütün müminleri kapsayan geniş bir kavramdır. Ancak tasavvufî gelenekte, bu dostların içinde özel görevleri olan manevi topluluklar bulunduğuna inanılır.
İrşad Kutbu Nedir İrşad Kutbu, insanlara doğru yolu gösteren, onları hakka davet eden ve manevi terbiyeden geçiren en yüksek rehberlerden biridir. Bu makam sahibi zat, müridlerin kalplerini Allah’a yönlendirme görevini üstlenir ve irşad faaliyetinin merkezinde bulunur.
Ebdal Nedir Ebdal, sayıları belirli olan ve yeryüzünde sürekli bulunan özel velilerdir. Birinin vefatıyla yerine bir başkası geçer. Bu yüzden “yerine geçenler” anlamına gelir. Ebdallar, Allah’ın izniyle yeryüzünde düzenin korunmasına vesile olan manevi görevlilerdir.
Ebdal: "Bedel" kelimesinin çoğulu olan Ebdal, manevi hiyerarşide önemli bir yere sahip olan, sayılarının genellikle 40 olduğu kabul edilen seçkin velîler topluluğudur. Bunların, dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunduklarına ve Allah'ın izniyle oradaki işlerin yolunda gitmesi için manevi görevler üstlendiklerine inanılır. Ebdal'den birinin vefatıyla yerine bir başkasının getirildiği (bedel olduğu) düşünülür.
Kırklar Nedir ve Kırklar Meclisi Nedir Tasavvuf geleneğinde “Kırklar”, kırk seçilmiş veliden oluşan manevi bir topluluğu ifade eder. Bu topluluğun bir araya geldiği manevi ortama “Kırklar Meclisi” denir. Bu meclisin, ilahi sırların paylaşıldığı ve manevi kararların alındığı bir makam olduğuna inanılır.
Kırklar ve Kırklar Meclisi: Tasavvufta "Kırklar" olarak bilinen bu topluluk, manevi hiyerarşinin üst basamaklarındaki gizli velîler topluluğudur. "Kırklar Meclisi", bu velîlerin bir araya geldikleri, manevi sohbet ve iş birliği içinde bulundukları kabul edilen manevi meclisi ifade eder. Bu meclis, Hz. Muhammed (sav) döneminde sahabeler arasında bulunan ve kerametleriyle bilinen kişilere dayandırılır ve tarikat geleneğinde önemli bir yere sahiptir.
Sayısal Mertebeler: 1'ler, 3'ler, 5'ler, 7'ler, 300'ler, 500'ler, 700'ler
1’ler 3’ler 5’ler 7’ler 300’ler 500’ler 700’ler Nedir Tasavvufta bu sayılar, belirli manevi derecelere sahip veli topluluklarını ifade eder. 1’ler en yüksek makamı temsil ederken, 3’ler, 5’ler ve 7’ler daha alt ama yine yüksek manevi derecelerdeki velileri ifade eder. 300’ler, 500’ler ve 700’ler ise daha geniş veli gruplarını temsil eder. Bu sistem, kainattaki manevi düzenin hiyerarşik bir yapıda olduğunu gösterir.
Tasavvuf literatüründe ve özellikle tarikat geleneklerinde, manevi hiyerarşinin katmanlarını ifade etmek için "Rical-i Gayb" (Görünmeyen Erler) olarak adlandırılan gruplar ve onların sayısal mertebeleri zikredilir. Bu sayısal ifadeler, manevi dereceleri ve bu derecelerdeki velîlerin sayısını simgeler:
1'ler: En üst mertebede bulunan, "Kutup" veya "Gavs" makamındaki tek velîyi ifade eder.
3'ler, 5'ler, 7'ler: Kutup'un hemen altındaki manevi hiyerarşi basamaklarını temsil eder. Bu sayılar, o makamda bulunan velîlerin sayısına işaret eder. Örneğin, "Üçler" "Evtad" (direkler) veya "Nüceba" (seçkinler) gibi farklı isimlerle de anılabilir.
300'ler, 500'ler, 700'ler: Daha geniş kapsamlı manevi toplulukları belirtir. Bu sayılar, genellikle "Ebdal" ve "Nükaba" (nakibler) gibi gruplarla ilişkilendirilir. Örneğin, bazı kaynaklarda "Ebdal"ın sayısı 300, bazılarında 40 olarak geçer. Bu sayıların kesinliğinden çok, manevi bir düzenin ve hiyerarşinin var olduğu inancı önemlidir.
Tasavvuf Yolunun Üç Sacayağı: Şeyh, Mürşid ve Mürid
Bu makamlar ve mertebeler, boşlukta var olmaz. Tasavvuf eğitimi, usta-çırak ilişkisine dayalı bir sistem üzerine kuruludur.
Sofi Nedir Sofi, tasavvuf yoluna girmiş, nefsini terbiye etmeye çalışan ve Allah’a yakınlaşmayı hedefleyen kişidir. Sofi, dünya sevgisinden uzaklaşarak kalbini temizlemeye çalışan bir yolcudur.
Sofi (Sufi): Tasavvuf yolunda ilerlemiş, manevi olgunluğa ulaşmış kişiye denir. Bu, sadece bilgi sahibi olmak değil, o bilgiyi yaşayıp içselleştirmiş, ahlaki olgunluğa ermiş kişidir.
Mürid Nedir Mürid, bir mürşide bağlanarak tasavvuf yoluna giren kişidir. Mürid, nefsini terbiye etmek için şeyhinin rehberliğinde ilerler ve manevi eğitim alır.
Mürid: Tasavvuf yoluna girmeye karar vermiş, bir şeyhe intisap ederek onun rehberliğinde manevi eğitim alan ve nefsini terbiye etmeye çalışan kişidir. "İrade" eden anlamına gelen mürid, şeyhinin gösterdiği yolda ilerleyerek makamları kat etmeyi hedefler.
Mürşid Nedir Mürşid, müridlere yol gösteren, onları eğiten ve Allah’a ulaşma yolunda rehberlik eden kimsedir. Mürşid, ilim ve irfan sahibi olup, talebelerini manevi olgunluğa ulaştırmayı hedefler.
Şeyh Nedir Şeyh, tasavvuf yolunda yüksek derecelere ulaşmış, mürid yetiştirme yetkisine sahip olan kimsedir. Şeyh, mürşid ile aynı anlamda da kullanılabilir ve tasavvuf yolunun rehberidir.
Şeyh (Mürşid): Yolun başındaki kişidir. Sâlike (mürid) rehberlik eden, ona manevi terbiye veren ve onu olgunlaştıran kâmil insandır. Şeyh, bir anlamda müridin kalp gözünü açar, onu nefsinin tuzaklarından kurtararak Hakk'a ulaştırmaya çalışır.
Sonuç
Tasavvuf, zahiri ilimlerin yanında, insanın iç dünyasına yönelen ve onu terbiye ederek en mükemmel hale getirmeyi amaçlayan derin bir sistemdir. Makamlar, bu terbiye yolculuğunda birer durak, manevi olgunlaşmanın basamaklarıdır. Kutup, Gavs, Ebdal, Kırklar ve sayısal mertebeler gibi kavramlar ise bu yolculuğun sadece bireysel olmadığını, aynı zamanda âlemin manevi düzenini sağlayan kozmik bir hiyerarşinin parçası olduğunu gösterir. Bu hiyerarşinin başında, rehberlik eden bir şeyh/mürşid ve ona gönülden bağlanan mürid bulunur. Tasavvuf, özünde, insanı Allah'a götüren en güzel ahlakı edinme sanatıdır.
Tasavvuftaki bu makamlar ve kavramlar, insanın manevi yolculuğunu anlaması açısından büyük önem taşır. Bu sistem, Allah’a yakınlaşmak isteyen kulların belirli bir disiplin ve rehberlik içerisinde ilerlemesini sağlar. Her makam, bir sorumluluk ve bir imtihan içerir. Bu nedenle tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişinin samimi, sabırlı ve ihlaslı olması gerekir.
KAYNAKLAR
İhya-u Ulumiddin
Risale-i Kuşeyri
Fütuhat-ı Mekkiyye
Mesnevi
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü
Abdünnâfi İffet Efendi Divanı'nda Tasavvufî Makamlar
Tasavvufî hâl, makam, mertebe nedir; kim ve neresi içindir
Makam Nedir? Tasavvufta Makam Kelimesi Hangi Anlamda Kullanılır?
Tasavvufî Terbiyenin Mertebeleri
Makamların Temeli: Yaratılıştan Gelen Kabiliyet
Evliyâullah
-------------------------
Raşit Tunca
Schrems, 06.08.2026
Tasavvuf, insanın nefsini terbiye ederek Allah’a yakınlaşmasını hedefleyen derin bir manevi yolculuktur. Bu yolculuk içerisinde bazı manevi dereceler ve görevler vardır ki bunlara “makamlar” ve “manevi mertebeler” denir. Bu makamlar, tasavvuf ehlinin kalbi olgunluğa ulaşma sürecinde kat ettiği aşamaları ve bazı seçilmiş kullara verilen ilahi vazifeleri ifade eder. Bu yazıda tasavvuftaki önemli makamlar ve kavramlar ele alınacaktır.
Tasavvuftaki Makamlar ve Manevi Hiyerarşi Üzerine Bir İnceleme
Tasavvuf, İslam düşüncesinin kalbine inen, insanın nefsini terbiye ederek manevi bir olgunluğa erişmesini hedefleyen derin bir ilimdir. Bu yolda, sâlikin (manevi yolcu) kat etmesi gereken aşamalar "makam" olarak adlandırılır. Makamlar, bir nevi Allah'a yakınlaşma yolculuğunda bir ağacın gövdesinden yükselen dallar gibidir; her biri bir öncekinin üzerine inşa edilir ve manevi olgunluğu simgeler.
Makam Nedir?
Sözlükte "durulan yer, mevki" anlamına gelen makam, tasavvuf terimi olarak mücahede (nefisle mücadele) ve riyazet (nefsi terbiye) sonucunda elde edilen kalıcı manevi mertebeleri ifade eder. Tasavvufa göre makamlar, kişinin kendi iradesi ve çabasıyla kazandığı, belli bir süreklilik arz eden hallerdir. Bir makamın hakkı verilmeden diğerine geçilemez. Farklı mutasavvıflar, makamları çeşitli şekillerde tasnif etmişlerdir. Örneğin, Necmüddin Kübra "Usûl-i Aşere" adlı eserinde on temel makamdan bahsederken, Hâce Abdullah Herevî, "Menâzilü's-sâirîn" isimli eserinde bu mertebeleri yüz başlık altında toplamıştır.
Tasavvuf Hiyerarşisindeki Özel Konumlar: Kutup, Gavs ve Evliya
Tasavvufta makamların ötesinde, manevi hiyerarşinin zirvesinde yer alan özel dereceler ve topluluklar bulunur. Bunlar, âlemin manevi düzenini ayakta tutan, Allah'ın izniyle tasarruf sahibi kabul edilen seçkin velîlerdir.
Gavs Nedir Tasavvufta en büyük manevi makamlardan biridir. Gavs, Allah’ın izniyle zor durumda kalan kullara yardım eden, manevi olarak en yüksek derecelerden birine sahip veli demektir. Gavs, yeryüzünde Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği en önemli şahsiyetlerden biri olarak kabul edilir ve zamanın en büyük manevi yardım kaynağıdır.
Gavs: Sözlükte "yardım istenen, imdada yetişen" anlamına gelen Gavs, manevi hiyerarşide Kutup'tan sonra gelen veya bazen Kutup ile eşdeğer tutulan en yüksek mertebelerden biridir. Gavs, özellikle zor zamanlarda kendisine başvurulan, manevi yardımına inanılan büyük bir velîdir. Bu makam, halk arasında en çok bilinen ve sevilen manevi liderlik mertebelerinden biridir.
Kutup Nedir Kutup, tasavvufta kainatın manevi merkezi kabul edilen en büyük velidir. Tüm veliler onun etrafında manevi bir düzen içerisinde bulunur. Kutup, Allah’ın izniyle kainattaki manevi düzenin korunmasında görevli kabul edilir. Her dönemde bir kutup bulunduğuna inanılır.
Kutup (Kutb): Arapça "eksen" anlamına gelen bu terim, manevi hiyerarşinin en üst noktasında bulunan, "kutub" olarak anılan büyük velîyi ifade eder. Kutup, bir nevi manevi âlemin merkezidir ve kendisine bağlı olan diğer bütün manevi dereceler onun etrafında döner. Allah'ın yeryüzündeki en büyük dostu olarak kabul edilir ve irşat görevini üstlenir. "İrşad Kutbu" ise, bu makamda bulunup manevi rehberlik ve irşat görevini fiilen yürüten kutbu tanımlar.
Evliyâullah ve Manevi Topluluklar: Ebdal, Rical-i Gayb
Allah'ın dostları anlamına gelen Evliyâullah, iman eden ve takva sahibi olan bütün müminleri kapsayan geniş bir kavramdır. Ancak tasavvufî gelenekte, bu dostların içinde özel görevleri olan manevi topluluklar bulunduğuna inanılır.
İrşad Kutbu Nedir İrşad Kutbu, insanlara doğru yolu gösteren, onları hakka davet eden ve manevi terbiyeden geçiren en yüksek rehberlerden biridir. Bu makam sahibi zat, müridlerin kalplerini Allah’a yönlendirme görevini üstlenir ve irşad faaliyetinin merkezinde bulunur.
Ebdal Nedir Ebdal, sayıları belirli olan ve yeryüzünde sürekli bulunan özel velilerdir. Birinin vefatıyla yerine bir başkası geçer. Bu yüzden “yerine geçenler” anlamına gelir. Ebdallar, Allah’ın izniyle yeryüzünde düzenin korunmasına vesile olan manevi görevlilerdir.
Ebdal: "Bedel" kelimesinin çoğulu olan Ebdal, manevi hiyerarşide önemli bir yere sahip olan, sayılarının genellikle 40 olduğu kabul edilen seçkin velîler topluluğudur. Bunların, dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunduklarına ve Allah'ın izniyle oradaki işlerin yolunda gitmesi için manevi görevler üstlendiklerine inanılır. Ebdal'den birinin vefatıyla yerine bir başkasının getirildiği (bedel olduğu) düşünülür.
Kırklar Nedir ve Kırklar Meclisi Nedir Tasavvuf geleneğinde “Kırklar”, kırk seçilmiş veliden oluşan manevi bir topluluğu ifade eder. Bu topluluğun bir araya geldiği manevi ortama “Kırklar Meclisi” denir. Bu meclisin, ilahi sırların paylaşıldığı ve manevi kararların alındığı bir makam olduğuna inanılır.
