İnnâ a'taynâkel kevser. Fe salli li rabbike venhar. İnne şânieke huvel ebter.
Meali:
“Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik. O hâlde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl sana kin besleyen, soyu kesik olanın kendisidir.”
Sadakallahul Azîm
Kevser Suresi, 1-3. ayetler
---oOo---
Kurban Hakkında Bir Hadis-i Şerif
Zeyd İbnu Erkam radıyallahu anh anlatıyor:
Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm'ın ashabı:
“Ey Allah'ın Resûlü! Bayram günü kesilen şu kurban nedir?” diye sordular.
Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm:
“Bu, babanız İbrahim aleyhisselâm'ın sünnetidir.” buyurdular.
Ashab:
“Peki, kurban kesmede bize ne gibi sevap vardır?” diye sordular.
“Kesilen kurbanın her bir kılı için bir sevap vardır.” buyurdular.
Ashab:
“Yünlü bir hayvanın yünü için de mi?” diye sordular.
Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm:
“Yünün her bir kılı için de bir sevap vardır.” buyurdular.
(Hadis-i Şerif)
Salât ve Selâm:
Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
---oOo---
Yolculuğumuza Başlıyoruz
“Niye İsavilere et yemeyin denirken, Müslümanlara Allah kurban kesip et yiyin diyor?” deyince akla, dinde riyazet ve perhiz anlayışı var mıdır, sorusu gelir.
Bu vaazdaki anlayışımıza göre burada “İsa” ismi üzerinden gayret, çalışma ve çabalama kavramlarıyla bir bağlantı kurulmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara Suresi'nin 87. ayetinde Hz. İsa'dan bahsedilir:
وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ
Yine Necm Suresi'nin 39. ayetinde:
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
“Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ.”
Meali:
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
Vaazdaki işarî yorumda “İsa” ismi ile “sa'y etmek”, yani çalışmak, gayret etmek ve çabalamak arasında bir anlam ilişkisi kurulmaktadır. Buradaki yaklaşım, kelimelerin kökenlerine dayanan kesin bir dilbilgisi açıklamasından ziyade, vaazın işarî yorumudur.
İsrâ Suresi'nin 8. ayetinde ise şöyle buyurulur:
عَسَىٰ رَبُّكُمْ أَن يَرْحَمَكُمْ
“Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder.”
Bu ayet üzerinden de Rabbimizin kuluna yönelik rahmeti ile gayret ve çalışma arasında manevi bir bağlantı kurulmaktadır.
İn ahsentum ahsentum li enfusikum ve in ese'tum fe lehâ. Fe izâ câe va'dul âhireti li yesûû vucûhekum ve li yedhulûl mescide kemâ dehalûhu evvele merratin ve li yutebbirû mâ alev tetbîrâ.
Meali:
“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Eğer kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz. Nihayet sonuncu vaadin zamanı gelince, yüzlerinizi kötü duruma düşürmeleri, ilk defa girdikleri gibi Mescid'e girmeleri ve ele geçirdikleri yerleri darmadağın etmeleri için düşmanlarınızı tekrar gönderdik.”
Bu ayet üzerinden vaazda, insanın yaptığı amellerin karşılığının kendisine döneceği anlatılmaktadır.
İşarî anlatımda insanın dünyada yaptığı ameller, ahirette karşısına çıkacak bir ürün veya bitki gibi düşünülmektedir. Nasıl ki toprağa hangi tohumu ekerseniz onun karşılığında ona uygun bir ürün elde ederseniz, insanın amellerinin de manevi bir karşılığının bulunduğu ifade edilmektedir.
Bu bakımdan secde de yalnızca bedensel bir hareket değil, insanın Allah'a teslimiyetini ve kendi aslını hatırlamasını ifade eden manevi bir sembol olarak ele alınmaktadır.
İnsan topraktan yaratılmıştır ve yine toprağa dönecektir. Toprağa dönen insanın amelleri ise manevi anlamda bir ürün gibi değerlendirilebilir. İyilik yapan iyiliğin, kötülük yapan da kötülüğün karşılığını bulur.
Bu anlatım, vaazın işarî ve tasavvufî yorumudur.
---oOo---
İsa İsmi ve Ebced Üzerinden İşarî Yorum
Vaazda “İsa” isminin harfleri ve ebced değerleri üzerinden çeşitli işarî bağlantılar kurulmaktadır.
Burada amaç, kelimenin sözlük anlamını değiştirmek değil; harflerin ve sayıların tasavvufî bir sembol olarak yorumlanmasıdır.
İsa ismi üzerinden 70+10 ve 60+10 şeklinde hesaplamalar yapılmakta ve bu sayılar “derinlik”, “dönüş” ve “yeniden ortaya çıkış” kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir.
Benzer şekilde Hz. Muhammed, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Meryem ve Hz. İsa isimleri üzerinden de harf ve ebced bağlantıları kurulmaktadır.
Bu hesaplamaların tamamı, vaazın keşfî ve işarî yorumları olarak değerlendirilmelidir. Bunlar klasik tefsir veya kesin bir dinî hüküm olarak görülmemelidir.
---oOo---
İsa, Et Yemek ve Ot Yemek Meselesi
Vaazda Hz. İsa'nın kırk gün boyunca et yemediği, yeşillik ve ot türü yiyeceklerle beslendiği yönündeki anlatım üzerinden bir sembol kurulmaktadır.
Buradaki ana fikir, “ot yemek” ile “et yemek” arasında yalnızca beslenme farkı değil, iki farklı manevi hâlin sembolize edilmesidir.
İsaî anlayışta daha çok bitki, yeşillik ve yumuşaklık sembolü; İbrahimî ve Muhammedî anlayışta ise kurban ve et üzerinden başka bir dönüşüm sembolü kurulmaktadır.
Kurban ise yalnızca et yemek olarak değil, nefsin teslim edilmesi ve Allah'a yaklaşma vesilesi olarak ele alınmalıdır.
Kevser Suresi'ndeki:
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”
emri de bu bağlamda değerlendirilmektedir.
Kurbanın sembolik tarafında insanın nefsini Allah'ın emrine teslim etmesi, kendi içindeki bencilliği ve nefsânî arzuları kesip Allah'a yönelmesi vardır.
---oOo---
Bitki, Tohum ve Yeniden Canlanma Sembolü
Vaazdaki işarî anlatımda insan, zaman zaman bir bitkiye ve tohuma benzetilmektedir.
Tohum toprağa düşer, toprağın içinde kaybolur ve daha sonra yeniden filizlenerek yüzeye çıkar. İnsan da dünyadaki hayatını tamamladıktan sonra toprağa döner.
Kur'ân-ı Kerîm'de Âl-i İmrân Suresi'nin 37. ayetinde Hz. Meryem hakkında şöyle buyurulur:
Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin ve enbetehâ nebâten hasenen.
Meali:
“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi.”
Vaazda bu ayette geçen “nebâten hasenen”, yani “güzel bir şekilde yetiştirme” ifadesi, insanın manevi olarak yetişmesi ve kemale ermesiyle ilişkilendirilmektedir.
İnsan, manevi açıdan güzel bir bitki gibi yetişebilir; güzel meyve veren bir ağaç gibi faydalı olabilir. Bunun karşısında insan, yanlış amelleri sebebiyle manevi olarak verimsiz veya zararlı bir hâle de gelebilir.
Buradaki bitki ve tohum anlatımı, insanın manevi gelişimini ifade eden bir semboldür.
---oOo---
Geri Dönüş, Derine Dalmak ve Zaman Kavramı
Bir başka mesele de geri dönüş, derine dalış ve zaman yolculuğu kavramlarıdır.
Vaazdaki işarî anlayışta insanın annesine, babasına ve kendi nesline doğru düşünmesi üzerinden geçmiş ve gelecek arasında sembolik bağlantılar kurulmaktadır.
İnsan annesinden dünyaya gelir. Anne ve baba üzerinden kendi geçmişine ulaşır. Kendi çocukları ve nesli üzerinden de geleceğe uzanır.
Bu bakımdan “geçmişe dönüş” ve “geleceğe gidiş” kavramları, insanın soy bağı ve nesli üzerinden sembolik olarak anlatılmaktadır.
Burada Kâbe, Mescid-i Aksâ, rahim, göbek bağı ve sırat gibi kavramlar da farklı manevi geçişlerin sembolleri olarak kullanılmaktadır.
Bunları fiziksel anlamda bir zaman makinesi veya gerçek bir geçit olarak değil, vaazın tasavvufî ve işarî anlatımı olarak anlamak gerekir.
---oOo---
İlyas Aleyhisselâm ve Cennet Anlatımı
Vaazda İlyas aleyhisselâm hakkında, cenneti görme arzusu ve Allah'ın sevgili kullarına yönelik ikramını anlatan bir kıssa aktarılmaktadır.
Bu kıssada İlyas aleyhisselâmın cenneti görmek istemesi, ölümün hakikatini tatması ve ardından cennete girmesi anlatılır.
Sonrasında dünyaya dönmek istememesi ve Allah'ın ona olan lütfu üzerinde durulur.
Bu anlatımdan çıkarılan ders şudur:
Allah'ın bazı kulları vardır ki, Allah'ın rahmetine, sevgisine ve ikramına mazhar olurlar. Onların vesilesiyle insanlar arasında hayırlar meydana gelebilir, sıkıntılar giderilebilir ve kullar saadete yöneltilebilir.
Böyle kimselerin varlığı, Allah'ın rahmetinin kulları üzerindeki tecellilerinden biri olarak değerlendirilebilir.
---oOo---
Dibe Dalmak ve Yeniden Yüzeye Çıkmak
İşarî anlatımda “dibe dalmak”, insanın kendi özüne ve derinliğine yönelmesini temsil eder.
Bir dalgıç denizin dibine, orada bulunan değerli bir şeyi bulup çıkarmak için iner. Eğer oradan hiçbir şey çıkarmayacaksa dalmanın anlamı kalmaz.
İnsan da kendi nefsine ve ruhuna yöneldiğinde oradan bir hakikat, bir ders ve bir kemal çıkarmaya çalışmalıdır.
Bazı insanlar derinliklere iner fakat oradan çıkamaz. Tasavvuf yolculuğunda mürşidin, rehberin ve salih kimselerin desteği bu bakımdan önemlidir.
Maksat yalnızca derine inmek değil, oradan güzel bir hâl ile çıkabilmektir.
İnsan, manevi yolculuğunun sonunda güzel bir meyve gibi faydalı, güzel bir bitki gibi yetişmiş ve kemale ermiş hâle gelmelidir.
---oOo---
Rahman, Rahim ve Yaratılışın Sırrı
Kur'ân-ı Kerîm'de “Rahim” adında bir sûre yoktur; fakat “Rahmân” adında bir sûre vardır.
Vaazdaki işarî anlayışta bütün yaratılışın Rahmân isminin tecellisiyle meydana geldiği ve rahim kavramının da bu yaratılışın özel bir boyutunu temsil ettiği ifade edilmektedir.
Kadın ve erkek, anne ve baba, doğum ve neslin devamı gibi kavramlar üzerinden Rahmân ve Rahîm isimleri arasında sembolik bağlantılar kurulmaktadır.
Hz. Âdem ve Hz. Havvâ'nın yaratılışı üzerinden de insanın yaratılışındaki ilahî kudret ve neslin devamı konusu ele alınmaktadır.
Bu anlatımlar, insanın yaratılışındaki Allah'ın kudretini ve neslin devamındaki hikmeti düşünmeye yönelik tasavvufî bir yorum olarak anlaşılmalıdır.
---oOo---
Kurbanın Manevî Anlamı
Buradan tekrar asıl konumuza dönelim:
“Niye İsavilere et yemeyin denirken, Müslümanlara kurban kesip et yiyin deniliyor?”
Vaazdaki anlayışa göre burada iki farklı dönem ve iki farklı sembolik hâl anlatılmaktadır.
İsa aleyhisselâm üzerinden yeşillik, bitki, yumuşaklık ve yeniden filizlenme sembolü öne çıkarılırken; İbrahim aleyhisselâm ve Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın ümmeti üzerinden kurban, teslimiyet ve nefsin Allah'a adanması sembolü öne çıkarılmaktadır.
Kurban kesmek, yalnızca hayvanın etini yemek değildir.
Kurbanın asıl manası, insanın Allah'a yaklaşması ve kendi nefsindeki bencillik, hırs, tamah ve aşırılıkları Allah'ın emrine teslim etmesidir.
Hayvan kesilir, eti yenilir; fakat asıl kesilmesi gereken insanın kendi nefsindeki kötülüklerdir.
Bu bakımdan kurban, bir teslimiyet ibadetidir.
İbrahim aleyhisselâmın imtihanı da bize Allah'ın emrine teslimiyetin ne kadar büyük bir makam olduğunu öğretmektedir.
---oOo---
İsa'nın Dönüşü Üzerine İşarî Anlatım
Vaazın ilerleyen bölümünde Hz. İsa'nın yeniden dönüşü; bitkinin topraktan yeniden çıkması, mevsimlerin değişmesi, ilkbaharın gelişi ve tabiatın yeniden canlanması gibi semboller üzerinden anlatılmaktadır.
Avusturya'daki Palm Pazarına ait gelenekler, söğüt dalları, ilkbaharda ağaçların çiçek açması ve tabiatın yeniden yeşermesi de bu anlatım içerisinde sembolik olarak değerlendirilmektedir.
Buradaki temel düşünce şudur:
Kışın ardından bahar gelir. Kuruyan tabiat yeniden canlanır. Toprağın içinde gizlenen tohum yeniden yüzeye çıkar. Bu durum, ölümden sonra dirilişin ve yeniden hayat bulmanın bir sembolü olarak düşünülebilir.
Hz. İsa'nın dönüşü konusunda Kur'ân ve hadislerdeki inanç esasları ayrı bir konudur. Buradaki bitki, ağaç ve mevsim bağlantıları ise vaazın işarî yorumudur.
---oOo---
Toprak, İnsan ve Yeniden Diriliş
İnsan topraktan yaratılmıştır ve tekrar toprağa dönecektir.
“Biz Allah'a aidiz ve yine O'na döneceğiz.”
Bu dönüş, insanın kendi yaratılışını ve ölümden sonraki hayatı düşünmesine vesile olmalıdır.
Toprağa düşen tohum nasıl yeniden filizleniyorsa, insan da Allah'ın kudretiyle yeniden diriltilecektir.
Kur'ân-ı Kerîm'de:
كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ
“İlk defa girdikleri gibi...”
ifadesi üzerinden vaazda, insanın tekrar tekrar dönüşü fikrine işarî bir bağlantı kurulmaktadır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
İnsanın tekrar dünyaya aynı bedenle veya bir bitki, hayvan yahut başka bir canlı olarak döneceği şeklindeki anlayış, İslâm'ın açık ve temel ahiret öğretisi olarak sunulmamalıdır.
Bu vaazdaki anlatım, toprak, tohum, bitki ve yeniden yeşerme sembolleri üzerinden yapılan tasavvufî bir yorumdur.
İslâm'ın temel inancında ölümden sonra diriliş ve ahiret hayatı vardır.
---oOo---
Zaman Yolculuğu ve Geçmiş-Gelecek Anlayışı
Vaazın bir bölümünde Kâbe, Mescid-i Aksâ, anne rahmi, göbek bağı ve nesil kavramları üzerinden zamanın geçmişine ve geleceğine doğru sembolik yolculuk anlatılmaktadır.
Buradaki “kapı”, “sırat”, “geçiş” ve “yolculuk” kavramlarını manevi semboller olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Kâbe'yi fiziksel bir zaman kapısı olarak görmek veya Mescid-i Aksâ'nın altında fiziksel bir zaman geçidi aramak bu anlatımın amacı değildir.
Asıl anlatılmak istenen, insanın geçmişini soyunda, geleceğini ise neslinde aramasıdır.
İnsan geçmişine anne ve babası üzerinden ulaşır; geleceğe ise çocukları ve nesli üzerinden uzanır.
Dolayısıyla geçmiş ve gelecek arasındaki bağ, insanın kendi hayatında daima vardır.
---oOo---
Seyr-i Sülûk ve Kâmil İnsan
Tasavvuf yolunda insanın amacı yalnızca dünyaya gelmek ve yaşamak değildir.
İnsan kendisini tanımaya, nefsini terbiye etmeye, Allah'a yönelmeye ve kemale ermeye çalışmalıdır.
Bu yolculukta namaz, niyaz, secde, ibadet, sabır, tövbe ve güzel ahlâk büyük önem taşır.
Nasıl ki bir tohum toprağın altında sabırla bekledikten sonra filizleniyorsa, insan da nefsinin karanlıklarından geçerek manevi bir olgunluğa ulaşabilir.
