MUHAMMED
BAYRAK
| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
|
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir. |
| Forum İstatistikleri |
|
» Toplam Üye: 7 » En Son Üye: Fatma » Toplam Konular: 649 » Toplam Yorumlar: 987 Ayrıntılı İstatistikler |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Raşidi Tarikatında Tesbih Adabı Zikir Tesbihi Yapımı
Raşidi Tarikatında Tesbih Adabı - Zikir Tesbihi Yapımı ve Abaküs Tesbih Mantığı
Bu videomuzda, Raşidi Tarikatı'nda zikir tesbihi adabını, dervişin kendi vird tesbihini nasıl hazırlayacağını ve yüksek sayılı zikirlerde kullanılan "Abaküs Tesbih" sisteminin mantığını ve dizilimini tüm detaylarıyla ele alıyoruz.
Videoda Öne Çıkan Başlıklar: • Tesbih Adabı: Sofinin kendi zikir tesbihini yapmasının önemi ve mevsim renklerine göre tesbih seçimi (Yaz, Sonbahar, İlkbahar, Kış ve özel geceler). • Tesbih Dizilimi ve Kadranlar: İmame, müezzinler, ara bellek taneleri ve dualite kadranının adım adım diziliş sırası. • Abaküs Tesbih Nedir? Yüksek sayılı esma ve zikirleri (yüzlük, binlik, on binlik çarklar ile) hatasız saymak için geliştirilmiş hafızalı hesaplama sistemi. • Silsile okumalarında ve büyük virdlerde sayaç kullanımı.
Kanalımıza abone olmayı, videomuzu beğenmeyi ve düşüncelerinizi yorumlarda paylaşmayı unutmayın. İyi seyirler!
20 Anahtar Kelime (Keywords)
Raşidi Tarikatı, tesbih adabı, zikir tesbihi yapımı, abaküs tesbih, vird tesbihi, zikir sayacı, tesbih nasıl dizilir, tesbih dizilimi, mevsim tesbihi, tasavvuf tesbih adabı, hafızalı tesbih, zikirmatik, esma zikri, tesbih imamesi, zikir nasıl çekilir, tasavvuf eğitimi, tesbih yapımı, dualite kadranı, yüksek sayılı zikirler, zikir tesbihi modelleri
Raşit Tunca Hizbül Kifaye'yi Okuyor
Ebu Hasan-ı Şâzeli(k.s) ait olan Hizbül Kifaye'yi Seslendirip video haline getirdigim videom için yotubeye aciklama metni ve birde 20 tane yanyan aralarinda virgül olan keywords yazarmsin lütfen
Kutbü'l-Aktâb Ebu'l Hasan eş-Şâzelî (k.s.) Hazretleri'nin manevi kalkanı ve faziletleri saymakla bitmeyen büyük virdi "Hizbü'l-Kifâye" (Kifayet Duası).
Bu mübarek hizb; her türlü maddi ve manevi sıkıntıdan kurtulmak, düşman şerrinden ve nazardan muhafaza olmak, kalbi sükûnete erdirmek ve Allah Teâlâ’nın lütfuna sığınmak niyetiyle okunur.
Günün her vaktinde dinleyebilir, manevi huzur ve korunma niyetiyle vird edinebilirsiniz.
? Kanalımıza abone olmayı, videomuzu beğenmeyi ve sevdiklerinizle paylaşarak hayra vesile olmayı unutmayın.
#HizbülKifaye #EbulHasanŞazeli #Şazeli #Dua #Zikir #Tasavvuf #ManeviKalkan #Huzur
ANAHTAR KELiMELER
hizbül kifaye, ebul hasan şazeli, hizbül kifaye dinle, şazeli duaları, şazeli hizbleri, ebu hasan şazeli duaları, kifayet duası, hizbul kifaye, koruyucu dualar, şifa ve korunma duaları, tasavvuf duaları, zikir ve dua, manevi kalkan duası, dertlerden kurtulma duası, sıkıntı için dua, ebu hasan şazeli zikirleri, huzur veren dualar, virdler ve hizbler, raşidi tarikatı, şazeli tarikatı
Raşit Tunca Hizbün Nasr'ı Okuyor
HİZBÜN NASR (Yardım ve Zafer Duası) | Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî (k.s.)
Bu videoda, büyük veli ve Şâzeliyye tarikatının kurucusu Ebu'l-Hasan-ı Şâzeli (k.s.) 'ye ait olan, zorluklara karşı zafer, yardım ve gönül ferahlığı için okunan kudretli dua "Hizbün Nasr" ı sizler için seslendirdim ve görselleştirdim .
Allah'ın izniyle, bu mübarek dua; İslam düşmanlarına karşı manevi bir kalkan olarak asırlardır okunagelmiştir . Dua, düşmanın tuzağını bozma, onları perişan etme ve müminlere yardım ve zafer bahşetme niyazlarını içermektedir .
Önemli Uyarı: Bu dua, özel olarak İslam'ın ve Müslümanların düşmanlarına karşı okunmak için tertip edilmiştir. Bir Müslüman'ın aleyhine okunması uygun değildir ve böyle bir durumda fayda değil, zarar vermesi söz konusudur .
Hizbün Nasr'ın Fazileti:
Zorluklara karşı zafer ve yardım için okunur .
Düşmanların şerrinden korunmak için manevi bir kalkandır .
Kalbe ferahlık ve sükunet verir .
Manevi yolculuğunuza katkı sağlaması dileğiyle. Beğenip abone olmayı unutmayın!
#Şazeliyye #HizbünNasr #Dua #İslam #Tasavvuf
Anahtar Kelimeler (Keywords)
Hizbün Nasr, Hizbün Nasr Duası, Ebu Hasan Şazeli, Şazeliyye, Zafer Duası, Yardım Duası, Düşmana Karşı Dua, İslami Dua, Tasavvuf, Evrad-ı Şazeliyye, Arapça Dua, Dini Video, İlahi, Zikir, Manevi Kalkan, Koruma Duası, Kudsî Hizb, Dua Dinle,
İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir
İlim ve bilgi, yalnızca elde bulunan bir şey değildir. Bir bilginin gerçek değeri; anlaşılması, bilinmesi, doğru kullanılması, doğru kişiye aktarılması ve içindeki yeni imkânların keşfedilmesiyle ortaya çıkar.
Bir insan bir şeyin değerini bilmiyorsa, o şeyi elinde bulundursa bile onun gerçek değerinden faydalanamayabilir.
Hatta daha da kötüsü, değerini bilmediği bir şeyi yanlış yorumlayabilir, yanlış kullanabilir ve başkalarına da yanlış aktarabilir.
İşte bu nedenle:
İlmi değerini bilmeyene anlatırsan, ilim yalnızca anlaşılmamış olmaz; yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa zamanla yozlaşabilir.
Cevahirin Kadrini Sarraf Bilir
Atalarımız:
"Cevahirin kadrini sarraf bilir."
demişlerdir.
Çünkü herkes aynı şeye baktığında aynı değeri göremez.
Sarraf altına baktığında onun ayarını, gramını, saflığını, piyasa değerini ve mücevher olarak kullanılmasını görür.
Fakat bir mühendis altına baktığında başka bir özellik görür.
Mühendis altının iletkenliğini, korozyona dayanıklılığını ve teknolojik alanlarda kullanılabilecek özelliklerini görür.
Demek ki aynı altın, farklı bilgi seviyesindeki insanlar için farklı değerler taşıyabilir.
Altın Her Zaman Bugün Bildiğimiz Kadar Değerli miydi?
Burada çok önemli bir nokta vardır:
Bir şeyin bugünkü değerini bilmek, onun bütün değerini bilmek değildir.
Altının elektrik iletkenliği, insanlar bunu keşfetmeden önce de vardı.
İnsanlar altının bu özelliğini bilmiyordu.
Teknoloji henüz o seviyeye ulaşmadığı için altının bu özelliğinden yararlanamıyorlardı.
Sarraf altına baktığında:
"Bu değerli bir madendir; para olur, ticaret yapılır, kolye olur, bilezik olur."
diye bakıyordu.
Fakat bugün mühendis altına baktığında başka özelliklerini de görüyor.
Elektronik ve teknoloji alanlarında kullanılabilecek değerini görüyor.
Yani altının özelliği sonradan oluşmadı; insan onun daha önce bilmediği bir özelliğini keşfetti.
Böylece altının kullanım alanı ve insan açısından taşıdığı değer arttı.
Bu bize çok önemli bir şey öğretir:
Bir şeyin bugün bildiğimiz değerinin, onun taşıdığı bütün değer olduğunu sanmamak gerekir.
Belki yarın onun başka bir özelliği daha keşfedilecektir.
İnkaların Altına Bakışı ve İspanyolların Altına Bakışı
Buna tarihî bir örnek olarak İnkalarla ilgili anlatılanları da düşünebiliriz.
İnkaların altını bildikleri, kullandıkları ve altın eşyalara sahip oldukları bilinmektedir. Fakat onların altına bakışı ile İspanyolların altına bakışı aynı değildi.
Bazı tarihî anlatımlarda, İnkaların altını daha çok süs, eşya ve ihtişam unsuru olarak gördükleri; hatta altın eşyaları ve süsleri günlük hayatlarında kullandıkları anlatılır.
Öyle ki bazı anlatımlarda altının, insanların gözünde bugünkü anlamıyla sadece ekonomik bir servet olarak görülmediğini göstermek için, altın süslerin hayvanlara bile takılabildiğinden söz edilir.
Fakat İspanyollar Amerika'ya geldiklerinde altına çok farklı bir gözle baktılar.
Onlar altını büyük bir ekonomik servet olarak görüyorlardı.
Dolayısıyla aynı maddeye iki farklı toplum, iki farklı değer anlayışıyla bakıyordu.
İspanyollar için altın ele geçirilmesi gereken büyük bir servetti.
Bu altın uğruna İnka devletinin büyük bir yıkıma uğraması ve insanların öldürülmesi, tarihin en acı olaylarından biri olarak karşımıza çıkar.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Altın aynı altındı; fakat ona yüklenen değer ve ondan beklenen fayda farklıydı.
Bir taraf onu süs ve ihtişam olarak görürken, diğer taraf onu büyük bir ekonomik servet olarak görüyordu.
Ata Altını Verirsen Ne Anlar?
Şimdi daha basit bir örnek düşünelim.
Bir ata altın bir lira verseniz, at onun altın olduğunu bilmez.
Altını önüne koyarsınız; at onu yiyecek sanmaz, yemeye çalışmaz, ekonomik değerini de bilmez.
Çünkü değer, o değeri anlayabilecek bir bilinç gerektirir.
Altını bilen insan için altın servettir.
Ata göre ise altın ile sıradan bir metal parçası arasında hiçbir ekonomik fark yoktur.
Bu örnek bize şunu gösterir:
Bir şeyin değerli olması ile o değerin karşıdaki tarafından anlaşılması aynı şey değildir.
Altın Yumurtlayan Tavuk Meselesi
"Altın yumurtlayan tavuğu öldürmek" sözü de tam olarak bunu anlatır.
Bir insanın elinde bir tavuk olduğunu düşünelim.
Bu tavuk her gün bir tane altın yumurta yumurtlamaktadır.
Adam her gün bir altın yumurta almak yerine:
"Bu tavuğun karnında kim bilir kaç tane altın vardır. Ben tavuğu keseyim, karnındaki bütün altınlara bir anda sahip olayım."
diye düşünür.
Tavuğu keser.
Fakat tavuğun karnında düşündüğü gibi altınlar yoktur.
Adam hem tavuğu öldürmüştür hem de her gün bir altın yumurta üreten kaynağı yok etmiştir.
Halbuki tavuk yaşasaydı, her gün bir altın yumurta vermeye devam edecekti.
Buradaki hata, adamın kaynağın gelecekte üreteceği değeri anlayamamasıdır.
O sadece elindeki bugünkü kazancı düşünmüş, sürekli üretilecek değeri görememiştir.
İlimde de buna benzer bir durum olabilir.
Bir ilmin sadece bugün verdiği sonucu görüp, onun ileride ortaya çıkarabileceği yeni bilgileri ve yeni faydaları görememek, altın yumurtlayan tavuğu kesmeye benzer.
Ehline Verilmeyen İlim Zayidir
Bu nedenle:
"Ehline verilmeyen ilim zayidir."
anlayışı çok önemlidir.
Çünkü ilmi taşıyan kişinin onu anlayabilecek kapasitede olması gerekir.
Bir ilim ehil olmayan bir insanın eline geçtiğinde, o kişi onu kendi anlayış seviyesine göre değerlendirebilir.
Anlamadığı yeri kendi düşüncesine göre tamamlar.
Bilmediği kısmı tahmin eder.
Sonra tahminini bilgi zanneder.
Ardından bunu başkasına aktarır.
Böylece:
Hakikat → eksik anlayış → yanlış yorum → yanlış aktarım → yozlaşma
şeklinde bir süreç başlayabilir.
İncileri Domuzların Önüne Atmayın Benzetmesi
İncil'de geçen "incileri domuzların önüne atmayın" şeklindeki benzetme de bu açıdan düşündürücüdür.
Burada mesele incinin fiziksel olarak değerini kaybetmesi değildir.
Mesele, karşısındaki varlığın incinin ne olduğunu ve değerini anlayamamasıdır.
İnciyi bilen kişi onu kıymetli görür.
Bilmeyen ise onu sıradan bir taş gibi görebilir.
İlimde de durum böyledir.
İlimden anlayan kişi bir cümlenin içinde büyük bir hakikat görebilir.
Başka biri aynı cümleyi okuyup hiçbir şey anlamayabilir.
Daha kötüsü, anlamadığı halde onu yanlış yorumlayabilir.
Hz. Ali'ye Nispet Edilen Ölçü
Hz. Ali'ye nispet edilen:
"İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri anlatın."
şeklindeki söz de bu anlayışla birlikte değerlendirilebilir.
Çünkü her insanın anlayış seviyesi aynı değildir.
Bir kimseye anlayamayacağı bir şeyi anlatmak, bazen onu aydınlatmak yerine daha fazla karıştırabilir.
Anlaşılmayan bilgi yanlış anlaşılmaya müsaittir.
Bu yüzden ilim sadece bilmekle değil, kime, ne kadar ve nasıl anlatılacağını bilmekle de ilgilidir.
Balık Suyun İçinde Yaşar Ama Suyu Arar
Bunun başka bir güzel örneği de balık ve sudur.
Balık bütün hayatını suyun içinde geçirir.
Fakat balığa:
"Su nedir?"
diye sorsaydık, belki de suyu tarif etmekte zorlanacaktı.
Çünkü sürekli içinde bulunduğu şeyin değerini ve varlığını fark etmek her zaman kolay değildir.
İnsan da böyledir.
Bazen insanın içinde bulunduğu ortamda bulunan bir bilgi, bir nimet veya bir imkân, o kadar sıradanlaşır ki insan onun gerçek değerini göremez.
Bazen insan, içinde yaşadığı şeyin değerini ancak onu dışarıdan gören bir başkasının göstermesiyle fark eder.
İnsanlardaki Keşfedilmemiş Yetenekler
Aynı durum insanlardaki yetenekler için de geçerlidir.