Kırklar ve Kırklar Meclisi: Tasavvufta "Kırklar" olarak bilinen bu topluluk, manevi hiyerarşinin üst basamaklarındaki gizli velîler topluluğudur. "Kırklar Meclisi", bu velîlerin bir araya geldikleri, manevi sohbet ve iş birliği içinde bulundukları kabul edilen manevi meclisi ifade eder. Bu meclis, Hz. Muhammed (sav) döneminde sahabeler arasında bulunan ve kerametleriyle bilinen kişilere dayandırılır ve tarikat geleneğinde önemli bir yere sahiptir.
Sayısal Mertebeler: 1'ler, 3'ler, 5'ler, 7'ler, 300'ler, 500'ler, 700'ler
1’ler 3’ler 5’ler 7’ler 300’ler 500’ler 700’ler Nedir Tasavvufta bu sayılar, belirli manevi derecelere sahip veli topluluklarını ifade eder. 1’ler en yüksek makamı temsil ederken, 3’ler, 5’ler ve 7’ler daha alt ama yine yüksek manevi derecelerdeki velileri ifade eder. 300’ler, 500’ler ve 700’ler ise daha geniş veli gruplarını temsil eder. Bu sistem, kainattaki manevi düzenin hiyerarşik bir yapıda olduğunu gösterir.
Tasavvuf literatüründe ve özellikle tarikat geleneklerinde, manevi hiyerarşinin katmanlarını ifade etmek için "Rical-i Gayb" (Görünmeyen Erler) olarak adlandırılan gruplar ve onların sayısal mertebeleri zikredilir. Bu sayısal ifadeler, manevi dereceleri ve bu derecelerdeki velîlerin sayısını simgeler:
1'ler: En üst mertebede bulunan, "Kutup" veya "Gavs" makamındaki tek velîyi ifade eder.
3'ler, 5'ler, 7'ler: Kutup'un hemen altındaki manevi hiyerarşi basamaklarını temsil eder. Bu sayılar, o makamda bulunan velîlerin sayısına işaret eder. Örneğin, "Üçler" "Evtad" (direkler) veya "Nüceba" (seçkinler) gibi farklı isimlerle de anılabilir.
300'ler, 500'ler, 700'ler: Daha geniş kapsamlı manevi toplulukları belirtir. Bu sayılar, genellikle "Ebdal" ve "Nükaba" (nakibler) gibi gruplarla ilişkilendirilir. Örneğin, bazı kaynaklarda "Ebdal"ın sayısı 300, bazılarında 40 olarak geçer. Bu sayıların kesinliğinden çok, manevi bir düzenin ve hiyerarşinin var olduğu inancı önemlidir.
Tasavvuf Yolunun Üç Sacayağı: Şeyh, Mürşid ve Mürid
Bu makamlar ve mertebeler, boşlukta var olmaz. Tasavvuf eğitimi, usta-çırak ilişkisine dayalı bir sistem üzerine kuruludur.
Sofi Nedir Sofi, tasavvuf yoluna girmiş, nefsini terbiye etmeye çalışan ve Allah’a yakınlaşmayı hedefleyen kişidir. Sofi, dünya sevgisinden uzaklaşarak kalbini temizlemeye çalışan bir yolcudur.
Sofi (Sufi): Tasavvuf yolunda ilerlemiş, manevi olgunluğa ulaşmış kişiye denir. Bu, sadece bilgi sahibi olmak değil, o bilgiyi yaşayıp içselleştirmiş, ahlaki olgunluğa ermiş kişidir.
Mürid Nedir Mürid, bir mürşide bağlanarak tasavvuf yoluna giren kişidir. Mürid, nefsini terbiye etmek için şeyhinin rehberliğinde ilerler ve manevi eğitim alır.
Mürid: Tasavvuf yoluna girmeye karar vermiş, bir şeyhe intisap ederek onun rehberliğinde manevi eğitim alan ve nefsini terbiye etmeye çalışan kişidir. "İrade" eden anlamına gelen mürid, şeyhinin gösterdiği yolda ilerleyerek makamları kat etmeyi hedefler.
Mürşid Nedir Mürşid, müridlere yol gösteren, onları eğiten ve Allah’a ulaşma yolunda rehberlik eden kimsedir. Mürşid, ilim ve irfan sahibi olup, talebelerini manevi olgunluğa ulaştırmayı hedefler.
Şeyh Nedir Şeyh, tasavvuf yolunda yüksek derecelere ulaşmış, mürid yetiştirme yetkisine sahip olan kimsedir. Şeyh, mürşid ile aynı anlamda da kullanılabilir ve tasavvuf yolunun rehberidir.
Şeyh (Mürşid): Yolun başındaki kişidir. Sâlike (mürid) rehberlik eden, ona manevi terbiye veren ve onu olgunlaştıran kâmil insandır. Şeyh, bir anlamda müridin kalp gözünü açar, onu nefsinin tuzaklarından kurtararak Hakk'a ulaştırmaya çalışır.
Sonuç
Tasavvuf, zahiri ilimlerin yanında, insanın iç dünyasına yönelen ve onu terbiye ederek en mükemmel hale getirmeyi amaçlayan derin bir sistemdir. Makamlar, bu terbiye yolculuğunda birer durak, manevi olgunlaşmanın basamaklarıdır. Kutup, Gavs, Ebdal, Kırklar ve sayısal mertebeler gibi kavramlar ise bu yolculuğun sadece bireysel olmadığını, aynı zamanda âlemin manevi düzenini sağlayan kozmik bir hiyerarşinin parçası olduğunu gösterir. Bu hiyerarşinin başında, rehberlik eden bir şeyh/mürşid ve ona gönülden bağlanan mürid bulunur. Tasavvuf, özünde, insanı Allah'a götüren en güzel ahlakı edinme sanatıdır.
Tasavvuftaki bu makamlar ve kavramlar, insanın manevi yolculuğunu anlaması açısından büyük önem taşır. Bu sistem, Allah’a yakınlaşmak isteyen kulların belirli bir disiplin ve rehberlik içerisinde ilerlemesini sağlar. Her makam, bir sorumluluk ve bir imtihan içerir. Bu nedenle tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişinin samimi, sabırlı ve ihlaslı olması gerekir.
KAYNAKLAR
İhya-u Ulumiddin
Risale-i Kuşeyri
Fütuhat-ı Mekkiyye
Mesnevi
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü
Abdünnâfi İffet Efendi Divanı'nda Tasavvufî Makamlar
Tasavvufî hâl, makam, mertebe nedir; kim ve neresi içindir
Makam Nedir? Tasavvufta Makam Kelimesi Hangi Anlamda Kullanılır?
Tasavvufî Terbiyenin Mertebeleri
Makamların Temeli: Yaratılıştan Gelen Kabiliyet
Evliyâullah
-------------------------
Raşit Tunca
Schrems, 06.08.2026
Salavat Nedir ve En Önemli Salavatlar: Kapsamlı Bir Rehber
Giriş
Salavat, İslam dininde çok özel ve kutsal bir yere sahip olan, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e duyulan sevgi, saygı ve bağlılığın en güzel ifadesidir. Kelime olarak “salât”ın çoğulu olan salavat, “dua etmek, rahmet dilemek, yüceltmek ve selam göndermek” anlamlarına gelir. Bu, bir Müslümanın Allah’ın sevgili elçisine olan muhabbetini dil ile beyan etmesi, manevi bir bağ kurmasıdır.
Salavatın Önemi ve Fazileti
Salavat getirmek, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki açık emri ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) teşvikiyle Müslümanların hayatında önemli bir yer tutar.
Kur’an-ı Kerim’de Salavat
Yüce Rabbimiz, Ahzâb Suresi 56. ayette şöyle buyurur:
“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”
Bu ayet-i kerime, salavatın sadece bir sünnet değil, aynı zamanda ilahi bir emir olduğunu açıkça göstermektedir.
Hadis-i Şeriflerde Salavatın Fazileti
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de birçok hadisinde salavat getirmenin faziletini müjdelemiştir:
On kat sevap: “Kim bana bir defa salâtü selâm getirirse, Allah Teâlâ ona on misli rahmet eder.”
Kıyamette Yakınlık: “Kıyamet gününde insanların bana en yakın olanları, bana en çok salât ü selâm getirenleridir.”
Duaların Kabulü: Dua ederken önce Allah’a hamd edip, ardından Peygamber’e salavat getirmenin, duanın kabulüne vesile olduğu bildirilmiştir.
Cimrilikten Kurtuluş: “Yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimse cimridir.”
Salavat Getirmenin Adabı ve Zamanları
Salavat, her zaman ve her mekânda getirilebilir. Ancak bazı özel vakit ve mekânlarda getirilmesi daha faziletlidir:
Cuma Günü ve Gecesi: Günlerin en faziletlisi olan cuma günü salavat getirmek çok önemlidir.
Ezan ve Kamet Arasında: Ezan okunduğunda müezzinin söylediklerini tekrar edip ardından salavat getirmek tavsiye edilmiştir.
Duaların Başında ve Sonunda: Yapılan duaların kabulü için salavat ile başlanıp bitirilmesi sünnettir.
Peygamber’in Adı Anıldığında: Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek ismi zikredildiğinde salavat getirmek, Müslümanın edebindendir.
En Önemli ve Meşhur Salavatlar
İslam âlimleri tarafından günümüze kadar ulaştırılmış çok sayıda salavat çeşidi vardır. İşte en bilinen ve okunan salavat-ı şerifelerden bazıları:
1. En Kısa Salavat (Salat-ı Asgar)
Bu, en sade ve kısa şekliyle salavat getirme biçimidir.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ
Türkçe Okunuşu: “Allâhümme salli alâ Muhammed.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Muhammed’e (s.a.v.) salat eyle.”
2. Salavat-ı Şerife (Salli-Bârik Duası)
Namazda okunan ve en yaygın salavat biçimidir. İbrahim (a.s.) ve ailesine salat edildiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ailesine de salat edilmesi dilenir.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ، اَللّٰهُمَّ بَارِكْ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Türkçe Okunuşu: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd. Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine, İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine salat ettiğin gibi salat eyle. Şüphesiz Sen övgüye layık ve yücesin. Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine, İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine bereket verdiğin gibi bereket ver. Şüphesiz Sen övgüye layık ve yücesin.”
3. Salât-ı Ümmiye
Özellikle Ümmi Peygamber olarak anılan Efendimiz’e (s.a.v.) hitap eden bu salavat, O’nun âlemlere rahmet olarak gönderilişine vurgu yapar.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الْأُمِّيِّ وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
Türkçe Okunuşu: “Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyy'il-ümmîyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Efendimiz, ümmî Peygamber Muhammed’e, ehl-i beytine ve ashâbına salât ve selâm eyle.”
4. Salât-ı Fatih
Kapalılıkları açan, geçmişe son veren ve hakka destek olan bir salavat olarak bilinir.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْفَاتِحِ لِمَا أُغْلِقَ وَالْخَاتِمِ لِمَا سَبَقَ نَاصِرِ الْحَقِّ بِالْحَقِّ وَالْهَادِي إِلَىٰ صِرَاطِكَ الْمُسْتَقِيمِ وَعَلَىٰ آلِهِ حَقَّ قَدْرِهِ وَمِقْدَارِهِ الْعَظِيمِ
Türkçe Okunuşu: “Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin'il fâtihi limâ uğlika ve'l hatimi li mâ sebeka nâsır'ıl hakkı bil hakk. Ve'l hâdi ila sırâtıke'l müstekîm ve alâ âlihi hakka kadrihî ve mikdârihil azîm.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Kapalılıkları açan, geçmişe son veren, hakkı hakikatla destekleyen ve Senin dosdoğru yoluna ileten Efendimiz Muhammed’e, O’nun yüce kadr-u kıymeti hakkıyla ehl-i beytine salât eyle.”
5. Salât-ı Tefriciye (Salât-ı Münciye)
Sıkıntı ve zorlukların giderilmesi, ihtiyaçların karşılanması için okunan meşhur bir salavattır.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ صَلَاةً كَامِلَةً وَسَلِّمْ سَلَامًا تَامًّا عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي تَنْحَلُّ بِهِ الْعُقَدُ وَتَنْفَرِجُ بِهِ الْكُرَبُ وَتُقْضَىٰ بِهِ الْحَوَائِجُ وَتُنَالُ بِهِ الرَّغَائِبُ وَحُسْنُ الْخَوَاتِمِ وَيُسْتَسْقَى الْغَمَامُ بِوَجْهِهِ الْكَرِيمِ وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ بِعَدَدِ كُلِّ مَعْلُومٍ لَكَ
Türkçe Okunuşu: “Allâhumme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezî tenhallü bihil ukadü ve tenfericu bihil-kürebü ve tukdâ bihil-havâicu ve tünâlü bihir-reğâibü ve hüsnül-havâtimi ve yustaskal ğamâmu bivechihil Kerîm ve alâ âlihî ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin bi adedi külli ma’lûmin lek.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (s.a.v.) öyle mükemmel bir salât ve tam bir selâm eyle ki, O’nun hürmetine düğümler çözülsün, sıkıntılar giderilsin, ihtiyaçlar karşılık bulsun, arzulara ve güzel sona ulaşılsın. O’nun kerim yüzü hürmetine yağmur istenilsin. O’nun ehl-i beytine ve ashâbına da her an ve her nefeste, Senin malumun olan her şey adedince salât eyle.”
6. Salât-ı Kemaliye
Allah katındaki kemal adedince Efendimiz’e (s.a.v.) salat okunan ve O’nun yüce makamını tazim eden bir salavattır.
Arapça Yazılışı: (Metnin tamamı uzun olduğu için kısaltılarak) اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِهِ عَدَدَ إِنْعَامِ اللهِ الْكَرِيمِ وَإِفْضَالِهِ... (ve devamı)
Türkçe Okunuşu: “Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve 'alâ âlihî 'adede in‘âmi’llâhi’l-kerîm ve ifdâlihî...”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve ehl-i beytine, Senin kerem ve ihsanın adedince, O’nun kemaline yakışacak şekilde salât, selâm ve bereket eyle.”
Tarikatlarda Salavat Geleneği
Tasavvuf yolunda, yani tarikatlarda salavat, zikir meclislerinin ve manevi eğitimin vazgeçilmez bir unsurudur. Her tarikatın kendine has, genellikle şeyhleri veya pirleri tarafından öğretilen ve o yolun manevi inceliğine göre şekillenmiş özel salavat çeşitleri bulunabilir. Bu salavatlar, müridin manevi tekâmülüne, kalbinin tasfiyesine ve Allah ile Peygamber arasındaki sevgi bağının kuvvetlenmesine vesile olur. Örneğin, Salât-ı Kutbiyye ve Salât-ı Kemaliyye gibi salavatlar, bu bağlamda zikir meclislerinde sıklıkla okunan ve manevi bir derinliği olan dualardır. Bazı tarikatlarda ise Salât-ı Münciye veya Salât-ı Tefriciye gibi, sıkıntıların giderilmesi ve özel maksatlar için okunan salavatlar öne çıkar. Bu, tarikatların manevi mirasının ve Peygamber sevgisinin ne denli zengin bir ifade biçimine sahip olduğunu göstermektedir.