Kamil insan, kendi nefsinin esiri olmaktan kurtulmuş, Allah'ın rızasına yönelmiş ve insanlara faydalı hâle gelmiş insandır.
Seyr-i sülûkün maksadı da insanın bu kemale doğru ilerlemesidir.
Rabbim bizlere daldığımız manevi derinliklerden güzel bir hakikat ile çıkmayı, güzel bir bitki gibi yetişmeyi, güzel bir meyve gibi insanlara faydalı olmayı ve insan-ı kâmil yolunda ilerlemeyi nasip eylesin.
Namaza, niyaza ve secdeye ihtimam göstermeyi; Allah'ın huzurunda teslimiyet sahibi olmayı bizlere nasip eylesin.
Ve yes'elûneke anir-rûh. Kulir-rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtüm minel-ilmi illâ kalîlâ.
Meali:
“Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ise pek az bilgi verilmiştir.”
Sadakallahul Azîm – İsrâ Suresi, 85. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem
Yahudilerden bir grup Peygamber Efendimiz'e ruh hakkında soru sormayı konuştu. Bunun üzerine Resûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e ruh hakkında soru sordular. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra kendisine vahyedilen şu ayeti okudu:
“Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size pek az bilgi verilmiştir.”
İbn Abbas Radıyallâhu Anh'a ruh sorulduğunda şöyle cevap verdi:
“Ruh, Rabbimin emrindendir. Siz bu meseleye tam olarak ulaşamazsınız. Bu konuda Allah'ın söylediğinden ve Peygamber'in bildirdiğinden fazlasını söylemeyin. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”
Allâhu yeteveffel enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ, fe yumsikulletî kadâ aleyhâl mevte ve yursilul uhrâ ilâ ecelin musemmâ. İnne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.
Sadakallahul Azîm – Zümer Suresi, 42. Ayet
Meali:
“Allah, ölen insanların ruhlarını öldüklerinde alır; ölmeyenlerin ruhlarını da uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini ise belirlenmiş bir süreye kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”
Sadakallahul Azîm – Zümer Suresi, 42. Ayet
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Hadis-i Şeriflerde Ruh
“Ruhlar toplu cemaatlerdir. Onlardan birbirleriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ise ayrılırlar.”
(Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Birr 159)
Bir diğer hadis-i şerifte insanın anne rahmindeki yaratılış safhalarından bahsedilir. Kırk günlük dönemlerden sonra alaka ve mudğa safhalarının geldiği, ardından meleğin gönderilerek bazı hususların yazılmasının emredildiği ve ruh üflenmesinden söz edilir.
(Buhârî, Enbiyâ 1, Kader 1, Tevhîd 28; Müslim, Kader 1; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, Kader 4; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed b. Hanbel, I/382)
Bir başka rivayette müminin ruhunun ölümünden sonra karşılanmasından ve göğe yükseltilmesinden bahsedilir. Kötü kişinin ruhu hakkında da farklı bir şekilde muamele edildiği anlatılır.
(Müslim, Cennet 75, hadis no: 2872)
Yine bir hadis-i şerifte kişinin ölümünden sonra kendisine varacağı yerin gösterilmesinden söz edilir.
(Tirmizî, Cenâiz 70)
Bedir Savaşı'nda öldürülen Kureyşlilerin cesetleri bir kuyuya bırakıldığında Peygamber Efendimiz onlara hitap etmiş, Hz. Ömer Radıyallâhu Anh bunun üzerine nasıl hitap ettiğini sormuştur. Resûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem ise onların kendisinin söylediklerini işitme bakımından yaşayanlardan farklı olmadığını, ancak cevap veremediklerini bildirmiştir.
(Müslim, Cennet 76-77; Buhârî, Cenâiz)
Allah'ın Rasûlü Sallallâhü Aleyhi ve Sellem, kabristandan geçerken selâm vermeyi de öğretmiştir:
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene andolsun.”
Şems Suresi, 7. Ayet
---oOo---
ALINTI
Biz peygamberlerin ve imamların bedenlerini görmedik. Fakat onlar hakkında sahip olduğumuz bilgiler, yalnızca bedenlerinin özelliklerinden ibaret değildir. Onları tanımamızda ruhani vasıfları da önemlidir.
İki kardeş birbirine son derece benzediği hâlde karakterleri ve ruh hâlleri birbirinden çok farklı olabilir.
İnsanın dış görünüşü ile ruh hâli arasında bazı benzerlikler bulunduğu düşünülmüş ve feraset sahiplerinin insanın hâllerini bedenindeki bazı işaretlerden anlamaya çalıştıkları ifade edilmiştir.
Meleklerin ve cinlerin bedenlerinin insan bedeninden farklı olduğu, buna rağmen birbirlerinden ayırt edilebildikleri de tasavvufî eserlerde anlatılmaktadır.
ALINTI SONU
Daha önceki sohbetlerimizde “Ruh Babası” şeklinde ifade ettiğimiz bir kavramdan bahsetmiştik.
Buradaki “Ruh Babası” ifadesini, doğrudan biyolojik veya tıbbi bir görevli olarak değil, vaazımızdaki tasavvufî ve işarî bir temsil olarak anlamak gerekir.
Bu temsil içerisinde, anne karnındaki çocuğun yaratılışının çeşitli safhaları üzerinde düşünülmekte ve insanın bedenî özellikleriyle ruhî yönü arasında manevi bir bağ kurulmaktadır.
İnsan bedeninin oluşumunda anne ve babanın biyolojik katkıları olduğu gibi, insanın karakterinin ve hayatının oluşumunda da çevre, eğitim, aile, genetik özellikler ve kişinin kendi tercihleri etkili olur.
Vaazdaki “ruh babaları” kavramı ise bu çok yönlü oluşumu manevî bir dille açıklamaya çalışan sembolik bir anlatımdır.
Bu sebeple saç, diş, göz, kulak, karakter veya başka organların ayrı ayrı görünmez varlıklar tarafından yapıldığı şeklindeki ifadeleri tıbbi bir bilgi olarak değil, vaazın işarî anlatımı olarak değerlendirmek gerekir.
İnsan ve Yaratılış Üzerine
İnsanın yaratılışı hakkında düşünürken, her şeyi Allah'ın yaratması gerçeğini unutmamak gerekir.
Anne rahmi yaratılışın önemli bir safhasıdır. Baba ve annenin biyolojik katkıları, beslenme, genetik yapı ve doğumdan sonraki eğitim ve çevre, insanın hayatında etkili olur.
Tasavvufî açıdan ise bunların tamamının üzerinde Allah'ın yaratma kudreti ve hikmeti vardır.
Bu nedenle insan kendisini sadece maddî bedeninden ibaret görmemeli; ruhunu, nefsini, aklını ve sorumluluğunu da düşünmelidir.
---oOo---
Rivayet Olarak Aktarılan Bir Söz
Vaazlarda ve bazı tasavvufî eserlerde Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e nispet edilen çeşitli rivayetler aktarılmaktadır.
Bunlardan birinde “latif bir cevher” şeklinde başlayan ve Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin yanı sıra çeşitli sembollerle bağlantılar kuran bir anlatım bulunmaktadır.
Bu rivayetin sıhhatini kesin bir hadis olarak kabul etmek yerine, burada geçtiği şekliyle tasavvufî bir anlatım olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Aynı şekilde “Pirinci dökmeden yiyin” şeklindeki söz de burada sembolik bir anlam içerisinde ele alınmaktadır.
Vaazdaki yorumda pirinç, dişler ve Hz. Ali'nin “Esedullah” oluşu arasında sembolik bağlantılar kurulmaktadır.
Bu tür bağlantılar tasavvufî işaret ve temsil olarak anlaşılmalı, Kur'an'ın veya sahih hadislerin kesin tefsiri olarak sunulmamalıdır.
---oOo---
İnsan, Hayvanlar ve Yaratılış Üzerine
İnsan ile hayvanlar arasındaki benzerlikler üzerinden insanın yaratılışı hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır.
Bu konuda benim burada vurgulamak istediğim nokta şudur:
İnsan sadece fiziksel özellikleriyle değerlendirilmemelidir.
İnsanın aklı, iradesi, sorumluluğu, ahlâkı ve manevî yönü vardır.
Hayvanlardaki bazı özellikleri insanın organları ve karakterleriyle sembolik olarak ilişkilendirmek mümkündür. Örneğin bazı hayvanların çevikliği, gücü, görüşü veya başka özellikleri insan için temsilî bir ders olarak ele alınabilir.
Fakat bu sembolleri biyolojik gerçeklik gibi değerlendirmemek gerekir.
İnsanın yaratılışı Allah'ın kudreti içerisindedir.
---oOo---
Âdem Aleyhisselâm ve Yeryüzündeki Hayat
İnsanların yeryüzündeki ilk dönemleri hakkında konuşurken, bugünkü hayat şartlarını geçmişe aynen taşımamak gerekir.
İlk insanların hayatında tabiatla mücadele, barınma, yiyecek bulma ve korunma gibi meseleler vardı.
Hayvanların farklı iklimlerde farklı özellikler geliştirmesi de yaratılışta gözlemlenen bir durumdur.
Ancak insanın yaratılışını yalnızca dış görünüş üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.
Hz. Âdem Aleyhisselâm'ın yeryüzündeki hayatını düşünürken, insanın öğrenen, taklit eden, araştıran ve ihtiyaçlarına göre araçlar geliştiren bir varlık olduğunu da görürüz.
İnsan zaman içerisinde barınmayı, avlanmayı, üretmeyi, giyinmeyi ve çeşitli araçlar kullanmayı öğrenmiştir.
Buradan alınacak ders şudur:
İnsan, kendisine verilen akıl ve irade sayesinde dünyayı öğrenir ve imar eder.
---oOo---
[attachment=38469]
Nefs-i Kâmil – Nefs-i Kâmile Nedir?
Tasavvuf derslerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Daha önce Râzıye ve Marzıyye makamlarından bahsetmiş, ardından Mürşid-i Kâmil, Nefs-i Kâmil ve Nefs-i Kâmile konularına gelmiştik.
Öncelikle nefis, vücut denilen aracı kullanan sürücüye, yani şoföre benzetilebilir.
İnsan bu beden ve nefisle yaptığı işlerden sorumlu olduğu için nefsin terbiye edilmesi gerekir.
Yabani bir atın eğitilip binilebilir hâle getirilmesi gibi, insanın nefsi de terbiye edilmelidir.
İslâm'ın emirleri bu terbiyenin önemli bir parçasıdır.
Namaz, oruç, helal ve haram hassasiyeti insana iradesini kullanmayı öğretir.
Oruç ile insan, helal olan bazı şeylerden bile belirli bir süre uzak durmayı öğrenir. Böylece nefis üzerinde irade ve kontrol kazanır.
İnsan haram karşısında da aynı şekilde “fren yapmayı”, yani nefsinin arzusunu durdurmayı öğrenir.
Nefis terbiye oldukça insanın makamı da yükselir.
Nefs-i Kâmil – Nefs-i Kâmile Nedir Denilince
Nefs-i Marzıyye makamına ulaşmış ve Allah'ın razı olduğu kulluk anlayışını öğrenmiş olan kişi, Allah'ın isim ve sıfatları üzerinde tefekkür ederek kemale doğru yolculuğuna devam eder.
Önce Rahmân ismini anlamaya çalışır.
Rahmân ismini anlamak, babalık ve sorumluluk gibi kavramlar üzerinden temsil edilebilir.
İnsan bazen sahip olduğu bir nimetin kıymetini, o nimeti kaybettiğinde daha iyi anlayabilir.
Babalığı anlamak için babalık sorumluluğunu; anneliği anlamak için annelik sorumluluğunu düşünmek gerekir.
Zıtların ve farklılıkların kıymeti bazen yokluklarıyla anlaşılır.
Bir insanın hayatında anne, baba, evlat, aile, sağlık ve benzeri nimetlerin kıymeti, onların yokluğunda daha açık şekilde anlaşılabilir.
Bundan sonra El-Alîm ismini düşünür.
İlmin önemini anlayan kişi, bilgisizliğin insanı nasıl zor durumda bıraktığını da anlar.
Daha sonra El-Hakîm ismi üzerinde tefekkür edilir.
Hâkimlik, adalet ve hikmet kavramları üzerinden insanın nasıl hükmetmesi gerektiği öğrenilir.
Bir insan kendisine verilen yetkiyi adalet için kullanırsa kemale doğru ilerler. Fakat hakkı çiğner ve zulmederse kendi makamının hakkını verememiş olur.
Yine Er-Raşîd ismi üzerinde düşünüldüğünde, doğru yolu göstermek ve insanlara rehberlik etmek sorumluluğu ortaya çıkar.
İlim sahibi olan kişinin öğrendiğini başkalarına aktarması, ilminin hakkını vermesinin bir parçasıdır.
İnsanlara öğretmek, yetiştirmek ve rehberlik etmek de büyük bir sorumluluktur.
Böylece insan Allah'ın isimleri üzerinde tefekkür ederek hayatın farklı alanlarında yeni dersler öğrenir.
Bu yolculuğun sonu yoktur.
Allah'ın isimleri ve sıfatları üzerinde tefekkür eden insan, her gün yeni bir anlam ve yeni bir hikmet keşfedebilir.
Nefsin terbiyesi de böyle bir yolculuktur.
Nefs-i Kâmil ve Nefs-i Kâmile Üzerine İşarî Anlatım
Vaazdaki anlatımda Nefs-i Kâmil ve Nefs-i Kâmile, erkeklik-dişilik, Rahmân-Rahîm, çıkıntı ve girinti gibi semboller üzerinden açıklanmaktadır.
Bunları biyolojik bir dönüşüm veya insanın başka bir bedende yeniden doğması şeklinde değil, tasavvufî bir temsil olarak anlamak gerekir.
İnsan bazı dersleri öğrenir, bazı derslerde zorlanır. Hayatında karşılaştığı imtihanlar da ona eksiklerini fark ettirebilir.
Temizlik konusunda ders alması gerekiyorsa temizlikle; adalet konusunda ders alması gerekiyorsa adaletle; merhamet konusunda ders alması gerekiyorsa merhametle imtihan olabilir.
Buradaki “yeniden doğmak” ifadesi de manevî yenilenme ve yeni bir anlayış kazanma şeklinde anlaşılabilir.
Allah'ın isimlerini öğrenmek, yalnızca isimleri ezberlemek değil; o isimlerin gerektirdiği ahlâkı ve kulluk şuurunu hayatımıza taşımaktır.
Esmaü'l-Hüsnâ'yı öğrenmek de bu açıdan insanın Allah'ı tanımasına ve kulluğunu güzelleştirmesine vesile olur.
Rabbim hepimizi bilgisizlikten, kibirden, nefsin aldatmasından ve hakikati yanlış anlamaktan muhafaza eylesin.
E lem a'hed ileyküm yâ benî Âdeme en lâ ta'büdüş-şeytân, innehû leküm adüvvün mübîn.
Sadakallahul Azîm – Yâsîn Suresi, 60. Ayet
Meali:
“Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana kulluk etmeyin; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır’ diye emretmedim mi?”
Sadakallahul Azîm – Yâsîn Suresi, 60. Ayet
---oOo---
Sinüs, Kosinüs ve Tangent Üzerinden Temsilî Anlatım
Daha önceki vaazlarımızda bazı matematik kavramlarını varlıkların konumlarını anlatmak için temsil olarak kullanmıştık.
Sinüs ve kosinüs, geometrik olarak açıların ve oranların hesaplanmasında kullanılan matematiksel kavramlardır.
Tanjant ve kotanjant da matematikte açı ve oranlarla ilgili kavramlardır.
Vaazdaki anlatımda bu kavramlar dünya üzerinde, dünya çevresinde ve dünya dışında düşünülen varlıkları sembolik olarak sınıflandırmak için kullanılmaktadır.
Burada önemli olan şudur:
Bu anlatım matematiksel veya fiziksel bir sınıflandırma değildir. Sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant kavramlarının melekleri, cinleri veya şeytanları fiziksel olarak sınıflandırdığı şeklinde bilimsel bir sonuç çıkarılamaz.
Bunlar vaazdaki tefekkür ve temsil dili içerisinde kullanılmaktadır.
Şeytan ve İnsan
Kur'an-ı Kerim'de şeytanın insan için apaçık bir düşman olduğu bildirilmiştir.
Bu düşmanlığı, insanın nefsine vesvese vermesi, kötülüğü güzel göstermesi ve insanı Allah'ın yolundan uzaklaştırmaya çalışması şeklinde anlamak gerekir.
İnsan bazen kötülüğü kendi iradesiyle işler, bazen de nefsinin ve şeytanın vesvesesine uyar.
Bu nedenle insanın en büyük mücadelesi kendi nefsiyle ve onu kötülüğe çağıran vesveselerle mücadelesidir.