Bir köyde yaşayan bir genç düşünelim.
Hayvan güdüyor, tarlada çalışıyor ve sıradan bir hayat yaşıyor.
Çevresindeki insanlar onun çok güzel sesini, oyunculuk kabiliyetini, zekâsını veya başka bir yeteneğini fark etmeyebilir.
Sonra bir gün bir yönetmen veya yetenek keşfeden başka bir insan gelir ve onda daha önce kimsenin görmediği bir kabiliyet keşfeder.
O yetenek o gün yaratılmış değildir.
Yetenek zaten vardı.
Fakat daha önce kimse onu keşfetmemişti.
Keşfedildiğinde ise yeteneğin görünürlüğü, kullanımı ve toplum içindeki değerlendirilmesi değişir.
Demek ki bir şeyin değerinin ortaya çıkması ile o değerin var olması her zaman aynı şey değildir.
Altın Çamurun İçinde Altındır; İlimde İse Anlam da Vardır
Altını çamurun içine atsanız, altın yine altındır.
Onu çıkarır, temizler ve tekrar kullanırsınız.
Fakat ilim biraz farklıdır.
Çünkü ilmin yalnızca maddi bir varlığı yoktur.
İlmin anlamı, yorumu, aktarımı ve uygulanması vardır.
Altın yanlış yere konulduğunda fiziksel olarak değerini kaybetmeyebilir.
Ama ilim yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa, bilgiyle birlikte anlam da değişebilir.
Bir insan doğru bir bilgiyi yanlış anlayabilir.
Sonra kendi yanlış anlayışını doğru bilgi gibi başkasına aktarabilir.
Bir sonraki kişi onu daha da farklı yorumlayabilir.
Böylece başlangıçtaki hakikat, aktarım zincirinde değişebilir.
İşte buna ilmin yozlaşması diyebiliriz.
Değer Sadece Bilinmez, Keşfedilir
Sarraf altına bakar ve onun değerli bir maden olduğunu bilir.
Mühendis altına bakar ve onun iletkenliğini görür.
Teknoloji uzmanı başka bir kullanım alanını keşfeder.
Bilim insanı daha önce bilinmeyen başka bir özelliğini ortaya çıkarabilir.
Bunların hepsi aynı altındır.
Fakat herkes onun aynı değerini görmez.
Bu nedenle:
Bir şeyin bugün bildiğimiz değerini bilmek, onun taşıdığı bütün değeri bilmek değildir.
Altının iletkenliği, biz onu keşfetmeden önce de vardı.
İnsanlardaki yetenekler de keşfedilmeden önce vardı.
İlimdeki hakikatler de biz onları anlamadan önce vardı.
Biz onları yaratmıyoruz.
Onları keşfediyoruz.
Sonuç
Bütün bu örneklerin ortak noktası şudur:
Bir şeyin değeri, onu gören kişinin bilgi ve anlayış seviyesine göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir.
Sarraf altının bir değerini bilir.
Mühendis başka bir değerini bilir.
Teknoloji ilerledikçe yeni değerleri keşfedilir.
İnsanların yetenekleri vardır; fakat bazen onları kimse keşfetmez.
İnka altını kullanır; İspanyol onu ekonomik servet olarak görür.
Ata altın verirsen onun değerini bilmez.
Altın yumurtlayan tavuğu kesen kişi ise tavuğun her gün ürettiği değeri göremediği için kaynağı yok eder.
Balık suyun içinde yaşar ama suyun değerini fark etmekte zorlanabilir.
Bütün bunlar bize aynı gerçeği gösterir:
Değer sadece var olan bir şey değildir; anlaşılır, kullanılır, keşfedilir ve geliştirilir.
İlimde ise bu konu daha da önemlidir.
Çünkü ilim yanlış kişiye, yanlış şekilde anlatılırsa yalnızca değerinin anlaşılmaması söz konusu olmaz.
Yanlış anlaşılabilir, yanlış yorumlanabilir, yanlış aktarılabilir ve zamanla yozlaşabilir.
Bu yüzden ilmi değerini bilmeyene anlatırken dikkat etmek gerekir.
Çünkü karşındaki kişi bugün senin anlattığın ilmin değerini görmeyebilir.
Belki de onun göremediği yerde, yarının büyük keşfi vardır.
Altının bugün bildiğimiz değerinden daha fazlasını taşıması gibi, bugün bildiğimiz bir ilmin de henüz keşfedilmemiş başka değerleri olabilir.
Bu nedenle ilmi korumak, sadece onu saklamak değildir.
Onu doğru anlamak, doğru kişiye ulaştırmak, doğru aktarmak ve içindeki henüz keşfedilmemiş değerlerin ortaya çıkmasına imkân vermektir.
Çünkü:
Bugün bildiğimiz ilim, yarın keşfedilecek hakikatlerin yanında belki sadece ilk altın yumurtadır.
Ve altın yumurtlayan tavuğu kesmemek gerekir.
Çokluk ve Kıtlık Değeri Nasıl Değiştirir?
Bir şeyin değerini belirleyen unsurlardan biri de ne kadar bulunduğudur.
Kömür madenini düşünelim.
Yer altında büyük miktarlarda kömür bulunur ve madenlerden tonlarca kömür çıkarılır. Bol bulunan bir maden olduğu için kömürün birim değeri, altın gibi nadir bulunan madenlerle aynı değildir. Tonlarca kömür çıkarılıp satılabilir ve genellikle daha düşük bir birim fiyat üzerinden değerlendirilir.
Altın ise çok daha az bulunan bir madendir. Bu nedenle az miktardaki altına bile yüksek bir değer atfedilir.
Elmas ise daha da nadir bulunan değerli taşlardan biridir. Dünyada bulunma miktarının azlığı, onun değerinin yüksek olmasında önemli bir etkendir.
Burada ortaya çıkan gerçek şudur:
Bir şeyin çokluğu, onun değerini düşürebilir; azlığı ise değerini yükseltebilir.
Elbette yalnızca az bulunmak tek başına değeri belirlemez. Bir şeyin kullanım alanı, özellikleri, insanların ona olan ihtiyacı ve ona verilen ekonomik değer de önemlidir.
Fakat çokluk ile kıtlık arasındaki fark, değer üzerinde doğrudan etkili olabilir.
Tonlarca kömür ile birkaç gram altını yan yana koyduğumuzda, miktar bakımından kömür açıkça daha fazladır.
Fakat değer bakımından birkaç gram altın, tonlarca kömürden çok daha kıymetli olabilir.
Demek ki:
Çok olan her zaman daha değerli değildir; az olan da taşıdığı özellikler ve kıtlığı sebebiyle çok daha yüksek bir değere sahip olabilir.
Bu durum ilim açısından da düşündürücüdür.
Bir bilgi çok fazla insanın elinde bulunabilir ve herkes tarafından tekrar edilebilir. Böyle bir bilgi zamanla sıradanlaşabilir.
Fakat çok az kişinin fark ettiği, anladığı veya keşfettiği bir bilgi, çok daha büyük bir değer taşıyabilir.
Bu nedenle ilimde de yalnızca "ne kadar bilgi var?" diye bakmak yeterli değildir.
Asıl soru şudur:
"Bu bilginin içinde ne kadar cevher var ve bu cevheri kim görebiliyor?"
Tıpkı tonlarca kömürün arasında az miktardaki altının farklı değer taşıması gibi, çok miktarda bilginin arasında bulunan küçük bir hakikat de çok büyük bir değer taşıyabilir.
Çokluk değeri sıradanlaştırabilir; kıtlık ise değeri yükseltebilir.
Bu yüzden bir ilmin veya bilginin değerini yalnızca ne kadar yaygın olduğuna bakarak ölçmek doğru değildir. Bazen herkesin bildiği şey sıradanlaşırken, çok az kişinin fark ettiği bir hakikat geleceğin en değerli bilgisi haline gelebilir.
İLMİN AKTARILMASI VE ZAMANI
İlim yalnızca bir kişinin bir şeyi bilmesi değildir. Bilinen ilmin, anlayabilecek olan insanlara aktarılması ve ondan sonra gelenlerin de bu bilgiyi daha ileriye taşıması gerekir.
Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinde bulunanlara, bulunmayanlara bildirmelerini ve anlatmalarını emretmesi de bu bakımdan çok önemli bir noktaya işaret etmektedir. Yani kişi kendisine ulaşan bilgiyi sadece kendisinde saklamamalı, onu kendisinden sonra gelecek olanlara da aktarmalıdır.
Fakat burada çok önemli bir mesele daha vardır:
Bir bilgiyi aktarmak kadar, o bilgiyi kime ve hangi zamanda aktardığın da önemlidir.
Çünkü bir ilmi, onu anlayabilecek insanlara anlatırsan o ilim gelişir. Anlayamayacak bir insana anlatırsan, aynı bilgi onun açısından hiçbir değer ifade etmeyebilir.
Mesela Fatih Sultan Mehmet'in yaşadığı zamana gidip kendisine Mercedes otomobillerden, cep telefonlarından veya bilgisayarlardan bahsettiğimizi düşünelim.
Fatih Sultan Mehmet bunların isimlerini bilmediği için, yalnızca isimlerini söylememizin onun açısından bir ilmi değeri olmayacaktır. Çünkü o dönemde bu teknolojilerin ne olduğunu, hangi maddelerden meydana geldiğini, nasıl üretildiğini ve hangi sistemlerle çalıştığını açıklayabilecek bir teknoloji altyapısı henüz bulunmamaktadır.
Fakat Fatih Sultan Mehmet'e:
“İleride insanların kendi kendine hareket eden araçlar yapacağını, bunun nasıl yapılabileceğini ve hangi prensiplerle çalışacağını”
anlatabilecek bir bilgi verirsek, mesele değişir.
Çünkü burada artık yalnızca gelecekte ortaya çıkacak bir eşyanın adını söylemek değil, o eşyanın nasıl meydana getirilebileceğine dair bir ilim aktarılmış olur.
Aynı şekilde bilgisayarın veya cep telefonunun adını söylemek tek başına bir ilim değildir. Fakat hesaplama sistemlerinin nasıl çalıştığını, bilgilerin nasıl işlenebileceğini, elektronik devrelerin nasıl kurulabileceğini ve bu sistemlerin nasıl geliştirilebileceğini anlatmak bir ilimdir.
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz:
İlim, yalnızca bilinen şeyin adını söylemek değil, bilinmeyen şeyi anlayabilecek hale getirecek bilgiyi aktarabilmektir.
Bir insanın zamanında çok değerli olan bir bilgisi, başka bir zamanda aynı değeri taşımayabilir. Çünkü ihtiyaçlar, imkânlar ve insanların anlayış seviyeleri değişmektedir.
Bunu maden örneğiyle de açıklayabiliriz.
Bir madenden tonlarca kömür çıkarılabilir. Kömür çok miktarda bulunabilir ve bu nedenle birim değeri düşük olabilir. Altın ise daha az bulunur ve bu nedenle daha yüksek değere sahip olabilir. Elmas ise daha da nadir bulunduğu için çok yüksek bir değer kazanabilir.
Burada çokluk ve azlık, değerin oluşmasında etkili olmaktadır.
İlimde de buna benzer bir durum vardır.
Bir bilgi çok kolay anlaşılabiliyor ve herkes tarafından zaten biliniyorsa, o bilginin yeni bir keşif olarak değeri azalabilir. Fakat daha önce bilinmeyen bir şeyi açıklayan, insanlara yeni bir yol gösteren veya mevcut bilgiyi daha ileriye taşıyan bir ilim daha büyük bir değer kazanabilir.
Ancak ilmin değeri yalnızca bilginin kendisinde değildir.
İlmi anlayacak insan, ilmin aktarılacağı zaman ve o ilmin kullanılabileceği şartlar da önemlidir.
Bir kişiye zamanından çok önce bir bilgi verirseniz, o kişi onu anlayamayabilir. Çünkü o bilgiyi uygulayabileceği araçlara ve altyapıya sahip olmayabilir.
Fakat aynı bilgi, zamanı geldiğinde başka bir insana anlatıldığında çok büyük bir değer kazanabilir.
Bu sebeple ilim yalnızca “bilmek” değildir.
Bilmek, anlatmak, anlayabilecek kişiyi bulmak, doğru zamanda aktarmak ve kendisinden sonra gelen kişinin bu bilgiyi daha ileriye taşımasını sağlamak da ilmin bir parçasıdır.
Veda Hutbesindeki “burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin” anlayışını da bu açıdan değerlendirdiğimizde, bilginin bir kişide kalmaması ve nesilden nesile aktarılması gerektiğini görürüz.
Fakat aktarılan kişi, kendisinden önce gelenin bilgisine yalnızca sahip olmakla yetinmemelidir.
Belki sizden daha iyi anlatan, sizden daha iyi anlayan ve sizin bıraktığınız bilgiyi daha ileriye taşıyan birileri çıkacaktır.
Bu kötü bir şey değildir.
Tam tersine, ilmin gelişmesi budur.
Bir önceki insan bilgiyi bulur, sonraki insan onu anlar, ondan sonraki geliştirir ve daha sonraki nesil belki de o bilgiden bambaşka bir keşfe ulaşır.
Bu nedenle gerçek ilim, “Ben buldum, bundan sonrası yoktur” demek değildir.
Gerçek ilim, “Benim ulaştığım bilgi budur; benden sonra gelenler bunu daha iyi anlayabilir, daha iyi anlatabilir ve daha ileriye taşıyabilir” diyebilmektir.
Çünkü insanın görevi ilmi kendisinde bitirmek değil, kendisine ulaşan ilmi anlayabilecek olana ulaştırmak ve gelecek nesillere bir basamak bırakmaktır.
İlim böylece kişiden kişiye, zamandan zamana ve nesilden nesile ilerler.
Raşit Tunca
Schrems – Avusturya 07 Eylül 2026
Karoglan Hoca
SİLSİLE-İ ÜLÂ: İSİMLERLE MUHAFAZA EDİLEN SOY ZİNCİRİ VE PEYGAMBERLER SİLSİLESİ
Raşidi Tarikatında Silsile-i Ülâ Anlayışı, Keşfî Tezim ve Tespit Metodu
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
أُولَٰئِكَ عَلَىٰ هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ ۖ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Okunuşu:
Ulâike alâ hüden min rabbihim ve ulâike humul-müflihûn.
Türkçe Meali:
“İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
(Bakara Suresi, 2/5)
Giriş
Bu makalede ortaya koyduğum Silsile-i Ülâ anlayışı, benim keşfî bilgilerim, kanaatim ve bu yöndeki düşünce zincirimdir.
Ben bu tezi, Raşidi Tarikatında Silsile-i Ülâ'nın tespit edilmesi ve müntesiplerimin kendi Silsile-i Ülâ'larını araştırıp bulabilmeleri için ortaya koyuyorum.
Benim keşfî bilgim ve kanaatim şudur: İnsanların geçmişten bugüne taşıdıkları isimler, aile soy kütüğünün ve nesep zincirinin muhafaza edilmesinde önemli bir vasıtadır.
Özellikle eski Türk toplumlarındaki isim verme geleneğine baktığımızda, aile büyüklerinin isimlerinin çocuklara ve torunlara verilmesi, geçmişte yaşamış aile fertlerinin isimlerinin nesiller boyunca yaşamasını sağlamıştır.