Sonuç
Salavat, bir Müslümanın hayatında ihmal edilmemesi gereken en faziletli ibadetlerden biridir. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) duyulan sevginin bir nişanesi, Allah’ın rızasına vesile ve manevi bir kalkandır. Her an, her fırsatta O’na salavat getirmek, O’nun (s.a.v.) şefaatine nail olmanın ve ahirette en yakın dostları arasında yer almanın en emin yoludur.
Kaynaklar
- islamveihsan.com, Salâvat-ı Şerifelerden Seçmeler
- islamveihsan.com, Salavat Getirmek ile İlgili Hadisler
- sabah.com.tr, Salavat Nasıl Getirilir
- salavat.gen.tr, Arapça Salavat Okunuşu ve Anlamı
- akra.media, Salavat nedir
Giriş
Salavat, İslam dininde çok özel ve kutsal bir yere sahip olan, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e duyulan sevgi, saygı ve bağlılığın en güzel ifadesidir. Kelime olarak “salât”ın çoğulu olan salavat, “dua etmek, rahmet dilemek, yüceltmek ve selam göndermek” anlamlarına gelir. Bu, bir Müslümanın Allah’ın sevgili elçisine olan muhabbetini dil ile beyan etmesi, manevi bir bağ kurmasıdır.
Salavatın Önemi ve Fazileti
Salavat getirmek, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki açık emri ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) teşvikiyle Müslümanların hayatında önemli bir yer tutar.
Kur’an-ı Kerim’de Salavat
Yüce Rabbimiz, Ahzâb Suresi 56. ayette şöyle buyurur:
“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”
Bu ayet-i kerime, salavatın sadece bir sünnet değil, aynı zamanda ilahi bir emir olduğunu açıkça göstermektedir.
Hadis-i Şeriflerde Salavatın Fazileti
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de birçok hadisinde salavat getirmenin faziletini müjdelemiştir:
On kat sevap: “Kim bana bir defa salâtü selâm getirirse, Allah Teâlâ ona on misli rahmet eder.”
Kıyamette Yakınlık: “Kıyamet gününde insanların bana en yakın olanları, bana en çok salât ü selâm getirenleridir.”
Duaların Kabulü: Dua ederken önce Allah’a hamd edip, ardından Peygamber’e salavat getirmenin, duanın kabulüne vesile olduğu bildirilmiştir.
Cimrilikten Kurtuluş: “Yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimse cimridir.”
Salavat Getirmenin Adabı ve Zamanları
Salavat, her zaman ve her mekânda getirilebilir. Ancak bazı özel vakit ve mekânlarda getirilmesi daha faziletlidir:
Cuma Günü ve Gecesi: Günlerin en faziletlisi olan cuma günü salavat getirmek çok önemlidir.
Ezan ve Kamet Arasında: Ezan okunduğunda müezzinin söylediklerini tekrar edip ardından salavat getirmek tavsiye edilmiştir.
Duaların Başında ve Sonunda: Yapılan duaların kabulü için salavat ile başlanıp bitirilmesi sünnettir.
Peygamber’in Adı Anıldığında: Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek ismi zikredildiğinde salavat getirmek, Müslümanın edebindendir.
En Önemli ve Meşhur Salavatlar
İslam âlimleri tarafından günümüze kadar ulaştırılmış çok sayıda salavat çeşidi vardır. İşte en bilinen ve okunan salavat-ı şerifelerden bazıları:
1. En Kısa Salavat (Salat-ı Asgar)
Bu, en sade ve kısa şekliyle salavat getirme biçimidir.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ
Türkçe Okunuşu: “Allâhümme salli alâ Muhammed.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Muhammed’e (s.a.v.) salat eyle.”
2. Salavat-ı Şerife (Salli-Bârik Duası)
Namazda okunan ve en yaygın salavat biçimidir. İbrahim (a.s.) ve ailesine salat edildiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ailesine de salat edilmesi dilenir.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ، اَللّٰهُمَّ بَارِكْ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
Türkçe Okunuşu: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd. Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine, İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine salat ettiğin gibi salat eyle. Şüphesiz Sen övgüye layık ve yücesin. Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine, İbrahim’e ve İbrahim’in ailesine bereket verdiğin gibi bereket ver. Şüphesiz Sen övgüye layık ve yücesin.”
3. Salât-ı Ümmiye
Özellikle Ümmi Peygamber olarak anılan Efendimiz’e (s.a.v.) hitap eden bu salavat, O’nun âlemlere rahmet olarak gönderilişine vurgu yapar.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الْأُمِّيِّ وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
Türkçe Okunuşu: “Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyy'il-ümmîyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Efendimiz, ümmî Peygamber Muhammed’e, ehl-i beytine ve ashâbına salât ve selâm eyle.”
4. Salât-ı Fatih
Kapalılıkları açan, geçmişe son veren ve hakka destek olan bir salavat olarak bilinir.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْفَاتِحِ لِمَا أُغْلِقَ وَالْخَاتِمِ لِمَا سَبَقَ نَاصِرِ الْحَقِّ بِالْحَقِّ وَالْهَادِي إِلَىٰ صِرَاطِكَ الْمُسْتَقِيمِ وَعَلَىٰ آلِهِ حَقَّ قَدْرِهِ وَمِقْدَارِهِ الْعَظِيمِ
Türkçe Okunuşu: “Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin'il fâtihi limâ uğlika ve'l hatimi li mâ sebeka nâsır'ıl hakkı bil hakk. Ve'l hâdi ila sırâtıke'l müstekîm ve alâ âlihi hakka kadrihî ve mikdârihil azîm.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Kapalılıkları açan, geçmişe son veren, hakkı hakikatla destekleyen ve Senin dosdoğru yoluna ileten Efendimiz Muhammed’e, O’nun yüce kadr-u kıymeti hakkıyla ehl-i beytine salât eyle.”
5. Salât-ı Tefriciye (Salât-ı Münciye)
Sıkıntı ve zorlukların giderilmesi, ihtiyaçların karşılanması için okunan meşhur bir salavattır.
Arapça Yazılışı: اَللّٰهُمَّ صَلِّ صَلَاةً كَامِلَةً وَسَلِّمْ سَلَامًا تَامًّا عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي تَنْحَلُّ بِهِ الْعُقَدُ وَتَنْفَرِجُ بِهِ الْكُرَبُ وَتُقْضَىٰ بِهِ الْحَوَائِجُ وَتُنَالُ بِهِ الرَّغَائِبُ وَحُسْنُ الْخَوَاتِمِ وَيُسْتَسْقَى الْغَمَامُ بِوَجْهِهِ الْكَرِيمِ وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ بِعَدَدِ كُلِّ مَعْلُومٍ لَكَ
Türkçe Okunuşu: “Allâhumme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezî tenhallü bihil ukadü ve tenfericu bihil-kürebü ve tukdâ bihil-havâicu ve tünâlü bihir-reğâibü ve hüsnül-havâtimi ve yustaskal ğamâmu bivechihil Kerîm ve alâ âlihî ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin bi adedi külli ma’lûmin lek.”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (s.a.v.) öyle mükemmel bir salât ve tam bir selâm eyle ki, O’nun hürmetine düğümler çözülsün, sıkıntılar giderilsin, ihtiyaçlar karşılık bulsun, arzulara ve güzel sona ulaşılsın. O’nun kerim yüzü hürmetine yağmur istenilsin. O’nun ehl-i beytine ve ashâbına da her an ve her nefeste, Senin malumun olan her şey adedince salât eyle.”
6. Salât-ı Kemaliye
Allah katındaki kemal adedince Efendimiz’e (s.a.v.) salat okunan ve O’nun yüce makamını tazim eden bir salavattır.
Arapça Yazılışı: (Metnin tamamı uzun olduğu için kısaltılarak) اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِهِ عَدَدَ إِنْعَامِ اللهِ الْكَرِيمِ وَإِفْضَالِهِ... (ve devamı)
Türkçe Okunuşu: “Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve 'alâ âlihî 'adede in‘âmi’llâhi’l-kerîm ve ifdâlihî...”
Türkçe Anlamı: “Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve ehl-i beytine, Senin kerem ve ihsanın adedince, O’nun kemaline yakışacak şekilde salât, selâm ve bereket eyle.”
Tarikatlarda Salavat Geleneği
Tasavvuf yolunda, yani tarikatlarda salavat, zikir meclislerinin ve manevi eğitimin vazgeçilmez bir unsurudur. Her tarikatın kendine has, genellikle şeyhleri veya pirleri tarafından öğretilen ve o yolun manevi inceliğine göre şekillenmiş özel salavat çeşitleri bulunabilir. Bu salavatlar, müridin manevi tekâmülüne, kalbinin tasfiyesine ve Allah ile Peygamber arasındaki sevgi bağının kuvvetlenmesine vesile olur. Örneğin, Salât-ı Kutbiyye ve Salât-ı Kemaliyye gibi salavatlar, bu bağlamda zikir meclislerinde sıklıkla okunan ve manevi bir derinliği olan dualardır. Bazı tarikatlarda ise Salât-ı Münciye veya Salât-ı Tefriciye gibi, sıkıntıların giderilmesi ve özel maksatlar için okunan salavatlar öne çıkar. Bu, tarikatların manevi mirasının ve Peygamber sevgisinin ne denli zengin bir ifade biçimine sahip olduğunu göstermektedir.
Sonuç
Salavat, bir Müslümanın hayatında ihmal edilmemesi gereken en faziletli ibadetlerden biridir. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) duyulan sevginin bir nişanesi, Allah’ın rızasına vesile ve manevi bir kalkandır. Her an, her fırsatta O’na salavat getirmek, O’nun (s.a.v.) şefaatine nail olmanın ve ahirette en yakın dostları arasında yer almanın en emin yoludur.
Kaynaklar
- islamveihsan.com, Salâvat-ı Şerifelerden Seçmeler
- islamveihsan.com, Salavat Getirmek ile İlgili Hadisler
- sabah.com.tr, Salavat Nasıl Getirilir
- salavat.gen.tr, Arapça Salavat Okunuşu ve Anlamı
- akra.media, Salavat nedir
Salavatı Meşişiyye
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ مِنْهُ انْشَقَّتِ الْأَسْرَارُ ❁ وَانْفَلَقَتِ الْأَنْوَارُ ❁ وَفِيهِ ارْتَقَتِ الْحَقَائِقُ ❁ وَتَنَزَّلَتْ عُلُومُ آدَمَ فَأَعْجَزَ الْخَلَائِقِ ❁ وَلَهُ تَضَاءَلَتِ الْفُهُومُ فَلَمْ يُدْرِكْهُ مِنَّا سَابِقٌ وَلَا لَاحِقٌ ❁ فَرِيَاضُ الْمَلَكُوتِ بِزَهْرِ جَمَالِهِ مُونِقَةٌ ❁ وَحِيَاضُ الْجَبَرُوتِ بِفَيْضِ أَنْوَارِهِ مُتَدَفِّقَةٌ ❁ وَلَا شَيْءَ إِلَّا وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ❁ إِذْ لَوْلَا الْوَاسِطَةُ لَذَهَبَ كَمَا قِيلَ الْمَوْسُوطُ ❁ صَلَاةً تَلِيقُ بِكَ مِنْكَ إِلَيْهِ كَمَا هُوَ أَهْلُهُ ❁
اللَّهُمَّ إِنَّهُ سِرُّكَ الْجَامِعُ الدَّالُّ عَلَيْكَ ❁ وَحِجَابُكَ الْأَعْظَمُ الْقَائِمُ لَكَ بَيْنَ يَدَيْكَ ❁
اللَّهُمَّ أَلْحِقْنِي بِنَسَبِهِ ❁ وَحَقِّقْنِي بِحَسَبِهِ ❁ وَعَرِّفْنِي إِيَّاهُ مَعْرِفَةً أَسْلَمُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْجَهْلِ ❁ وَأَكْرَعُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْفَضْلِ ❁ وَاحْمِلْنِي عَلى سَبِيلِهِ إِلَى حَضْرَتِكَ ❁ حَمْلًا مَحْفُوفًا بِنُصْرَتِكَ ❁ وَاقْذِفْ بِي عَلَى الْبَاطِلِ فَأَدْمَغَهُ ❁ وَزُجَّ بِي فِي بِحَارِ الْأَحَدِيَّةِ ❁ وَانْشُلْنِي مِنْ أَوْحَالِ التَّوْحِيدِ ❁ وَأَغْرِقْنِي فِي عَيْنِ بَحْرِ الْوَحْدَةِ ❁ حَتَّى لَا أَرَى وَلَا أَسْمَعَ وَلَا أَجِدَ وَلَا أُحِسَّ إِلَّا بِهَا ❁ وَاجْعَلِ الْحِجَابَ الْأَعْظَمَ حَيَاةَ رُوحِي ❁ وَرُوحَهُ سِرَّ حَقِيقَتِي ❁ وَحَقِيقَتَهُ جَامِعَ عَوَالِمِي بِتَحْقِيقِ الْحَقِّ الْأَوَّلِ ❁ يَا أَوَّلُ يَا آخِرُ يَا ظَاهِرُ يَا بَاطِنُ ❁ اِسْمَعْ نِدَائِي بِمَا سَمِعْتَ بِهِ نِدَاءَ عَبْدِكَ زَكَرِيَّا ❁ وَانْصُرْنِي بِكَ لَكَ ❁ وَأَيِّدْنِي بِكَ لَكَ ❁ وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَكَ ❁ وَحُلْ بَيْنِي وَبَيْنَ غَيْرِكَ ❁
﴿إِنَّ ٱلَّذِى فَرَضَ عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ لَرَآدُّكَ إِلَىٰ مَعَادٍ ❁﴾
﴿رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا ❁﴾
﴿إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَـٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ صَلُّواْ عَلَيْهِ وَسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا ❁﴾
OKUNUŞU
Allahümme salli alâ men minhü’n-şakkati’l-esrârü, venfelekati’l-envârü, ve fîhi’rtekati’l-hakâiku, ve tenezzelat ulûmu Âdeme fea‘ceze’l-halâiki, ve lehû tedââleti’l-fühûmü felem yüdrikhü minnâ sâbikun ve lâ lâhikun, fe-riyâdu’l-melekûti bi-zehri cemâlihî mûnikatün, ve hıyâdu’l-ceberûti bi-feydi envârihî mütedeffikatün, ve lâ şey’e illâ ve hüve bihî menûtun, iz levle’l-vâsıtatü le-zehebe kemâ kıle’l-mevsûtu. Salâten telîku bike minke ileyhi kemâ hüve ehlühû. Allahümme innehû sirrüke’l-câmiu’d-dâllü aleyke, ve hicâbüke’l-a‘zamü’l-kâimü leke beyne yedeyke. Allahümme elhıknî bi-nesebihî, ve hakkıknî bi-hasebihî, ve arrifnî iyyâhü ma‘rifeten eslemü bihâ min mevâridi’l-cehli, ve ekrau bihâ min mevâridi’l-fadli, vahmilnî alâ sebîlihî ilâ hadratike, hamlen mahfûfen bi-nusratike, vakzif bî ale’l-bâtıli fe-edmağahû, ve zücc bî fî bihâri’l-ehadiyyeti, venşülnî min evhâli’t-tevhîdi, ve ağriknî fî ayni bahri’l-vahdeti, hattâ lâ erâ ve lâ esmea ve lâ ecide ve lâ ühisse illâ bihâ, vec‘ali’l-hicâbe’l-a‘zame hayâte rûhî, ve rûhahû sirra hakîkatî, ve hakîkatehû câmia avâlimî bi-tahkîki’l-Hakki’l-Evvel. Yâ Evvel, yâ Âhir, yâ Zâhir, yâ Bâtın, isma‘ nidâî bimâ semi‘te bihî nidâe abdike Zekeriyyâ, vensurnî bike leke, ve eyyidnî bike leke, vecma‘ beynî ve beyneke, ve hul beynî ve beyne gayrike.