Şeytanı radyoaktif bir varlık, fiziksel bir enerji dalgası veya uzaydan gelen bir canlı olarak değerlendirmek Kur'an'ın bize verdiği temel bilginin ötesine geçer.
Bizim için asıl önemli olan, şeytanın insanı hakikatten uzaklaştıran vesvesesine karşı uyanık olmaktır.
Kötülük bir insandan başka bir insana geçebilir; fakat bunun sebebini mutlaka görünmez bir varlığın o kişinin bedenine girmesi şeklinde açıklamak gerekmez.
İnsan kötü bir örneği taklit edebilir, kötü bir çevrenin etkisinde kalabilir veya kendi iradesiyle kötülüğü seçebilir.
Bundan dolayı insanın sorumluluğu devam eder.
Pekmez ve Tahin Temsili
Pekmez ile tahini karıştırdığımızda yeni bir karışım ortaya çıkar. Fakat onu meydana getiren unsurlar tamamen ortadan kalkmaz.
İnsan da anne ve babanın biyolojik katkılarıyla dünyaya gelir. Beslenme, genetik yapı, çevre ve eğitim onun gelişiminde etkili olur.
Tasavvufî açıdan ise insanın bütün bu sebeplerin üzerinde Allah'ın yaratmasıyla var olduğunu düşünürüz.
Vaazdaki “ruh babaları” kavramı da insanın farklı özelliklerini sembolik olarak açıklamak için kullanılan bir kavramdır.
İnsanın aklı, karakteri, yetenekleri, davranışları ve hayatındaki yönelişleri üzerinde aile, çevre, eğitim, yaratılış özellikleri ve kendi iradesi birlikte etkili olur.
Bu sebeple insanın kötülüğünü veya iyiliğini tek bir görünmez varlığa bağlamak yerine, insanın kendi sorumluluğunu da unutmamak gerekir.
---oOo---
Zamanın Ruhuna Gelince
Zamanın ruhu kavramı üzerinde düşündüğümüzde, her çağın kendine özgü bir imtihanı, anlayışı ve ihtiyacı olduğunu görürüz.
Vaazdaki işarî anlatımda “zamanın ruhu” Mehdi Aleyhisselâm kavramıyla ilişkilendirilmektedir.
Bu yaklaşım, kıyamet ve ahir zaman anlayışı içerisinde yapılan tasavvufî bir yorumdur.
Allah'ın güzel isimlerinin insanda kemal bulması ise insanın o isimlerin anlamlarını öğrenmesi ve hayatında güzel ahlâka dönüştürmesi şeklinde anlaşılabilir.
Bir insan bir isim üzerinde mahir olabilir; bir başkası birkaç isim üzerinde daha fazla tefekkür edebilir.
Fakat Esmâü'l-Hüsnâ'nın tamamını bilmek ve anlamak insan için büyük bir manevî yolculuktur.
Bu nedenle zamanın ruhunu anlamak, yalnızca gelecekte ortaya çıkacak bir kişiyi beklemekten ibaret değildir.
Asıl mesele, içinde yaşadığımız zamanın imtihanlarını anlamak ve Allah'ın razı olacağı şekilde yaşamaktır.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.
---oOo---
Rabbim, şeytanın ve nefsimizin şerrinden beni ve cemaatimi muhafaza eylesin.
Bizleri hakikati arayan, ilmi doğru kullanan, Allah'ın dostlarına hürmet eden ve insanlara zarar vermekten sakınan kullarından eylesin.
Bizi süflî hâllerden uzaklaştırıp, meleklerin temsil ettiği hayır, rahmet ve nur yolunda desteklesin.
Ve mimmen halaknâ ümmetün yehdûne bil-hakkı ve bihî ya'dilûn.
Meali:
“Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.”
Sadakallahul Azîm – A'râf Suresi, 181. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet mârifetullahtır.”
(Hadis-i Şerif)
Resûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Ebu Hüreyre Radıyallâhu Anh'den rivayet edilen bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.”
(Ebu Dâvud: 4391)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Top, atışın veya vuruşun hızına göre yükselir, zirveye ulaşır ve sonra tekrar aşağı iner. Yani zirve, orada oturup kalmak için değildir. İhsan makamı da böyle anlaşılmalıdır; insan o makamı bir oturma ve keyif yeri hâline getirmez.
Hz. Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem, Mi'rac hadisesinde en yüksek makamlara ulaştıktan sonra tekrar ümmetinin arasına döndü. Buradan bizim için önemli bir ders vardır: Manevî yükseliş, insanın dünyadan ve insanlardan tamamen kopması anlamına gelmez. Hakikate ulaşan kişi, elde ettiği marifeti insanlara fayda sağlayacak şekilde yaşar ve anlatır.
Koca dünya sanki bize şöyle sesleniyor:
“Ne ana gördüm, ne baba, ne evlat gördüm, ne koca; ama yine de yaşadım, doya doya.”
İmza: Hoşça kal, yalan dünya.
Dünya yaşlanır, insan yaşlanır, beden eskir. İnsan gençliğinde kuvvetli, sağlıklı ve dinç olabilir; fakat zaman geçtikçe bedenin gücü azalır. Akıl ve şuur yerinde olsa bile bedenin kaportası eskir.
Hangi yiğiti toprak yutmadı? Hangi ceylan gözler toprağa karışmadı? Hangi en güzel yemek sonunda bedenden ayrılıp toprağa dönüşmedi?
İnsan, bu dünyanın geçici olduğunu unutmamalıdır.
Tasavvuf açısından bakıldığında, doğum ve ölüm arasında insanın geçirdiği hayat bir seyir ve yolculuk olarak düşünülebilir. Seyr-i sülûk de insanın nefsinden başlayarak hakikate doğru yaptığı manevî yolculuğu ifade eder.
Bir insan sadece dış görünüşe, bedensel güce veya dünya nimetlerine güvenerek hakikate ulaşamaz. Hakikati arayan kişinin kendi nefsini tanıması, Rabbini tanımaya yönelmesi ve bu yolculukta ilim, edep ve irşad ile ilerlemesi gerekir.
Gerçek mürşid-i kâmil, insanı kendisine bağımlı hâle getiren değil; hakikati, marifeti, edebi ve Allah'a kulluğu öğreten kişidir.
Mürşidin yanında bulunmak, sadece hizmet etmek veya dış görünüşte bazı görevleri yerine getirmek değildir. Asıl maksat, insanın nefsini terbiye etmesi, ilim öğrenmesi ve Seyr-i Sülûk yolunda ilerlemesidir.
Cennet ve Gençlik Üzerine Aktarılan Rivayetler
Hz. Enes'ten yapılan rivayete göre Peygamberimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Cennet halkı kıyamet günü Âdem'in suretinde, otuz üç yaşında, bedenleri kılsız ve genç bir hâlde haşredilirler. Sonra cennette bulunan bir ağacın yanına götürülürler ve ondan elbise giyinirler. Artık ne elbiseleri eskir ne de gençlikleri kaybolur.”
(Kenzu'l-Ummal, H. No: 39383)
Diğer bir rivayette ise şu ifadeler aktarılır:
“Cennetlik olanlar otuz üç yaşında, Âdem'in suretinde, Yusuf'un güzelliğinde, Eyyub'un ahlakında, bedenleri kılsız ve genç bir sima ile haşredilirler.”
(Kenzu'l-Ummal, H. No: 39384)
Bu rivayetler vaazımızda gençlik ve insanın yaratılışındaki güzellik açısından ele alınmaktadır.
Burada anlatılanları, kesin bir “gençlik iksiri” veya tıbbi bir formül olarak değil, insanın yaratılışındaki gençlik, sağlık ve yenilenme sırrına işaret eden bir temsil olarak değerlendirmek gerekir.
İnsan ne yiyorsa bedeninin oluşumunda onun izleri vardır. Topraktan gelen nimetleri yer, onlar bedene dönüşür ve sonunda insanın hayatının bir parçası hâline gelir.
Bu açıdan baktığımızda, insanın yaratılışı ile toprak, gıda, beden ve ruh arasındaki ilişki üzerinde düşünmek mümkündür.
Vaazdaki işarî anlatımda, insanın yaşlanma ve yenilenme sırrının Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellileriyle bağlantılı olarak düşünülmesi teklif edilmektedir. Bu, tıbbi bir bilgi değil, tefekkür ve temsilî bir anlatımdır.
İnsan kendi yaratılışını anlamaya çalışırken sadece dış görünüşe değil, yaratılışın ardındaki hikmete de bakmalıdır.
Aynel-yakîn, hakkal-yakîn ve hissel-yakîn gibi kavramlarla ifade edilen bilgi derecelerinin her biri, insanın hakikati farklı yönlerden idrak etmesini anlatır.
Gençlik ve Yenilenme Konusundaki İşarî Anlatım
İnsan bedeninin gençliği, sağlığı ve yenilenmesi üzerine düşünmek elbette değerlidir. Ancak burada anlatılan “gençlik iksiri”ni keşfedilmiş veya kesin olarak bulunacak bir madde şeklinde sunmamak gerekir.
Asıl mesele, insanın kendi yaratılışını ve Allah'ın ona verdiği nimetleri anlamasıdır.
Rahmân ve Rahîm isimlerini düşünmek, insanın yaratılışındaki merhamet, düzen ve hikmeti anlamaya vesile olabilir.
---oOo---
Evrim Konusuna Dair Açıklama
Geçen vaazımızdaki evrim konusuna da atıfta bulunarak şu noktayı ifade edelim:
Hayvanlarla insan arasındaki farkları yalnızca dış görünüş üzerinden değerlendirmek doğru değildir. Maymunların insanlar tarafından eğitilmesi, onların insan hâline dönüşeceği anlamına gelmez.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bir canlı türünün eğitilmesi ile biyolojik evrim aynı şey değildir.
Bu vaazdaki yaklaşımımız, insanın yaratılışını yalnızca maddî benzerlikler üzerinden açıklamanın yeterli olmayacağı yönündedir.
İnsanın aklı, iradesi, sorumluluğu ve manevî yönü de hesaba katılmalıdır.
---oOo---
İhsan Makamı
Tasavvufta nefsin mertebeleri konusunda Nefs-i Kâmil ve Kâmile makamlarından, ardından da Mürşid-i Kâmil'den bahsetmiştik.
Mürşid-i Kâmil; kemal ilmini öğreten, insanlara Seyr-i Sülûk yolunu talim ettiren ve onları manevî olgunluğa yönlendiren öğretmen olarak anlaşılabilir.
Şimdi ise ondan sonraki makam ve mertebe olarak İhsan Makamı üzerinde duralım.
Bu soruyu Cebrâil Aleyhisselâm'ın Peygamber Efendimiz'e sorduğu meşhur hadis üzerinden ele alalım.
HADİS-İ ŞERİF
Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anh şöyle demiştir:
Bir gün Resûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem insanların arasında otururken bir kişi geldi ve:
“İman nedir?” diye sordu.
Resûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem:
“Allah'a, meleklerine, Allah'a kavuşmaya, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye iman etmendir.” buyurdu.
“İslâm nedir?” diye sordu.
“Allah'a ibadet edip O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak, namazı kılmak, farz olan zekâtı vermek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” buyurdu.
“İhsan nedir?” diye sordu.
Şöyle buyurdu:
“Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmüyorsan da şüphesiz O seni görmektedir.”
Evet, Peygamber Efendimiz ihsanı, Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmek şeklinde tarif ediyor.
Mi'rac hadisesi de bu açıdan bizim için büyük bir tefekkür kapısıdır. Peygamber Efendimiz manevî olarak yükseldi, sonra tekrar ümmetinin arasına döndü ve insanları irşad etmeye devam etti.
Buradan çıkaracağımız ders şudur:
İnsan manevî bir makama ulaştığında orada kendisini üstün görüp dünyadan kopmamalıdır. Aksine elde ettiği ilim, marifet ve hâli insanlara faydalı olacak şekilde kullanmalıdır.
İhsan makamı, insanın her an aynı derecede ve sürekli bir keşif hâlinde bulunması demek değildir.
İnsan bazen yüksek bir tefekkür hâline ulaşır, sonra tekrar günlük hayatına döner. Önemli olan, o tefekkürden aldığı dersi hayatına taşıyabilmesidir.
Zirve 1 Kişiliktir
Zirve bir kişiliktir kardeşim.
Zirvenin sahibi zirvedeyken, oraya başka bir makam sahibi oturamaz.
Fakat burada “zirve”yi dünya makamı veya insanları yönetme makamı olarak değil, manevî bir temsil olarak anlamak gerekir.
Bir insanın manevî olarak yükselmesi, altındaki basamakları yok etmesi anlamına gelmez.
Tam tersine, yukarı çıkan kişi kendisinin de bir zamanlar geçtiği basamakları korumalıdır. Çünkü kendisinden sonra gelecek insanların da o basamaklara ihtiyacı vardır.
Bir kule düşünün.
Bir kişi en üst noktaya çıkabilir. Fakat kulenin altındaki temel ve basamaklar sağlam değilse, en üstte bulunan kişi de orada uzun süre kalamaz.
Bu nedenle mürşid ile mürid arasındaki ilişkide de makamların birbirine karıştırılmaması gerekir.
Mürid mürşidini sever, sayar ve ondan istifade eder; fakat mürşidi ilahlaştırmaz. Mürşid de kendisini Allah'ın yerine koymaz.
İhsan makamının en önemli edebi budur.
---oOo---
İhsan Makamında Görmek ve Görülmek
İhsan makamında insan her an Allah'ı gördüğünü iddia etmez.
Hadiste bize öğretilen şudur:
“Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi ibadet et. Sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor.”
Ben bunu şöyle anlayabilirim:
Karşındaki insanda Allah'ın yarattığı bir kul olduğunu görür ve ona buna göre muamele edersin.
Mesela karşındaki kişi hâkim ise, sen onun şahsını ilahlaştırmazsın. Fakat onun Allah'ın “el-Hakîm” isminin yaratılmış bir kul üzerindeki sınırlı bir tecellisi olduğunu düşünerek adalet ve edep içinde davranırsın.
Hâkim de karar verirken sadece kendi nefsine göre değil, Allah'ın adaletini düşünerek hükmetmeye çalışırsa, her iki taraf da ihsan şuuru içerisinde hareket etmiş olur.
Fakat insan her an aynı tefekkür hâlinde bulunamaz.
Bir saat önce yüksek bir tefekkür içerisinde olan insan, bir saat sonra gaflete düşebilir. İnsan beşerdir; hata edebilir, unutabilir, nefsine uyabilir.
Bunun için hiçbir insanı hatasız ve kusursuz görmek doğru değildir.
Hz. Âdem Aleyhisselâm bile insan olmanın gereği olarak bir imtihan yaşamış ve hata etmiştir. Dolayısıyla bir mürşidi veya salihi aşırı derecede yüceltip onun hata etmeyeceğini düşünmek de doğru değildir.
Mürşid-i Kâmil'e hürmet edilir; fakat Allah'a ait sıfatlar hiçbir kula verilmez.
Şeyh de insandır, mürid de insandır.
Bir insanı aşırı derecede yüceltmek, onun hatalarını görmez hâle gelmek ve yanlışını doğru kabul etmek manevî açıdan tehlikelidir.
Atalarımız bunu biraz mizahî fakat düşündürücü bir sözle ifade etmişler:
“Gönül düşmüş bir boka, o da ona mis gibi kokar.”
Buradan alınacak ders şudur:
İnsan sevdiği kişiyi değerlendirirken nefsinin ve sevgisinin etkisi altında kalmamalıdır.
Allah'ım! Bizi, hata yapan insanları yanlışlarını görmeden yüceltenlerden eyleme.
Şeytanın yanlışları güzel gösteren vesvesesinden bizi muhafaza eyle.
Bize hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak gösterip ondan uzak durmayı nasip eyle.
Bir kulun makamını överken onu Allah'ın makamına çıkarmaktan, kendi nefsimizi de başkalarından üstün görmekten bizleri muhafaza eyle.
Keteballâhu le-aglibenne ene ve rusulî, innallâhe kaviyyun azîz.
Sadakallahul Azîm - MÜCÂDELE Suresi, 21. ayet
Meali:
"Allah, 'Andolsun, ben ve peygamberlerim mutlaka galip geleceğiz.' diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, mutlak galiptir."
Sadakallahul Azîm - MÜCÂDELE Suresi, 21. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Mehdi, tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi dünyaya hükmedecektir."
(El-Kavlü'l-Muhtasar fî Alâmâti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar, s. 29)
"Tüm olarak yeryüzünün meliki dört tanedir. Onların ikisi Zülkarneyn ve Süleyman müminlerden, diğer ikisi Nemrud ve Buhtunnasr kâfirlerdendir. Yere beşinci olarak Ehl-i Beytimden biri sahip olacak; yani Mehdi."