Dedenin adı toruna verilir.
Büyük dedenin adı yeni nesilde yaşatılır.
Ninenin veya anneannenin adı çocuklara verilir.
Aile içerisinde sevilen ve sayılan büyüklerin isimleri yeni doğan çocuklara verilerek onların isimleri ve hatıraları yaşatılır.
Bu nedenle benim ortaya koyduğum Silsile-i Ülâ metodunda isimler son derece önemlidir.
Benim tezimin temelinde, isimlerin nesilden nesile aktarılması yoluyla geçmişteki aile büyüklerinin ve soy bağlantılarının izlerinin takip edilebileceği düşüncesi bulunmaktadır.
Türklerde İsim Verme Geleneği
Biz Türklerde eskiden çocuklara isim verilmesi bugünkü anlayıştan farklıydı.
Çocuğun ismi çoğu zaman aile büyükleri tarafından verilirdi.
Özellikle dede ve büyüklerin isimlerinin yaşatılması önemliydi.
Çocuk dedeye götürülür, ismini çoğu zaman dede koyardı.
Dedenin kendi ismini torununa vermesi veya ailedeki önemli bir büyüğün isminin yeni doğan çocuğa verilmesi, o ismin sonraki nesillerde de yaşamaya devam etmesini sağlardı.
Dedenin isminin çocuğa veya toruna verilmesi aile açısından önemli bir gelenekti.
Aynı şekilde ailedeki isimlerin yaşatılmaması bazı büyüklerin gönül koymasına, kırılmasına veya küsebilmesine dahi sebep olabilirdi.
Örneğin anne tarafından gelen bir aile büyüğünün isminin toruna verilmemesi, o aile büyüğünün kendisine değer verilmediğini düşünmesine sebep olabilirdi.
Bu nedenle isim vermek yalnızca çocuğa bir isim bulmak değildi.
İsim, aile büyüğünü yaşatmanın ve onun hatırasını gelecek nesle aktarmanın bir yoluydu.
Böylece bir dedenin adı, o kişi vefat ettikten sonra dahi çocuklarında ve torunlarında yaşamaya devam ediyordu.
İsimler bu şekilde nesilden nesile aktarıldığında, geçmişte yaşamış olan aile fertlerinin isimleri yeni nesillerde muhafaza edilmiş oluyordu.
Benim Silsile-i Ülâ anlayışımın temel dayanaklarından biri de bu isim verme geleneğidir.
On Dört Asırlık Zincirin İsimlerle Takibi
Benim bu konudaki keşfî kanaatimde yaklaşık on dört asırlık geçmişe ulaşmak için nesillerin isimlerini geriye doğru takip etmek önemlidir.
Yaklaşık olarak her neslin yüz yıl yaşadığı kabulü üzerinden düşünüldüğünde, on dört asırlık bir zaman dilimi yaklaşık on dört nesle karşılık gelir.
Bu nedenle Peygamber Efendimiz'e dayanan kutlu bir nesep zincirini araştırırken, yaklaşık on dört neslin isimlerinin tespit edilmesi önemli bir başlangıçtır.
Ailelerin yaşam süreleri ve nesiller arasındaki zaman elbette aynı değildir. Buradaki yüz yıllık hesap, benim Silsile-i Ülâ araştırmamda kullandığım yaklaşık hesaplama anlayışıdır.
Benim kanaatimce asıl önemli olan, isimlerin nesilden nesile nasıl aktarıldığını takip ederek mümkün olduğu kadar geriye ulaşmaktır.
Bir ailede isimler muhafaza edilmişse, geçmişteki büyüklerin isimleri yeni nesillerde yaşamaya devam etmiş olabilir.
Böylece isimler, on dört asırlık geçmişin araştırılmasında takip edilebilecek izler hâline gelmektedir.
Soy Kütüğü ve Peygamber Efendimiz'e Bağlanan Nesep
Benim Silsile-i Ülâ anlayışım yalnızca bir isim listesi değildir.
Ben bunu aynı zamanda aile soy kütüğümüzün ve ailemizin Peygamber Efendimiz'e bağlandığına inandığım kutlu nesep kolunun tespit edilmesi olarak görüyorum.
Benim keşfî bilgim, ailelerin nesep zincirlerinin Peygamber Efendimiz'e dayanan kutlu bir soya bağlanan kollarının isimler ve aile bağlantıları üzerinden takip edilebildiği yönündedir.
Bu nedenle aile içerisindeki isimler benim için önemlidir.
Bir isim hangi dededen gelmiştir?
Hangi büyükten alınmıştır?
Hangi nesilde tekrar edilmiştir?
Anne tarafından mı gelmektedir?
Baba tarafından mı gelmektedir?
Bunların tamamı birlikte değerlendirilir.
Hasan ve Hüseyin İsimleri Neden Önemlidir?
Benim Silsile-i Ülâ araştırmamda Hasan ve Hüseyin isimleri ayrıca önem taşımaktadır.
Çünkü benim keşfî kanaatimde bu isimler, Peygamber Efendimiz'in Ehl-i Beyt'ine bağlanan nesep kollarının tespitinde önemli isimlerdir.
Benim keşfî anlayışımda Hasan ismi Hz. Hasan'a bağlanan Şerifler koluyla, Hüseyin ismi ise Hz. Hüseyin'e bağlanan Seyyidler koluyla ilişkilidir.
Bu sebeple bir ailede Hasan veya Hüseyin isimlerinin bulunup bulunmadığına, bu isimlerin hangi aile büyüğünden geldiğine ve kaç nesildir devam ettiğine bakılır.
Bir ailenin içerisinde Hasan veya Hüseyin isminden hiçbir iz yokken, o ailenin kendisini Hasan veya Hüseyin soyundan gelen bir Seyyid veya Şerif olarak göstermesi, benim açımdan araştırılması gereken önemli bir durumdur.
Bir aile gerçekten belirli bir kutlu nesep zincirinden geldiğini söylüyorsa, benim kanaatimce o ailenin kendi isimlerinde de bunun izlerinin bulunması beklenir.
Hasan veya Hüseyin isimleri aile içerisinde nesiller boyunca yaşatılmışsa, bu isim zincirinin nereden geldiği araştırılmalıdır.
Hasan İsmi Üzerinden Silsile
Bir ailenin dedesinin adı Hasan olsun.
Dede, kendi çocuğuna veya torununa Hasan ismini vermiş olsun.
Daha sonraki nesilde de Hasan ismi tekrar yaşatılmış olsun.
Böylece:
Hasan → Hasan → Hasan → Hasan → Hasan
şeklinde bir isim zinciri meydana gelir.
Benim metodumda burada hangi Hasan'ın hangi Hasan'dan geldiği araştırılır.
Babanın adı nedir?
Dedenin adı nedir?
Büyük dedenin adı nedir?
Onun babasının adı nedir?
Bu isimler geriye doğru takip edilir.
İsim zinciri geriye doğru takip edildiğinde, aile içerisinde Hasan isminin nereden geldiği ve hangi nesilden itibaren yaşatıldığı ortaya çıkar.
Benim keşfî kanaatimde bu şekilde takip edilen Hasan zinciri, Hz. Hasan'a bağlanan Şerifler kolunun tespitinde kullanılan yollardan biridir.
Hüseyin İsmi Üzerinden Silsile
Aynı yöntem Hüseyin ismi için de uygulanır.
Bir ailede dede Hüseyin ise, onun çocuğuna veya torununa Hüseyin ismi verilmiş olabilir.
Sonraki nesilde de aynı isim tekrar yaşatılmış olabilir.
Böylece:
Hüseyin → Hüseyin → Hüseyin → Hüseyin → Hüseyin
şeklinde bir zincir oluşur.
Bu isimler geriye doğru takip edilir.
Hangi Hüseyin'in hangi Hüseyin'den geldiği araştırılır.
Aile büyüklerinden bilgi alınır.
Anne tarafı ve baba tarafı birbirinden ayrılır.
Benim keşfî kanaatimde bu şekilde takip edilen Hüseyin zinciri, Hz. Hüseyin'e bağlanan Seyyidler kolunun tespitinde kullanılan yollardan biridir.
Allah'ın Soy ve Silsile İzlerini Muhafaza Etmiş Olabileceği Kanaatim
Benim bu konudaki keşfî kanaatimden biri de şudur:
Allah, bazı soy ve nesep bağlantılarının izlerini insanların isimlerinde, ailelerinde, hafızalarında ve geleneklerinde muhafaza etmiş olabilir.
İnsanlar yüzyıllar boyunca dedelerinin isimlerini çocuklarına vermişlerdir.
Büyük dedelerin isimleri yaşatılmıştır.
Aile büyüklerinin isimleri kaybolmamıştır.
Böylece bir insanın adı, kendisinden yüzlerce yıl sonra yaşayan bir çocukta tekrar ortaya çıkabilmiştir.
Benim kanaatim, bu isimlerin bazı aile ve nesep izlerini muhafaza eden birer işaret olarak karşımıza çıkabileceğidir.
Bu nedenle Silsile-i Ülâ araştırmasında yalnızca yazılı kayıtlara değil, insanların isimlerine, aile hafızasına ve nesilden nesile aktarılan geleneklere de bakıyorum.
Genetik Miras, İman ve Manevî Miras
Benim Silsile-i Ülâ konusunda ortaya koyduğum keşfî bilgiler içerisinde önemli gördüğüm bir başka konu da genetik miras ile manevî miras arasındaki bağlantıdır.
İnsanların anne ve babalarından bazı fiziksel özellikleri, bazı hastalıklara yatkınlıkları ve çeşitli biyolojik özellikleri miras yoluyla alabildikleri bilinmektedir.
Bir ailede bulunan bazı özellikler çocuklarda, torunlarda ve daha sonraki nesillerde tekrar ortaya çıkabilmektedir.
Benim keşfî kanaatim ise maddî miras nesilden nesile aktarılabildiği gibi, insanın manevî ve ahlâkî mirasının da nesiller boyunca devam eden bir tarafının bulunduğudur.
Bir ailede belirli bir dua nesiller boyunca okunuyorsa, o dua yalnızca bir nesilde kalmaz.
Dede okur.
Baba okur.
Çocuk okur.
Torun okur.
Böylece dua nesilden nesile aktarılır.
Benim keşfî kanaatimde, nesiller boyunca devam eden bu duaların yalnızca sözleri değil, o duayla meydana gelen manevî hâl ve hikmet de aile içerisinde devam edebilir.
Aynı şekilde bir ailede Peygamber Efendimiz'in belirli bir sünneti nesiller boyunca yaşatılıyorsa, o sünnet de ailenin manevî mirasının bir parçası hâline gelir.
Bir nesil onu yaşar, sonraki nesil onu görür, daha sonraki nesil onu devam ettirir.
Benim tezime göre güzel ahlâk, dua sevgisi, sünnete bağlılık, merhamet, cömertlik, sabır, doğruluk ve Allah'a yönelme gibi özellikler de aile içerisinde nesiller boyunca devam eden bir miras hâline gelebilir.
Bu nedenle bazı ailelerde belirli güzel ahlâkların nesiller boyunca daha belirgin şekilde ortaya çıktığını düşünüyorum.
Maddî miras ile manevî mirasın birbirinden tamamen ayrı düşünülmemesi gerektiğine inanıyorum.
Kutsal Soy ve Kutsal Kan
Silsile-i Ülâ'ya bağlanmak istememizin sebeplerinden biri de budur.
Benim keşfî bilgime göre insanın kutsal bir soya bağlı olması yalnızca geçmişte yaşamış bir büyüğünün ismini bilmekten ibaret değildir.
Kutsal soy, beraberinde bir manevî miras da taşır.
Ben buna “kutsal kan ve kutsal soy” anlayışı içerisinde bakıyorum.
İnsan nasıl ki ailesinden çeşitli maddî özellikleri miras olarak alabiliyorsa, benim keşfî kanaatimde aileden gelen bazı manevî özelliklerin de insan üzerinde tesiri bulunmaktadır.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz'e ve Ehl-i Beyt'e bağlanan kutlu bir nesep zincirinin araştırılması benim açımdan büyük önem taşımaktadır.
Çünkü insan yalnızca kimlerin torunu olduğunu değil, hangi manevî mirasın içerisinde bulunduğunu da bilmelidir.
İman ve Şüphe Meselesi
Benim keşfî kanaatimde iman meselesinde de bu manevî mirasın önemli bir yeri vardır.
Bir insanın iman etmeye daha kolay yönelmesi, Allah'a karşı sevgisinin güçlü olması, ibadete ve duaya meyletmesi benim açımdan yalnızca dışarıdan aldığı eğitimle açıklanabilecek bir mesele değildir.
İman da insanın manevî mirasının bir parçası olarak nesiller boyunca güçlenebilir.
Bunun karşı tarafında ise şüphe ve imansızlık da nesiller boyunca devam eden bir manevî miras hâline gelebilir.
Benim burada dikkat çektiğim nokta şudur:
Şüphe imanı zayıflatır.
Dinî hayatta şüphenin ne kadar önemli bir mesele olduğunu abdest üzerinden dahi görebiliriz.
Şüphe, abdesti bile etkileyen bir mesele olarak kabul edilirken, iman konusunda şüphenin hiçbir tesiri olmayacağını düşünmek bana göre mümkün değildir.
Bu sebeple benim keşfî kanaatimde iman nesiller boyunca güçlenebildiği gibi, şüphe ve manevî zayıflık da nesiller boyunca devam edebilir.
Kutlu soyda bulunan iman mirasının, o soydan gelen kişinin iman yolculuğunu daha kolay hâle getirebileceğine inanıyorum.
Benim önceki keşfî tespitlerimde, kutlu soya bağlı kişilerde iman etme ihtimalinin yaklaşık %80 oranında artabileceği yönünde bir kanaatim bulunmaktadır.
Bu benim Silsile-i Ülâ, kutsal soy ve manevî miras hakkındaki keşfî tezimdir.
Peygamberlerin Manevî Mirası
Benim bu düşünce zincirim yalnızca Hz. Muhammed Efendimiz'in soyuyla sınırlı değildir.
Peygamberlerin yaşadığı büyük manevî hadiselerin de onların silsilelerinde çeşitli izler bırakabileceğine inanıyorum.
Meselâ Peygamber Efendimiz'in Mi'rac hadisesi, Allah Teâlâ ile olan yakınlığın en büyük manevî hadiselerinden biridir.
Benim keşfî kanaatimde, kutlu nesep zincirinin bir yerinde Mi'rac'ın manevî mirasını taşıyan bir iz bulunabilir.
Ben bunu kendi ifade tarzımla “Mi'rac mirası” olarak değerlendiriyorum.
Aynı şekilde Hz. Musa'nın Allah Teâlâ ile kelâm etmesi de onun peygamberlik hayatındaki büyük manevî özelliklerden biridir.
Benim keşfî kanaatimde peygamberler zincirinde bulunan bazı manevî özellikler, nesiller boyunca farklı şekillerde iz bırakabilir.
Bu sebeple bir yerde Hz. Musa'nın ismiyle karşılaşılması, benim açımdan yalnızca bir isim meselesi değildir.