Allah, Allah, Allah.
﴾İnne’llezî farada aleyke’l-Kur’âne le-râddüke ilâ meâdin.﴿
﴾Rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ reşedâ.﴿
﴾İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne ale’n-nebiyy. Yâ eyyühe’llezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.﴿
ANLAMI
Allah’ım! Kendisinden sırların açığa çıktığı, nurların fışkırdığı ve hakikatlerin yüceldiği zata salât eyle. Âdem’e verilen ilimler onun vasıtasıyla tecelli etmiş, böylece bütün mahlûkat onun makamına erişmekten âciz kalmıştır. Bütün idrakler onun karşısında küçülmüş; bu sebeple ne bizden önce gelenler ne de sonra gelecek olanlar onun hakikatini tam olarak kavrayabilmiştir. Melekût âleminin bahçeleri onun cemalinin çiçekleriyle güzelleşmiş, ceberût âleminin havuzları ise onun nurlarının feyziyle taşmıştır. Hiçbir şey yoktur ki ona bağlı olmasın. Zira, denildiği gibi, eğer vasıta olmasaydı gaye gerçekleşmezdi. Allah’ım! Ona, Sana layık olan, Sen’den ona ulaşan ve onun yüce makamına yaraşır bir salât eyle. Allah’ım! Şüphesiz o, Senin her şeyi kuşatan sırrın, Sana ulaştıran rehberin ve huzurunda duran en büyük hicabındır. Allah’ım! Beni onun nesebine ulaştır, beni onun makamıyla hakikate erdir ve bana onu öyle bir marifetle tanıt ki, onun sayesinde cehaletin kaynaklarından kurtulayım ve lütuf pınarlarından kana kana içeyim. Beni onun yolu üzere Senin huzuruna ulaştır; bu yolculuğu yardımınla kuşatılmış bir şekilde nasip eyle. Beni bâtıla karşı sevk et ki onu paramparça edeyim. Beni Ehadiyyet denizlerine daldır, tevhidin çamurlarından çıkar ve beni Vahdet denizinin kaynağında boğ. Nihayet onun dışında hiçbir şeyi görmeyeyim, işitmeyeyim, bulmayayım ve hissetmeyeyim. En büyük hicabı ruhumun hayatı eyle; onun ruhunu hakikatimin sırrı, hakikatini ise İlk Hakikatin tahakkuku ile bütün âlemlerimi kuşatan unsur kıl. Ey Evvel! Ey Âhir! Ey Zâhir! Ey Bâtın! Kulun Zekeriyyâ’nın duasını işittiğin gibi benim niyazımı da işit. Bana Seninle ve Senin rızan için yardım et; beni Seninle ve Senin rızan için destekle; benimle Senin aranı birleştir ve benimle Senden başkası arasına perde koy.
Allah! Allah! Allah!
“Kur’an’ı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir.” (28:85)
“Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve bize şu işimizde doğruyu bulmayı kolaylaştır.” (18:10)
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (33:56)
HAKKINDA
Salavatı Meşîşiyye (Arapça: الصلاة المشيشية), büyük veli ve arif Abdüsselâm İbn Meşîş tarafından nakledilen meşhur bir salavattır. Salavatların en faziletli lafızlarından biri olarak kabul edilir ve faziletleri son derece büyüktür. Geleneksel olarak, Resûlullah ﷺ ile manevî bağı (nisbeti) güçlendirmek ve Allah’ın izniyle onu rüyada görme şerefine erişmek amacıyla okunur. Ayrıca Şâzeliyye Tarikatı’nda Peygamber Efendimiz ﷺ’e okunan en önemli salavat olarak kabul edilir.
Salavatı Meşişiyye’nin Fazileti
Büyük Hanefî fakihi, ed-Dürrü’l-Muhtâr üzerine yazdığı meşhur şerhin müellifi Seyyid Muhammed Emîn İbn Âbidîn, bu salavatı kendi sebeti (thabat) içerisinde rivayet ettiği metinler arasında zikretmiş ve müellifini şu sözlerle tanıtmıştır:
Ben ayrıca, Allah’ı bilen (ârif), O’na rehberlik eden, kutup, şeyh ve imam; nurlu bir tasavvuf yolunun ve yüce mânevî hâllerin sahibi; Nebevî nesebe mensup, Ehl-i Beyt’in seçkin evladı, efendimiz ve mürşidimiz Abdüsselâm İbn Meşîş (adı ba veya mim ile okunur) el-Hüseynî el-Mağribî’nin (ö. 622/1225) salavatını da rivayet ettim.
Bu salavat ayrıca Şihâb Ahmed en-Nahlî ile talebesi Şihâb el-Menînî tarafından da rivayet edilmiş ve her ikisi de bunu kendi rivayet mecmualarında (thabat) kaydetmiştir. En-Nahlî, bu salavatı Şeyh Ahmed el-Bâbülî ile Şeyh Îsâ es-Sa’lebî’den aldığını naklederek şöyle der:
Bana, bunu sabah namazından sonra bir defa, akşam namazından sonra da bir defa okumamı tavsiye etti.
Daha sonra, bazı şerhli yazma nüshalarda bu salavatın günde üç defa okunmasının tavsiye edildiğini de aktarır:
Ayrıca, bazı şerhli nüshalarda bunun sabah namazından, akşam namazından ve yatsı namazından sonra okunmasının tavsiye edildiğini gördüm.
En-Nahlî, bu salavatın mânevî faziletleri hakkında ise şöyle yazar:
Bu salavatta bulunan nurlar ve sırlar tarif edilemeyecek kadar büyüktür; onların hakikatini ancak Allah bilir. Onun okunmasıyla ilâhî yardım ve Rabbânî fetih (el-fethü’r-rabbânî) elde edilir. Onu sürekli vird edinen kimse doğruluk ve ihlâs üzere sebat eder. Gönlü genişletilir, işleri kolaylaştırılır, Allah tarafından zahirî ve bâtınî sıkıntılardan, belâlardan ve hastalıklardan korunur. Düşmanlarına karşı zafere erişir, bütün işlerinde büyük bir ilâhî yardım görür ve hem Kerem Sahibi, Çokça Lütfeden Allah’ın hem de Resûlü ﷺ’in özel himaye ve inayetine mazhar olur.
Son olarak, bu salavatın bereket ve faydalarının ancak doğruluk, ihlâs ve Allah’a karşı takvâ ile birlikte düzenli olarak okunması hâlinde ortaya çıkacağını hatırlatarak şöyle der:
Bu salavatın fayda ve bereketleri, onu doğruluk, ihlâs ve takvâ ile düzenli olarak okumaya devam eden kimseler üzerinde açıkça tecelli eder.
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ مِنْهُ انْشَقَّتِ الْأَسْرَارُ ❁ وَانْفَلَقَتِ الْأَنْوَارُ ❁ وَفِيهِ ارْتَقَتِ الْحَقَائِقُ ❁ وَتَنَزَّلَتْ عُلُومُ آدَمَ فَأَعْجَزَ الْخَلَائِقِ ❁ وَلَهُ تَضَاءَلَتِ الْفُهُومُ فَلَمْ يُدْرِكْهُ مِنَّا سَابِقٌ وَلَا لَاحِقٌ ❁ فَرِيَاضُ الْمَلَكُوتِ بِزَهْرِ جَمَالِهِ مُونِقَةٌ ❁ وَحِيَاضُ الْجَبَرُوتِ بِفَيْضِ أَنْوَارِهِ مُتَدَفِّقَةٌ ❁ وَلَا شَيْءَ إِلَّا وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ❁ إِذْ لَوْلَا الْوَاسِطَةُ لَذَهَبَ كَمَا قِيلَ الْمَوْسُوطُ ❁ صَلَاةً تَلِيقُ بِكَ مِنْكَ إِلَيْهِ كَمَا هُوَ أَهْلُهُ ❁
اللَّهُمَّ إِنَّهُ سِرُّكَ الْجَامِعُ الدَّالُّ عَلَيْكَ ❁ وَحِجَابُكَ الْأَعْظَمُ الْقَائِمُ لَكَ بَيْنَ يَدَيْكَ ❁
اللَّهُمَّ أَلْحِقْنِي بِنَسَبِهِ ❁ وَحَقِّقْنِي بِحَسَبِهِ ❁ وَعَرِّفْنِي إِيَّاهُ مَعْرِفَةً أَسْلَمُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْجَهْلِ ❁ وَأَكْرَعُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْفَضْلِ ❁ وَاحْمِلْنِي عَلى سَبِيلِهِ إِلَى حَضْرَتِكَ ❁ حَمْلًا مَحْفُوفًا بِنُصْرَتِكَ ❁ وَاقْذِفْ بِي عَلَى الْبَاطِلِ فَأَدْمَغَهُ ❁ وَزُجَّ بِي فِي بِحَارِ الْأَحَدِيَّةِ ❁ وَانْشُلْنِي مِنْ أَوْحَالِ التَّوْحِيدِ ❁ وَأَغْرِقْنِي فِي عَيْنِ بَحْرِ الْوَحْدَةِ ❁ حَتَّى لَا أَرَى وَلَا أَسْمَعَ وَلَا أَجِدَ وَلَا أُحِسَّ إِلَّا بِهَا ❁ وَاجْعَلِ الْحِجَابَ الْأَعْظَمَ حَيَاةَ رُوحِي ❁ وَرُوحَهُ سِرَّ حَقِيقَتِي ❁ وَحَقِيقَتَهُ جَامِعَ عَوَالِمِي بِتَحْقِيقِ الْحَقِّ الْأَوَّلِ ❁ يَا أَوَّلُ يَا آخِرُ يَا ظَاهِرُ يَا بَاطِنُ ❁ اِسْمَعْ نِدَائِي بِمَا سَمِعْتَ بِهِ نِدَاءَ عَبْدِكَ زَكَرِيَّا ❁ وَانْصُرْنِي بِكَ لَكَ ❁ وَأَيِّدْنِي بِكَ لَكَ ❁ وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَكَ ❁ وَحُلْ بَيْنِي وَبَيْنَ غَيْرِكَ ❁
﴿إِنَّ ٱلَّذِى فَرَضَ عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ لَرَآدُّكَ إِلَىٰ مَعَادٍ ❁﴾
﴿رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا ❁﴾
﴿إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَـٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ صَلُّواْ عَلَيْهِ وَسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا ❁﴾
Allahümme salli alâ men minhü’n-şakkati’l-esrârü, venfelekati’l-envârü, ve fîhi’rtekati’l-hakâiku, ve tenezzelat ulûmu Âdeme fea‘ceze’l-halâiki, ve lehû tedââleti’l-fühûmü felem yüdrikhü minnâ sâbikun ve lâ lâhikun, fe-riyâdu’l-melekûti bi-zehri cemâlihî mûnikatün, ve hıyâdu’l-ceberûti bi-feydi envârihî mütedeffikatün, ve lâ şey’e illâ ve hüve bihî menûtun, iz levle’l-vâsıtatü le-zehebe kemâ kıle’l-mevsûtu. Salâten telîku bike minke ileyhi kemâ hüve ehlühû. Allahümme innehû sirrüke’l-câmiu’d-dâllü aleyke, ve hicâbüke’l-a‘zamü’l-kâimü leke beyne yedeyke. Allahümme elhıknî bi-nesebihî, ve hakkıknî bi-hasebihî, ve arrifnî iyyâhü ma‘rifeten eslemü bihâ min mevâridi’l-cehli, ve ekrau bihâ min mevâridi’l-fadli, vahmilnî alâ sebîlihî ilâ hadratike, hamlen mahfûfen bi-nusratike, vakzif bî ale’l-bâtıli fe-edmağahû, ve zücc bî fî bihâri’l-ehadiyyeti, venşülnî min evhâli’t-tevhîdi, ve ağriknî fî ayni bahri’l-vahdeti, hattâ lâ erâ ve lâ esmea ve lâ ecide ve lâ ühisse illâ bihâ, vec‘ali’l-hicâbe’l-a‘zame hayâte rûhî, ve rûhahû sirra hakîkatî, ve hakîkatehû câmia avâlimî bi-tahkîki’l-Hakki’l-Evvel. Yâ Evvel, yâ Âhir, yâ Zâhir, yâ Bâtın, isma‘ nidâî bimâ semi‘te bihî nidâe abdike Zekeriyyâ, vensurnî bike leke, ve eyyidnî bike leke, vecma‘ beynî ve beyneke, ve hul beynî ve beyne gayrike.
Allah, Allah, Allah.