(Mektûbât-ı Rabbânî, 2/1163)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
"Allah Teâlâ buyurdu ki: Benim dostlarımdan birisine düşmanlık eden kimseye karşı harp ilan ederim."
(Hadîs-i Şerîf)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
"Allah Teâlâ buyurmuştur: Her kim sevdiğim kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona harp ilan ederim."
(Hadîs-i Şerîf)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
ALINTI
MEVDÛDÎ'DEN
"Fakat şu bir gerçek ki, Allah'ın hâkimiyetini bütün dünyada tesis eden bir müceddid gelecektir. İster çok yakında, isterse çok sonraları olsun, fark etmez. O, Peygamberimizin hadislerinde tanımlanmış olan İmam Mehdi'dir. Onunla ilgili bazı işaretler de yine Peygamberimiz tarafından açıklanmıştır.
Bu işaretler, Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve diğer bazı hadis kitaplarında yer alan rivayetlerde açıklanmıştır.
İmam Mehdi geldiği zamanın şartlarını bilen, yönetim kabiliyeti yüksek ve çağının meselelerini anlayan bir lider olacaktır.
Mehdi geldiği zaman, Müslümanların düşünce ve inançlarında bulunan cahiliye anlayışlarını temizlemeye çalışacak ve İslâm'ı en saf şekliyle ortaya koyacaktır. İslâm'ın bütün alanlarda yaşanması için gayret edecektir.
Mehdi'nin hak davası için yapacağı çalışmaların, İslâm'ın dünyada yayılmasına ve adalet anlayışının güçlenmesine vesile olacağı ifade edilmektedir.
Bir Müslüman olarak İslâm'ın hâkimiyetini görmenin özlemi içerisinde olabiliriz. Bunu görüp görmememizden daha önemli olan, hak ve adalet için gayret etmektir.
Böyle bir liderin geleceğine dair inancı, yalnızca insanların zihnindeki tasavvurlarla sınırlamamak gerekir."
(Mevdûdî, "İslâm'da İhya Hareketleri", s. 52-55)
ALINTI SONU
Öncelikle en son vaazımızla bu vaazımızı birbirine bağlayalım ki zincir kopmasın.
Basamaklar ve Yükselmek
Biz yukarı doğru yükselirken, üzerinde yükseldiğimiz alt basamakları söküp atacak değiliz. Çünkü insanın çıktığı basamakları unutmaması gerekir.
İnsan bazen bir üst makama veya bir üst anlayışa ulaşabilir. Fakat kendisini oraya taşıyan önceki tecrübeleri ve insanları küçümsememelidir.
Bunu bir zeytin ağacı örneğiyle düşünelim.
Zeytin ağacının dallarında meyveler oluşur. Hasat zamanı geldiğinde ağacın dalları sallanarak olgunlaşmış zeytinlerin dökülmesi sağlanabilir.
Bu örneği insanın manevi yolculuğuna benzetebiliriz.
Bazen insanın bulunduğu çevre veya bağlı olduğu anlayış bir imtihan geçirir. Böyle zamanlarda kimlerin samimi, kimlerin ise sadece menfaat veya alışkanlık sebebiyle orada bulunduğu ortaya çıkabilir.
Fakat burada amaç insanları kırmak veya düşman edinmek değil, hakikati ve samimiyeti ortaya çıkarmaktır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Allah Teâlâ buyurmuştur: Her kim sevdiğim kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona harp ilan ederim."
(Hadîs-i Şerîf)
Bu sebeple Allah'ın kullarına karşı düşmanlık etmekten sakınmak gerekir.
İnsanları bir imtihandan geçirirken bile ölçümüz adalet ve güzel ahlâk olmalıdır.
Bazen bir topluluk içerisinde sarsıntılar meydana gelir. Bu sarsıntılar sonucunda kimlerin samimi olduğu, kimlerin ise sadece dış görünüşte bağlı bulunduğu anlaşılabilir.
Ancak geride kalanları küçümsemek de doğru değildir. Her insanın kendi yolculuğu ve kendi imtihanı vardır.
Miraç ve Basamakların Temsili
Miraç hadisesiyle ilgili anlatımlarda, Peygamber Efendimizin Burak'a bindiği ve yolculuğun gerçekleştiği aktarılır.
Vaazımızdaki işarî yorumda ise bu olay, insanın kendi sınırlarını aşarak Allah'a yönelmesi ve yükselmesi için bir temsil olarak ele alınmaktadır.
Buradaki "basamak" anlayışı da önemlidir.
İnsan bir üst basamağa çıkarken alt basamağı yok etmemelidir. Çünkü gerektiğinde o basamak, kendisinden sonra gelecek olanlara destek olabilir.
Bu sebeple tasavvuf yolunda yetişen bir kimsenin kendisinden önce gelenleri küçümsememesi, kendisinden sonra gelenlere ise basamak ve destek olması gerekir.
Nakşibendî gelenekte anlatılan "müridimizi omuzlarımızda taşırız" anlayışı da bu açıdan, mürşidin talebesine destek olması şeklinde düşünülebilir.
Yükselen insan, geride bıraktığı kapıları da tamamen kapatmamalıdır. Çünkü insanın hayatında bir gün tekrar geriye dönüp o tecrübelerden istifade etmesi mümkündür.
---oOo---
Ölüden Diri, Diriden Ölü Çıkması ve Çekirdek Temsili
Allah, ölüden diriyi; diriden de ölüyü çıkarandır.
Bir tohumu toprağa ektiğimizde, sanki ölü gibi görünen o tohumdan yeni bir filiz çıkar. Filiz büyür, ağaç olur ve meyve verir.
Meyvenin içerisinde de yeni bir çekirdek bulunur.
Meyve daldan kopup zamanla yok olsa bile, çekirdeğin içerisinde yeni bir ağacın oluşmasına vesile olacak potansiyel bulunur.
Bu, Allah'ın yaratmasındaki devamlılığı gösteren güzel bir temsildir.
Âlem ve kâinatı büyük bir ağaç gibi, dünyayı onun meyvesi gibi, insanı da onun içindeki çekirdek gibi düşünürsek; insanın yaratılışında büyük bir tefekkür ve keşif alanı bulunduğunu söyleyebiliriz.
Buradaki "iç içe âlemler" ve "çoklu evren" ifadelerini de bilimsel bir teori olarak değil, vaazımızdaki işarî bir temsil olarak değerlendirmek gerekir.
İnsan kendi içine ve çevresindeki yaratılışa baktıkça Allah'ın kudretini ve yaratışındaki hikmeti daha iyi tefekkür edebilir.
Ay Takvimi ve Güneş Takvimi
Müslümanların ibadet hayatında hicrî-kamerî takvimin önemli bir yeri vardır. Ramazan, hac, bayramlar ve diğer bazı dinî zamanlar ayın hareketlerine göre belirlenir.
Güneş takvimi ise güneşin yıllık hareketleri esas alınarak oluşturulur.
Bu iki takvimin farklı oluşu, aslında insanın zamanı farklı ölçülerle değerlendirebilmesine güzel bir örnektir.
Ay takvimi yaklaşık 354 günlük bir yıl esasına dayanırken, güneş yılı yaklaşık 365 gündür. Bu sebeple Ramazan ve diğer hicrî aylar güneş takvimine göre her yıl yaklaşık on gün daha erken gelir.
Dolayısıyla Ramazan'ın bazı yıllarda kışa, bazı yıllarda ilkbahara, bazı yıllarda yaza veya sonbahara gelmesi bundan kaynaklanır.
Bu farklılığı, vaazımızdaki "çarkların birbirine bağlılığı" şeklindeki işarî temsil ile de anlatabiliriz.
Ay, dünya ve güneş birbirinden farklı hareketlere sahip sistemlerdir. İnsan da bu hareketleri gözlemleyerek zamanı anlamlandırmıştır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Hilali görmedikçe oruca başlamayın. Hilali görmedikçe orucu sona erdirmeyin. Şayet hava kapalı olursa ayı otuza tamamlayın."
Tenezzelul melâiketu ver-rûhu fîhâ bi-izni rabbihim min kulli emr.
Meali:
"Şüphesiz, Biz onu Kadir Gecesi'nde indirdik.
Kadir Gecesi'nin ne olduğunu sen ne bileceksin?
Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır.
Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için o gecede iner."
KADR Suresi, 1-4. ayetler
Kadir Gecesi'nin bin aydan hayırlı olması, Kur'an'ın ve vahyin değerini ortaya koyan çok önemli bir ifadedir.
Vaazımızda bu ayetler üzerinden zaman, takvim, ay ve insanın manevi yolculuğu arasında çeşitli sembolik bağlantılar kurulmaktadır.
Ancak "elfi şehr" ifadesini Almancadaki bir kelime üzerinden "on bir ay" şeklinde açıklamak doğru değildir. Buradaki "bin ay" ifadesi Kur'an'ın açık anlamıdır.
Kadir Gecesi'nin Ramazan ayında aranması da Peygamber Efendimizin sünnetiyle sabittir.
Nisâukum harsun lekum fe'tû harsekum ennâ şi'tum ve kaddimû li-enfusikum vettekullâhe va'lemû ennekum mulâkûhu ve beşşiril-mü'minîn.
BAKARA Suresi, 223. ayet
Meali:
"Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için önceden hazırlık yapın. Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun huzuruna varacağınızı bilin. Müminleri müjdele."
BAKARA Suresi, 223. ayet
Bu ayetteki "tarla" ifadesi, aile ve neslin devamı bağlamında anlaşılmalıdır.
Vaazımızda ise toprak, kadın, dünya ve insanın yaratılışı arasında sembolik bir bağlantı kurulmaktadır.
"Toprak" temsilini, insanın yetişmesi ve neslin devamı açısından düşünmek mümkündür. Ancak bu tür benzetmeleri ayetin kesin tefsiri olarak değil, işarî bir anlatım olarak görmek gerekir.
Geçen vaazımızda söylediğimiz "koca karı dünya" ifadesini de bu bağlamda değerlendirebiliriz.
Dünya insanın imtihan alanıdır. İnsan bu dünyada yaşar, çalışır, evlenir, neslini devam ettirir ve sonunda Rabbine döner.
Cennet ve İnsan Temsili
Geçen vaazımızda aktardığımız rivayetlerden birinde cennet ehlinin gençlik ve güzellik içerisinde haşredileceği anlatılmaktadır.
Hz. Enes'ten Yapılan Rivayet:
"Peygamberimiz şöyle buyurdu:
Cennet halkı kıyamet günü Âdem'in suretinde, otuz üç yaşında, bedenleri kılsız ve karagözlü bir sima hâlinde haşredilirler. Sonra cennette bulunan bir ağacın yanına götürülürler ve ondan elbise giyinirler. Artık ne elbiseleri eskir ne de gençlikleri kaybolur."
(Kenzü'l-Ummâl, H. No: 39383)
Vaazımızda bu rivayet, insanın yaratılışındaki mükemmellik ve ahir zaman insanının temsilî özellikleri üzerinden yorumlanmıştır.
Ancak burada geçen sembolleri kesin bir kozmoloji veya astronomi bilgisi olarak değerlendirmemek gerekir.
---oOo---
Mehdi, Deccal ve Zıtlıkların Temsili
Vaazımızın bu bölümünde Mehdi ve Deccal kavramları, iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık, bahar ve kış gibi zıtlıklar üzerinden sembolik olarak ele alınmaktadır.
Bu anlatımda Mehdi, hak, adalet, hidayet ve aydınlığı; Deccal ise fitne, sapma, karanlık ve bozulmayı temsil eden bir karşıtlık olarak düşünülmektedir.
Bu tür bir anlatım, "zıtlıklar arasında bir denge ve imtihan vardır" şeklinde anlaşılabilir.
Kâinatın düzeni içerisinde gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, yaz ve kış gibi farklılıklar bulunmaktadır. İnsan da bu farklılıklar üzerinden tefekkür eder.
Ancak hava olaylarının veya mevsimlerin belirli bir şahıs tarafından "frekans" yoluyla değiştirildiğini bilimsel bir gerçek olarak kabul etmek doğru değildir.
Buradaki "çark" ve "frekans" ifadeleri, vaazımızdaki işarî anlatımın bir parçasıdır.
İnsan kendi zamanını ve kendi sorumluluğunu bilmelidir. Başkasının hakkına müdahale etmeden, kendi görevini yerine getirmeli ve Allah'ın yaratmış olduğu düzen içerisinde adaletli davranmalıdır.
Böyle baktığımızda, zıtlıklar birbirini yok etmek için değil, insanın imtihanını ve tefekkürünü anlamlı kılmak için birer temsil hâline gelir.
---oOo---
Zirveye Çıkmak ve Geridekileri Unutmamak
Zirve bir kişilik olabilir; fakat zirveye çıkan insan, geride kalanları unutmamalıdır.
Kartalların yükseklerde tek başına uçması gibi bir temsil kullanılabilir. Ancak insan, yalnızca yükselmekle değil, yükseldiği yerde başkalarına da faydalı olmakla değer kazanır.
Bir insanın veya bir toplumun büyük hedefler peşinde koşarken kendi halkını, ailesini ve temel değerlerini unutmaması gerekir.
İnsan yükselirken geride bıraktığı basamakları kırmamalıdır.
Çünkü bugün çıktığımız basamak, yarın bizim için tekrar gerekli olabilir. Aynı şekilde bizden sonra gelen bir insanın da yükselmesine vesile olabilir.
Bu sebeple:
"Çıkarken bastığın basamakları kırma. Kapattığın kapıları da öfkeyle çarpma. Bir gün geri dönmen gerekebilir."
Bu, bu vaazın önemli derslerinden biridir.
İnsan zirveye çıkarken tevazuyu kaybetmemeli, kendisini yetiştirenleri küçümsememeli ve geride bıraktığı insanları ezmemelidir.
---oOo---
Sonuç
Rabbim bizleri zirveye çıkmak için altındakileri çiğneyenlerden eylemesin.
İnsana yükselirken nasıl davranması gerektiğini ve bir gün yeniden aşağıya dönmesi gerektiğini unutturmasın.
Ey insan!
Yükselirken geride bıraktığın basamakları unutma.
Sana yardım edenleri küçümseme.
Kapattığın kapıları öfkeyle kapatma.
Çünkü bir gün o kapılardan tekrar geçmen gerekebilir.
Rabbim bizlere doğrularla beraber olmayı, hak ile bâtılı birbirinden ayırmayı ve her zaman adalet üzere yaşamayı nasip etsin.
O, göklerdeki ve yerdeki Allah'tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.
Sadakallahul Azîm - EN'ÂM Suresi, 3. ayet
Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.
Sadakallahul Azîm - TEVBE Suresi, 119. ayet
Yakınlarına namazı emret ve kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz; seni de rızıklandıran Biziz. Güzel sonuç takvâ sahiplerinindir.
Sadakallahul Azîm - TÂHÂ Suresi, 132. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Başınıza şu yedi şey gelmeden güzel işler yapmakta acele ediniz: Kişiyi unutturucu kılan fakirlik, azdıran zenginlik, bozan hastalık, bunaklık derecesinde yaşlılık, âniden gelen ölüm, beklenenlerin en kötüsü Deccâl ve hepsinden daha şiddetli ve acı olan kıyamet."
فَالأَوَّلُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنه قال : قِيلَ : يا رسولَ اللَّهِ مَن أَكْرَمُ النَّاسِ ؟ قال : « أَتْقَاهُمْ »
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Ya Resûlallah! İnsanların en hayırlısı ve değerlisi kimdir?" dediler.
Peygamber Aleyhisselâm:
"Allah'a karşı en çok takvâ sahibi olanlardır." buyurdu.
Bu ifadeyi vaazımızdaki anlayışla, Allah'a yönelmeyi ve O'na yaklaşmayı dileyenler şeklinde de anlayabiliriz.
(Hadis-i Şerif, Buhârî ve Müslim)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Allah Kur'an'da, Allah'a yönelmenin ve takvâ sahibi olmanın yollarını çeşitli ayetlerle bizlere izah ediyor.
1. "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun."
TEVBE Suresi, 119. ayet
2. "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve Müslümanlar olarak ölün."
ÂL-İ İMRÂN Suresi, 102. ayet
3. "Allah'a itaat edin, dinleyin ve infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir."
TEGÂBÜN Suresi, 16. ayet
4. "Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğru söz söyleyin."
AHZÂB Suresi, 70. ayet
5. "Kim Allah'a karşı takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder."
TALÂK Suresi, 2. ayet
6. "Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı takvâ sahibi olursanız, O size hakkı bâtıldan ayıracak bir anlayış verir; kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir."