Orada Allah ile kelâm etme mirasının bir izi de bulunabilir.
Bir başka yerde Peygamber Efendimiz'in silsilesi bulunduğunda ise Mi'rac, Allah'a yakınlık, iman ve manevî yükseliş mirasının izleri bulunabilir.
Benim tezime göre peygamberler silsilesinde yalnızca isimler değil, o peygamberlerden kalan manevî mirasların da izleri takip edilebilir.
Silsile-i Ülâ'nın Peygamberler Kolu
Silsile-i Ülâ araştırması yalnızca Hasan ve Hüseyin isimleriyle sınırlı değildir.
Peygamber isimleri de araştırmanın önemli bir bölümüdür.
Eski toplumlarda çocuklara peygamberlerin isimleri verilmiştir.
Örneğin:
Âdem, Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Davud, Süleyman, İsa
gibi peygamber isimleri nesiller boyunca insanlarda yaşamıştır.
Benim keşfî kanaatimde bu isimlerin de aile ve çevre içerisinde nasıl devam ettiğinin araştırılması gerekir.
Bir peygamber ismi hangi aile büyüğünden gelmiştir?
Kaç nesildir devam etmektedir?
Anne tarafından mı gelmektedir?
Baba tarafından mı gelmektedir?
Yaşanılan çevrede aynı isimden kaç kişi bulunmaktadır?
Bunların hepsi araştırılır.
Benim Silsile-i Ülâ metodumda peygamber isimleri de geçmişe ulaşmak için takip edilen önemli isimlerdir.
RAŞİT TUNCA'NIN SİLSİLE-İ ÜLÂ'YI TESPİT METODU
“Silsile-i Ülâ”yı tespit etmek için ailecek bir yerde toplanılır.
1. Kalem ve kâğıt alınır ve yazılmaya başlanır.
Öncelikle aile içerisindeki isimler tespit edilir.
Evimizin sağ tarafına doğru gidildiğinde, en yakındaki Hasan veya Hüseyin isimli kim varsa tespit edilir.
Hasan ise benim keşfî kanaatimde üst kol, Peygamber Efendimiz'in Şerifler koludur ve birinci isim yazılır.
Hüseyin ise Seyyidler koludur ve birinci isim yazılır.
Sonra sağa veya sola doğru Hüseyin aranır.
En yakın Hüseyin'in sağda mı, solda mı olduğu tespit edilir.
Bunların akrabalık dereceleri araştırılır.
Anne tarafından akrabamız ise anne tarafından o kola bağlılık tespit edilir.
Baba tarafından akrabamız ise baba tarafından o kola bağlılık tespit edilir.
Böylece ilk yön tespit edilmiş olur.
Sonra evimizin arka tarafına doğru gidilir.
İlk peygamber isimli kim varsa tespit edilir.
Hangi peygamber isminin bulunduğu yazılır.
Böylece peygamberler kolunun araştırılması başlatılır.
Anne Tarafı ve Baba Tarafının Ayrılması
İlk önce evimizin sol tarafına doğru, annemiz tarafından akrabamız olan en yakın evden başlanır ve uzağa doğru devam edilir.
Bu başka bir şehre kadar da olabilir.
Şu isimler özellikle aranır:
Hasan, Hüseyin, Fatma, Ali, Osman, Ömer, Ebu Bekir, Ayşe, Hatice, Zeynep
Bunların yanında Ashab-ı Kiram'ın isimlerinden olan başka isimler de olabilir.
Ancak burada aile bağlantıları özellikle dikkate alınır.
Bu kimseler anne tarafından dedemizin babasına kadar akraba olanlardan takip edilir.
Sonra sağ tarafa doğru aynı işlem yapılır.
Bu defa baba tarafından akrabalar yazılır.
Böylece anne ve baba tarafındaki isim zincirleri birbirinden ayrılarak takip edilir.
Peygamber İsimlerinin Çevrede Araştırılması
Sonra evimizin arkasındaki komşularımızdan başlanır.
Arkadan sağdan sola doğru gidip sonra tekrar bize dönecek şekilde bir daire oluşturulur.
Bu daire içerisinde akrabamız olan veya olmayan, fakat tanıdığımız peygamber isimli kimselerin isimleri not edilir.
İlk önce doğrudan arkaya doğru düz bir çizgi gidilir.
İki tane aynı isim olanlar tespit edildiğinde, ilk yakındaki ele alınır.
İkinci aynı isme varıldığında artık sola doğru dönme noktasına geldiğimiz kabul edilir.
Bu yöntem yalnızca yaşadığımız köy veya şehir içerisinde uygulanır.
Peygamber isimlilerde bu şekilde hareket edilir ve dışarı çıkılmaz.
Not edilen isimlerde çift isimliler varsa, en yakın komşumuz olanlar esas alınarak düzenleme yapılır.
İşte bu, bizim Silsile-i Ülâ tespit metodumuzdur.
Müntesiplerime Silsile-i Ülâlarını Araştırmalarını Tavsiye Ediyorum
Ben bu tezi ve tespit metodunu yalnızca kendim için ortaya koymuyorum.
Raşidi Tarikatı'nın müntesiplerine de kendi Silsile-i Ülâ'larını araştırmalarını ve kendi ailelerinin isim zincirlerini tespit etmelerini tavsiye ediyorum.
Her müntesip ailesiyle birlikte bir araya gelmeli, kalem ve kâğıdını almalı ve kendi ailesindeki isimleri nesiller boyunca takip etmelidir.
Dede isimleri, büyük dede isimleri, nine ve anneanne isimleri, Hasan ve Hüseyin isimleri, Sahabe isimleri ve peygamber isimleri araştırılmalıdır.
Anne tarafı ve baba tarafı birbirinden ayrılmalı, akrabalık bağlantıları mümkün olduğu kadar geriye doğru takip edilmelidir.
Yaşanılan çevredeki isimler de benim yukarıda açıkladığım metoda göre değerlendirilmelidir.
Her müntesibimin kendi Silsile-i Ülâ'sını bulmaya çalışmasını, aile geçmişini araştırmasını ve nesilden nesile aktarılan isimleri kayıt altına almasını tavsiye ediyorum.
Çünkü insan kendi geçmişini araştırdığında yalnızca isimleri öğrenmiş olmaz.
Kendi ailesinin maddî ve manevî mirasını da daha iyi tanımış olur.
Silsile-i Ülâ'yı araştırmak, geçmişimizi tanımak ve geçmişten bize ulaşan manevî mirası keşfetmek için yapılan bir çalışmadır.
Karşı Tez Getirmek İsteyenlere
Ben burada kendi keşfî bilgilerimi, kanaatimi, tezimi ve Raşidi Tarikatındaki Silsile-i Ülâ tespit metodunu ortaya koyuyorum.
Bu benim görüşümdür.
Bu benim keşfî bilgimdir.
Bu benim düşünce ve keşif zincirimdir.
Kabul eden kabul eder, kabul etmeyen kabul etmez.
Benim tezime karşı çıkan kişi elbette kendi tezini ortaya koyabilir.
Ancak benim ortaya koyduğum yöntemin ne olduğunu değiştirmeden, karşı görüşünü kendi delilleriyle ortaya koymalıdır.
Ben kendi keşfî bilgilerim doğrultusunda Silsile-i Ülâ'yı bu şekilde açıklıyor ve Raşidi Tarikatında uygulanacak yöntemi bu anlayış üzerine kuruyorum.
Sonuç
Benim Silsile-i Ülâ anlayışımın temelinde şu düşünce bulunmaktadır:
İnsanlar geçmişlerini isimlerinde taşıyabilirler ve aile büyüklerinin isimleri nesiller boyunca yaşatılarak soy zincirinin izleri korunabilir.
Dedenin adı toruna verilir.
Büyük dedenin adı yeni nesilde yaşatılır.
Ninenin veya anneannenin adı çocuklarda yaşatılır.
Aile büyüklerinin isimleri nesiller boyunca tekrar edilir.
Böylece geçmişte yaşayan bir insanın adı, yüzyıllar sonra bile başka bir nesilde yaşamaya devam eder.
Hasan → Hasan → Hasan → Hasan
Hüseyin → Hüseyin → Hüseyin → Hüseyin
şeklindeki isim zincirleri benim için araştırılması gereken önemli zincirlerdir.
Yaklaşık on dört asırlık geçmiş düşünüldüğünde ve nesiller yaklaşık yüz yıllık dönemler üzerinden değerlendirildiğinde, yaklaşık on dört neslin geriye doğru takip edilmesi önemli bir araştırma başlangıcıdır.
Bunun yanında peygamber isimleri, Sahabe isimleri, aile büyüklerinin isimleri, anne ve baba tarafındaki akrabalıklar ve yaşanılan çevredeki isimler de birlikte değerlendirilir.
Benim keşfî kanaatim, ailelerin isimlerini ve soy kütüklerini takip ederek Peygamber Efendimiz'e dayanan kutlu nesep zincirlerinin izlerinin bulunabileceği yönündedir.
Bunun yanında benim tezime göre bu soylarla birlikte yalnızca kan bağı değil, nesilden nesile aktarılan iman, dua, sünnet, güzel ahlâk ve manevî miras da bulunmaktadır.
İnsan kendi Silsile-i Ülâ'sını araştırırken yalnızca kimlerin soyundan geldiğini değil, geçmiş nesillerden kendisine ulaşan maddî ve manevî mirası da araştırmalıdır.
Bu nedenle Silsile-i Ülâ benim için sıradan bir soy ağacı değildir.
Silsile-i Ülâ; aile soy kütüğünün, isimlerin, akrabalıkların, Hasan ve Hüseyin gibi Ehl-i Beyt isimlerinin, Sahabe isimlerinin, peygamber isimlerinin, duaların, sünnetlerin, güzel ahlâkın ve manevî mirasın nesiller boyunca takip edilmesiyle ortaya çıkarılan bir silsile tespit metodudur.
Benim keşfî bilgim, tezim, kanaatim ve düşünce zincirim bu yöndedir.
Raşidi Tarikatı'nın müntesiplerine tavsiyem; kendi aileleriyle bir araya gelerek bu metodu uygulamaları, kendi isim zincirlerini araştırmaları ve kendi Silsile-i Ülâ'larını bulmaya çalışmalarıdır.
RAŞİT TUNCA’NIN SİLSİLE-İ ÜLÂ’YA HEDİYE METODU
Vaktin müsait olduğu bir zamanda, senede bir defa tespit ettiğimiz Silsile-i Ülâ'daki isimlerin her birine ayrı ayrı 3 İhlas 1 Fatiha veya 3 Fatiha 7 İhlas okunarak hediye edilir.
SİLSİLE-İ ÜLÂ'YA BURÇLAR VE YILDIZ HARİTASI PERSPEKTİFİNDEN BİR BAKIŞ
Sevgili müntesiplerim ve bu tezi okuyan kardeşlerim,
Bu tezde ortaya koyduğum Silsile-i Ülâ anlayışını daha da derinleştirmek ve farklı bir perspektiften ele almak istiyorum. Bu, benim keşfî bilgim ve kanaatimdir; tıpkı tezin tamamında olduğu gibi, burada da kendi görüş ve düşünce zincirimi sizlerle paylaşıyorum.
Silsile-i Ülâ'yı araştırırken kullandığımız isim zincirleri ve soy kütüğü çalışması, aslında her bir insanın doğduğu anda sahip olduğu manevî enerji haritasını, yani 'yıldız haritasını' okumaya benzer. Bu hususu, burçlar ve doğum evi metaforu üzerinden açıklamak istiyorum.
1. Doğum Evi ve İlk Yıldız Haritamız
Her birimiz bu dünyaya bir enerji olarak geliriz. İşte bu enerji, bizim özümüzdeki yıldızdır. Tıpkı burçlar haritasında doğum evimizin esas alınması gibi, bizim Silsile-i Ülâ'mızın temeli de doğduğumuz ev değil, doğduktan sonra ilk kez götürüldüğümüz ve ait olduğumuz aile ocağının evidir.
Bir insan hastanede doğabilir, ancak onun 'doğum evi', onu kucaklayan, büyütecek olan ailenin evidir. O eve ilk adımını attığı an, hayatının temel enerji haritası çizilmeye başlanır. İşte bu başlangıç noktası, Silsile-i Ülâ araştırmamızdaki ilk adım gibidir: Hangi ailenin mensubu olduğumuz, o ailenin evine ilk girişimizle şekillenir. Yani doğduğumuz ev hastane değil, hangi ailenin mensubuysak o ailenin doğduktan sonra ilk eve getirildiği ev baz alınır ve yön tayini, doğum kapsamında o evin ana giriş kapısına doğru dönülür ve sağ ve sol buna göre belirlenir.
2. Yıldızlar, Burçlar ve İsimlerin Dili
Her insan bir enerji olarak dünyaya gelir. Bu enerji, o insanın manevî yıldızıdır. Kimimizin yıldızı çok parlak olabilir; bir doktor, hakim, alim veya mahallesinin sevilen "Ahmet Amca"sı olarak tanınır. Bu parlaklık, o kişinin manevî haritasındaki en güçlü burcu temsil eder.
Tıpkı burçlar haritasında gezegenlerin ve yıldızların evlerimize olan mesafeleri ve konumlarının kişiliğimizi ve kaderimizi şekillendirdiğine inanılması gibi, bizim Silsile-i Ülâ anlayışımızda da isimler bu yıldızların dilidir.
Doğduğumuz an, evimizin çevresindeki komşularımız, akrabalarımız, yani "manevî galaksimizdeki" diğer yıldızlar hangi konumdaydı? Hangisi sağımızda, hangisi solumuzda duruyordu? Bu, burç haritasındaki doğum evimizin etrafındaki gezegenlerin konumları gibidir. Ve bu konumlar, bize has özellikleri, yani "burç özelliklerimizi" ortaya çıkarır. İşte bu burçlar, haritamızdaki doğum evi yıldız haritamızın şeklini belirler. Yani evimizin etrafındaki komşularımız aslında o haritada yer almakta ve doğduğumuzda hangi yıldız hangi tarafımızda duruyordu, o tespit edilmiş olur. Ve böyle genel özellikler, burç özellikleri ortaya çıkmış olur.
3. İsimlerle Örülü Genetik ve Manevî Harita
İşte bu noktada Hasan yıldızı, Hüseyin yıldızı, Musa yıldızı, İsa yıldızı gibi kavramlar devreye girer. Bu isimler, sadece birer kimlik değil, aynı zamanda belirli bir genetik ve manevî ortaklığın, belirli "burç özelliklerinin" taşıyıcılarıdır.
Bir ailede Hasan isminin nesiller boyu yaşatılması, o ailenin yıldız haritasında Hz. Hasan'a bağlanan Şerifler kolunun, yani "Hasan burcunun" ne kadar baskın olduğunu gösterir. Aynı şekilde Hüseyin isminin yaşatılması, o ailede "Hüseyin burcunun" etkisini ve o kola aidiyeti işaret eder.
Benim metodumda, Silsile-i Ülâ'yı tespit ederken sağa ve sola bakmamız, doğduğumuz evin etrafındaki bu "yıldızların" konumlarını belirlemek içindir. Bu, tıpkı doğum haritasında doğu ve batı ufkunun belirlenmesi gibidir. Sağımızdaki Hasan veya Hüseyin, solumuzdaki peygamber isimleri, arkamızdaki sahabe isimleri... Hepsi, bizim doğum anımızdaki evrensel manevî konfigürasyonu, yani Silsile-i Ülâ haritamızı oluşturur.