﴾İnne’llezî farada aleyke’l-Kur’âne le-râddüke ilâ meâdin.﴿
﴾Rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ reşedâ.﴿
﴾İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne ale’n-nebiyy. Yâ eyyühe’llezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.﴿
ANLAMI
Allah’ım! Kendisinden sırların açığa çıktığı, nurların fışkırdığı ve hakikatlerin yüceldiği zata salât eyle. Âdem’e verilen ilimler onun vasıtasıyla tecelli etmiş, böylece bütün mahlûkat onun makamına erişmekten âciz kalmıştır. Bütün idrakler onun karşısında küçülmüş; bu sebeple ne bizden önce gelenler ne de sonra gelecek olanlar onun hakikatini tam olarak kavrayabilmiştir. Melekût âleminin bahçeleri onun cemalinin çiçekleriyle güzelleşmiş, ceberût âleminin havuzları ise onun nurlarının feyziyle taşmıştır. Hiçbir şey yoktur ki ona bağlı olmasın. Zira, denildiği gibi, eğer vasıta olmasaydı gaye gerçekleşmezdi. Allah’ım! Ona, Sana layık olan, Sen’den ona ulaşan ve onun yüce makamına yaraşır bir salât eyle. Allah’ım! Şüphesiz o, Senin her şeyi kuşatan sırrın, Sana ulaştıran rehberin ve huzurunda duran en büyük hicabındır. Allah’ım! Beni onun nesebine ulaştır, beni onun makamıyla hakikate erdir ve bana onu öyle bir marifetle tanıt ki, onun sayesinde cehaletin kaynaklarından kurtulayım ve lütuf pınarlarından kana kana içeyim. Beni onun yolu üzere Senin huzuruna ulaştır; bu yolculuğu yardımınla kuşatılmış bir şekilde nasip eyle. Beni bâtıla karşı sevk et ki onu paramparça edeyim. Beni Ehadiyyet denizlerine daldır, tevhidin çamurlarından çıkar ve beni Vahdet denizinin kaynağında boğ. Nihayet onun dışında hiçbir şeyi görmeyeyim, işitmeyeyim, bulmayayım ve hissetmeyeyim. En büyük hicabı ruhumun hayatı eyle; onun ruhunu hakikatimin sırrı, hakikatini ise İlk Hakikatin tahakkuku ile bütün âlemlerimi kuşatan unsur kıl. Ey Evvel! Ey Âhir! Ey Zâhir! Ey Bâtın! Kulun Zekeriyyâ’nın duasını işittiğin gibi benim niyazımı da işit. Bana Seninle ve Senin rızan için yardım et; beni Seninle ve Senin rızan için destekle; benimle Senin aranı birleştir ve benimle Senden başkası arasına perde koy.
Allah! Allah! Allah!
“Kur’an’ı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir.” (28:85)
“Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve bize şu işimizde doğruyu bulmayı kolaylaştır.” (18:10)
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (33:56)
HAKKINDA
Salavatı Meşîşiyye (Arapça: الصلاة المشيشية), büyük veli ve arif Abdüsselâm İbn Meşîş tarafından nakledilen meşhur bir salavattır. Salavatların en faziletli lafızlarından biri olarak kabul edilir ve faziletleri son derece büyüktür. Geleneksel olarak, Resûlullah ﷺ ile manevî bağı (nisbeti) güçlendirmek ve Allah’ın izniyle onu rüyada görme şerefine erişmek amacıyla okunur. Ayrıca Şâzeliyye Tarikatı’nda Peygamber Efendimiz ﷺ’e okunan en önemli salavat olarak kabul edilir.
Salavatı Meşişiyye’nin Fazileti
Büyük Hanefî fakihi, ed-Dürrü’l-Muhtâr üzerine yazdığı meşhur şerhin müellifi Seyyid Muhammed Emîn İbn Âbidîn, bu salavatı kendi sebeti (thabat) içerisinde rivayet ettiği metinler arasında zikretmiş ve müellifini şu sözlerle tanıtmıştır:
Ben ayrıca, Allah’ı bilen (ârif), O’na rehberlik eden, kutup, şeyh ve imam; nurlu bir tasavvuf yolunun ve yüce mânevî hâllerin sahibi; Nebevî nesebe mensup, Ehl-i Beyt’in seçkin evladı, efendimiz ve mürşidimiz Abdüsselâm İbn Meşîş (adı ba veya mim ile okunur) el-Hüseynî el-Mağribî’nin (ö. 622/1225) salavatını da rivayet ettim.
Bu salavat ayrıca Şihâb Ahmed en-Nahlî ile talebesi Şihâb el-Menînî tarafından da rivayet edilmiş ve her ikisi de bunu kendi rivayet mecmualarında (thabat) kaydetmiştir. En-Nahlî, bu salavatı Şeyh Ahmed el-Bâbülî ile Şeyh Îsâ es-Sa’lebî’den aldığını naklederek şöyle der:
Bana, bunu sabah namazından sonra bir defa, akşam namazından sonra da bir defa okumamı tavsiye etti.
Daha sonra, bazı şerhli yazma nüshalarda bu salavatın günde üç defa okunmasının tavsiye edildiğini de aktarır:
Ayrıca, bazı şerhli nüshalarda bunun sabah namazından, akşam namazından ve yatsı namazından sonra okunmasının tavsiye edildiğini gördüm.
En-Nahlî, bu salavatın mânevî faziletleri hakkında ise şöyle yazar:
Bu salavatta bulunan nurlar ve sırlar tarif edilemeyecek kadar büyüktür; onların hakikatini ancak Allah bilir. Onun okunmasıyla ilâhî yardım ve Rabbânî fetih (el-fethü’r-rabbânî) elde edilir. Onu sürekli vird edinen kimse doğruluk ve ihlâs üzere sebat eder. Gönlü genişletilir, işleri kolaylaştırılır, Allah tarafından zahirî ve bâtınî sıkıntılardan, belâlardan ve hastalıklardan korunur. Düşmanlarına karşı zafere erişir, bütün işlerinde büyük bir ilâhî yardım görür ve hem Kerem Sahibi, Çokça Lütfeden Allah’ın hem de Resûlü ﷺ’in özel himaye ve inayetine mazhar olur.
Son olarak, bu salavatın bereket ve faydalarının ancak doğruluk, ihlâs ve Allah’a karşı takvâ ile birlikte düzenli olarak okunması hâlinde ortaya çıkacağını hatırlatarak şöyle der:
Bu salavatın fayda ve bereketleri, onu doğruluk, ihlâs ve takvâ ile düzenli olarak okumaya devam eden kimseler üzerinde açıkça tecelli eder.
Tıbbil Kulubi Salavatı Şifa
1. VERSiYON
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا ❁ وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا ❁ وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِيَائِهَا ❁ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ ❁
OKUNUŞU
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
ANLAMI
Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e salât eyle. O, kalplerin ilacı ve devası, bedenlerin afiyeti ve şifası, gözlerin nuru ve aydınlığıdır. Onun âline ve ashâbına da salât ve selâm eyle.
2. VERSiYON
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا ❁ وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا ❁ وَقُوتِ الْأَرْوَاحِ وَغَذَائِهَا ❁ وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِيَائِهَا ❁ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ ❁
OKUNUŞU
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve kûti’l-ervâhi ve gıdâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
ANLAMI
Allah’ım! Efendimiz Muhammed ﷺ’e salât eyle. O, kalplerin ilacı ve devası, bedenlerin afiyeti ve şifası, ruhların gıdası ve kuvveti, gözlerin nuru ve aydınlığıdır. Onun âline ve ashâbına da salât ve selâm eyle.
3. VERSiYON
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا ❁ وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا ❁ وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِيَائِهَا ❁ وَرُوحِ الْأَرْوَاحِ وَسِرِّ بَقَائِهَا ❁
OKUNUŞU
Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve rûhi’l-ervâhi ve sirri bekâihâ.
ANLAMI
Allah’ım! Efendimiz Muhammed ﷺ’e salât, selâm ve bereket ihsan eyle. O, kalplerin ilacı ve devası, bedenlerin afiyeti ve şifası, gözlerin nuru ve aydınlığı, ruhların ruhu ve bekâlarının sırrıdır.
HAKKINDA
Tıbbıl Kulubi Duası, diğer adıyla Şifa Salavatı veya Salât-ı Tıbbü’l-Kulûb (Arapça: صلاة طب القلوب; Kalplerin İlacı Duası), ayrıca Salât-ı Tıbbiyye (Arapça: الصلاة الطبية; Tıp Duası) olarak da bilinir. Manevî ve bedenî şifa için okunan en meşhur salavatlardan biridir. Mısırlı büyük âlim Şeyh Ahmed ed-Derdîr (ö. 1204 H./1786 M.) tarafından kaleme alınmıştır. Müslümanlar asırlardır bu salavatı, Allah Teâlâ’nın izniyle manevî ve bedenî hastalıklardan şifa dilemek amacıyla okumaktadır.
Tıbbıl Kulubi Salavatı Fazileti
Bu salavatın her türlü hastalık için 2.000 defa okunması tavsiye edilmiştir. Ayrıca 400 defa okunabileceği de rivayet edilmiştir. Allah Teâlâ’nın izniyle hastalığın şifa bulacağı umulur.
Tıbbıl Kulubi Duası, göz rahatsızlıkları ve göz hastalıklarına şifa vesilesi olarak da bilinmektedir. Bu sebeple Salât Nûrü’l-Ebsâr (Arapça: صلاة نور الأبصار; Görmenin Nuru Duası) adıyla da anılır. Yemen’in Harîda şehrinden salih bir âlim olan Habib Ahmed bin Hasan el-Attas (ö. 1334 H./1916 M.), eserlerinde bu salavat hakkında şunları nakleder:
Görme engelli bir adam efendime, Allah ondan razı olsun, şikâyette bulundu. Efendim onun gözlerine elini sürdü ve kendisine Salât Nûrü’l-Ebsârı [Şifa Salavatı] bolca okumasını emretti. Habib Muhammed bin Zeyn Ba Aboud bana naklettiğine göre o kişi şöyle demiştir: “Gözümdeki rahatsızlığı Habib Salih bin Abdullah el-Attas’a arz ettim. Gözlerime elini sürdü ve bana şöyle dedi: ‘Her gün şu lafızlarla Resûlullah ﷺ’e 300 defa salavat getir: Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve kûti’l-ervâhi ve gıdâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.‘ Sonra şöyle dedi: ‘Görme yetim eski hâline döndü.'”
Fas, Fas şehrinden salih bir Mâlikî âlimi olan Şeyh Mevlây Ahmed bin el-Me’mûn el-Belğîtî (ö. 1348 H./1929 M.), Allah ona rahmet etsin, şöyle demiştir:
Şeyhimiz Seyyid Ebu’l-Abbas Ahmed bin el-Arabî bin Ömer el-Meknâsî bana bu salavatı okuma icazeti verdi. Bana, “Kalp hastalıklarından korunmak için bu salavat 315 defa okunmalıdır.” dedi. Ben de kendisine, “Bundan maksat bedenî kalp hastalığı mı, yoksa mânevî kalp hastalığı mı?” diye sordum. O da, “Her ikisi için de geçerlidir.” diye cevap verdi. Şeyhimiz Ebu Abdullah Cunûn da, Allah ona rahmet etsin, Taʿlîka ʿale’l-Muvaṭṭaʾ adlı eserinde bu salavatın okunmasının tâundan korunmaya vesile olduğunu zikretmiştir.
Merhum Prof. Dr. Şeyh Vehbe ez-Zühaylî (ö. 1436 H./2015 M.), Allah ona rahmet etsin, kendisine, “Peygamber Efendimiz ﷺ’e salavat getirmenin Allah’ın izniyle şifaya vesile olması mümkün müdür?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim. Şeyh Hâşim el-Hatîb bize sağ şakağımıza elimizi koyup huşû içinde bu salavatı 10 defa okumayı öğretti. Allah Teâlâ’nın izniyle şifa gerçekleşir. Bu, defalarca tecrübe edilmiş ve faydası görülmüş bir ameldir. Ben de bunu uyguluyorum ve ilaca ihtiyaç duymuyorum.
Bazı âlimler şöyle demiştir:
Bu salavat, her gün sabah namazından sonra 100 defa, ikindi namazından sonra 100 defa ve akşam namazından önce 100 defa okunmalıdır. Kalp hastalıkları ve daha birçok hastalığın tedavisinde hayret verici tesirlere sahip olduğu belirtilmiştir. Kim bu salavatı 7 defa su üzerine okuyup içerse, şaşırtıcı faydalar görür. Allah Teâlâ’nın izniyle bütün hastalıklar için tecrübe edilmiş bir uygulamadır.
Aşağıda bu salavatın bereketine dair dikkat çekici bir başka hatıra yer almaktadır. 1966 yılında, Allah ona rahmet etsin, Şeyh Süleyman Abdü Rabbihî el-Kalyûbî şöyle anlatmıştır:
Allah’ın takdiriyle ağır bir sinir hastalığına yakalandım. Doktorlara gittim ve bana, “Hayatta kalma ihtimalin sadece %1.” dediler. Bunun üzerine oradan ayrıldım, abdest aldım ve halvetime çekildim. Sürekli Resûlullah ﷺ’e şu lafızlarla salavat getiriyordum: “Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ.” Fecr vakti yaklaşırken Resûlullah ﷺ’in mübarek elinin serinliğini başımın üzerinde hissettim. Bana, “Ey oğlum! ‘wa rūḥi l-arwāḥi wa sirri baqā’iha’ de.” buyurdu. Daha sonra tekrar doktorlara gittim. İyileştiğimi görünce hayretler içinde kaldılar. Doktorlardan biri gayrimüslimdi. Yaşadıklarımı ona anlattığımda şöyle dedi: “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed ﷺ Allah’ın Resûlüdür.”
1. VERSiYON
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا ❁ وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا ❁ وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِيَائِهَا ❁ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ ❁
OKUNUŞU
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
ANLAMI
Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e salât eyle. O, kalplerin ilacı ve devası, bedenlerin afiyeti ve şifası, gözlerin nuru ve aydınlığıdır. Onun âline ve ashâbına da salât ve selâm eyle.
2. VERSiYON
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا ❁ وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا ❁ وَقُوتِ الْأَرْوَاحِ وَغَذَائِهَا ❁ وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِيَائِهَا ❁ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ ❁
OKUNUŞU
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve kûti’l-ervâhi ve gıdâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.
ANLAMI
Allah’ım! Efendimiz Muhammed ﷺ’e salât eyle. O, kalplerin ilacı ve devası, bedenlerin afiyeti ve şifası, ruhların gıdası ve kuvveti, gözlerin nuru ve aydınlığıdır. Onun âline ve ashâbına da salât ve selâm eyle.
3. VERSiYON
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا ❁ وَعَافِيَةِ الْأَبْدَانِ وَشِفَائِهَا ❁ وَنُورِ الْأَبْصَارِ وَضِيَائِهَا ❁ وَرُوحِ الْأَرْوَاحِ وَسِرِّ بَقَائِهَا ❁
Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve rûhi’l-ervâhi ve sirri bekâihâ.
ANLAMI
Allah’ım! Efendimiz Muhammed ﷺ’e salât, selâm ve bereket ihsan eyle. O, kalplerin ilacı ve devası, bedenlerin afiyeti ve şifası, gözlerin nuru ve aydınlığı, ruhların ruhu ve bekâlarının sırrıdır.