ENFÂL Suresi, 29. ayet
İmam Ali'nin Takvâ Tavsiyesi
Emîrü'l-Mü'minîn İmam Ali'nin, İbn-i Mülcem tarafından yaralanmasından sonra oğulları Hasan ve Hüseyin'e yaptığı tavsiyeler arasında takvâ da vardır.
Şöyle buyurduğu aktarılır:
"Size takvâyı, dünyaya karşı ölçülü olmayı, hak üzere konuşmayı, mükâfat için amel etmeyi, zalime karşı durmayı ve mazluma yardımcı olmayı tavsiye ediyorum."
(Nehcü'l-Belâğa, 47. Mektup)
---oOo---
[attachment=38465]
Manyetiklik ve İnsanların Birbirinden Etkilenmesi
Mikro elektronikte kullanılan "manyetikleyici - manyetikliğini yok edici" cihazlar vardır. Örneğin bir tornavidanın ucunu manyetik hâle getirerek küçük vidaların tornavidaya tutunmasını sağlamak mümkündür. Aynı şekilde daha önce manyetikleşmiş bir metalin manyetikliğini azaltan veya ortadan kaldıran cihazlar da vardır.
Bu örneği burada yalnızca bir temsil olarak kullanıyorum.
Kur'an'daki:
"وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ"
"Doğrularla beraber olun."
emrini düşündüğümüzde, insanın beraber bulunduğu kişilerden ahlâk ve davranış bakımından etkilenebileceğini görebiliriz.
Meali:
"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun."
(TEVBE Suresi, 119. ayet)
İnsan, çevresindeki insanların davranışlarından etkilenebilir. Güzel ahlâklı insanlarla beraber olan kimse, onların güzel davranışlarını görerek ve yaşayarak kendi ahlâkını da güzelleştirebilir. Bunun tersi de mümkündür.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kişi arkadaşının dini ve ahlâkı üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin."
(Ebû Dâvûd, 4833; Tirmizî, 2379)
Ben bunu kendi hayatımdan da örnek verebilirim. Eskiden sigara içiyordum ve sigara içen bir çevrenin etkisiyle sigaraya başlamıştım. Bazı alışkanlıkların insanlara arkadaş çevresinden geçtiği açıkça görülmektedir.
Aynı şekilde güzel ahlâklı kimseler de çevrelerine olumlu yönde tesir edebilirler. Namaz kılan bir insanı gören başka bir kimsenin namaza karşı ilgisinin artması, dua eden birini gören kimsenin dua etmeye yönelmesi mümkündür.
Tasavvufî anlayışta buna, güzel hâlin güzel hâli doğurması şeklinde bakılır.
İnsan öğrenirken yalnızca okuyarak değil, görerek ve yaşayarak da öğrenir. Bazı kimseler güzel ahlâkı yaşayarak çevrelerine örnek olurlar. Onlarla beraber olanlar da bu güzelliklerden istifade ederler.
Bu sebeple güzel ahlâklı insanların bulunduğu bir çevrede bulunmak, insanın kendi ahlâkını güzelleştirmesine vesile olabilir. Kötü alışkanlıkları ve kötü çevreleri terk etmek de insanın kendisini korumasına yardımcı olur.
Atalarımızın güzel bir sözü vardır:
"Sarı öküzün yanında duran; ya huyundan ya tüyünden kapar."
Öyleyse ey insanoğlu!
Ey takvâ isteyenler!
Ey iman edip Allah'a yönelenler!
"Ey Allah'a yaklaşmayı dileyenler, doğrularla beraber olun."
TEVBE Suresi, 119. ayet
Cemaatle namaz kılmanın faziletlerinden biri de budur. İnsan, güzel bir topluluk içerisinde ibadet ederek ve kardeşleriyle beraber olarak ibadet hayatını güçlendirebilir.
Cuma namazında Müslümanların bir araya gelmesinde de bu birlik ve beraberliğin önemli bir yeri vardır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Cemaatten ayrılmayın, ayrılıktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanlarla birliktedir. İki kişiden ise uzaktır. Kim cennetin ortasını isterse cemaate yapışsın."
(Tirmizî, Fiten, 7; ayrıca bk. Nesâî, Tahrîmü'd-dem, 6)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
"Cemaatten ayrılmayın; zira sürüden ayrılanı kurt kapar."
(Ebû Dâvûd, Salât, 46)
Fırka-i Nâciye Meselesi
Ümmetin çeşitli fırkalara ayrılacağına dair rivayetler bulunmaktadır. Vaazda bu konu "Fırka-i Nâciye" kavramı üzerinden ele alınmaktadır.
Rivayette, kurtuluşa eren topluluğun Peygamber Efendimizin sünnetine bağlı olanlar olduğu ifade edilir.
(Tirmizî, Îmân, 18; İbn Mâce, Fiten, 17)
Burada önemli olan, sadece bir cemaatin veya bir tarikatın ismini söylemek değildir. Asıl mesele, Kur'an'a ve Sünnet'e uygun yaşamaktır.
Tarikatlar ve cemaatler, eğer hak yolda iseler, sünnetlerin yaşanmasına vesile olan topluluklar olabilirler. İnsan da böyle bir ortamda güzel davranışları görerek ve yaşayarak öğrenebilir.
Ancak herhangi bir topluluğa mensup olmak, insanı otomatik olarak hatadan uzak hâle getirmez.
Burada Enfâl Suresi'nin 29. ayeti tekrar karşımıza çıkar:
"Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı takvâ sahibi olursanız, O size hakkı bâtıldan ayıracak bir anlayış verir."
ENFÂL Suresi, 29. ayet
Demek ki insanın görevi, yalnızca "Benim cemaatim en üstün" demek değildir. Kendi bulunduğu toplulukta da yanlışlar olabileceğini görebilecek bir basirete sahip olması gerekir.
Şeyhler, âlimler, cemaatler ve tarikatlar insanlardan oluşur. İnsan ise hata edebilir. Bu sebeple ölçümüz şahıslar değil, Kur'an ve Sünnet olmalıdır.
Bir kimse kendi şeyhini veya herhangi bir şahsı hatadan tamamen uzak görmemelidir. Saygı başka şeydir, ölçüyü kaybetmek başka şeydir.
Takvâ, insanın hem nefsini hem de bağlı bulunduğu çevreyi Allah'ın ölçüleriyle değerlendirmesidir.
---oOo---
İnsanın İçindeki Bilgi ve Çekirdek Temsili
Ağaç dalında meyve verir ve meyvenin içinde yeni bir ağacın bütün temel özelliklerini taşıyan bir çekirdek bulunur.
Vaazımızdaki işarî temsilde bu çekirdek, insanın içinde bulunan kabiliyetlere ve Allah'ın insana verdiği potansiyele benzetilmektedir.
Buradan hareketle, ahir zaman ve Mehdi ile ilgili bazı rivayetler de vaazda sembolik olarak yorumlanmaktadır.
Buradaki "Mehdi çocukları" ifadesini, belirli bir soy veya biyolojik özellik iddiası olarak değil, bir anlayışın ve güzel bir neslin yetişmesi şeklinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Çocuğa temel olarak sevgi, eğitim, güzel ahlâk ve doğru bir çevre vermek gerekir. İnsanın içinde bulunan kabiliyetler ise zamanla eğitim ve tecrübe ile inkişaf eder.
Ve alleme Âdeme'l-esmâe küllehâ sümme aradahum ale'l-melâiketi fekâle enbiûnî bi-esmâi hâulâi in küntüm sâdikîn.
"Ve Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek, 'Eğer sadıklardan iseniz, bunların isimlerini bana haber verin.' dedi."
BAKARA Suresi, 31. ayet
Bu ayet, insanın öğrenme, anlama ve isimlendirme kabiliyetlerine dikkat çekmektedir.
Buradaki "çekirdek" benzetmesini de bu açıdan anlayabiliriz. İnsan doğuştan çeşitli kabiliyetlerle dünyaya gelir. Eğitim, tecrübe ve gayret ile bu kabiliyetler zaman içerisinde gelişir.
Bilgisayar örneğiyle anlatırsak, bir yazıcıyı bilgisayara bağladığımızda onun çalışabilmesi için gerekli sürücü ve programlama altyapısı bulunur. Fakat cihazın nasıl kullanılacağını öğrenmek yine kullanıcıya bağlıdır.
Aynı şekilde insanın yaratılışında bulunan kabiliyetler de zamanla eğitim ve tecrübe ile ortaya çıkar.
Hz. Âdem'e öğretilen isimler meselesini de insanın düşünme, öğrenme, karar verme ve konuşma gibi kabiliyetleriyle birlikte değerlendirebiliriz.
İnsanlık nesiller boyunca bilgi birikimini geliştirmiş, yeni şeyler öğrenmiş, yeni araçlar ve kavramlar ortaya çıkarmıştır.
Bu sebeple insanın yaratılışındaki kabiliyetleri bir "çekirdek" gibi düşünmek, vaazımız açısından güzel bir temsil olabilir.
---oOo---
Mehdi ve Ahir Zamanla İlgili İşarî Yorumlar
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e Nispet Edilen Rivayet:
"Mehdi, tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi dünyaya hükmedecektir."
(El-Kavlü'l-Muhtasar fî Alâmâti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar, s. 29)
Vaazımızda bu rivayet, Mehdi'nin bütün dünyayı etkileyen bir adalet ve düzen anlayışını temsil edeceği şeklinde yorumlanmaktadır.
Burada anlatılan "çark" ve "sistem" ifadelerini de sembolik anlamda değerlendirmek gerekir. Yani bütün sistemi döndüren bir düzen, adalet ve idare anlayışından söz edilmektedir.
Hz. Süleyman ile ilgili anlatımlarda geçen geniş imkânlar da vaazda bu sembolizm içerisinde ele alınmıştır.
Ancak bu tür anlatımları doğrudan tarihî veya bilimsel gerçekler şeklinde değil, vaazın işarî yorumları olarak değerlendirmek gerekir.
KIYAMETE YAKIN ALAMETLERDEN:
"İlmin azalması, bilgisizliğin çoğalması, fuhşun ortaya çıkması, kadınların çoğalması, elli kadına bir erkek düşecek kadar erkeklerin azalması kıyamet alâmetlerindendir."
(Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, 72)
"Devlet malının belirli çevrelerin menfaatine kullanılması, emanetin ganimet sayılması, zekâtın ağır bir yük olarak görülmesi, ilmin din dışında başka amaçlar için öğrenilmesi, kişinin karısına itaat edip annesine asi olması, dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırması, mescitlerde gürültülerin artması, fâsık kimsenin toplumun başına geçmesi ve değersiz kimselerin öne çıkarılması gibi durumlar ortaya çıktığında çeşitli fitnelerin ve alametlerin meydana geleceği rivayet edilmiştir."
(Tirmizî)
Bu rivayetleri değerlendirirken asıl dikkat edilmesi gereken, toplumdaki bozulmalara karşı insanın kendi nefsini ve ahlâkını korumasıdır.
Ahir zamanla ilgili meselelerde kesin hüküm vermek yerine, rivayetleri Kur'an ve sahih sünnet ölçüleri içerisinde değerlendirmek gerekir.
Rabbim, ahir zaman insanlarına hakikati araştırmayı, doğruyu yanlıştan ayırmayı ve dinî meseleleri hikmetle anlamayı nasip etsin.
Allâh’ım! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)
“Allâh’ım! Sen’in gazabından rızâna, azâbından affına ve Sen’den yine Sana sığınırım! Sen’i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!”
(Müslim, Salât, 222)
diyerek, acziyet duyguları içinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ederdi. Ayrıca duânın ehemmiyetini şöyle ifâde buyururlardı:
“Duâ, ibâdettir. İbâdetin iliği ve özüdür. Allâh katında O’na duâ etmekten daha kıymetli bir şey olamaz. Allâh, kendisinden bir şey istemeyeni (duâ etmeyi kendisine yediremeyeni) azâba uğratır. Sıkıntı ve darlık zamanında duâsının kabûl olmasını isteyen kimse, bolluk ve rahatlık zamanında da duâyı bol yapsın. Rabbiniz Hayy ü Kerîm’dir; bir kul elini açınca onu boş bırakmaz. Kime ki duâ kapıları açılmıştır, ona hikmet kapıları açılmış demektir. Duâ, rahmet kapılarının anahtarı, mü’minin silâhı, dînin direği, göklerin ve yeryüzünün nûrudur.”
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh. Elâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.
İnned dîne indâllâhil islâm. Ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba'di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum. Ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb.
Meali:
“Onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ı zikretmekle huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzur bulur.”
Sadakallahul Azîm — Ra'd Suresi, 28. Ayet
“Şüphesiz Allah katında din İslâm'dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.”
Sadakallahul Azîm — Âl-i İmrân Suresi, 19. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Duaların en faziletlisi Arefe günü yapılan duadır. Ben ve benden önceki peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz, ‘Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ sözüdür.”
“Allah'tan başka ilâh yoktur. O tektir, O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na aittir. O, her şeye kadirdir.”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
“Kim, ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ duasını bir günde yüz kere söylerse, kendisine on köle azat etmiş gibi sevap verilir. Ayrıca lehine yüz sevap yazılır ve yüz günahı silinir. O kimse o gün akşama kadar şeytana karşı muhafaza edilir. Bundan daha fazlasını yapan kimse dışında hiç kimse bundan daha faziletli bir amel getiremez.”
“Kim de bir günde yüz kere ‘Sübhânallahi ve bihamdihi’ derse, hataları denizin köpüğü kadar çok olsa bile dökülür.”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
“Kim sabah namazının peşinden, ‘Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ derse, kendisine Hz. İsmail'in evlatlarından bir köleyi azat etmiş gibi sevap yazılır.”
(Hadis-i Şerif — Kütüb-i Sitte)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Biz ilk defa sofi olduğumuz zamanlarda bazı yeni sofilerin, el alıp tövbe ettikten sonra, özellikle ilk hatmelerinde farklı hâller yaşadıklarını görüyorduk. Nakşîlerde toplu zikir olarak Hatm-i Hâcegân vardır. Yeni tövbe alanlardan bazıları ilk hatmelerinde heyecanlanıyor, yüksek sesle zikrediyor ve kendilerine cezbe geldiğini söylüyorlardı.
Biz ise gözlerimizi kapatıp düşünüyorduk; fakat bizde böyle bir hâl meydana gelmiyordu.
Bunu temsili bir misalle anlatacak olursak:
Türkiye'de onlarca, dünyada ise binlerce üniversite vardır. Her yıl binlerce doktor, mühendis, hâkim ve farklı mesleklerden insanlar yetişir. Sen doktor olduğunda, seni yetiştirenler zaten senden önce o ilmi öğrenmiş ve sana öğretebilecek seviyeye gelmiş kimselerdir.
Dolayısıyla bir insan bir meslek sahibi olduğunda, “Ben oldum, artık tamamım.” diye düşünmemelidir. Çünkü kendisinden önce aynı yoldan geçmiş çok sayıda insan vardır. Tasavvuf yolunda da benzer bir durum söz konusudur.
Âlimlerin ve mürşid-i kâmillerin vesilesiyle insanlara Allah Teâlâ'dan feyiz gelebilir. Bu feyzi, temsilî olarak kalbe akan bir nur ve bilgi şeklinde düşünebiliriz.
Vaazdaki anlayışımıza göre bazı kişiler bu feyzi farklı şekillerde hissedebilir. Kimi zaman insan bunu heyecan, ürperti, gözyaşı veya cezbe şeklinde yaşayabilir. Bazı kimselerde ise böyle dışa vuran bir hâl görülmez; feyiz daha sakin bir şekilde idrak ve anlayış şeklinde ortaya çıkabilir.
Bunu bir kıvılcım misaliyle anlatabiliriz. Manyetolu bir çakmakta elektrik kıvılcımı meydana geldiğinde gözle görülür bir hareket oluşur. Fakat başka bir yerde aynı enerji daha sakin ve görünmeyen bir şekilde tesir edebilir.
Dolayısıyla bir insanın cezbe yaşaması, yaşamamasından daha üstün olduğunun göstergesi değildir. İlâhî feyiz, “Ben cezbe yaşadım.” diye övünmek için değil; insanın dünya ve ahiretine faydalı olacak bir anlayış, şuur ve istikamet kazanması içindir.
Bazen yeni başlayan bir kimse, yaşadığı küçük bir hâli büyük bir makam zannedebilir. Hâlbuki kendisinden önce nice veliler, âlimler, peygamberler ve salih insanlar gelip geçmiştir.
Bu nedenle insan, kendisine gelen bir hâl veya bilgi sebebiyle hemen “Ben oldum, erdim.” diye düşünmemelidir.
İlâhî feyizle insanda daha önce bilmediği bazı bilgiler ve anlayışlar meydana gelebilir. Ancak insanın kendisine gelen bu his ve bilgilerin kaynağını ayırt edebilmesi önemlidir.