4. Hayat Yolculuğu ve Yeni Yıldız Haritaları
Ancak hayat durağan değildir. Tıpkı burçlar haritasında ilerleme (progresyon) hesapları olduğu gibi, biz de doğduğumuz evden başka bir eve, başka bir köye, başka bir şehre veya ülkeye gidebiliriz. İşte bu, yeni bir yıldız haritasına, yeni bir Silsile-i Ülâ yorumuna ihtiyaç duyduğumuz noktadır.
Bir insan hayatının son döneminde farklı bir coğrafyada, farklı bir evde yaşamını sürdürüyorsa, o yeni evin ve çevresinin isimleri de onun manevî haritasının son halini belirler. Nasıl ki bir burç yorumunda yaşanılan şehir ve ev önemliyse, Silsile-i Ülâ araştırmasında da kişinin son durağındaki isimler ve bağlantılar, onun yolculuğunun tamamlayıcı halkalarıdır.
Dolayısıyla, Silsile-i Ülâ araştırması, bir insanın doğduğu andan itibaren etrafındaki "manevî yıldızları" ve bu yıldızların hayatı boyunca nasıl değiştiğini, nasıl yeni burçlar ve haritalar oluşturduğunu incelemektir.
YILDIZ DOĞUM HARİTASI ANLAYIŞI
Bu harita sistemi yalnızca burçlarla değil, insanın dünyaya geldiği doğum evi ve o evin çevresindeki yıldızların konumlarıyla da ilgilidir.
Burada “doğum evi” derken, kişinin doğduğu hastane veya doğum yapılan bina kastedilmemektedir. İnsan hastanede doğmuş olsa bile, esas alınacak yer, doğumdan sonra ailesi tarafından götürüldüğü ve aile olarak yaşadığı ilk evdir. Yani kişinin dünyaya geldikten sonra mensup olduğu ailenin yaşadığı ilk yuva, bu haritanın başlangıç noktası kabul edilir.
Bu başlangıç noktasında evin giriş kapısı ve evin yönü esas alınarak sağ ve sol taraflar belirlenir. Böylece insanın doğduğu dönemde, doğum evinin çevresinde bulunan yıldızların hangi yönde ve hangi tarafta bulunduğu tespit edilmeye çalışılır.
Bu anlayışta insan, dünyaya yalnızca fizikî bir beden olarak değil, aynı zamanda bir enerji olarak gelir. İşte bu enerji, kişinin “yıldızı” olarak düşünülebilir.
Ancak burada “yıldız” kelimesini yalnızca gökyüzündeki bir yıldız olarak düşünmemek gerekir. Bir insan da toplum içerisinde bir “yıldız” olabilir.
Mesela çok tanınmış bir doktor, hâkim, âlim, fakih, bakan veya başka bir alanda öne çıkmış bir kişi bir “yıldız” olabilir. Hatta toplum tarafından çok meşhur olmayan, fakat kendi mahallesinde herkes tarafından tanınan “Ahmet Amca” dahi kendi çevresinde bir yıldız konumunda bulunabilir.
Dolayısıyla bu sistemde insanların oluşturduğu sosyal çevre de bir bakıma insanın yıldız haritasının çevresinde yer alan yıldızlar gibi değerlendirilmektedir.
Doğum anında kişinin doğum evinin çevresinde hangi insanların, hangi ailelerin, hangi toplumsal unsurların ve hangi “yıldızların” bulunduğu tespit edildiğinde, bunların insan üzerindeki ortak özelliklerinin araştırılması mümkün olabilir.
Bu araştırma sonucunda belirli insanların veya insan topluluklarının ortak özelliklerinden hareketle burç özellikleri ortaya çıkarılabilir.
Örneğin Hasan yıldızı, Hüseyin yıldızı, Musa yıldızı veya İsa yıldızı gibi ifadeler, yalnızca belirli bir kişiyi değil, o isim veya şahsiyet etrafında ortaya çıkan ve ortaklaşan özellikleri araştırmak bakımından birer örnek teşkil edebilir.
Buradaki amaç, insanların ortak özelliklerini gözlemleyerek, bunların hangi yıldız veya yıldız gruplarıyla ilişkilendirilebileceğini araştırmaktır. Bir yıldızın veya bir yıldız grubunun temsil ettiği düşünülen özellikler, farklı insanlar üzerinde tekrar tekrar gözlemlendiğinde, zaman içerisinde bu özellikler arasında ortak noktalar bulunabilir.
Benim burada ortaya koyduğum düşünce, önceden belirlenmiş burç özelliklerini insana zorla uygulamak değil; insanları ve onların hayatlarını gözlemleyerek ortak özelliklerden hareketle bir yıldız haritası oluşturmaktır.
Yani yöntem, insandan yıldız özelliğine doğru giden bir araştırma yöntemidir. Önce insanlar, aileler, çevreler ve şahsiyetler incelenir; daha sonra bunlarda tekrar eden ortak özellikler tespit edilir. Bu ortak özelliklerin hangi yıldızlarla veya hangi yıldız gruplarıyla bağlantılı olabileceği araştırılır.
Bu bakımdan benim çalışmamı klasik anlamdaki “burç yorumu” şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Benim ortaya koyduğum sistem, doğum yeri, doğum evi, evin yönü, çevrede bulunan insanlar ve yıldızlar ile insan karakteri arasındaki mümkün ilişkileri araştırmaya yönelik bir keşif ve gözlem metodudur.
Burada özellikle vurgulamak istediğim husus şudur:
BU ÇALIŞMA BENİM KENDİ ARAŞTIRMALARIM VE GÖZLEMLERİM SONUCUNDA ORTAYA KOYDUĞUM BİR GÖRÜŞTÜR.
Dolayısıyla okuyucunun benim söylediğim her şeyi olduğu gibi kabul etmesini istemiyorum. Bilakis, bu yöntemi bir başlangıç noktası olarak ele alıp, kendi çevresindeki insanları, aileleri, şahsiyetleri ve doğum evlerini araştırmasını; kendi gözlemlerini yapmasını ve elde ettiği sonuçları karşılaştırmasını tavsiye ediyorum.
Çünkü bir ilmin veya keşfin gelişebilmesi için yalnızca bir kişinin gözlemi yeterli olmayabilir. Farklı insanların farklı bölgelerde, farklı aileler üzerinde ve farklı doğum tarihleri üzerinden yapacakları araştırmalar, bu düşüncenin doğrulanmasına, geliştirilmesine veya eksiklerinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olabilir.
Bu sebeple Yıldız Doğum Haritası olarak adlandırdığım bu sistemin, benim açımdan tamamlanmış ve son noktası konulmuş bir çalışma olarak değil, araştırılmaya ve geliştirilmeye açık bir keşif metodu olarak değerlendirilmesini uygun görüyorum.
Benim kanaatime göre insan ile içinde bulunduğu çevre arasında göz ardı edilemeyecek birtakım ilişkiler bulunmaktadır. İnsan doğduğu anda yalnızca gökyüzündeki yıldızlarla değil, aynı zamanda ailesiyle, eviyle, mahallesiyle, çevresindeki insanlarla ve içinde bulunduğu sosyal yapı ile de bir ilişki içerisinde dünyaya gelmektedir.
İşte bu sebeple insanın yıldız haritasının yalnızca gökyüzüne bakılarak değil, insanın dünyaya geldiği yuva ve o yuvanın çevresi de dikkate alınarak araştırılması gerektiğini düşünüyorum.
Bu çalışma ile ulaşmak istediğim asıl nokta, insanı yalnızca bir doğum tarihi ve burçtan ibaret görmek yerine, insanın doğduğu ortamı, ailesini, çevresini ve çevresindeki yıldızları birlikte değerlendiren daha geniş bir harita anlayışı ortaya koymaktır.
BENİM KEŞFİM VE GÖRÜŞÜM BUDUR.
Bu yolu takip edecek müteşebbislerin de kendi gözlemlerini yaparak, kendi çevrelerinde bulunan insanların ortak özelliklerini araştırmalarını ve elde ettikleri sonuçlardan hareketle bu sistemi daha da geliştirmelerini tavsiye ediyorum.
Çünkü belki de insanın yıldızını anlamanın yolu, yalnızca gökyüzündeki yıldızlara bakmaktan değil, insanın dünyaya gözlerini açtığı yuvaya ve o yuvanın etrafındaki insanlara bakmaktan da geçmektedir.
Sonuç Olarak
Benim keşfî bilgime göre, Silsile-i Ülâ sadece geçmişteki bir soy ağacı değil, aynı zamanda bir insanın doğumundan ölümüne kadar süren manevî yolculuğunun yıldız haritasıdır. İsimler, bu haritanın en temel ve en anlamlı sembolleridir. Doğum evimizle başlayıp, hayat yolculuğumuzda yeni evlerle devam eden bu harita, bizim kâinat içindeki manevî konumumuzu ve bağlantılarımızı gösterir.
Bu, benim bu konudaki keşfî tezim, kanaatim ve düşünce zincirimdir. Sizleri de kendi hayatınızın bu manevî yıldız haritasını, yani Silsile-i Ülâ'nızı keşfetmeye davet ediyorum.
Raşit Tunca
7 Eylül 2026
Schrems, Avusturya
Etiketler:
Raşidi Tarikatı, Silsile-i Ülâ, Silsileyi Ülâ Nedir, Silsile-i Ülâ Tezi, Silsile-i Ülâ Tespit Metodu, Soy Araştırması, Soy Kütüğü, Soy Ağacı, Türklerde İsim Verme Geleneği, Dede İsmi, Nine İsmi, Anneanne İsmi, Hasan İsmi, Hüseyin İsmi, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Ehl-i Beyt, Seyyidler, Şerifler, Sahabe İsimleri, Peygamber İsimleri, Peygamberler Silsilesi, Aile Silsilesi, Manevî Silsile, Silsile Araştırması, Nesep Araştırması, Genetik Miras, Manevî Miras, İman Mirası, Ahlâkî Miras, Dua ve Sünnet, Kutsal Soy, Kutsal Kan, Raşit Tunca
HEM SEYYİD HEM ŞERİF OLANLAR: NECÎBÜ’T-TARAFEYN
İslam tarihinde ve kültüründe Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mübarek soyundan gelen kişilere hürmet göstermek, imanın ve vefanın bir gereği kabul edilmiştir. Peygamber Efendimizin temiz soyu, kızı Hz. Fatıma ve damadı Hz. Ali vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmıştır. Bu kutsal sülale içerisinde hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’in soyundan gelen özel bir zümre vardır ki, İslam literatüründe onlara çok seçkin unvanlarla hitap edilir. İşte üç bölümde bu şerefli soyun tanımı, hitap şekilleri ve dualardaki yeri:
1. BÖLÜM: Hem Seyyid Hem Şerif Ne Demektir?
Bilindiği üzere İslam geleneğinde Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere Şerif, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise Seyyid unvanı verilir. Eğer bir kimsenin hem anne hem de baba tarafı Peygamber Efendimizin bu iki torununa birden dayanıyorsa, yani soyunda hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin varsa, bu kişilere Seyyid-i Şerif denir.
Tarihsel ve edebi metinlerde bu çifte asalet mirasını taşıyan kişileri ifade etmek için Necîbü’t-tarafeyn tabiri kullanılır. Bu kelime, "iki tarafı da asil, anne ve baba tarafından soyu tertemiz olan" anlamına gelmektedir. Osmanlı arşivlerinde ve dini metinlerde ise bu mübarek ailelerden Hânedan-ı Müşerref (şereflendirilmiş, onurlandırılmış hane) veya Sülale-i Tahire (temiz soy) olarak bahsedilir.
2. BÖLÜM: Bu Soydan Gelenlere Nasıl Hitap Edilir?
Halk arasında veya resmi yazışmalarda bu çifte şerefe sahip olan kişilere saygı ve tazim amacıyla belirli unvanlarla seslenilir. Doğrudan yüzlerine hitap ederken ya da onlardan bahsederken şu kelimeler tercih edilir:
- Seyyidinâ ve Eşrâfinâ: "Efendimiz ve en şereflilerimiz" anlamına gelen bu kalıp, hem Seyyidlik hem de Şeriflik makamını aynı anda selamlayan en edebi ve en doğru hitap şeklidir.
- Seyyidim / Efendim: Günlük dilde hem sevgi hem saygı içeren, en yaygın hitap kelimesidir.
- Şerif Efendi / Şerif Bey: Soyun Şeriflik boyutunu öne çıkaran saygın bir sesleniştir.
"Müşerref" kelimesi ise bir hitap sözü değil, o kimselerin "şerefli bir soydan geldiğini" belirtmek için kullanılan bir sıfattır. Bir kimsenin yüzüne "Müşerref" diye hitap edilmez, ancak arkasından "Müşerref bir sülaleye mensuptur" şeklinde hürmetle anılır.
3. BÖLÜM: Dualarda ve Salavatlarda Kullanımı
Bu asil soyu ve Peygamber Efendimizi bir arada anan, klasik İslami metinlerde ve dualarda sıkça karşılaşılan en meşhur salavat kalıbı şu şekildedir:
Okunuşu: "Allāhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ ve mevlânâ ve eşrâfinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn."
Anlamı: "Allah'ım! Efendimiz, mevlamız ve en şereflimiz olan Muhammed’e, O'nun bütün aline (soylu ailesine) ve ashabına salat eyle, selam eyle ve onları mübarek kıl."
Eğer bu soyun yaşayan temsilcilerine veya toplu halde Ehl-i Beyt'e hitaben bir dua ya da övgü cümlesi kurulacaksa doğrudan şu nida kullanılır:
Okunuşu: "Yâ Seyyidinâ ve yâ Eşrâfenâ..."
Anlamı: "Ey Efendilerimiz ve ey Şeriflerimiz (En Şereflilerimiz)..."
Bu hitaplar, asırlar boyunca İslam ümmetinin Peygamber emanetine gösterdiği derin muhabbetin ve sadakatin en güzel nişanesidir.
Hasan Hüseyin İsminin Kültürel Anlamı
Halkımız, Seyyid ve Şerif olan bu iki kutlu soyu birbirinden ayırmamak ve her iki imama olan sevgisini tek bir isimde birleştirmek için çocuklarına Hasanhüseyin adını koymuştur. Bu tercih sadece bir isim değil; Ehl-i Beyt'e olan bağlılığın, birlik ve beraberliğin bir sembolüdür.
Raşit Tunca
Schrems, 07.09.2026
Peygamberimizin "Beni Nefsimin Eline Bırakma" Meselesi ve imamlar Meselesi
Selamünaleyküm
Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuşlar ki
"Ey Rabbim, beni göz açıp kapayasaya kadar, nefsimin eline bırakma, ve beni en yakın akrabama bile muhtaç etme"
(Ebu Dâvûd , "Edeb",110)
Taife Akrabalarının yanına gidip de, taşlandığı vakit, rencide edildiği vakit, oradan dönerken Bu duayı yapmış.