HAKKINDA
Tıbbıl Kulubi Duası, diğer adıyla Şifa Salavatı veya Salât-ı Tıbbü’l-Kulûb (Arapça: صلاة طب القلوب; Kalplerin İlacı Duası), ayrıca Salât-ı Tıbbiyye (Arapça: الصلاة الطبية; Tıp Duası) olarak da bilinir. Manevî ve bedenî şifa için okunan en meşhur salavatlardan biridir. Mısırlı büyük âlim Şeyh Ahmed ed-Derdîr (ö. 1204 H./1786 M.) tarafından kaleme alınmıştır. Müslümanlar asırlardır bu salavatı, Allah Teâlâ’nın izniyle manevî ve bedenî hastalıklardan şifa dilemek amacıyla okumaktadır.
Tıbbıl Kulubi Salavatı Fazileti
Bu salavatın her türlü hastalık için 2.000 defa okunması tavsiye edilmiştir. Ayrıca 400 defa okunabileceği de rivayet edilmiştir. Allah Teâlâ’nın izniyle hastalığın şifa bulacağı umulur.
Tıbbıl Kulubi Duası, göz rahatsızlıkları ve göz hastalıklarına şifa vesilesi olarak da bilinmektedir. Bu sebeple Salât Nûrü’l-Ebsâr (Arapça: صلاة نور الأبصار; Görmenin Nuru Duası) adıyla da anılır. Yemen’in Harîda şehrinden salih bir âlim olan Habib Ahmed bin Hasan el-Attas (ö. 1334 H./1916 M.), eserlerinde bu salavat hakkında şunları nakleder:
Görme engelli bir adam efendime, Allah ondan razı olsun, şikâyette bulundu. Efendim onun gözlerine elini sürdü ve kendisine Salât Nûrü’l-Ebsârı [Şifa Salavatı] bolca okumasını emretti. Habib Muhammed bin Zeyn Ba Aboud bana naklettiğine göre o kişi şöyle demiştir: “Gözümdeki rahatsızlığı Habib Salih bin Abdullah el-Attas’a arz ettim. Gözlerime elini sürdü ve bana şöyle dedi: ‘Her gün şu lafızlarla Resûlullah ﷺ’e 300 defa salavat getir: Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve kûti’l-ervâhi ve gıdâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.‘ Sonra şöyle dedi: ‘Görme yetim eski hâline döndü.'”
Fas, Fas şehrinden salih bir Mâlikî âlimi olan Şeyh Mevlây Ahmed bin el-Me’mûn el-Belğîtî (ö. 1348 H./1929 M.), Allah ona rahmet etsin, şöyle demiştir:
Şeyhimiz Seyyid Ebu’l-Abbas Ahmed bin el-Arabî bin Ömer el-Meknâsî bana bu salavatı okuma icazeti verdi. Bana, “Kalp hastalıklarından korunmak için bu salavat 315 defa okunmalıdır.” dedi. Ben de kendisine, “Bundan maksat bedenî kalp hastalığı mı, yoksa mânevî kalp hastalığı mı?” diye sordum. O da, “Her ikisi için de geçerlidir.” diye cevap verdi. Şeyhimiz Ebu Abdullah Cunûn da, Allah ona rahmet etsin, Taʿlîka ʿale’l-Muvaṭṭaʾ adlı eserinde bu salavatın okunmasının tâundan korunmaya vesile olduğunu zikretmiştir.
Merhum Prof. Dr. Şeyh Vehbe ez-Zühaylî (ö. 1436 H./2015 M.), Allah ona rahmet etsin, kendisine, “Peygamber Efendimiz ﷺ’e salavat getirmenin Allah’ın izniyle şifaya vesile olması mümkün müdür?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ, ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim. Şeyh Hâşim el-Hatîb bize sağ şakağımıza elimizi koyup huşû içinde bu salavatı 10 defa okumayı öğretti. Allah Teâlâ’nın izniyle şifa gerçekleşir. Bu, defalarca tecrübe edilmiş ve faydası görülmüş bir ameldir. Ben de bunu uyguluyorum ve ilaca ihtiyaç duymuyorum.
Bazı âlimler şöyle demiştir:
Bu salavat, her gün sabah namazından sonra 100 defa, ikindi namazından sonra 100 defa ve akşam namazından önce 100 defa okunmalıdır. Kalp hastalıkları ve daha birçok hastalığın tedavisinde hayret verici tesirlere sahip olduğu belirtilmiştir. Kim bu salavatı 7 defa su üzerine okuyup içerse, şaşırtıcı faydalar görür. Allah Teâlâ’nın izniyle bütün hastalıklar için tecrübe edilmiş bir uygulamadır.
Aşağıda bu salavatın bereketine dair dikkat çekici bir başka hatıra yer almaktadır. 1966 yılında, Allah ona rahmet etsin, Şeyh Süleyman Abdü Rabbihî el-Kalyûbî şöyle anlatmıştır:
Allah’ın takdiriyle ağır bir sinir hastalığına yakalandım. Doktorlara gittim ve bana, “Hayatta kalma ihtimalin sadece %1.” dediler. Bunun üzerine oradan ayrıldım, abdest aldım ve halvetime çekildim. Sürekli Resûlullah ﷺ’e şu lafızlarla salavat getiriyordum: “Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin, tıbbi’l-kulûbi ve devâihâ, ve âfiyeti’l-ebdâni ve şifâihâ, ve nûri’l-ebsâri ve dıyâihâ.” Fecr vakti yaklaşırken Resûlullah ﷺ’in mübarek elinin serinliğini başımın üzerinde hissettim. Bana, “Ey oğlum! ‘wa rūḥi l-arwāḥi wa sirri baqā’iha’ de.” buyurdu. Daha sonra tekrar doktorlara gittim. İyileştiğimi görünce hayretler içinde kaldılar. Doktorlardan biri gayrimüslimdi. Yaşadıklarımı ona anlattığımda şöyle dedi: “Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed ﷺ Allah’ın Resûlüdür.”
Salavatı Azimiyye
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِنُورِ وَجْهِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ الَّذِي مَلَأَ أَرْكَانَ عَرْشِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ وَقَامَتْ بِهِ عَوَالِمُ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ أَنْ تُصَلِّيَ عَلَى مَوْلَانَا مُحَمَّدٍ ذِي الْقَدْرِ الْعَظِيمِ ❁ وَعَلَى آلِ نَبِيِّ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ بِقَدْرِ عَظَمَةِ ذَاتِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ عَدَدَ مَا فِي عِلْمِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ صَلَاةً دَائِمَةً بِدَوَامِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ تَعْظِيمًا لِحَقِّكَ يَا مَوْلَانَا يَا مُحَمَّدُ يَا ذَا الْخُلُقِ الْعَظِيمِ ❁ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ مِثْلَ ذَلِكَ ❁ وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَهُ كَمَا جَمَعْتَ بَيْنَ الرُّوحِ وَالنَّفْسِ ❁ ظَاهِرًا وَبَاطِنًا ❁ يَقْظَةً وَمَنَامًا ❁ وَاجْعَلْهُ يَا رَبِّ رُوحًا لِذَاتِي مِنْ جَمِيعِ الْوُجُوهِ فِي الدُّنْيَا قَبْلَ الْآخِرَةِ يَا عَظِيمُ ❁لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ عَدَدَ مَا وَسِعَهُ عِلْمُ اللَّهِ ❁
OKUNUŞU
Allâhumme innî es’elüke bi nûri vechi’llâhi’l-Azîm, ellezî mele’e erkâne arşi’llâhi’l-Azîm, ve kâmet bihî avâlimu’llâhi’l-Azîm, en tusalliye alâ Mevlânâ Muhammedin zi’l-kadri’l-Azîm ve alâ âli Nebiyyi’llâhi’l-Azîm, bi-kadri azameti zâti’llâhi’l-Azîm, fî kulli lemhatin ve nefesin adede mâ fî ilmi’llâhi’l-Azîm, salâten dâimeten bi-devâmi’llâhi’l-Azîm, ta’zîmen li-hakkike yâ Mevlânâ yâ Muhammedü yâ ze’l-huluki’l-Azîm. Ve sellim aleyhi ve alâ âlihî misle zâlik. Vecma’ beynî ve beynehû kemâ cema’te beyne’r-rûhi ve’n-nefs, zâhiran ve bâtınen, yakazaten ve menâmen. Vec’alhü yâ Rabbi rûhan li-zâtî min cemîi’l-vücûhi fi’d-dünyâ kable’l-âhireti yâ Azîm. Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllâh. Fî kulli lemhatin ve nefesin adede mâ vesi’ahû ilmu’llâh.
ANLAMI
Allah’ım! Senden, Allah’ın Azîm Zâtının yüzünün nuru hürmetine niyaz ediyorum; o nur ki Allah’ın Azîm Arşı’nın bütün rükünlerini doldurmuş ve Allah’ın Azîm âlemleri onunla ayakta durmuştur. Efendimiz Muhammed’e ﷺ, yüce makam sahibi olana, Allah’ın Azîm Nebîsi’nin Âline, Allah’ın Azîm Zâtının azameti kadar salât eyle. Her bakışta ve her nefeste, Allah’ın Azîm ilminde bulunan her şeyin sayısınca, Allah’ın bekāsı kadar devamlı bir salât ihsan eyle. Ey Efendimiz Muhammed! Ey yüce ahlâk sahibi! Bu salâtı, senin hakkını yüceltmek için ihsan eyle. Ona ve Âline de bunun benzeriyle selâm eyle. Benimle onun arasını, ruh ile nefsi birleştirdiğin gibi birleştir; zâhirde ve bâtında, uyanıklıkta ve uykuda. Ey Rabbim! Onu, dünyada âhiretten önce, her bakımdan benim varlığımın ruhu kıl. Ey Azîm! Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Her bakışta ve her nefeste, Allah’ın ilminin kuşattığı her şeyin sayısınca.
Şeyh Ahmed bin İdris, manevî yolculuğunu Şazeliyye, Nakşibendiyye ve Kadiriyye tarikatlarına mensup birçok mürşidin rehberliğinde tamamladı. Manevî eğitimini tamamlayıp şeyhlerinden icazet aldıktan sonra, Resulullah ﷺ’i uyanık hâlde görmekle şereflendirildi. Bundan sonra kendisine hususi evrad verildi ve kendine mahsus bir manevi yol tesis etti. Kendisine verilen başlıca üç vird şunlardı: bir zikir virdi (İdrisi Tahlili), Resulullah ﷺ’e salavat (Salavatı Azimiyye) ve bir istiğfar duası (İstiğfar-ı Kebir).
Şeyh Ahmed bin İdris şöyle nakleder:
Resulullah ﷺ ile uyanık hâlde görüştüm. Hızır Aleyhisselam da onunla birlikteydi. Resulullah ﷺ, Hızır Aleyhisselam’a Şazeliyye tarikatının evradını bana telkin etmesini emretti; o da bunları bana Resulullah ﷺ’in huzurunda telkin etti. Ardından Resulullah ﷺ, Hızır Aleyhisselam’a şöyle buyurdu: “Ey Hızır! Ona bütün zikirleri, duaları ve istiğfarları içinde toplayan, sevabı daha büyük ve fazileti daha çok olan şeyi ver.” Hızır Aleyhisselam, “Ey Allah’ın Resulü! O nedir?” diye sordu. Resulullah ﷺ buyurdu: “De ki…”
İdrisi Tahlil
Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllâh. Fî kulli lemhatin ve nefesin adede mâ vesi’ahû ilmu’llâh.
Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Her bakışta ve her nefeste, Allah’ın ilminin kuşattığı her şeyin sayısınca.
HAKKINDA
Salavatı Azimiyye (Arapça: الصلاة العظيمية; Azamet Salavatı), Salavatı İdrisiyye (Arapça: الصلاة الإدريسية) olarak da bilinen, büyük veli Şeyh Ahmed bin İdris el-Fasi (v. 1252 H / 1837 M) tarafından nakledilen meşhur bir salavattır. Şeyh Ahmed bin İdris, Şazeliyye yolunun bir kolu olan İdrisiyye tarikatının kurucusudur. Bu salavatı iki defa almıştır: İlki, hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan Resulullah’tan ﷺ, ikincisi ise Hızır Aleyhisselam vasıtasıyla.
Şeyh Salih el-Caferi ve Salavatı Azimiyye
Salavatı Azimiyye, İdrisi Tahlili ve İstiğfar-ı Kebir ile birlikte, Şeyh Salih el-Caferi (v. 1399 H / 1979 M) tarafından kurulan manevi bir yol olan Caferiyye tarikatı mensuplarının her gün okudukları ezkârın bir parçasını oluşturur. Şeyh Salih, Şeyh Ahmed bin İdris’in manevi yolunu takip etmiş, İdrisi evradını ve öğretilerini Şeyh Ahmed bin İdris’in torunu olan Şeyh Muhammed eş-Şerif’ten almıştır.
Bir rüyasında Resulullah ﷺ, Şeyh Salih’e bu evradı okumaları için müridlerine icazet vermesini emretti. Şeyh şöyle anlatmıştır:
Cidde’den Libya’ya deniz yoluyla seyahat ediyordum. Uykumda, kaldığım kamarada oturduğumu gördüm. Bir yatağın üzerinde oturuyordum ve yanımda başka bir yatak vardı. Şeyh Ahmed bin İdris’in Salavatlarından Birinci Salavat’ı okurken, Resulullah ﷺ odaya girdi, diğer yatağa oturdu ve şöyle buyurdu: “İbn İdris’in Salavatı’nı senden dinlemeye geldim.”
Daha sonra Resulullah ﷺ sağ tarafına uzandı. Ben okumaya devam ettikçe mübarek nuru daha da arttı ve bana daha açık bir şekilde görünmeye başladı. Okumaya devam ederken içimden kalkıp kendisini selamlamayı geçirdim. Bunun üzerine ayağa kalktım, mübarek elini öptüm; o da mübarek eliyle yüzümü ve göğsümü meshetti. Ardından eliyle bana oturmamı ve salavatı tamamlamamı işaret etti. Ben de tekrar oturdum, Birinci Salavat’ı tamamladım ve ardından, “Ey Zatı kâmil olan, ey sıfatları güzel olan!” diye başlayan salavatı okuyarak Yedinci Salavat’ın sonuna kadar devam ettim. Daha sonra büyük bir sevinç ve mutluluk içinde, Allah Teâlâ’ya hamd ederek uyandım.
Resulullah ﷺ bana daha önce bütün Salavatlar için genel bir icazet vermişti. Bu, Resulullah ﷺ’e İdrisiyye tarikatımıza ait olanlar dışında başka salavat lafızlarıyla salavat getirdiğimi gördüğüm bir rüya vasıtasıyla gerçekleşmişti. Ancak Şeyh Ahmed bin İdris’in Salavatı Azimiyye’sini okumaya başladığımda, Resulullah ﷺ bana bir kürsü üzerinde oturur hâlde göründü. Ayağa kalktım, mübarek elini öptüm ve şöyle dedim:
“Ey Allah’ın Resulü, Sana bu salavat lafzıyla salavat getireyim mi?”
Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bununla da, bunun dışındakilerle de.” Ardından mübarek başıyla yukarıdan aşağıya, sonra da aşağıdan yukarıya doğru işaret etti.