Tasavvufî anlayışa göre Rahmânî ilhamlar insanı hayra, ibadete, istikamete ve şeriata uygunluğa yöneltir. Şeytanî vesveseler ise insanı şeriata aykırı davranışlara sürükleyebilir.
Bu sebeple insanın, kendisine gelen ilham ve hisleri Kur'an ve Sünnet ölçüsüyle değerlendirecek kadar dinî bilgi sahibi olması gerekir.
ALINTI
Feyz, Arapça bir kelimedir. Feyz; verimlilik, bereket ve ilim anlamlarına gelir. Tasavvufî ıstılahta ise kalbe gelen faydalı bilgiler, hidayet nuru ve güzel hisler anlamında kullanılır.
Başlangıçta kişinin kalbine gelen hisler ve bilgiler birbirine karışabileceği için, kalbe gelen feyizlerin doğru veya yanlış olan yönleri birbirinden ayırt edilemeyebilir. Şeytanın kalpte meydana getirdiği vesveseleri Rahmânî duygulardan ayırabilmek için şeriat bilgisini iyi bilmek gerekir.
Allah Teâlâ:
“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”
buyurmaktadır.
Buradaki “zikir ehli” ifadesini, dinî ilme ve şeriat bilgisine vakıf kimseler olarak anlamak gerekir. Sadece Allah'ın isimlerinden birini tekrar eden herkesin bu konuda ölçü sahibi olduğu düşünülmemelidir.
Gerek rabıta ile gerek zikirle veya ibadetlerle kalpte meydana gelen hisler, Kur'an ve Sünnet ölçüsüyle değerlendirilmedikçe bunların ne olduğu tam olarak anlaşılamaz.
“Dervişin fikri ne ise, rabıtası ve zikri de ona göre şekillenir.” anlayışından hareketle, insanın neyi sürekli düşündüğünün ve neye yöneldiğinin kalbi üzerinde tesiri olduğu söylenebilir.
Allah'ı ananın kalbi nurlanır. Peygamberleri ve salihleri hatırlayan kimselerde de onlar gibi iyi bir kul olma arzusu güçlenebilir ve ibadet etmek kolaylaşabilir.
Buna karşılık kötü ve haram şeyleri sürekli düşünmek insanın nefsini ve şehvetini güçlendirebilir. Bu sebeple insan, zihnini ve kalbini neyle meşgul ettiğine dikkat etmelidir.
Görüldüğü üzere rabıtanın ve zikrin başlangıcından ziyade insanı hangi sonuca götürdüğüne bakmak gerekir.
Herkese feyiz veren Allah Teâlâ'dır. Hidayet feyzi, yağmurun yeryüzüne yağması gibi Allah'ın lütfudur. Ancak bu feyzin insanda nasıl karşılık bulduğu, kişinin hâline ve istikametine göre farklılaşabilir.
Bunu temiz bir su misaliyle anlatabiliriz. Kaynağından temiz çıkan su, geçtiği yerlerden etkilenebilir. Manevî hâllerde de insanın kalbi, niyeti ve yaşayışı önemlidir.
Şeytanın vesveseleriyle karışan bir duygu hileye ve yanlışa dönüşebilirken, peygamberlerin, salihlerin ve mürşitlerin rehberliğiyle insan hidayet ve iman yolunda ilerleyebilir.
İlâhî feyzin bir kimsenin kalbine gelmeye başladığı dönemde, kişi bunun Rahmânî mi yoksa nefsânî veya şeytanî mi olduğunu hemen ayırt edemeyebilir. Eğer kişi istikamet üzere olursa, Allah'ın izniyle hak ile bâtılı birbirinden ayırması kolaylaşır.
Rabbânî feyiz, tasavvufî ifadeyle kalpte huzur, nur, güzel ahlâk ve Allah'ın rızasına yöneliş meydana getirir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e nispet edilen:
“El-istikâmetü fevkal kerâmeh.”
“İstikamet kerametten üstündür.”
sözü de bu anlayışı ifade eder.
İstikamet; Ehl-i Sünnet inancını bilmek, şeriatın gereklerine uygun yaşamak ve bütün bunları Allah rızası için yapmaktır.
ALINTI SONU
Biz yeni Nakşî sofisi olduğumuz dönemde, kalbimize feyzin aktığını hissetmeye başladık. Fakat bizde, bazı kimselerde olduğu gibi dışarıdan belirgin şekilde görülen bir cezbe hâli meydana gelmiyordu.
İlk defa o feyizleri nasıl algılamaya başladığımızı bir hatıra ile anlatayım:
1994 veya 1995 seneleri olmalı. Avusturya'nın Gmünd bölgesinde, Schrems'te oturuyordum. Waidhofen an der Thaya'da, yaklaşık 20-22 kilometre uzakta bulunan bir firmaya iş başvurusu yapmak için arabayla yola çıktım.
Daha iki kilometre kadar gitmiştim ki içimden bir ses:
“Zararın neresinden dönersen kârdır.”
diyordu.
Ben de kendi kendime:
“Zaten yola çıktık, yolun bir kısmını geldik. Eğer benzinden tasarruf olacaksa, zaten benzin gitti. Kârın neresi kaldı?”
diye düşünüp yola devam ettim.
Waidhofen kavşağına geldiğimde aynı söz yine içimden geçti:
“Zararın neresinden dönersen kârdır.”
Bu defa da:
“Artık yolu yarıladık, bunun kârı mı kaldı? Ben gidip iş başvurusunu yapacağım.”
deyip devam ettim.
Sonra Waidhofen'e vardım. Şehrin içinde Mondo isimli bir market vardı. Semmel, yani ekmek almak için marketin karşısına arabayı park ettim. Park levhasına dikkat etmemişim.
Yaklaşık beş dakika sonra marketten çıkıp arabama geldiğimde camın üzerinde polis tarafından yazılmış 300 Schilling'lik ceza makbuzunu gördüm.
O anda kafamda adeta bir şimşek çaktı.
“Zararın neresinden dönersen kârdır.”
sözünün ne anlama geldiğini anlamıştım.
Bize gelen o ikaza dikkat etmemiştik ve bunun sonucunda zarar etmiştik. Daha sonra iş başvurusunu yaptım. Başvurumu aldılar, fakat sonrasında beni aramadılar.
Velhasıl, o günkü hatıram bana önemli bir ders oldu.
Ben bunu o zamanlar Rabbimin bir ikazı ve ilhamı olarak değerlendirdim. Fakat o günlerde henüz toy olduğumuz için bu tür iç uyarıların kıymetini yeterince anlayamıyorduk.
Bu sebeple sizlere de şunu söyleyebilirim:
İnsanın içine gelen bir düşünce veya ilham, eğer Kur'an ve Sünnet'e aykırı değilse ve insanı hayra yönlendiriyorsa, onu dikkate almak gerekir. Ancak her iç sese mutlaka ilâhî ilham demek de doğru değildir. Ölçü her zaman şeriat ve istikamettir.
Bu hatırada olduğu gibi, bazı insanlar kendilerine gelen feyiz veya farklı hâller sebebiyle bunu dışarıya göstererek övünebilirler.
Hâlbuki feyiz, “cezbe geldi” diye övünmek için değildir. O, insana faydalı olacak bir anlayış, bilgi ve şuur kazandırmak içindir.
Biz de böylece ilk füyûzatları almaya ve anlamaya başladık. Zamanla bu anlayışın bizi bugün vaazlarımızı yazmaya kadar getiren bir süreç olduğunu gördük.
Geçmiş vaazlarımızda “Allah, her yarattığının karşıtını veya zıddını yaratmıştır” şeklinde bir temsil üzerinde durmuştuk. Suyun ateşi, ateşin de suyu dengelemesi gibi örneklerle, varlık âlemindeki zıtlıkların birbirini dengeleyen yönlerinden söz etmiştik.
Burada “anti” kavramını matematik ve fizik açısından kesin bir dinî hüküm olarak değil, vaazdaki temsilî bir anlatım olarak ele almak gerekir.
Bilimde de madde ve antimadde gibi birbirine karşıt kavramlar bulunmaktadır. Matematikte ise bir sayının tersi farklı işlemlere göre farklı şekillerde tanımlanabilir. Bu kavramlardan hareketle, varlık âlemindeki zıtlıkları ve dengeyi anlamaya yönelik işarî bir anlatım yapılabilir.
Ancak bunları doğrudan dinî bir keşif veya fizik kanunu olarak değerlendirmek doğru olmaz.
Bizim burada üzerinde durduğumuz esas mesele şudur:
“Vahdehu lâ şerîke leh.”
Yani:
“O tektir, O'nun ortağı yoktur.”
“Lâ mevcûde illallah” ifadesi tasavvufî olarak Allah'ın mutlak varlığına işaret eder. Fakat bunu “yaratılmışların tamamı Allah'ın parçalarıdır” şeklinde anlamak doğru değildir. Allah Teâlâ yaratılmışlara benzemez ve yaratılmışların parçası değildir.
Dolayısıyla Allah'ın birliği ile yaratılmışların çokluğu arasında çelişki yoktur. Çünkü Allah yaratandır, diğer bütün varlıklar ise yaratılmıştır.
Buradan hareketle “vahdehu lâ şerîke leh” ifadesindeki “birlik” üzerinde düşünürsek, Allah'ın zatında hiçbir ortak ve benzer bulunmadığını görürüz.
“O, tersi olmayan Bir'dir.”
Vaazımızdaki işarî yorumla söyleyecek olursak, Allah Teâlâ için O'na denk, O'nun karşıtı veya O'nun yerine geçebilecek başka bir ilâh düşünülemez.
Bu, Allah'ın vahdaniyetinin bir tefekkür şeklidir.
Bir kelimenin tersten yazılması veya matematikte bir sayının tersinin bulunması gibi dil ve matematik oyunları, Allah'ın zatını açıklayan kesin deliller değildir. Ancak vaazda kullanılan temsilî anlatımlar olarak, insanın “Allah'ın eşi ve benzeri yoktur” hakikatini düşünmesine vesile olabilir.
Mesela “vahid” kelimesinin dil bakımından farklı şekillerde yazılıp ters çevrilmesi üzerinden çeşitli temsiller kurulabilir. Fakat bunları Allah'ın zatına ait kesin bir sıfat veya ilmî delil olarak kabul etmemek gerekir.
Allah'ın bilinen isim ve sıfatları olduğu gibi, bizim bilemediğimiz ve kavrayamadığımız nice isim ve sıfatları da vardır. Allah'ın isim ve sıfatlarının tamamının ilmini kuşatmamız mümkün değildir.
Allah'ın “Şehîd” ismi de O'nun her şeyi görüp bilmesi ve her şeye şahit olması anlamındadır.
Zekeriyyâ ve Yahyâ aleyhisselâmın şehadetleri hakkında da tasavvufî ve işarî yorumlar yapılmıştır. Ancak bunları Allah'ın zatının bir insan bedeninde tecelli etmesi şeklinde anlamak doğru değildir. Allah Teâlâ yaratılmışlara benzemez.
---oOo---
Bir hocanın bizim anlattığımız “vahdet” meselesine itiraz ettiğini ve:
“Eğer Allah insanlarda tecelli ediyorsa, o zaman insanlar Tanrı olur. Binlerce, milyonlarca insan olduğuna göre milyonlarca Tanrı ortaya çıkar.”
şeklinde bir itiraz ileri sürdüğünü anlatmıştık.
Burada mesele, Allah'ın yaratılmışların içine girerek yaratılmış olması değildir. Tasavvufî ifadelerde “tecelli” denildiğinde, Allah'ın isim ve sıfatlarının yaratılmışlarda eserlerinin görülmesi kastedilebilir.
Nasıl ki bir köyde otuz aile bulunması, o köyün bütünlüğünü bozmazsa; insanların farklı olması da Allah'ın yaratıcı olarak birliğine zarar vermez.
Bir köyde birçok ev ve aile vardır. Her ailenin kendine ait düzeni, sorumlulukları ve ihtiyaçları bulunur. Buna rağmen hepsi aynı köyün içindedir.
Şehirler, ilçeler ve köyler de farklı birimlerden meydana gelir. Bu farklılık, bütünü ortadan kaldırmaz.
Bunu insan bedenine de temsilî olarak uygulayabiliriz.
Bir bedende milyarlarca hücre bulunur. Her hücrenin farklı görevi vardır. Göz başka, kulak başka, dil başka, kalp başka, karaciğer başka görev yapar. Fakat bütün bu farklılıklar insan bedeninin bütünlüğünü bozmaz.
Saç, deri, kan, organlar ve hücreler farklı özelliklere sahip olsalar da beden bir bütündür.
Buradan hareketle, yaratılmışların çokluğu Allah'ın vahdaniyetini bozmaz.
Çünkü Allah “Vâhid”dir; eşi, benzeri ve ortağı yoktur.
İnsanlar veya diğer yaratılmışlar ise Allah değildir. Onlar Allah'ın yaratmasıyla var olmuş kullardır.
Bu nedenle tasavvufî “vahdet” anlayışını anlatırken, Allah ile mahlûkatı birbirine eşitlememeye dikkat etmek gerekir.
---oOo---
Kapılar ve İzin İsteme Adabı
Kapı vardır; herkes girer çıkar. Buna umumî kapı diyebiliriz.
Kapı vardır; şahsa özeldir. Buna şahsî kapı denilebilir.
Kapı vardır; yalnızca belli kişilerin girmesine izin verilir. Mesela yatak odası gibi mahrem alanlara çocukların bile izin alarak girmesi gerekir.
Allah Teâlâ bu konuda Kur'an'da açıkça izin isteme adabını bildirmiştir.
Yâ eyyuhâllezîne âmenû li yeste'zinkumullezîne meleket eymânukum vellezîne lem yeblugûl hulume minkum selâse merrâtin, min kabli salâtil fecri ve hîne tedaûne siyâbekum minez-zahîreti ve min ba'di salâtil-ışâi. Selâsu avrâtin lekum. Leyse aleykum ve lâ aleyhim cunâhun ba'dehunne. Tavvâfûne aleykum ba'dukum alâ ba'd. Kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti, vallâhu alîmun hakîm. Ve izâ belegal etfâlu minkumul hulume felyeste'zinû kemest'zenellezîne min kablihim. Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî, vallâhu alîmun hakîm.
Meali:
“Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz bulûğ çağına ermemiş olanlar, şu üç vakitte yanınıza girmek için sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin için üç mahrem vakittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda size de onlara da bir günah yoktur. Allah âyetlerini size böyle açıklıyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Çocuklarınız bulûğ çağına erdiklerinde, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. Allah âyetlerini size böyle açıklıyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Sadakallahul Azîm — Nûr Suresi, 58-59. Ayetler
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Ata bin Yesar anlatıyor:
Resûlullah'a bir zat gelerek sordu:
“Ya Resûlallah, annemin yanına girerken izin isteyeyim mi?”
Resûlullah:
“Evet.”
buyurdu.
O zat:
“Ama ben onunla beraber evde oturuyorum.”
dedi.
Resûlullah:
“Ondan izin iste.”
buyurdu.
O zat:
“Ben onun hizmetini görüyorum.”
deyince, Resûlullah:
“Annenden izin iste. Onu mahrem hâlde görmen hoşuna gider mi?”
diye sordu.
O zat:
“Hayır.”
dedi.
Bunun üzerine Resûlullah:
“Öyle ise her seferinde yanına girerken annenden izin iste.”
“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip izin almadan ve ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.”
Sadakallahul Azîm — Nûr Suresi, 27. Ayet
Umumî kapıya ümmet kapısı da temsilî bir örnek olarak verilebilir. Okul kapısı, cami kapısı, mezarlık kapısı veya umuma açık diğer kapılar gibi.
Peygamber Efendimizin eşleri hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur:
En-nebiyyü evlâ bil-mu'minîne min enfusihim ve ezvâcuhû ummehâtuhum ve ulûl-erhâmi ba'duhum evlâ bi ba'din fî kitâbillâhi minel-mu'minîne vel-muhâcirîne illâ en tef'alû ilâ evliyâikum ma'rûfâ. Kâne zâlike fil-kitâbi mestûrâ.
Meali:
“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de müminlerin anneleridir. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah'ın Kitabı'na göre birbirleri için diğer müminlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu hüküm Kitap'ta yazılıdır.”
Sadakallahul Azîm — Ahzâb Suresi, 6. Ayet
Geçen hafta Hz. Hatice Annemiz hakkında da konuşmuştuk. Burada bazı sembolik bağlantılar kurmuştuk. Ramazan ayının ve ümmet kapısının temsilî anlamları üzerinde durmuştuk.
“Recep Allah'ın ayıdır, Şaban benim ayımdır ve Ramazan ümmetimin ayıdır.”