Şimdi Peygamberimizin burada bahsettiği "nefsimin eline bırakma dediği" yerdeki nefis hangi nefis? Nefsin katmanları var, nefis bir çeşit nefis değil ki, tasavvuf ehli Bunu bilir ki, Kur'an'da da ayetlerle sabittir, Yusuf Aleyhisselam'ın söylediği sözdeki nefsi emmare
kötülüğü emreden bir nefis vardır, ondan daha aşağısı kötülükten zevk alan nefis emmara bir sui
وَمَآ أُبَرِّئُ نَفْسِىٓ ۚ إِنَّ ٱلنَّفْسَ لَأَمَّارَةٌۢ بِٱلسُّوٓءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّىٓ ۚ إِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm
“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi (Yusuf).
(Yûsuf Suresi 53)
Ondan bir yukarısı, emmare nefisten bir Yukarısı, "levvame nefistir" ki hata yaptığını bilen nefistir ve Hatasından dolayı pişman olur şöyle şöyle yaptım da şöyle şöyle oldu Keşke yapmasaydım da olmasaydı diyebilen nefis
فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورٍ ۚ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۖ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ
Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev´âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn
Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn
Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.
(Hz Adem ile Havva) Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”
(Araf Suresi 22-23. Ayet)
فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُۥ فَغَوَىٰ
ثُمَّ ٱجْتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَىٰ
Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.
Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.
Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.
Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.
(Tâhâ Suresi 121-122. Ayet)
Ondan bir üstteki nefis "nefsi mülhime" dir ki, meleklerin tiyo verdiği nefis, yani daha doğrusu, ilk Melek grubu, vicdanının sesini duyan nefis.
Bu konuya delilimiz de Peygamberimize bedevinin bir tanesi gelir, yani çölde yaşayan, Deve güden, ve şehire az inen, bizim Yörük dediğimiz, çölün yörükleri olan, Bedevi birisi gelir ve Peygamberimize der ki :
"Ya Muhammed, sen peygamber'mişsin, ben kabul ettim, Bana dinden öyle bir şey öğret ki, ben onunla, çölde develerimle olduğum zaman, ibadetimi yapabileyim, ama ben buraya her zaman gelip gidemem, Bana özel bir şey ver ki, ben onunla ibadettiğim zaman, buraya herzaman gelip gitmeme gerek kalmasın" babında, minvalinde bir dua ve istek yapar.
Peygamberimiz de ona cevaben der ki:
"Bir şey yapacağın zaman, vicdanına bak, kalbine bak, eğer kalbin veya vicdanın onu doğruluyorsa, onu yap, Eğer vicdanın ve kalbin o na yanlış diyorsa, o nu yapma, o'ndan sakın" demiş.
Yani bedevinin dini Diyaneti Hepsi bu hadis.
O Bedevi ve Bedevi gibileri, cennete kavuşturacak güzel amel, işte tek bir amel, yani nefsi mülhime dir diyor, yani ilham alan nefis, kimden Vicdan meleğinden.
Yine Peygamberimiz buyurmuşlar :
"Allah'tan korkmuyorsan, kullardan da Utanmıyorsan, dilediğini yap" demiş
yani vicdan polisin çalışmıyorsa, İstediğini yap o zaman, yani bu sana İstediğini yapmaya Cevaz değil, bilhass,a öyle yaparsan, kendi cehennemini hazırlarsın, demektir bu.
O ndan da bir üst nefis "nefsi mutmainne" dir ki, yani artık tatmin olmuş, Doymuş nefis.
Kur'an'da Ayet vardır Kalpler ancak Zikir ile doyar
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb
Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olanlardır. Haberiniz olsun; kalbleri yalnızca Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olur.
Tatmin olmak : Doymak manasında, Kalpelrin gıdası zikirdir minvalinde yani..
Mide ancak yemek içmekle doyar, böbrek su içmekle doyar, beyin şeker ile doyar, saçlar yağ ile doyar, ferç uzuvları sex yapmak ile doyar, gözler güzele bakmak ile doyar, ama kalp Zikir ile doyarmış.
Öyle olunca belli süre zikir fikir ile meşgul olduğun zaman, işte nefsi mülhime'den sonraki makam olan, mutmain ve makamına yükselirsin, artık bir üst meleğin Sesini duymaya başlarsın, Yani Allah'ın oldurduğu şeylerden şüphe etmezsin, kalbin mutmaindir yani,
olan olaylara pozitif gözle bakaraktan dersin ki :
"Vardır bir hikmeti, ben bilmiyorum şimdi ama, Öyle olduysa, vardır bir hikmeti"
meselesine gelmiş oluruz.
Allah yanlış yapmaz, Allah hata yapmaz, Kader, yani kadere inanmak, burada başlar, gerçek olaraktan kadere inanmak burada başlar, Yani takdirin Allah'ın olduğuna inanmak, burada başlar, mutmain de nefisten sonra, neydi imanın altı şartından birisi "Hayri ve şerrihi minallahi Teala" yani hayrın da şerrin de Allah'tan olduğuna iman etmek, ancak mutmain nefis olduktan sonra başlar, ve artık o zaman üst Melek grubu, atomların Sesini duymaya başlarsın, yani sana Bu sefer işaretler, sadece ilham, ses ile olmaz, görüntülü, ses, video, insan, hayvan, kuş, kurt, toprak, taş,.. her şey Sana işaret ve tiyo verebilir, yani Sen onların sözünü tuttukça, onlar sana ilham etmeye, bilgi vermeye devam ederler, ne zaman onların sözünden çıktın, ve onlara itiraz ettin, ya da duymazlıktan geldin, onlar da seni bırakırlar.
O'ndan da bir üstteki Nefesin Makamı, "Raziye ve Marziye" nefislerdir ki, kur'an-ı Kerim'de bu Bir önceki ile birlikte bu üç nefis, Fecir suresinde geçer,
يَٰٓأَيَّتُهَا ٱلنَّفْسُ ٱلْمُطْمَئِنَّةُ ٱرْجِعِىٓ إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَٱدْخُلِى فِى عِبَٰدِى وَٱدْخُلِى جَنَّتِى
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.
Ey Doymuş nefis Dön Rabbine, Sen Rabbinden razı, Rabbinde senden razı olarak gir cennete ya da cennetime ayeti
(Allah, şöyle der : ) “Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”
(Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayet)
Burada bunu örneklendirirsek, açıklarsak :
Mesela dışarıda, doğada kaldın, ve sıcak, ağzın dilin kurudu, susadın, suyunda yok, Oradan bir Kervan geçiyordu, sana baktılar ki, susamış, halinden bildiler, çıkardılar bir bardak su verdiler, soğuk su, içtin suyu, susuzluğun gitti, Sen onlardan razı oldun, ve dedin ki
"Allah sizden razı olsun"
işte sen Onların yaptığı amelden razı, onlar da, sana su verip, senin susuzluğunu gidermekten razı, ve su girdi canına da, artık tekrar cennete kavuştun, dünyada yaşam buldun, örnek bu şekilde, yani şimdi ikisi de razı değil mi, Sen ondan razı, O da senden razı, O da senin susuzluğunu giderdiğinden memnun, Allah'a karşı bir ibadet, bir güzellik, bir hayır yaptığından dolayı memnun, Sen de ondan memnunsun, işte gir cennete artık, cennette güzel güzel yaşayın. Bu da iki nefis makamının örnekle açıklamasıydı, yani bunların üstünde de nefisler var, nefsi Kamil, nefsi Safiye, İhsan makamı, marifet Makamı..
Belki 124.000 dereceye kadar çıkabilirsin, çünkü 124.000 peygamberin her birisinin derecesi farklı, neden "Musa kelimullah" ta "İbrahim halilullah" ve Muhammed de "Habibi Allah" aynı mı, hepsi aynı olsaydı, hepsini habiballah ya da kelimallah derdik, birine kelimallah diyoruz, öbürüne halilullah, öbürüne habib Allah diyoruz, o zaman demek ki hepsinin Allah katında kat sayıları farklı, O yüzden 124.000 peygamber olduğuna göre, 124 bin nefis makamı olabilir, bu bir keşfi bilgidir delillendiremem.
şimdi Peygamberimizin orada dediği, "beni nefsimin eline bırakma" dediği nefis, Bunlardan hangisi olabilir, sizce Raziye Nefisin eline bırakma der mi, Öyle Rabb'inden razı olan, ona yapılan hayırdan razı olan birisinden birisinin yanında bırakma diyebilir mi, yahut da bak yukardaki örnekete, o razı olmuş ki, ona bir hayır yapmışlar, onun yanından olmak istemezsen, Suyu veren kimse olmaz, beni onun yaninda bırakma dediğin zaman, Marziye Raziye makamına bırakma dediği zaman, susadığın zaman su verip de, ondan Su içince, susayana su verdim, suya kandırdım(doyurdum) diye mutlu olacak insan bulamazsın denek olur. Demek ki Peygamberimiz orada "beni nefsimin eline bırakma dediği nefis" aynı Hz Yusuf'un da sızlandığı, vaveylan ettigi emmare nefis, kötülüğü emreden nefisten bahsediyor, Yukarıdaki nefis makamlarından değil, oradaki (Taifte) onun akrabaları, çocuklara emredip, onu taşlatıyorlar, yani o nefis o düşmüş Nefis makamına onun akrabaları düşmüş, emmare nefis makamındalar, kötülük emrediyorlar, onların eline bırakma diye Ondan dolayı öyle diyor peygamberimiz o düşmüş nefisten dolayı.
Yine nefis meselesinde, nefsin ile başbaşa seni hiç bırakmazsa, insan eşiyle birlikte olamaz, nefsi uyanmaz, cima edemez, İnsanoğlu çoğalamaz, çocuk yapamaz, çünkü :
"Allah beni görüyor, bana bakıyor" diye aklından bunu çıkaramazsan, Allah bakarken, nasıl soyunupda hanımın ile cima yapacaksın, nefsin de uyanmaz, korkusundan uyanmaz, nefsin korkudan uyanmaz hale gelir, eşinle birlikte olamazsın, hanımın da uyanmaz, birlikte olamaz seninle, Ondan sonra çocuk da olmaz. Yani Allah bizi bir an unutturuyor, nefsimiz ile başbaşa bırakıyor da, nefsimiz uyanıyor, Çocuk yapıyoruz İnsanoğlu soyu ürüyor, Yani bu duanın gerçek manasını bilmeyen kimseler, Bu duayı yapmasın, dilden değildir, Bu dua kalptendir, ve manasını bilmek lazım.
İmamlar Meselesi
Yine İmamlar meselesine gelince, geçen haftalarda sohbetimizde bahsettik, Ben cahillerin imamı olmak istemiyorum, Ben akıllı insanların imamı olmak istiyorum. o yüzden Kur'an'daki o ayeti, o Zikiri Ben okumam, onu Nihat Hatipoğlu okumuş, cahil cühela'nın imamı olmuş diye biraz laf etmiştim. Ve küstürdük birilerini galiba, Yani buradan kastım, yani Ebu Cehil gibi cahilden bahsetmiyorum, yani eğitim almamış, nasıl diyeyim şimdi, Nihat Hoca bir konuyu anlatıyor, 30 kişi 40 kişi var, hepsi dinliyorlar, fakat 15 dakika sonra aynı soruyu öbür taraftan birisi kalkıyor, o da soruyor, oraya niye geldin, niye dinlemiyorsun, Niye anlamadın, yahut niye aynı soruyu soruyorsun, Hoca da diyor az önce sormuştunuz zaten, ya da geçen hafta söylemiştik bu soruyu sordulardı diyor.. Şimdi yani, bu cahillik değil de ne acaba bu? Tamam Nihat hoca profesördür, Üniversitede ders veriyordur, Üniversite öğrencileri de vardır Onun, ama işte yaptığı bir duayı, Ben onun dilinden duymuştum, o ayeti arıyorum vermiyor google şimdi, beni müttakilerin imamı et ayetini veriyor O da neredeymiş Furkan suresinde geçen ayeti veriyor,
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا
Türkçe Okunuşu * Velleżîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veżurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)
1. Ömer Çelik Meali Onlar: “Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzü aydınlatacak, gönlümüzü sevindirecek sâlih kimseler ihsân eyle! Bizi takvâ sahiplerine önder yap!” diye duâ ederler.
(Furkân Suresi 74. Ayet)
Furkan sonrasında geçen benim müttakilerin Allah'a yakın gelenlerin imamı eyle ayetini veriyor , Halbuki ben Nihat hocanın dilinden başka bir buna benzer dua duydum. benim Bilmem kimlere (müslümanlara olabilir mesela) imam et diye bir dua var, ayet var. ben onu okurken duydum onun dilinden.
Mesela :
Yani şimdi çiftçilik yapanlar bilir ki, annat diye bir şey vardır, sapları kaldırıp patozun içine atmak için toplar biraraya,
ondan daha küçüklere toplamak için tırmık vardır, Tarladaki yere dökülen boynu kırılmış başakları toplarsın Onunla da,
Bütün sapları annat ile toplarsın bir araya getirirsin, tırmıklada boynu kırılmış başakları bir araya getirirsin,
ondan sonra patozun içine atarsın, patozun içinde, patoz onları parcalar, sonra, sap ile samanın ayrıldığı yere gelir,
yani burada da kalbur göreve girer,
Kalbur kalbur samanları ölçmek içindir, kalbur bir elektir ve biraz büyük bir gözelidir (delikleri büyük yani), O da saman ölçerken kullanılır ki, mesela iki kalbur saman ver dersin. ve yani üstte saman kalır onunla elediğin zaman saman aşagi geçmez, aşagiya buğday geçer, samanlar üstte kalır,
Ondan biraz incesi vardır, O nunla da, unu ellersin, kepekler üstte kalır, işte dediğim burada ki, Sen kimin imamı oldun, kepeklerin mi? bütün sapların mı? boynu kırık başakların mı? ya da buğdayın mı? kimin imamısın sen, ya o da pasta unu, en ince elekten geçmiş un, üstündeki en ince kepeği de almışsın, neydi o nişasta, nişasta eleği, Sen eliğin hangisisin, nesin kimin imamısın, Sen kimleri bir araya getirdin topladın, senin içinde kimler var, Mesela şimdi Celal Hoca diye birisi var, Profesör, oda ama evrimci coğrafyacı Bilmem neci, Sen dinci, öteki tıpçı, herkesin farklı bir grubu var,cem eğittiği bir grubu var, imamı olduğu grubu var, o gün diyor sizi imamlarınız ile çağırırız :
يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلًا
Yevme ned’û kulle unâsin bi imâmihim, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ
Bütün insanları kendi önderleriyle (imamlarıyla) birlikte çağıracağımız günü hatırla. (O gün) her kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.