Bunun üzerine, Resulullah ﷺ bana bu salavat için icazet verdiği gibi, ben de İdrisiyye tarikatından olsun veya olmasın, dünyanın doğusundan batısına kadar bütün kardeşlerime Salavatı Azimiyye için icazet veriyorum. Aynı şekilde, Resulullah ﷺ’in benden dinlediği Birinci Salavat için de onlara icazet veriyorum. Ayrıca, Resulullah ﷺ’in “Bununla da, bunun dışındakilerle de.” buyurarak bana icazet verdiği diğer bütün salavatlar için de onlara icazet veriyorum. Bütün bunlardaki senedim Resulullah ﷺ’e dayanmaktadır.
Büyük bir ümit taşıyorum ki, bu sözlerimi işiten, kalbi ve bedeniyle bu salavatlara yönelen, onları sevgi ve yakin ile düzenli olarak okuyan herkes, Resulullah ﷺ’i rüyada ve uyanık hâlde görmekle şereflendirilecektir. Buna şüpheyle yaklaşanlarla aramızda yalnızca tecrübe vardır. Ey kendini beğenen, yaptığı amellerle övünen, kutsiyetin mahfillerinden gafil olan ve Allah’a ünsiyet vesilelerinden yüz çeviren kimse! Bize gel, sonra yine bize gel! Çünkü her çağda tecelliler, inciler ve cevherler vardır.
Böylece ey mübarek okuyucu! Artık sen de Salavatı Azimiyye, Şeyh Ahmed bin İdris’in diğer Salavatları ve dünyadaki bütün salavat lafızları için icazet sahibi oldun. Senedin ise şöyledir: Büyük Kutup, Efendimiz Şeyh Salih el-Caferi’den, Resulullah ﷺ’e dayanır.
Şeyh şöyle devam etti:
Bu nasihate mutlaka uyun. Çünkü o, altın ve gümüşten daha kıymetlidir. Allah Teâlâ’nın izniyle sizi yarış meydanındaki en süratli süvarilerin bile önüne geçirir ve sizi arzuladığınız şeye, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbine doğmamış olan nimete ulaştırır. Bunun yolu şudur:
Salavatı Azimiyye’yi veya diğer Ahmediyye Salavatlarından herhangi birini okumak istediğinizde, abdestli olun. Kıbleye yönelerek dizleriniz üzerinde oturun ve bakışlarınızı aşağıya indirin. Kalbinizi ve ruhunuzu Resulullah ﷺ’e yöneltin, mübarek Muhammedî suretini kalbinizde canlandırın ve onu gerçekten görüyormuş gibi temaşa edin. Bunu yaptığınızda, sizinle müşahede edilen Zât ﷺ arasındaki perdeler kalkacaktır. O da size, sizin O’na baktığınız gibi bakacak, sizi sevdiğiniz gibi sevecek ve yüce nazarlarından ve nurani ruhundan size ihsan edecektir. Böylece ruhunuz, su verildiğinde titreşen taze bir yeşil dal gibi titreyecektir.
Bu hâl, özellikle tenha bir yerde sabah namazından sonra veya gecenin derin vaktinde okunduğunda daha belirgin olur. Eğer size herhangi bir keşif açılırsa, bunu manevî yolu kendisinden aldığınız şeyhinizden başka hiç kimseye anlatmayın. Eğer size hiçbir şey açılmazsa, manevî olgunluğa erişinceye ve buna layık oluncaya kadar sabredin.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik.” (Kasas, 28:14)
Salavatı Azimiyye’nin Faziletleri
Şeyh Ahmed bin İdris’in önde gelen talebelerinden ve halifelerinden biri olan Şeyh İbrahim er-Raşid, mektuplarından birinde şöyle yazmıştır:
Salavatı Azimiyye’ye gelince, Resulullah ﷺ’e onun fazileti soruldu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “O, Delâilü’l-Hayrât’tan bin kere bin kere bin kere bin kere bin kat daha faziletlidir.” Ardından “bin” kelimesini yirmi defa tekrar etti.
Onun fazileti bundan da büyüktür. Ancak bu ifade, meseleyi anlamamızı kolaylaştırmak için kullanılmıştır. Şu sözün sırrını tefekkür edin: “Her bakışta ve her nefeste, Allah Teâlâ’nın ilminde bulunan her şeyin sayısınca.”
Şeyh İbrahim er-Raşid ayrıca şeyhi Şeyh Ahmed bin İdris’in hayatı ve yüce makamı hakkında bir risale kaleme almıştır. Orada naklettiği rivayetlerden biri şöyledir:
Onun kerametlerinden biri de şudur ki, Allah kendisinden razı olsun, müridlerinden biri Mekke-i Mükerreme’de vefat etmiş ve Cennetü’l-Muallâ’ya defnedilmişti. Defin sırasında, keşif ve basiret sahibi olan ihvanlardan bir zat da oradaydı.
Bu zat, Efendimiz Azrail Aleyhisselam’ın cennetten döşekler ve büyük kandillerle geldiğini gördü. Azrail Aleyhisselam kabri gözün görebildiği kadar genişletti, vefat eden kişi için döşeği hazırladı ve kandilleri kabrin içine yerleştirdi.
Bu manzarayı gören kişi kendi kendine şöyle dedi: “Keşke Allah bana da öldüğüm zaman böyle bir ikramda bulunsa.”
Bunun üzerine Efendimiz Azrail Aleyhisselam ona dönerek şöyle dedi: “Salavatı Azimiyye’nin bereketiyle hepiniz bu ikrama nail olacaksınız.”
Ayrıca şöyle rivayet edilir:
Bir gün Ba Alevî meşayihinden bir zat, bazı arkadaşlarıyla birlikte yolculuk yaparken başka bir kafileyle karşılaştı. Kafilenin durdurulmasını istedi ve yaşlı bir adamın heybesinin açılmasını talep etti. Heybenin içinde birkaç parça elbise ile üzerinde Salavatı Azimiyye yazılı tek bir kâğıt vardı.
Bunun üzerine şöyle dedi: “Demek o güçlü nurun nereden geldiğini merak ediyordum.”
İstiğfar el-Kebir
أَسْتَغْفِرُ اللَّهَ الْعَظِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ ❁ غَفَّارَ الذُّنُوبِ ذا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ ❁ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ مِنْ جَمِيعِ الْمَعَاصِي كُلِّهَا وَالذُّنُوبِ وَالْآثَامِ ❁ وَمِنْ كُلِّ ذَنْبٍ أَذْنَبْتُهُ عَمْدًا وَخَطَئًا ظَاهِرًا وَبَاطِنًا ❁ قَوْلًا وَفِعْلًا ❁ فِي جَمِيعِ حَرَكَاتِي وَسَكَنَاتِي وَخَطَرَاتِي وَأَنْفَاسِي كُلِّهَا دَائِمًا أَبَدًا سَرْمَدًا ❁ مِنَ الذَّنْبِ الَّذِي أَعْلَمُ ❁ وَمِنَ الذَّنْبِ الَّذِي لَا أَعْلَمُ ❁ عَدَدَ مَا أَحَاطَ بِهِ الْعِلْمُ وَأَحْصَاهُ الْكِتَابُ ❁ وَخَطَّهُ الْقَلَمُ ❁ وَعَدَدَ مَا أَوْجَدَتْهُ الْقُدْرَةُ وَخَصَّصَتْهُ الْإِرَادَةُ ❁ وَمِدَادَ كَلِمَاتِ اللَّهِ كَمَا يَنْبَغِي لِجَلَالِ وَجْهِ رَبِّنَا وَجَمَالِهِ وَكَمَالِهِ ❁ وَكَمَا يُحِبُّ رَبُّنَا وَيَرْضَى ❁
Estağfirullâhe’l-Azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüve’l-Hayyü’l-Kayyûm, Gaffâra’z-zünûbi ze’l-celâli ve’l-ikrâm. Ve etûbü ileyhi min cemîi’l-meâsî kullihâ ve’z-zünûbi ve’l-âsâm. Ve min külli zenbin eznebtühû amden ve hataen, zâhiran ve bâtınen, kavlen ve fi’len. Fî cemîi harekâtî ve sekenâtî ve hatarâtî ve enfâsî küllihâ, dâimen ebeden sermeden. Mine’z-zenbi’l-lezî a’lemü ve mine’z-zenbi’l-lezî lâ a’lem. Adede mâ ehâta bihi’l-ilmü ve ahsâhü’l-kitâb, ve hattahü’l-kalem. Ve adede mâ evcedethü’l-kudretü ve hassasathü’l-irâde. Ve midâde kelimâti’llâhi kemâ yenbağî li-celâli vechi Rabbinâ ve cemâlihî ve kemâlihî, ve kemâ yuhibbü Rabbünâ ve yerdâ.
Azîm olan Allah’tan mağfiret diliyorum. O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur; Hayy’dır, Kayyûm’dur; günahları çokça bağışlayandır, celâl ve ikram sahibidir. Bütün isyanlarımdan, günahlarımdan ve hatalarımdan O’na tevbe ediyorum. Kasten veya hata ile işlediğim, açıkta veya gizlide, sözle yahut fiille işlediğim her günahtan; bütün hareketlerimde, sükûnetimde, düşüncelerimde ve nefeslerimin tamamında, daima, ebediyen ve sonsuza dek işlediğim günahlardan tevbe ediyorum. Bildiğim günahlardan da bilmediğim günahlardan da; ilmin kuşattığı, kitabın sayıp kaydettiği ve kalemin yazdığı her şeyin sayısınca; kudretin var ettiği ve iradenin tahsis ettiği her şeyin sayısınca; Allah’ın kelimelerinin mürekkebi kadar, Rabbimizin Zâtının celâline, cemâline ve kemâline lâyık olduğu şekilde ve Rabbimizin sevip razı olacağı biçimde mağfiret diliyor ve O’na tevbe ediyorum.
Bu, Büyük İstiğfar Duası’dır (İstiğfar-ı Kebir). Hızır Aleyhisselam onu okudu; ben de her ikisinin ardından tekrar ettim. Bunun üzerine nura büründürüldüm, Muhammedî Kuvvet (Kuvve-i Muhammediyye) ile desteklendim ve ilahî keşiflere mazhar kılındım. Ardından Resulullah ﷺ bana şöyle buyurdu: “Ey Ahmed! Sana göklerin ve yerin anahtarlarını verdim.” (Yani bu evradı kastetmektedir.) Bundan sonra Resulullah ﷺ bu salavatları bana hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan telkin etti. Ben de onları, Resulullah ﷺ’in bana telkin ettiği gibi müridlere telkin etmeye başladım.
ARAPÇASI
اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِنُورِ وَجْهِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ الَّذِي مَلَأَ أَرْكَانَ عَرْشِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ وَقَامَتْ بِهِ عَوَالِمُ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ أَنْ تُصَلِّيَ عَلَى مَوْلَانَا مُحَمَّدٍ ذِي الْقَدْرِ الْعَظِيمِ ❁ وَعَلَى آلِ نَبِيِّ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ بِقَدْرِ عَظَمَةِ ذَاتِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ عَدَدَ مَا فِي عِلْمِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ صَلَاةً دَائِمَةً بِدَوَامِ اللَّهِ الْعَظِيمِ ❁ تَعْظِيمًا لِحَقِّكَ يَا مَوْلَانَا يَا مُحَمَّدُ يَا ذَا الْخُلُقِ الْعَظِيمِ ❁ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ مِثْلَ ذَلِكَ ❁ وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَهُ كَمَا جَمَعْتَ بَيْنَ الرُّوحِ وَالنَّفْسِ ❁ ظَاهِرًا وَبَاطِنًا ❁ يَقْظَةً وَمَنَامًا ❁ وَاجْعَلْهُ يَا رَبِّ رُوحًا لِذَاتِي مِنْ جَمِيعِ الْوُجُوهِ فِي الدُّنْيَا قَبْلَ الْآخِرَةِ يَا عَظِيمُ ❁لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ عَدَدَ مَا وَسِعَهُ عِلْمُ اللَّهِ ❁
Allâhumme innî es’elüke bi nûri vechi’llâhi’l-Azîm, ellezî mele’e erkâne arşi’llâhi’l-Azîm, ve kâmet bihî avâlimu’llâhi’l-Azîm, en tusalliye alâ Mevlânâ Muhammedin zi’l-kadri’l-Azîm ve alâ âli Nebiyyi’llâhi’l-Azîm, bi-kadri azameti zâti’llâhi’l-Azîm, fî kulli lemhatin ve nefesin adede mâ fî ilmi’llâhi’l-Azîm, salâten dâimeten bi-devâmi’llâhi’l-Azîm, ta’zîmen li-hakkike yâ Mevlânâ yâ Muhammedü yâ ze’l-huluki’l-Azîm. Ve sellim aleyhi ve alâ âlihî misle zâlik. Vecma’ beynî ve beynehû kemâ cema’te beyne’r-rûhi ve’n-nefs, zâhiran ve bâtınen, yakazaten ve menâmen. Vec’alhü yâ Rabbi rûhan li-zâtî min cemîi’l-vücûhi fi’d-dünyâ kable’l-âhireti yâ Azîm. Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllâh. Fî kulli lemhatin ve nefesin adede mâ vesi’ahû ilmu’llâh.
ANLAMI
Allah’ım! Senden, Allah’ın Azîm Zâtının yüzünün nuru hürmetine niyaz ediyorum; o nur ki Allah’ın Azîm Arşı’nın bütün rükünlerini doldurmuş ve Allah’ın Azîm âlemleri onunla ayakta durmuştur. Efendimiz Muhammed’e ﷺ, yüce makam sahibi olana, Allah’ın Azîm Nebîsi’nin Âline, Allah’ın Azîm Zâtının azameti kadar salât eyle. Her bakışta ve her nefeste, Allah’ın Azîm ilminde bulunan her şeyin sayısınca, Allah’ın bekāsı kadar devamlı bir salât ihsan eyle. Ey Efendimiz Muhammed! Ey yüce ahlâk sahibi! Bu salâtı, senin hakkını yüceltmek için ihsan eyle. Ona ve Âline de bunun benzeriyle selâm eyle. Benimle onun arasını, ruh ile nefsi birleştirdiğin gibi birleştir; zâhirde ve bâtında, uyanıklıkta ve uykuda. Ey Rabbim! Onu, dünyada âhiretten önce, her bakımdan benim varlığımın ruhu kıl. Ey Azîm! Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Her bakışta ve her nefeste, Allah’ın ilminin kuşattığı her şeyin sayısınca.