şeklindeki rivayet de bu bağlamda zikredilir.
Hadis-i Şerif — Kütüb-i Sitte'de rivayet edilen anlamıyla
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:
“Allah tarafından seçilen ay Receb ayıdır ve Receb Allah'ın ayıdır. Her kim Receb ayına hürmet ederse Allah'ın emrine hürmet etmiş olur. Kim Allah'ın emrine hürmet ederse Allah onu Naîm cennetlerine koyar ve ona en büyük nimet olan rızasını vacip kılar.
Şaban benim ayımdır. Her kim Şaban ayına hürmet gösterirse benim emrime hürmet göstermiş olur. Her kim de benim emrime hürmet gösterirse ben Kıyamet günü ona öncü ve yoldaş olurum.
Ramazan ayı ümmetimin ayıdır. Kim Ramazan ayına hürmet eder, onun saygınlığını yüceltir ve ona saygısızlık etmezse, gündüzlerini oruçlu, gecelerini namazla geçirirse ve bütün organlarını günahlardan korursa Ramazan ayından, Allah'tan affedilmesini gerektirecek bir günahı kalmadan çıkar.”
(Hadis-i Şerif — Beyhakî, Fedâilü'l-Evkât, s. 22; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 3/236)
Burada ayları ve kapıları birbirine bağlayan anlatımımız tamamen temsilî ve işarî bir anlatımdır.
Receb, Şaban ve Ramazan'ın İslâmî hayatımızdaki öneminden hareketle, “umumî kapı”, “şahsî kapı” ve “mahrem kapı” gibi kavramları düşünmek mümkündür.
Ancak bunları dinin kesin hükümleri veya Kur'an'da açıkça belirtilmiş semboller olarak görmemek gerekir.
Geçen vaazla bu konuyu birleştirdiğimizde Hz. Meryem hakkında Allah Teâlâ'nın buyurduğu şu ayet karşımıza çıkar:
Kâlet ennâ yekûnu lî gulâmun ve lem yemsesnî beşerun ve lem eku bagıyyâ.
Meali:
“Meryem, ‘Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?’ dedi.”
Sadakallahul Azîm — Meryem Suresi, 20. Ayet
Hz. Meryem'in Hz. İsa'ya hamile kalması, Allah'ın kudretinin açık bir mucizesidir.
Bu hadise üzerinden “şahsî kapı”, “tek yönlü yol” veya “tersi olmayan kapı” gibi sembolik anlatımlar yapılabilir. Ancak bunların ayetin açık anlamı olmadığını ve işarî bir yorum olduğunu bilmek gerekir.
Hz. İsa'nın doğumu Allah'ın dilemesiyle gerçekleşmiştir. Hz. Meryem'e hiçbir insanın dokunmadan Hz. İsa'nın dünyaya gelmesi, Allah'ın kudretinin büyük bir tecellisidir.
Bu nedenle bu kıssayı, Allah'ın dilediği zaman alışılmış sebeplerin dışında da yaratmaya kadir olduğunu düşünmek açısından değerlendirebiliriz.
“Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.”
Fâtiha Suresi, 5. Ayet
Bazı kimseler:
“Hiç kimseden yardım istememek gerekir. Yardım ancak Allah'tandır.”
diyorlar.
Elbette hakiki yardımın Allah'tan geldiğine iman ederiz. Fakat Allah Teâlâ yardımını çoğu zaman sebepler ve kulları vasıtasıyla ulaştırır.
Bunu basit bir misalle anlatalım.
Sabah kalktın, işe gideceksin. Kahvaltı hazır değil. Eşine:
“Kahvaltı hazır mı?”
diye soruyorsun.
O da:
“Su kaynıyor, daha hazır değil.”
diyor.
Şimdi sen:
“Ben Allah'tan başka kimseden yardım istemem.”
diyerek eşinden kahvaltı istemeyecek misin?
“Ey Allah'ım, bana kahvaltı hazırla.”
deyip hiçbir sebebe başvurmadan beklediğinde kahvaltının kendiliğinden önüne gelmesini beklemek, sünnetullahı anlamamak olur.
Allah Teâlâ eşini, aşçıyı, çiftçiyi, fırıncıyı ve daha nice sebepleri vesile ederek sana nimet ulaştırır.
Demek ki biz Allah'tan yardım isteriz; fakat Allah'ın yardımını hangi sebepler üzerinden ulaştıracağını Allah bilir.
“İyyâke nestaîn”
ifadesi, hakiki yardımın Allah'tan olduğunu bildirir.
Bir insanın sana yardım etmesi, o insanın Allah olduğu anlamına gelmez. Allah'ın ona yardım etme gücü vermesiyle, o kul senin için bir vesile olabilir.
Aynı şekilde aspirin kullanan bir insan:
“Aspirin bana şifa verdi.”
dediğinde, burada şifayı Allah'tan bağımsız olarak aspirine vermemek gerekir. Doğru anlayış şudur:
“Allah'ın izniyle bu ilaç benim şifama vesile oldu.”
Çünkü ilacı da, ilacın içindeki maddeleri de, insan bedenini de ve şifa meydana getiren sistemi de yaratan Allah Teâlâ'dır.
Bunu televizyon örneğiyle de düşünebiliriz.
Bir hoca televizyona çıkıp sohbet ediyor. Kameraman görüntüyü çekiyor, yönetmen yayını yönetiyor, cihazlar görüntüyü işliyor, anten ve uydu sistemi yayını taşıyor, televizyon veya internet üzerinden insanlar bu yayını izliyor.
Şimdi:
“Bunların hiçbirine ihtiyaç yoktur, yalnızca Allah yayını doğrudan evlere ulaştırsın.”
demek, Allah'ın kainata koyduğu sebepleri inkâr etmek olur.
Allah dilerse sebepsiz de yaratmaya kadirdir. Fakat çoğu zaman dünyada olayları sebepler üzerinden meydana getirir.
Buna sünnetullah diyoruz.
Yerçekimi, ışık, yansıma, enerji, hareket ve daha birçok fizikî düzen, Allah'ın kainatta yarattığı sebepler ve kanunlar içerisinde düşünülebilir.
Dolayısıyla sebepleri tamamen inkâr etmek doğru değildir.
İnek süt verir; fakat sütü yaratan Allah'tır. Çiftçi tarlayı eker; fakat bitkiyi büyüten Allah'tır. Doktor tedavi eder; fakat şifayı yaratan Allah'tır.
Çöpçü çöpleri toplar; fakat bütün bu düzeni ve sebepleri yaratan Allah Teâlâ'dır.
Demek ki:
“İyyâke na'budu ve iyyâke nestaîn.”
derken, hem yalnız Allah'a kulluk ettiğimizi hem de hakiki yardımın O'ndan olduğunu kabul ederiz.
Allah'ın kullarını ve sebepleri vesile kılması ise Allah'ın yardımının başka bir tecellisidir.
Bu sebeple ağacın dallarını ve budaklarını görmek, ağacın kökünü inkâr etmek değildir. Bilakis sebepler üzerinden Müsebbibü'l-Esbâb olan Allah'ı tanımaya çalışmak gerekir.
Regaip Kandili geldi, üç aylara giriyoruz. Regaip Kandiliniz mübarek olsun.
Rabbim bizleri, nefsimizin ve cehaletimizin yanlışlarından muhafaza buyursun; bizlere hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak gösterip ondan uzak durmayı nasip eylesin.
Sadakallahul Azîm. LOKMAN Suresi 1, 2, 3 ve 4. ayetler.
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elif lâm mîm. Tilke âyâtul kitâbil hakîm. Huden ve rahmeten lil muhsinîn. Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkinûn.
Meali:
Bunlar, hakîm olan Kitab'ın âyetleridir. Bu öğütler, ihsan makamında olanlar içindir. Onlar namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve âhirete yakînen inanırlar.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Her işin bir ehli ve her makamın bir görevi vardır. Nasıl doktorun yapması gereken işi hâkim yapamazsa, hâkimin görevini de başka bir meslek erbabı üstlenemez. Her iş, ehline verildiğinde düzenli ve yerli yerinde olur.
Sadakallahul Azîm. LOKMAN Suresi 1, 2, 3 ve 4. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”
Sadakallahul Azîm. HİCR Suresi 99. ayet.
Burada “yakîn” nedir, onu anlamaya çalışacağız.
Vaazdaki keşfî anlayışa göre Hz. İsa'ya öyle bir yakîn bilgisi verilmişti ki, yaratılmışların özelliklerini ve onların hangi hâl üzere olduklarını idrak edebiliyordu. Bu anlatımda, insanın eşyanın yalnız dış görünüşünü değil, onun taşıdığı manayı ve yaratılıştaki yerini de anlayabilmesi, yakîn bilgisinin ileri bir derecesi olarak ele alınmaktadır.
Tasavvufî anlatımda bu hâl, nefsin safiye makamı ile ilişkilendirilir. İnsan öyle bir saflık ve safiyet derecesine ulaşır ki, yaratılmışların işaretlerini ve hâllerini daha derinden idrak eder.
Burada “elementlerin sesini duymak” şeklindeki ifadeyi de maddî anlamda değil, vaazın işarî ve tasavvufî anlatımı içinde düşünmek gerekir. Maksat, Allah'ın yaratışındaki düzeni ve varlıkların kendilerine mahsus hâllerini idrak edebilecek bir anlayış seviyesine ulaşmaktır.
İlmelyakîn bilgisi için insanın elinde bir delil, bir bilgi veya bir metin bulunabilir. Bir şeyi okuyarak, öğrenerek ve deliline ulaşarak bilmek ilmelyakîndir.
Fakat Allah'ın ilmi yalnızca insanın kitaplarda veya levhalarda gördüğü bilgilerden ibaret değildir. Bu vaazdaki anlayışa göre, kâinatın kendisi de Allah'ın âyetlerinin okunabileceği bir kitaptır.
Bir çekirgede, bir ağaçta, bir elmada, bir hayvanda veya başka bir yaratılmışta Allah'ın yaratışına dair işaretler vardır. İnsan bunları okuyabildiği ölçüde kâinat kitabından bilgi edinir.
Bu sebeple “Kur'an kâinatta yazılıdır” ifadesini, Kur'an'ın lafızlarının fiziksel olarak her canlıda bulunduğu şeklinde değil; Allah'ın yaratışındaki âyetlerin ve işaretlerin kâinatta görülebileceği şeklinde anlamak gerekir.
Nasıl bir elmanın çekirdeğinde o elmanın özelliklerini taşıyan bir düzen varsa, yaratılmışların her birinde de kendi yaratılışına ait özellikler vardır. İnsan bunları tefekkür ederek Allah'ın kudretini ve hikmetini okuyabilir.
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm. İnne hâzâ lehuve hakkul yakîn.
“Ey sağdaki kimselerden olan! Sana selam olsun.
Ama yalanlayıcı ve sapıklardan ise, kaynar sudan bir ağırlanma ve cehenneme atılma vardır.
Şüphesiz bu, kesin gerçeğin ta kendisidir.”
VÂKIA Suresi 91, 92, 93, 94 ve 95. ayetler.
Burada hakkalyakîn kavramına geliyoruz.
İnsan bir dili, o dili konuşanlarla sürekli konuşarak daha iyi öğrenebilir. İngilizceyi İngilizlerle konuşarak, İtalyancayı İtalyanlarla konuşarak öğrenmek gibi.
Bu vaazdaki işarî anlatımda, yaratılmışların kendilerine mahsus hâllerini anlamak da buna benzetilmektedir. İnsan önce varlığın işaretlerini fark eder, sonra o işaretlerin ne anlama geldiğini öğrenir.
Bir cam parçasının veya herhangi bir maddenin içinde sayısız atom ve molekül bulunur. Bunların fiziksel anlamda seslerini duymaktan söz etmek yerine, burada anlatılmak istenen, yaratılıştaki düzenin ve işleyişin derin bir şekilde idrak edilmesidir.
Hz. İbrahim'in ateşe atılmasıyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîme.
“Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.” dedik.
ENBİYÂ Suresi 69. ayet.
Burada dikkat çekici olan, emrin doğrudan Allah tarafından verilmesidir:
“Biz dedik: Ey ateş!”
Dolayısıyla burada anlatılan hâli, herkesin kendi sözüyle ateşe hükmedebileceği şeklinde anlamamak gerekir. Asıl kudret Allah'ındır. Peygamberlere verilen mucizeler de Allah'ın izni ve dilemesiyle meydana gelir.
Yine:
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
“Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”
İşte burada yakîn bilgisinin ne olduğu üzerinde düşünmemiz gerekir.
Hz. İbrahim'in hayatında da çeşitli imtihanlar vardır. Hz. İsmail'in kurban edilmesi hadisesinde bıçağın kesmemesi, ateşin Hz. İbrahim'e zarar vermemesi gibi olaylar, Allah'ın emri ve kudreti çerçevesinde gerçekleşmiştir.
Bu olaylarda insanın kendi gücünden ziyade Allah'ın emrine teslim olması ön plana çıkmaktadır.
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci'nâ bi mislihî mededâ.
“De ki: Rabbimin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsaydı ve bir o kadarını da yardımına getirsek, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi.”
KEHF Suresi 109. ayet.
Dolayısıyla burada söz edilen “sırlı kelimeyi” insanın kendi başına belirleyebileceği bir kelime olarak düşünmemek gerekir. İlâhî sır, Allah'ın dilemesi ve bildirmesiyle bilinir.
Ashâb-ı Kehf'in yıllar sonra uyanması da Allah'ın kudretiyle gerçekleşmiştir. Bu sebeple belirli bir ayeti okuyarak kesin olarak belirli bir saatte uyanmanın garanti edileceğini söylemek doğru olmaz. Ancak kişi dua eder, Allah'tan yardım ister ve dileğini O'na arz eder. Allah dilerse duasına karşılık verir.
Yakîn, Safiyet ve Mucize Arasındaki Fark
Allah'ın “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.” buyurması, Allah'ın emrinin ateş üzerinde gerçekleşmesini gösterir.
Buradan hareketle herkesin aynı şeyi kendi sözüyle gerçekleştirebileceğini düşünmek doğru değildir.
Tasavvufî anlatımlarda bazı büyük zatlara nispet edilen kerametler vardır. Rufâîler gibi bazı tarikatlarda bedenin şiş veya benzeri şeylerle delinmesi konusunda çeşitli keramet rivayetleri anlatılır. Bunları dinî bir hüküm veya herkesin uygulayabileceği bir yöntem olarak değil, tasavvuf geleneğinde anlatılan kerametler olarak değerlendirmek gerekir.
Çünkü insanın kendisini tehlikeye atması, Allah'ın izniyle gerçekleşen peygamber mucizeleriyle aynı şey değildir.
Yakîn bilgisinin amacı da insanın gösteriş yapması değil, Allah'a kulluğunun ve teslimiyetinin artmasıdır.
Her İş Ehline Verilmelidir
Daha önce de söylediğimiz gibi, doktorluk doktorun, mühendislik mühendisin işidir.
Bir doktorun önüne gelip “Bana bir köprü yap.” demek nasıl doğru değilse, başka bir işin ehli olmayan kişiden de o işin yapılmasını beklemek doğru değildir.
Aynı şekilde tasavvufî anlamda yüksek makamlara ait sırların, onları taşıyamayacak kişilere verilmesi de doğru değildir.
Hz. Süleyman aleyhisselâm ile Belkıs'ın tahtının getirilmesi hadisesinde, Allah'ın kitabından bir ilme sahip olan kişinin tahtı çok kısa bir sürede getirdiği anlatılır.
Bu olay Kur'an'da şöyle geçer:
“Kitaptan ilmi olan kimse...”
Bu anlatım bize, Allah'ın dilediği kullarına özel ilimler ve imkânlar verebileceğini göstermektedir.
Bir komutanın emrindeki askerlerin komutunu yerine getirmesi gibi bir benzetme yaparsak, burada asıl mesele kişinin yetkisi ve makamıdır. Her insan aynı makama sahip değildir.
Bu sebeple yakîn bilgisini de makam ve ehliyet kavramlarından ayrı düşünmemek gerekir.
Hakkalyakîn Nedir?
Hakkalyakîn derecesindeki bilgi, bir şeyin yalnızca teorik olarak bilinmesi değil, hakikatinin idrak edilmesi şeklinde açıklanabilir.
Ateşin yakıcı olduğunu bilmek başka, ateşin nasıl çalıştığını ve hangi şartlarda ısı verdiğini anlamak başkadır.
Bundan daha ileri olarak, Allah'ın izniyle ateşin zarar vermemesi gibi bir mucizenin gerçekleşmesi ise bambaşka bir seviyedir.