(İsrâ Suresi 71. Ayet)
Sen boynu kırıp başakların imamı mı olmamışsun, yahut da, sap ile samanin karıştığı yerde mi kalmışsın, un musun, ekmeğin imamımısın, kimin imamısın, o gün kimleri topladın, altında kimleri Cem ettin, işte dönüp arkaya bakmak lazım, yani döneceksin ardına bakacaksın, Ben kimlerin imamıyım diye, ama yinede şükretmek lazım, nice peygamberler varmış ki, arkasında bir tane ümmeti, inanan ümmeti olmayan peygamberler varmış, bugün kü insanların hepsi, arkasına cemaat toplamış, 1000 kere şükretsin, Yani bir tane cemaati olmayan peygamber varmış, peygamber bizim bugünkü insanların 50 kat 100 kat büyüğü, Öyle ki peygamberin cemaatı yok, bugün kü adamın 3 kişi 5 kişi En azından Facebook arkadaşı Twitter arkadaşı var, yani evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olduk vesselam
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir
Raşit Tunca
Schrems,17.02.2023
Hz Muhammed Ve Hırka Geleneği
Peygamber Efendimiz'in yün giymesi, hırkaları ve Hırka-i Şerif ile Hırka-i Saadet üzerine bir değerlendirme
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, O'nun zaman zaman yünden yapılmış elbiseler ve hırkalar giydiğini görmekteyiz.
Bugün halkımız arasında Hırka-i Şerif ve Hırka-i Saadet adıyla tanınan bazı mübarek emanetler de, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hırkalarıyla ilgili tarihî ve dinî hatıranın günümüze kadar ulaşmış örneklerindendir.
Burada öncelikle “hırka”, “bürde” ve “yün” kelimelerinin anlamlarına bakmak gerekir.
Bürde Ve Hırka Ne Demektir?
“Bürde”, Arapça'da genel olarak örtünmek, üzerine almak veya giyinmek için kullanılan elbise ve özellikle hırka anlamında kullanılmıştır.
Hırka ise dış elbisenin üzerine giyilen, çoğunlukla önü açık, kollu bir giysidir. Tarih boyunca yün, pamuk ve benzeri çeşitli malzemelerden yapılmıştır.
Yün, eski dönemlerde özellikle soğuk iklimlerde ve çobanlık hayatının yaygın olduğu bölgelerde çok kullanılan bir malzeme olmuştur.
Bu nedenle “Peygamber Efendimiz hiç yün giymezdi” şeklindeki bir düşünce doğru değildir.
Bilakis hadis ve siyer kaynaklarında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) çeşitli zamanlarda yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz'in Giydiği Bürde
Sehl b. Sa'd'dan (r.a.) nakledilen meşhur rivayette, bir kadın Peygamber Efendimiz'e kendi elleriyle dokuduğu bir bürde getirir.
Kadın:
“Yâ Resûlallah! Bunu kendi elimle dokudum, sana giydirmek için getirdim.”
der.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) de buna ihtiyacı olduğu için elbiseyi kabul ettiği aktarılır.
Daha sonra Peygamber Efendimiz bu bürdeyi giyerek sahâbenin yanına çıkar.
Sahâbîlerden biri, Peygamber Efendimiz'in üzerindeki bu güzel elbiseyi görünce:
“Yâ Resûlallah! Bu ne kadar güzel! Bunu bana verseniz.”
der.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de:
“Olur.”
buyurur.
Daha sonra evine döner ve bürdeyi o sahâbîye gönderir.
Sahâbe bu davranışı biraz garip karşılar. Çünkü Peygamber Efendimiz'in bizzat giydiği ve ihtiyacı olduğu bir elbiseyi istemesini uygun görmezler.
Fakat o sahâbî:
“Vallahi, onu giymek için istemedim. Öldüğüm zaman kefenim olsun diye istedim.”
diye açıklama yapar.
Rivayete göre gerçekten de o bürde, vefat ettiğinde kendisine kefen olmuştur.
Bu olay, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kendisine gelen bir isteği, elinde imkân bulunduğu ölçüde geri çevirmemesi bakımından da dikkat çekicidir.
(Buhârî ve diğer hadis kaynaklarında benzer rivayetler bulunmaktadır.)
Kâ'b Bin Züheyr Ve Kasîde-i Bürde
Peygamber Efendimiz'in hırkalarıyla ilgili en meşhur olaylardan biri de Arap şairlerinden Kâ'b b. Züheyr ile ilgilidir.
Kâ'b b. Züheyr, başlangıçta İslâm'a karşı şiirleri bulunan kişilerden biriydi. Daha sonra Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelerek Müslüman olduğu ve meşhur kasidesini okuduğu rivayet edilir.
Bu kasidede Peygamber Efendimiz'i öven ve O'nun hak yolun rehberi olduğunu anlatan beyitler bulunuyordu.
Rivayete göre Kâ'b b. Züheyr kasidesini tamamladığında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) üzerindeki bürdeyi, yani hırkayı çıkararak Kâ'b'a vermiştir.
Bu olay sebebiyle daha sonra “Kasîde-i Bürde” adıyla meşhur olan eser, İslâm edebiyatında çok önemli bir yer kazanmıştır.
Buradaki “Bürde” kelimesi de hırka anlamında kullanılmaktadır.
Hırka-i Saadet
İstanbul'da Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi'nde muhafaza edilen ve Hırka-i Saadet adıyla bilinen emanet, Peygamber Efendimiz'e nispet edilen mübarek emanetlerden biridir.
Hırka-i Saadet'in tarih boyunca Osmanlı padişahları tarafından büyük bir hürmetle muhafaza edildiği bilinmektedir.
Mısır'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra mukaddes emanetlerin önemli bir bölümü İstanbul'a getirilmiş ve Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilmiştir.
Bugün de Hırka-i Saadet, İslâm tarihinin ve Osmanlı döneminin önemli hatıralarından biri olarak korunmaktadır.
Hırka-i Şerif Ve Veysel Karânî
Halkımız arasında Hırka-i Şerif olarak bilinen diğer hırka ise Veysel Karânî'ye nispet edilen hırkadır.
Veysel Karânî'nin asıl adı Üveys b. Âmir el-Karnî olarak nakledilir.
Yemen'in Karn bölgesinden olduğu için “Karnî” nisbesiyle tanınmıştır.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) zamanında yaşamış, fakat kendisiyle görüşememiştir. Bu nedenle sahâbî değil, tâbiînden kabul edilmiştir.
Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'e olan sevgisi ise İslâm kültüründe son derece meşhur olmuştur.
Peygamber Efendimiz'i hiç görmeden O'na büyük bir muhabbet beslemiş, annesine olan hizmeti ve bağlılığı sebebiyle de büyük bir veli olarak anılmıştır.
Veysel Karânî Neden Peygamber Efendimiz'i Göremedi?
Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'i görmek için Medine'ye gitmek istediği, ancak yaşlı ve bakıma muhtaç annesine hizmet etmekle yükümlü olduğu anlatılır.
Rivayete göre annesinden izin alarak Medine'ye gider.
Fakat Peygamber Efendimiz o sırada evde değildir.
Veysel Karânî, annesine fazla beklemeyeceğine dair söz verdiği için Peygamber Efendimiz'i beklemeden Yemen'e geri döner.
İslâm kültüründe bu olay, anne hakkına ve anneye verilen sözün önemine çok güzel bir örnek olarak anlatılmıştır.
Çünkü Veysel Karânî'nin Peygamber sevgisi, annesine karşı sorumluluğunu terk etmesine sebep olmamıştır.
Tam tersine, Peygamber Efendimiz'e olan sevgisini Allah'ın ve annesinin hakkını gözeterek yaşamıştır.
Peygamber Efendimiz'in Veysel Karânî Hakkındaki Övgüsü
Veysel Karânî hakkında hadis kaynaklarında önemli rivayetler bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Ömer'e, Yemen tarafından gelecek olan Üveys b. Âmir ile karşılaşması hâlinde ondan kendisi ve ümmeti için dua istemesini tavsiye ettiği rivayet edilir.
Bu rivayetler Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na iman eden ve O'nu seven büyük bir tâbiî olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Buradan çıkarılacak en güzel derslerden biri şudur:
Bir insanın Allah ve Resûlü'ne olan sevgisi yalnızca onları gözleriyle görmesine bağlı değildir. Gerçek sevgi, iman, sadakat ve itaatle ortaya çıkar.
Veysel Karânî'ye Hırka Verilmesi
Halk arasında ve bazı tarihî kaynaklarda, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Veysel Karânî'ye verilmek üzere hırkasını Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye teslim ettiği anlatılmaktadır.
Rivayete göre Veysel Karânî, Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Medine'ye geldiğinde kendisine Peygamber Efendimiz'in hırkası teslim edilmiştir.
Bu hırkanın daha sonraki nesiller boyunca Veysel Karânî'nin ailesinde muhafaza edildiği ve nihayet İstanbul'a getirildiği anlatılır.
Ancak burada önemli bir hususu belirtmek gerekir: Hırka-i Şerif'in Peygamber Efendimiz'e ait olduğu ve Veysel Karânî'ye intikal ettiği yönündeki anlatım, İslâm kültüründe çok meşhur olmakla birlikte, bu tür mukaddes emanetlerin tarihî zincirleri konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.
Dolayısıyla bunu kesinliği tartışmasız bir tarihî belge gibi değil, geleneksel rivayet ve tarihî aktarım çerçevesinde değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.
Hırka Ve Tasavvuf Geleneği
Hırka, zaman içerisinde tasavvuf ve tarikat geleneğinde de önemli bir sembol hâline gelmiştir.
Dervişlerin hırka giymesi, Peygamber Efendimiz'e duyulan sevgi ve bağlılığın yanında, dünyevî gösterişten uzaklaşmayı, tevazuyu ve mânevî terbiyeyi temsil eden bir sembol olarak değerlendirilmiştir.
Tasavvuf geleneğinde farklı hırka türlerinden söz edilmektedir.
Bunlar arasında:
İrade hırkası,
Tövbe hırkası,
Muhip hırkası,
Teberrük hırkası,
İrşad hırkası,
Hilâfet veya icâzet hırkası,
Tasarruf hırkası,
Sema hırkası
gibi farklı isimlendirmeler bulunmaktadır.
Bunların anlamları ve giydirilme şekilleri tarikattan tarikata değişiklik gösterebilir.
Bu konu kendi başına ayrıca ele alınabilecek kadar geniştir.
Şâban'ın On Beşinci Gecesi Ve Koyunların Kılları
Konumuzun diğer bölümünde ise Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili meşhur bir rivayet bulunmaktadır.
Rivayetin yaygın şekli şöyledir:
“Allah Teâlâ Şâban'ın on beşinci gecesi rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.”
Bu rivayet Tirmizî ve İbn Mâce gibi hadis kaynaklarında farklı lafızlarla yer almaktadır.
Burada özellikle bir kelime üzerinde durmak gerekir.
İnternette ve bazı aktarımlarda “Mudar kabilesi” şeklinde ifadeler görülebilmektedir.
Fakat hadis kaynaklarında ve TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan meşhur şekli “Kelb kabilesinin koyunları” şeklindedir.
Dolayısıyla “Mudar kabilesinin koyunları” şeklindeki ifadeyi hadisin asıl lafzı olarak vermek doğru değildir.
Buradaki benzetmenin sebebi, Kelb kabilesinin çok fazla koyuna sahip olmasıyla açıklanmıştır.
Şâban'ın Ortası Hakkındaki Diğer Rivayet
İbn Mâce'de yer alan başka bir rivayette ise Şâban ayının ortasındaki gece hakkında:
“Şâban'ın ortasında geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü oruçla geçirin...”
şeklinde bir rivayet nakledilmiştir.
Bu rivayette Allah'ın rahmetinin genişliğinden ve bağışlanma talebinde bulunanların affedilmesinden söz edilmektedir.
Ancak bu konudaki rivayetlerin sıhhat dereceleri hakkında hadis âlimleri arasında farklı değerlendirmeler bulunduğunu da belirtmek gerekir.
Bu sebeple Şâban'ın on beşinci gecesiyle ilgili rivayetleri aktarırken, bütün rivayetleri tartışmasız sahih hadisler gibi sunmak yerine, hadis âlimlerinin değerlendirmelerini de dikkate almak daha doğru olur.
Yün, Hırka Ve Veysel Karânî Arasındaki Bağ
Bütün bu anlatılanları bir araya getirdiğimizde, yün ve hırkanın İslâm kültüründe yalnızca bir giysi olmadığını görürüz.
Yün, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) döneminde kullanılan doğal bir giysi malzemesidir.
Hırka ise hem günlük hayatta kullanılan bir elbise olmuş hem de zaman içerisinde Peygamber Efendimiz'e duyulan sevginin ve tasavvufî geleneğin sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Veysel Karânî kıssasında ise hırka, Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na duyulan sevginin sembolü olarak anlatılmıştır.
Burada asıl önemli olan hırkanın kumaşından daha ziyade, onu anlamlı hâle getiren sevgi, iman, sadakat, edep ve Peygamber Efendimiz'e bağlılıktır.
Çünkü bir hırkaya sahip olmak insanı kendiliğinden Allah'ın sevgili kulu hâline getirmez.
Asıl olan, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ahlâkını anlamaya ve O'nun sünnetine uymaya çalışmaktır.
Sonuç
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.
Bürde kelimesi de hırka ve üzerine örtünülen elbise anlamlarında kullanılmıştır.
Kâ'b b. Züheyr'e verilen hırka ve Veysel Karânî'ye nispet edilen Hırka-i Şerif, İslâm kültüründe Peygamber Efendimiz'in hırkasıyla ilgili en meşhur hatıralar arasında yer almaktadır.
Hırka-i Saadet ise bugün Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilen mukaddes emanetler arasında bulunmaktadır.
Fakat bu emanetler hakkında konuşurken tarihî belge, hadis rivayeti ve halk arasında oluşmuş geleneksel anlatıları birbirinden ayırmak gerekir.
Aynı şekilde Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili rivayetlerde de hadis metninin doğru aktarılması önemlidir.
Özellikle:
“Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca”
şeklindeki meşhur rivayetin, internet üzerindeki bazı aktarımlarda “Mudar” olarak değiştirilmemesine dikkat edilmelidir.
Bütün bu rivayetlerin ve emanetlerin bize hatırlattığı en önemli şey ise şudur:
Peygamber Efendimiz'i sevmek, yalnızca O'na ait olduğu söylenen bir hırkayı ziyaret etmekten ibaret değildir. Asıl sevgi, O'nun getirdiği dine, güzel ahlâka, sünnete, merhamete, edebe ve Allah'a kulluğa sarılmaktır.
Allah Teâlâ bizleri Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sevgisinden, şefaatinden ve güzel ahlâkından nasiplenen kullarından eylesin.
Âmin.
Bir Karoglan Derleme Makalesidir
Raşit Tunca
Schrems, 14.02.2023
"Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin" Sünnetmidir Yoksa Atasözümü?
Ayağını sıcak tut başını serin deyimi, ya da Türk atasözü, bazılarınca yanlış, bazılarınca Doğru bir söz olaraktan irdeleniyor.
Bu atalarca test edilmiş, ve bu söze varılmış bir söz ki, o Atalar, yani eski çağda kalmış, atalar değil sadece, Anunaküleri o piramitleri nasıl yaptıklarını, yine mu kıtasını, agartayı düşündüğümüz zaman, onların da, bizim teknolojik seviyemize ulaştıklarını, anlayabiliriz, ve onlar da öyle cahil insanlar değildi, cahil insanların sözü değil bu sözler.