Şeyh Ahmed bin İdris, manevî yolculuğunu Şazeliyye, Nakşibendiyye ve Kadiriyye tarikatlarına mensup birçok mürşidin rehberliğinde tamamladı. Manevî eğitimini tamamlayıp şeyhlerinden icazet aldıktan sonra, Resulullah ﷺ’i uyanık hâlde görmekle şereflendirildi. Bundan sonra kendisine hususi evrad verildi ve kendine mahsus bir manevi yol tesis etti. Kendisine verilen başlıca üç vird şunlardı: bir zikir virdi (İdrisi Tahlili), Resulullah ﷺ’e salavat (Salavatı Azimiyye) ve bir istiğfar duası (İstiğfar-ı Kebir).
Şeyh Ahmed bin İdris şöyle nakleder:
Resulullah ﷺ ile uyanık hâlde görüştüm. Hızır Aleyhisselam da onunla birlikteydi. Resulullah ﷺ, Hızır Aleyhisselam’a Şazeliyye tarikatının evradını bana telkin etmesini emretti; o da bunları bana Resulullah ﷺ’in huzurunda telkin etti. Ardından Resulullah ﷺ, Hızır Aleyhisselam’a şöyle buyurdu: “Ey Hızır! Ona bütün zikirleri, duaları ve istiğfarları içinde toplayan, sevabı daha büyük ve fazileti daha çok olan şeyi ver.” Hızır Aleyhisselam, “Ey Allah’ın Resulü! O nedir?” diye sordu. Resulullah ﷺ buyurdu: “De ki…”
İdrisi Tahlil
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ عَدَدَ مَا وَسِعَهُ عِلْمُ اللَّهِ ❁
Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllâh. Fî kulli lemhatin ve nefesin adede mâ vesi’ahû ilmu’llâh.
Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Her bakışta ve her nefeste, Allah’ın ilminin kuşattığı her şeyin sayısınca.
HAKKINDA
Salavatı Azimiyye (Arapça: الصلاة العظيمية; Azamet Salavatı), Salavatı İdrisiyye (Arapça: الصلاة الإدريسية) olarak da bilinen, büyük veli Şeyh Ahmed bin İdris el-Fasi (v. 1252 H / 1837 M) tarafından nakledilen meşhur bir salavattır. Şeyh Ahmed bin İdris, Şazeliyye yolunun bir kolu olan İdrisiyye tarikatının kurucusudur. Bu salavatı iki defa almıştır: İlki, hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan Resulullah’tan ﷺ, ikincisi ise Hızır Aleyhisselam vasıtasıyla.
Şeyh Salih el-Caferi ve Salavatı Azimiyye
Salavatı Azimiyye, İdrisi Tahlili ve İstiğfar-ı Kebir ile birlikte, Şeyh Salih el-Caferi (v. 1399 H / 1979 M) tarafından kurulan manevi bir yol olan Caferiyye tarikatı mensuplarının her gün okudukları ezkârın bir parçasını oluşturur. Şeyh Salih, Şeyh Ahmed bin İdris’in manevi yolunu takip etmiş, İdrisi evradını ve öğretilerini Şeyh Ahmed bin İdris’in torunu olan Şeyh Muhammed eş-Şerif’ten almıştır.
Bir rüyasında Resulullah ﷺ, Şeyh Salih’e bu evradı okumaları için müridlerine icazet vermesini emretti. Şeyh şöyle anlatmıştır:
Cidde’den Libya’ya deniz yoluyla seyahat ediyordum. Uykumda, kaldığım kamarada oturduğumu gördüm. Bir yatağın üzerinde oturuyordum ve yanımda başka bir yatak vardı. Şeyh Ahmed bin İdris’in Salavatlarından Birinci Salavat’ı okurken, Resulullah ﷺ odaya girdi, diğer yatağa oturdu ve şöyle buyurdu: “İbn İdris’in Salavatı’nı senden dinlemeye geldim.”
Daha sonra Resulullah ﷺ sağ tarafına uzandı. Ben okumaya devam ettikçe mübarek nuru daha da arttı ve bana daha açık bir şekilde görünmeye başladı. Okumaya devam ederken içimden kalkıp kendisini selamlamayı geçirdim. Bunun üzerine ayağa kalktım, mübarek elini öptüm; o da mübarek eliyle yüzümü ve göğsümü meshetti. Ardından eliyle bana oturmamı ve salavatı tamamlamamı işaret etti. Ben de tekrar oturdum, Birinci Salavat’ı tamamladım ve ardından, “Ey Zatı kâmil olan, ey sıfatları güzel olan!” diye başlayan salavatı okuyarak Yedinci Salavat’ın sonuna kadar devam ettim. Daha sonra büyük bir sevinç ve mutluluk içinde, Allah Teâlâ’ya hamd ederek uyandım.
Resulullah ﷺ bana daha önce bütün Salavatlar için genel bir icazet vermişti. Bu, Resulullah ﷺ’e İdrisiyye tarikatımıza ait olanlar dışında başka salavat lafızlarıyla salavat getirdiğimi gördüğüm bir rüya vasıtasıyla gerçekleşmişti. Ancak Şeyh Ahmed bin İdris’in Salavatı Azimiyye’sini okumaya başladığımda, Resulullah ﷺ bana bir kürsü üzerinde oturur hâlde göründü. Ayağa kalktım, mübarek elini öptüm ve şöyle dedim:
“Ey Allah’ın Resulü, Sana bu salavat lafzıyla salavat getireyim mi?”
Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bununla da, bunun dışındakilerle de.” Ardından mübarek başıyla yukarıdan aşağıya, sonra da aşağıdan yukarıya doğru işaret etti.
Bunun üzerine, Resulullah ﷺ bana bu salavat için icazet verdiği gibi, ben de İdrisiyye tarikatından olsun veya olmasın, dünyanın doğusundan batısına kadar bütün kardeşlerime Salavatı Azimiyye için icazet veriyorum. Aynı şekilde, Resulullah ﷺ’in benden dinlediği Birinci Salavat için de onlara icazet veriyorum. Ayrıca, Resulullah ﷺ’in “Bununla da, bunun dışındakilerle de.” buyurarak bana icazet verdiği diğer bütün salavatlar için de onlara icazet veriyorum. Bütün bunlardaki senedim Resulullah ﷺ’e dayanmaktadır.
Büyük bir ümit taşıyorum ki, bu sözlerimi işiten, kalbi ve bedeniyle bu salavatlara yönelen, onları sevgi ve yakin ile düzenli olarak okuyan herkes, Resulullah ﷺ’i rüyada ve uyanık hâlde görmekle şereflendirilecektir. Buna şüpheyle yaklaşanlarla aramızda yalnızca tecrübe vardır. Ey kendini beğenen, yaptığı amellerle övünen, kutsiyetin mahfillerinden gafil olan ve Allah’a ünsiyet vesilelerinden yüz çeviren kimse! Bize gel, sonra yine bize gel! Çünkü her çağda tecelliler, inciler ve cevherler vardır.
Böylece ey mübarek okuyucu! Artık sen de Salavatı Azimiyye, Şeyh Ahmed bin İdris’in diğer Salavatları ve dünyadaki bütün salavat lafızları için icazet sahibi oldun. Senedin ise şöyledir: Büyük Kutup, Efendimiz Şeyh Salih el-Caferi’den, Resulullah ﷺ’e dayanır.
Şeyh şöyle devam etti:
Bu nasihate mutlaka uyun. Çünkü o, altın ve gümüşten daha kıymetlidir. Allah Teâlâ’nın izniyle sizi yarış meydanındaki en süratli süvarilerin bile önüne geçirir ve sizi arzuladığınız şeye, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbine doğmamış olan nimete ulaştırır. Bunun yolu şudur:
Salavatı Azimiyye’yi veya diğer Ahmediyye Salavatlarından herhangi birini okumak istediğinizde, abdestli olun. Kıbleye yönelerek dizleriniz üzerinde oturun ve bakışlarınızı aşağıya indirin. Kalbinizi ve ruhunuzu Resulullah ﷺ’e yöneltin, mübarek Muhammedî suretini kalbinizde canlandırın ve onu gerçekten görüyormuş gibi temaşa edin. Bunu yaptığınızda, sizinle müşahede edilen Zât ﷺ arasındaki perdeler kalkacaktır. O da size, sizin O’na baktığınız gibi bakacak, sizi sevdiğiniz gibi sevecek ve yüce nazarlarından ve nurani ruhundan size ihsan edecektir. Böylece ruhunuz, su verildiğinde titreşen taze bir yeşil dal gibi titreyecektir.
Bu hâl, özellikle tenha bir yerde sabah namazından sonra veya gecenin derin vaktinde okunduğunda daha belirgin olur. Eğer size herhangi bir keşif açılırsa, bunu manevî yolu kendisinden aldığınız şeyhinizden başka hiç kimseye anlatmayın. Eğer size hiçbir şey açılmazsa, manevî olgunluğa erişinceye ve buna layık oluncaya kadar sabredin.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik.” (Kasas, 28:14)
Salavatı Azimiyye’nin Faziletleri
Şeyh Ahmed bin İdris’in önde gelen talebelerinden ve halifelerinden biri olan Şeyh İbrahim er-Raşid, mektuplarından birinde şöyle yazmıştır:
Salavatı Azimiyye’ye gelince, Resulullah ﷺ’e onun fazileti soruldu. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “O, Delâilü’l-Hayrât’tan bin kere bin kere bin kere bin kere bin kat daha faziletlidir.” Ardından “bin” kelimesini yirmi defa tekrar etti.
Onun fazileti bundan da büyüktür. Ancak bu ifade, meseleyi anlamamızı kolaylaştırmak için kullanılmıştır. Şu sözün sırrını tefekkür edin: “Her bakışta ve her nefeste, Allah Teâlâ’nın ilminde bulunan her şeyin sayısınca.”
Şeyh İbrahim er-Raşid ayrıca şeyhi Şeyh Ahmed bin İdris’in hayatı ve yüce makamı hakkında bir risale kaleme almıştır. Orada naklettiği rivayetlerden biri şöyledir:
Onun kerametlerinden biri de şudur ki, Allah kendisinden razı olsun, müridlerinden biri Mekke-i Mükerreme’de vefat etmiş ve Cennetü’l-Muallâ’ya defnedilmişti. Defin sırasında, keşif ve basiret sahibi olan ihvanlardan bir zat da oradaydı.
Bu zat, Efendimiz Azrail Aleyhisselam’ın cennetten döşekler ve büyük kandillerle geldiğini gördü. Azrail Aleyhisselam kabri gözün görebildiği kadar genişletti, vefat eden kişi için döşeği hazırladı ve kandilleri kabrin içine yerleştirdi.
Bu manzarayı gören kişi kendi kendine şöyle dedi: “Keşke Allah bana da öldüğüm zaman böyle bir ikramda bulunsa.”
Bunun üzerine Efendimiz Azrail Aleyhisselam ona dönerek şöyle dedi: “Salavatı Azimiyye’nin bereketiyle hepiniz bu ikrama nail olacaksınız.”
Ayrıca şöyle rivayet edilir:
Bir gün Ba Alevî meşayihinden bir zat, bazı arkadaşlarıyla birlikte yolculuk yaparken başka bir kafileyle karşılaştı. Kafilenin durdurulmasını istedi ve yaşlı bir adamın heybesinin açılmasını talep etti. Heybenin içinde birkaç parça elbise ile üzerinde Salavatı Azimiyye yazılı tek bir kâğıt vardı.
Bunun üzerine şöyle dedi: “Demek o güçlü nurun nereden geldiğini merak ediyordum.”
İstiğfar el-Kebir
أَسْتَغْفِرُ اللَّهَ الْعَظِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيَّ الْقَيُّومَ ❁ غَفَّارَ الذُّنُوبِ ذا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ ❁ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ مِنْ جَمِيعِ الْمَعَاصِي كُلِّهَا وَالذُّنُوبِ وَالْآثَامِ ❁ وَمِنْ كُلِّ ذَنْبٍ أَذْنَبْتُهُ عَمْدًا وَخَطَئًا ظَاهِرًا وَبَاطِنًا ❁ قَوْلًا وَفِعْلًا ❁ فِي جَمِيعِ حَرَكَاتِي وَسَكَنَاتِي وَخَطَرَاتِي وَأَنْفَاسِي كُلِّهَا دَائِمًا أَبَدًا سَرْمَدًا ❁ مِنَ الذَّنْبِ الَّذِي أَعْلَمُ ❁ وَمِنَ الذَّنْبِ الَّذِي لَا أَعْلَمُ ❁ عَدَدَ مَا أَحَاطَ بِهِ الْعِلْمُ وَأَحْصَاهُ الْكِتَابُ ❁ وَخَطَّهُ الْقَلَمُ ❁ وَعَدَدَ مَا أَوْجَدَتْهُ الْقُدْرَةُ وَخَصَّصَتْهُ الْإِرَادَةُ ❁ وَمِدَادَ كَلِمَاتِ اللَّهِ كَمَا يَنْبَغِي لِجَلَالِ وَجْهِ رَبِّنَا وَجَمَالِهِ وَكَمَالِهِ ❁ وَكَمَا يُحِبُّ رَبُّنَا وَيَرْضَى ❁
Azîm olan Allah’tan mağfiret diliyorum. O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur; Hayy’dır, Kayyûm’dur; günahları çokça bağışlayandır, celâl ve ikram sahibidir. Bütün isyanlarımdan, günahlarımdan ve hatalarımdan O’na tevbe ediyorum. Kasten veya hata ile işlediğim, açıkta veya gizlide, sözle yahut fiille işlediğim her günahtan; bütün hareketlerimde, sükûnetimde, düşüncelerimde ve nefeslerimin tamamında, daima, ebediyen ve sonsuza dek işlediğim günahlardan tevbe ediyorum. Bildiğim günahlardan da bilmediğim günahlardan da; ilmin kuşattığı, kitabın sayıp kaydettiği ve kalemin yazdığı her şeyin sayısınca; kudretin var ettiği ve iradenin tahsis ettiği her şeyin sayısınca; Allah’ın kelimelerinin mürekkebi kadar, Rabbimizin Zâtının celâline, cemâline ve kemâline lâyık olduğu şekilde ve Rabbimizin sevip razı olacağı biçimde mağfiret diliyor ve O’na tevbe ediyorum.
Bu, Büyük İstiğfar Duası’dır (İstiğfar-ı Kebir). Hızır Aleyhisselam onu okudu; ben de her ikisinin ardından tekrar ettim. Bunun üzerine nura büründürüldüm, Muhammedî Kuvvet (Kuvve-i Muhammediyye) ile desteklendim ve ilahî keşiflere mazhar kılındım. Ardından Resulullah ﷺ bana şöyle buyurdu: “Ey Ahmed! Sana göklerin ve yerin anahtarlarını verdim.” (Yani bu evradı kastetmektedir.) Bundan sonra Resulullah ﷺ bu salavatları bana hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan telkin etti. Ben de onları, Resulullah ﷺ’in bana telkin ettiği gibi müridlere telkin etmeye başladım.
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