şimdi bu meseleyi biraz açıklığa kavuşturursak
Peygamberimizin Arabistan gibi sıcak bir ülkede, yün takke giydiğini düşündüğümüz zaman, insan garipsiyor, ve yün öyle bir doku ki, yazın serin, kışın sıcak tutuyor, bunu Muhammed O günkü fizik ve Kimya ve biyoloji bilgisi ile nereden biliyordu, Aynen taş binalar da, duvarları taştan olan binalarda, odanın içini bir defa ısıttığın zaman, kışın sıcaklığı dışarı salmadığı için, sıcak kalıyor, Yazın da dışarısının sıcağını içeri almadığı için, serin kalıyor, bugün bunun için, İzocam diye, taşı parçalayıp toz haline getirmişler, veya kumu, yani kum cam demek, camın ana yapısı, Öyle olunca izocam, yani cam tozu, yani kum tozu ya da taş tozu, iki çeşit zaten İzocam var, bir cam parçacıklarından yapılan, bir de taş parçacıklarından yapılan, aslında ikisi de aynı, camın ana yapısıda zaten kumtaş da aynı görevi yapıyor, bugün çatıyı İzocam la kaplatmak demek, işte ısı kaybına engel oluyor, Aynen taş binaların fonksiyonu gibi.
şimdi biraz geri dönelim konumuza, başı Serin ayağı sıcak tutmak
Bundan önceki haftalarda yaptığımız sohbette demiştik ki, kar yağması için, ya da yağmur yağması için, Aynen Çaydanlıktaki suyun kaynadığı zaman, buharın kapağı atacak derecede yükselmesi, Hatta çaydanlığı ve kapağını Fırlatması atmasına neden oluyor, çünkü suyun içindeki genleşen hava, buharlaşıp, buhar gücüyle, kapağı yukarı kaldırıyor, ve Aynen alkollü termometrelerde de, o kırmızı sıvı, sıcaklık yükselince yukarı çıkıyor, bize dereceyi gösteriyor, Soğuyunca O kırmızı gösterge Aşağı iniyor, bu bize neyi anlatır, bizim vücudumuzdaki kırmızı Sıvı ne, kan, ve tansiyon yükseldi ne demek, yani motor hararet yaptı, sıcaklıktan kanı kaynattı, kan da kaynayınca tepenin attı, sinirlendin, yaz günü sinirlenen çok olur, sıcaktan, Bir de Ramazan'da, neden Tepesi atmıştır adamın Çaydanlığın kapağı atmış, Çaydanlığın kapağı neden atıyor, kaynadığından, Peygamberimiz ne demiş, sinirlenmek şeytandandır, şeytan cehennemin hatibi diyor zaten, Kur'an'da kendisini Allah'ın ateşten yarattığını, ve insanı topraktan yarattığını, O yüzden ateşin topraktan üstün olduğunu söylüyor, o zaman hiddetlenmek şeytandandır demiş peygamberimiz, işte bir hiddetlenince, bir de vücudumuz yani Kalbimiz hararet yapıp, motor su kaynatınca, yani vücudun suyu, esas Suyu, Kan sıvısıdır, işte kalpte hararet yapınca, aynı termometredeki kırmızı sıvının yükselmesi gibi, kan beynine vuruyor, beyine vurunca, işte aklı dumura uğratıyor, işte sinirlenme ve benzeri yine şeytanın ahlakı olan hiddetlenme de, aynı şekilde Kanı tepeye fırlatıyor, ve tansiyon çıkıyor, yükseliyor, O yüzden, Peygamberimiz demiş ki, hiddetlendiğiniz zaman, ayaktaysanız oturun, oturuyorsunuz yatın, veyahut gidin güzelce abdest alın, hiddetiniz geçer demiş, Bunu Peygamberimiz nereden biliyordu ki, Allah bildirmiş olmasa, bunu bir kitapta mı okudu, Hayır, Allah ona ilham etti, ve kalbine doğdu bildi. işte Su, soğuk su, O termometredeki kırmızı sıvının alt tarafını soğuttuğumuz Zaman, birden o göstergedeki yükselen kırmızı sıvı, aşağı inmeye başlayacaktır. işte o yüzden, Peygamberimiz de galiba demiş
“Hamamdan çıkarken ayakları soğuk su ile yıkamak baş ağrısını giderir.”
(Ebu Nuaym; Muhtârü'l-Ehâdîs, s.101)
banyodan çıkmadan önce ayaklara soğuk su dökmek ne yapıyor, Aynen o Termometrenin altındaki, topurcuk kısmındaki, kırmızı sıvıyı alttan soğutunca, yükselmiş tavan yapmış kırmızı sıvı, senmeye başlıyor, inmeye başlıyor, yani derece düşüyor, Hani kaynayan Çaydanlığın içine soğuk su dökerseniz, kaynaması biterse, buhar azaldığı için, kaynama Olmadığı için, yani kaynama durduğu için, kapak atmaz, yani tansiyon çıkmaz, yaz gününde insanların sinirli olması, sıcaklık sebebiyle, ve tansiyonun yükselmesi sebebiyle, yine açlık sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır, yine bir de şeytanın hiddetlendirmesi, sinirlendirmesi sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır.
Takke Öyle Bir Şey ki, yazın Serinlemek için kullanırız, başımıza güneşten sıcak geçmesin diye korumak için giyeriz, kışın da soğuktan üşümemek için yine şapka giyeriz, yani Multi fonksiyon.
Yani hem yaz hem kış, Aynen bunu uniseks gibi bir şey, hem erkek hem dişi deniyor ya, Bu da Multi fonksiyon hem yaz hem kış.
işte Muhammed Yaz Günü çölde, neden yün takke giyiyor, Güneşin sıcaklığı, Vücuttaki kanı kaynatıp da, tepem atmasın diye, hemde sinirlenmeyeyim, hem de Tansiyonum çıkıp, Allah korusun beyin kanaması olmasın diye, Hani Çaydanlığın Tepesi Attı mıyd,ı kapağı fırlatıp atıyor, tansiyonun çıktığı zaman, beyin kanaması, çaydanlık kapağı attı demek, işte yazın yün takke giymek, kışın yine yün takke giymek, kışın üşümemek için, Yazın da sıcaktan tansiyonun çıkmaması, ve başının zarar görmemesi için, takke, yün takke.
Gelelim ayakları sıcak tutma meselesine
Ayakların üşüdüğü zaman, ta bu üşüme, bağırsaklarına kadar uzanır, ve Bağırsaklarında gaz meydana getiriyor, abdestini tutamazsın. Ama bu kış günü için geçerli, kış günü Ayaklarını sıcak tutman lazım. yazın ayaklarını yün çorap giyersin, Yani yine aynı şekilde fakat, mayasıl denen bir hastalık meydana gelir, ayak parmakların arası yara olur, yün takke ve yün çorap aynı şekilde yazın ve kışın iyidir. fakat yazın bir yan tesiri olur, mayasır denilen, parmak aralarında yara meydana getirir, hava almadığı için, ama aynı fonksiyon, yazın serin tutmak, kışın sıcak tutmak için, yün iyidir. ve yazın banyodan çıkmadan önce, vücudun banyo ettiğin zaman, sıcak suyla vücudunu, sıcak bir zamanda, daha da ısıttığın için, kanda ısınıp, tepen atma tehlikesi, yani tansiyonunun çıkma tehlikesi meydana gelir, ve banyoda düşüp bayılabilirsin, beyin kanaması geçirebilirsin, tehlikeli, O yüzden yazın sıcak suyla banyo yaptığın zaman, çıkmadan önce dizden aşağılara Soğuk su dökmek, Musluktan Akan soğuk sudan dökünmek, aynı termometredeki, alttaki tomurcuk kısmı soğutup, yükselen göstergedeki, kırmızı sıvının, aşağı sönmesi gibi, tansiyonun tependen biraz aşağı iner, kaynama durur, ayaklar O yüzden bu atasözünde ki gibi serin tutulmalı, ama ne zaman, tansiyonun çıkma tehlikesi olduğu zaman, ben buna yazın yapınca ismine "avustralya'yı soğutmak" deyimi koydum, ben bu usule. hani biz kuzeyde olduğumuz için, Avustralya altta, ve dizden aşağıya su dökmek, avustralyeyi soğutmak, bu ne için geçerli ,Biz Mevsim tarikatıyız, ve mevsim tarikatındaki müntessiplerimiz, raşidii tarikatındaki müntesiplerimiz, yazları, diziden aşağıya, banyoda soğuk su dökünmeli, Bunun sebebi de avustralya'yı soğutmak dedik. gerçekten de Avustralya da, bizde yaz iken oralarda kış olduğu için, soğuması lazım (Vahdeti vücut Meselesi) serin olması lazım, Avustralya veya Brezilya veya Afrika ve alt kısmı, Ama bu Sadece yazları, ve dedik işte kar yağması içinde, Hani bu Avusturya'da Wienachten den önce, vaynak man yani Nicolas çorabı vardır, tek çorabın içine fıstık fındık koyarlar, ve o Nikolasın gününde Nikolas dağıtır, çikolata ve benzeri işte, o yün çorap giyme Mevsiminin geldiğini insanlara anlatmak için bir seramonidir, ama insanlık bunu unutmuş, demin dediğim gibi, biz de Soğuk iken, de aşağıdaki Kutup, yani Avustralya ve Brezilya sıcak olmalı ki, oradaki su kaynayınca, Çaydanlığın kaynayan suyu yukarı çıkacak, ve yukarıda da kapağı birden açınca, soğuyan, birden soğuyan su, yağmura ya da kara dönüşecek, bulutlar öyle Deniyor zaten, birden soğuduğu zaman kar, ve soğuk oluyor, yavaş yavaş soğursa yağmura dönüyor, yani o zaman kışın da işte, O mevsim geldiği zaman, yün çorap giymek, "avustralya'yı ısıtmak" veya " çaydanlığı kaynatmak" deyimini kullanıyorum Ben bu konuda. çaydanlığı kaynatmak lazım ki, kar yağabilsin, yağmur yağabilsin.
Evet o yüzden bu atasözü atalarca deneyimlenmiş ve hakikat olan bir sözdür.
"ayağını sıcak, başını serin tut"
Bu ne zaman için geçerli, kış mevsimi için, yazın Ne yapmamız lazımmış, bizden aşağıyı tansiyon çıkmaması için, üşütmemiz soğutmamız lazımmış, ama üşüyen birisi, veya Tansiyonu düşmüş Birisi bunu yapmasın.
Yine bu deyimi yanlış anlayıp, başımı serin tutacaksın diye, klimanın altında başını tutarsan, menenjit olursun, beynin iltihaplanır, yani başını serin tut vakitsiz değil, vaktine göre. başını buzlukta klimada tut. ya da soğuk hava üfüren bir yerde dur değil. hasta olursun. onda da yanlış anlayanlar, işte aynen "kulak misafiri olmak" deyimini anlamayan birisinin, kulağa misafir mi gidilir, O bir deyim, kinaye ve benzetmedir, burada da başını serin tutmaktan kasıt, yani tansiyonun çıkmasın, ve bu Aynen bilgisayarda fazla işlem yaptığınız zaman, bilgisayarın Cipi yani Prosesörler, o altın iğnecikler ısınınca, "melting Gold" yani altının ergime noktası gibi sıcaklığa ulaşmaya başlayınca, altın eriyince, iletkenliği bozuluyor, Aynen beyninin tansiyonunun çıkması gibi, bilgisayarında beyni ısınınca, aklı dumura vuruyor, ve bilgisayar yavaşlıyor, ve yanma tehlikesi, O yüzden içine ekstra ventilatör koyarlar, bazı bilgisayarlarda, Cip ısındığı zaman Cipi soğutmak için, ventilatör üfürür, o yüzden işte, başı serin tut, Aynen bilgisayarın o altın çipini, yani Prosesörleri soğutmak gibidir, ısındığı zaman soğutmak gibidir, yoksa aklın dumura uğrar, kan beynine hücum ettiği için, aklın çalışmaz, ne demiş peygamberimiz, hiddetlenmek sinir şeytandandır ve aklı sinir örter demiş
"(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever" buyurmuştur Rabbimiz.
(Âl-i İmran, 3/ 134)
Peygamberimiz'e gelerek kendisine öğüt vermesini isteyen bir adama Resulullah (s.a.s); "Öfkelenme!" demiş ve bu sözünü birkaç kere tekrarlamıştır
(Riyazü's-Salihîn, I, 80)
Öfke anında Allah'a sığınmak ve öfkenin geçmesini istemek gerekir. Öfkeli birisini gören Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben bir kelime biliyorum ki, eğer şu adam o kelimeyi söylese muhakkak öfkesi geçer. O kelime: Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm", sözüdür"
(Müslim, Birr ve Sıla, 109)
Kibrinden dolayı öfkelenmek, kötüdür. İsa aleyhisselam öfkenin de kibirden ileri geldiğini bildiriyor. Hadis-i şerifte (Öfkelenmek imanı bozar) buyuruluyor.
(Beyheki)
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
([Eshab-ı kiram] kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidir.)
[Fetih 29]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Ümmetimin hayırlısı demir gibi sert, dayanıklı olandır.)
[Beyheki]
(Hiddet ümmetimin seçkinlerine [iyilerine] gelen bir haslettir.)
[Taberani]
(Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillahtır.)
[İ.Ahmed]
[Hubb-i fillah Allah için sevmek, buğd-ı fillah, Allah için buğzetmek, dargın durmak demektir.]
Allahü teâlâ, öfkesini yeneni övmekte, fakat hiç öfkelenmeyeni övmemektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Yiğitlik, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir.)
[Buhari]
Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
"Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir"
(Müslim, Birr ve Sıla, 107)
Müslim’deki hadis-i şerifte, (Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım) buyurdu. Fakat kızması onu haktan ayırmazdı. Öfkesini yener ve affederdi. Allahü teâlâ, iyileri şöyle övüyor:
(Onlar, bollukta ve darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler.) [A.İmran 134]
İnsanlar, kızmak, öfkelenmek yönünden farklıdır. Tirmizi’deki hadis-i şerifte, (İnsanlar çeşitli mizaçtadır. Kimi geç kızar, öfkesi tez geçer. Kimi çabuk kızar, çabuk yatışır, bu ise kendisini telafi eder. Kimi de tez kızar geç yatışır. En iyisi, geç kızıp öfkesi çabuk geçendir. En kötüsü de, çabuk kızıp geç yatışandır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Mümin, tez kızar, tez barışır) buyuruldu. Fakat (Mümin hiç kızmaz) buyurulmadı.
Öfkeyi yenmenin fazileti ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Kim Allah rızası için öfkesini yenerse, Allahü teâlâ da ondan azabını def eder.)
[Taberani]
(Öfkesini yenen Cennete kavuşur.)
[Taberani]
(Öfkesini yeneni, Allahü teâlâ korur ve düşmanını ona boyun eğdirir.)
[Buhari]
(Öfke, şeytandandır. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Öfkelenince abdest alın!)
[Ebu Davud]
(Sinirlenen, ayakta ise otursun. Öfkesi geçmezse yan yatsın.)
[Ebu Davud]
evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olalım.
Bu bir Karoglan Raşit Tunca sağlık makalesi
Raşit Tunca
Avusturya şiremiz ilçesi, 30 Ocak 2023
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