Bu sebeple tasavvuf ehli, bazı makamları nefsin tezkiyesi ve saflaşmasıyla ilişkilendirmiştir. Buradaki “safiye makamı” anlatımını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Yakîn Bilgisi Vaktinden Önce Gelmelidir
Bazen bir bilgi, zarara uğradıktan sonra değil, zarara uğramadan önce gelirse insan için faydalı olur.
“Zararın neresinden dönülürse kârdır.” sözü de bunu anlatır.
Bir insan ateşe düştükten sonra “Ateş yakıyormuş.” diye öğrenirse, bu bilginin faydası sınırlı kalır.
Asıl faydalı olan, ateşe düşmeden önce ateşin yakıcı olduğunu bilmektir.
İşte bu anlamda yakîn bilgisi, insanın başına gelecek bir imtihanı önceden fark etmesini ve ona göre tedbir almasını sağlayan bir basiret olarak da anlaşılabilir.
Varlıkların Dilleri
Kâinatta Allah'ın yarattığı sayısız canlı vardır.
Kur'an'da Hz. Süleyman aleyhisselâmın kuşların ve diğer canlıların dilini anlayabildiğine dair anlatımlar bulunmaktadır.
Buradan hareketle hayvanların ve diğer canlıların kendilerine mahsus iletişim biçimleri olduğunu görebiliriz.
Horozun ötüşü, kurtların uluması, kuşların sesleri, arıların ve karıncaların birbirleriyle iletişimleri bize yaratılıştaki farklılıkları gösterir.
İnsan kendi dilini öğrenirken, hayvanlar da kendi türlerine mahsus iletişim biçimlerini yaratılıştan itibaren kullanırlar.
anlamındaki ifadesi, Allah'ın ilminin ve kelimelerinin sınırsızlığına işaret eder.
Dolayısıyla insan kendi bildiği birkaç dili üstünlük sebebi saymamalıdır. Allah'ın yarattığı her canlıya, kendi yaratılışına uygun bir iletişim ve davranış sistemi vermesi üzerinde düşünmelidir.
Derviş Yunus ve Çiçeklerin Dili
Yunus Emre'nin:
“Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır?”
şeklindeki mısraları da yaratılmışlarla ilgili derin bir tefekkürü ifade eder.
“Ne inlersin dertli dolap?” sözü de aynı şekilde varlığın hâllerini anlamaya yönelik tasavvufî bir bakıştır.
Bu anlatımda Hz. İsa'nın makamı ise yaratılmışın sadece varlığını değil, onun yaratılış özelliklerini ve mahiyetini daha ileri bir seviyede idrak etmekle ilişkilendirilmektedir.
Buradaki “hangi lokmanın kime ait olduğu” anlatımını da biyolojik bir kesinlik olarak değil, yaratılıştaki denge ve uyum üzerine yapılmış bir tasavvufî temsil olarak anlamak gerekir.
Bir parçanın bir sisteme uygun olması gibi, yaratılmışların da kendi yaratılışlarına uygun bir düzeni vardır.
Örneğin bir otomobilin parçası başka bir otomobile doğrudan uymayabilir. Vida vidadır ama her vidanın ölçüsü ve kullanım yeri farklıdır.
Bu örnekle anlatılmak istenen şudur:
Her şey yerli yerinde yaratılmıştır ve her şeyin kendi düzeni vardır.
İnsan da kendi nasibine, kendi sorumluluğuna ve kendi makamına dikkat etmelidir.
Hz. Hatice ve “Ümmetin Annesi” Meselesi
Daha önce Hz. Hatice validemizin “ümmetin annesi” olarak anılması üzerinde de durmuşuz.
Burada “anne” kavramını yalnızca biyolojik anlamda değerlendirmemek gerekir. Tabiatta bazı canlı topluluklarında bir ana bireyin bütün topluluğun devamında önemli bir yeri vardır. Karıncalarda ve arılarda buna benzer düzenler görülmektedir.
Hz. Meryem'in Hz. İsa'nın annesi olması ise ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Hz. İsa'nın hayatındaki sadelik ve dünyalık imkânlardan uzak oluşu, annesi Hz. Meryem'in yaşadığı şartlarla birlikte düşünüldüğünde insan için önemli bir ders taşır.
Buradan hareketle, Allah yolunda hizmet eden insanların dünyalık makam ve gösteriş peşinde olmamaları gerektiği anlaşılabilir.
Saflık ve Safiyet Kavramı
“Saf” kelimesi üzerinde de duralım.
Saflık; karışmamışlık, temizlenmişlik ve özüne uygunluk anlamlarında kullanılabilir.
Tasavvufî anlamda “safiye” makamı da insanın nefsini arındırması, kötü sıfatlardan temizlenmesi ve Allah'a kullukta daha yüksek bir ihlâs seviyesine ulaşması şeklinde düşünülebilir.
Buradaki “saf” kavramını herhangi bir insan ırkının diğerinden üstün olduğu şeklinde anlamamak gerekir.
İslâmî ölçüde üstünlük soy, ırk veya fiziksel özelliklerle değil; takva, iman, güzel ahlâk ve kullukla değerlendirilir.
Bu sebeple insanın yaratılış farklılıklarını bir üstünlük veya aşağılık sebebi hâline getirmesi doğru değildir.
Her yaratılmışın kendine mahsus özellikleri vardır. Atın, kedinin, kuşun, ağacın, bitkinin ve insanın yaratılışı farklıdır. Allah'ın yaratışındaki çeşitlilik de O'nun kudretinin bir göstergesidir.
Sonuç
Velhasıl kelâm, yakîn bilgisi insanın Allah'a kulluğu ve teslimiyeti içerisinde ilerleyen bir idrak hâlidir.
İlmelyakîn; bilgi ve delil yoluyla bilmektir.
Aynelyakîn; bilinen hakikati daha derinden görüp idrak etmektir.
Hakkalyakîn ise hakikatin insanın idrakinde daha güçlü ve kesin bir hâle gelmesidir.
Bütün bu derecelerin üzerinde ise Allah'ın lütfu ve izni vardır.
İnsan, kendisine verilen bilgiyle kibirlenmemeli; bilmediği şeyleri de bildiğini iddia etmemelidir.
Çünkü Allah'ın ilmi sonsuzdur.
Bizim bildiğimiz ise O'nun bize öğrettiği kadardır.
İşte gerçek yakîn bilgisi, insanı kibirden uzaklaştırıp Allah'a daha fazla kulluğa götürüyorsa faydalıdır.
Sıbğatallâh ve men ahsenu minallâhi sıbğaten ve nahnu lehu âbidûn.
Diyanet Meali:
“Biz, Allah'ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah'ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz O'na ibadet edenleriz.” deyin.
Tefsirî Manada Bizim Mealimiz:
Sıbğatullah ifadesini, bizim vaazımızdaki işarî anlayışla “Allah'ın kulunu kendi terbiyesinden geçirmesi” şeklinde anlayabiliriz.
“Sîga” kelimesi, Arapçada fiillerin çekimiyle de ilişkilidir. Mesela “yapmak” fiili; ben yaptım, sen yaptın, o yaptı, biz yaptık, siz yaptınız, onlar yaptılar şeklinde farklı şahıslara göre çekilir.
Buradan hareketle vaazımızda şöyle bir temsil yapılmaktadır:
Allah insanı terbiye ederken, insanı kendi yaptığı fiillerle yüzleştirir. Bugün “o yaptı” dediğimiz bir davranışı yarın kendimiz yapabiliriz. Bugün başkasının davranışını eleştirirken, yarın aynı davranışın içine düşebiliriz.
Mesela bir insanın başkasına bağırmasını eleştiririz. Fakat bir gün aynı şekilde biz de bağırmaya başlayabiliriz. O zaman insan kendi kendine sormalıdır:
“O davranış başkasında iken neden hoşuma gitmiyordu? Ben yaptığım zaman neden kendime yakıştırıyorum?”
İşte vaazımızdaki “sîgaya çekilmek” ifadesiyle anlatılmak istenen, insanın kendi fiilleriyle imtihan edilmesi ve yaptığı şeylerin hakikatini yaşayarak anlamasıdır.
Allah'tan daha güzel terbiye edici olur mu?
Bizler O'nun kullarıyız. O'nun yaratması ve takdiri içinde insan, kendi fiillerinin ve tercihlerinin sonuçlarıyla karşılaşır.
Buradaki tesbih benzetmesi de bu noktada önemlidir. Tesbihin kendi başına bir anlamı olmadığı gibi, onu dizen ve kullanan kimse vardır. Asıl mesele, insanın bu yaratılış ve terbiye düzeni içinde nerede bulunduğunu anlayabilmesidir.
Yani sen ne yaptın?
Sen konuştun, onlar konuştu.
Sen namaz kıldın, onlar namaz kıldı.
Sen zikrettin, onlar zikretti.
Sen baktın, onlar baktı.
İnsan kendisine dönüp “Ben bu tesbihin neresindeyim?” diye düşünmelidir.
Mesele budur.
Allah'ın boyasından başka bir renk mi vardır?
Âyetteki “Allah'ın boyası” ifadesini yalnızca maddi bir renk olarak anlamamak gerekir. Burada iman, fıtrat, kulluk ve Allah'ın terbiyesi kastedilmektedir.
“Allah'ın boyasıyla boyanın” ifadesini, Allah'ın emirlerine uymak ve O'nun sevdiği güzel ahlâkla ahlâklanmak şeklinde de anlayabiliriz.
Vaazımızdaki diğer bir işarî yaklaşım da “sîga”yı tesbihin dizilişine benzetmektir.
Allah'ın kitabındaki harflerin, kelimelerin ve sûrelerin kendi içinde bir tertibi vardır. Mesela Bakara Suresi, kendisine ait harf ve kelime düzeniyle okunur. Bu düzeni bozarak başka bir şekle dönüştürmek, artık aynı metni okumak olmaz.
Buradaki örneğimizin amacı, Kur'an'ın lafzının ve tertibinin önemini anlatmaktır.
Bir bilgisayar sisteminde kullanıcı adı ve şifre nasıl belirli bir düzene göre çalışıyorsa, insanın da Kur'an'ı okurken Allah'ın indirdiği lafız ve tertibe riayet etmesi gerekir.
Mesela “çiçek” kelimesi Türkçede “çiçek”, Almancada “Blume”, İngilizcede “flower” şeklinde ifade edilir. Anlam aynı varlığa işaret etse de belirli bir sistem içerisinde kullanıcı adı veya şifre olarak hangi ifade kayıtlıysa, o sistem o ifadeyi arar.
Vaazımızdaki bu temsilden hareketle, Kur'an'ın kendine mahsus lafzının ve tertibinin korunmasının önemini anlatıyoruz.
Fâtiha Suresi de “açılış” anlamına gelir. Namazın her rekâtında Fâtiha'nın okunması, kulun Rabbine yönelişinin ve Kur'an'a açılan kapının sürekli hatırlanması şeklinde işarî olarak düşünülebilir.
Sadakallahul Azîm - Bakara Suresi, 138. Ayet
---oOo---
Muâz bin Cebel (radıyallâhu anh) şöyle rivayet eder:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Her kim kardeşini işlediği günahtan dolayı ayıplarsa, kendisi o günahı işlemeden ölmez.”
(Hadis-i Şerif - Tirmizî, 2620)
Başka bir hadiste de şöyle geçmektedir:
Vâsile bin el-Eska' (radıyallâhu anh) şöyle dedi:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kardeşinin başına gelene sevinme! Allah ona rahmet eder de, senin başına verir.”
(Hadis-i Şerif - Tirmizî, 2621)
Bu hadislerde bize verilen önemli derslerden biri şudur:
Bir insanın düştüğü hatayı küçümsememeli ve kendimizi ondan üstün görmemeliyiz. Çünkü insan, imtihanın hangi şekliyle karşılaşacağını bilemez.
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Allah elmayı yaratırken onun kendisine mahsus bir yaratılış düzeni vermiştir.
Burada DNA'yı “Allah'ın yaratılışındaki düzenin bir parçası” şeklinde düşünmek mümkündür. Fakat bunu, Kur'an'daki “Sıbğatullah” kelimesinin bilimsel olarak doğrudan DNA anlamına geldiği şeklinde kesin bir hüküm olarak değil, vaazımızdaki temsili bir anlatım olarak değerlendirmek gerekir.
Bir web sitesinin HTML, PHP ve CSS kodları nasıl belirli bir düzen içinde çalışıyorsa, canlıların genetik yapısında da son derece karmaşık bir düzen vardır.
CSS ile bir resmin sayfadaki yerini, büyüklüğünü veya görünüşünü belirli kurallara göre düzenlersiniz. Kodun belirli bir kısmını değiştirirseniz sayfanın görünüşü de değişebilir.
Bunu yalnızca bir temsil olarak ele alırsak, DNA'daki genetik bilginin canlıların gelişimindeki önemini anlatmak için güzel bir benzetme yapılabilir.
Allah'ın yaratışında her şeyin bir ölçüsü ve düzeni vardır.
Annem boncuk cüzdan örerken, örülecek model önce bir kâğıda çizilirdi. Daha sonra o modele uygun olarak boncukların hangi renk ve hangi sırayla dizileceği hesaplanırdı. Boncuklar önce ipe dizilir, sonra o düzene göre cüzdan örülürdü.
İşte vaazımızdaki temsil de buna benzer.
Allah'ın yaratışında da canlıların gelişmesini sağlayan çok büyük bir düzen vardır.
Geçen hafta verdiğimiz başka bir örnekte olduğu gibi, bir araba veya telefon fabrikasında parçalar ayrı ayrı hazırlanır. Fakat parçalar doğru yere ve doğru ölçüye göre takılmadığında ortaya düzgün çalışan bir ürün çıkmaz.
Buradan hareketle, “DNA” kavramını Allah'ın yaratışındaki düzenin bir işareti olarak değerlendirebiliriz.
Ancak burada önemli bir noktayı tekrar belirtelim:
Genetik yapı ile ilgili bilimsel gerçekleri, dinî bir hüküm veya kesin bir tefsir gibi sunmamak gerekir. Buradaki anlatımımız, Allah'ın yaratışındaki ölçüyü ve düzeni düşündürmek amacıyla yapılan bir temsildir.
İnsanın yaratılışında da gözün, kulağın, kalbin, beynin ve diğer organların birbirleriyle uyumlu şekilde gelişmesi son derece büyük bir yaratılış düzenidir.
Bu sebeple insan, Allah'ın yaratışındaki ölçü ve denge üzerinde düşünmelidir.
“Sıbğatullah”ı, vaazımızdaki işarî anlamıyla Allah'ın yaratışındaki ölçü, fıtrat ve kulluk terbiyesi olarak düşünebiliriz.
Allah'ın yaratışında bulunan bu düzeni anlamaya çalışmak, insanı Rabbine karşı hayrete, şükre ve tefekküre götürmelidir.
“Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.”
Âl-i İmrân Suresi, 5. Ayet
Daha önceki vaazlarımızda Hz. Eyyûb Aleyhisselâm'dan bahsetmiş ve onun yaşadığı imtihanları, dostluk ve çevre konusunda verilen temsillerle açıklamıştık.
Burada da aynı düşünceyi sürdürelim:
Allah'ın yerde ve gökte hiçbir şeyi gizli kalmaz. O, kullarının hâlini, niyetini, davranışını ve imtihanını bilir.
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûnû meassâdikîn.
“Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun.”
Tevbe Suresi, 119. Ayet
Allah müminlere doğrularla ve iyilerle beraber olmayı emretmektedir.
İnsan kiminle beraber olursa, onun davranışlarından etkilenebilir. Bu etki insanın manevi hayatında da görülebilir.
Allah'ın Sevmediği Davranışlar:
Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara, 2/190; Mâide, 5/87; A'râf, 7/55)
Allah fesadı sevmez. (Bakara, 2/205)
Allah inkârda ısrar edenleri sevmez. (Bakara, 2/276)
Allah inkâr edenleri sevmez. (Âl-i İmrân, 3/32; Rûm, 30/45)
Allah zalimleri sevmez. (Âl-i İmrân, 3/57, 140; Şûrâ, 42/40)
Allah kendini beğenen ve övünüp duranları sevmez. (Nisâ, 4/36; Lokmân, 31/18; Hadîd, 57/23)
Allah hainlikte ısrar edenleri sevmez. (Nisâ, 4/107; Hac, 22/38)
Allah kötü sözün açıktan söylenmesini sevmez. (Nisâ, 4/148)
Allah fesat çıkaranları sevmez. (Mâide, 5/64; Kasas, 28/77)
Allah israf edenleri sevmez. (En'âm, 6/141; A'râf, 7/31)
Allah hainleri sevmez. (Enfâl, 8/58)
Allah kibirlileri sevmez. (Nahl, 16/23)
Allah şımaranları sevmez. (Kasas, 28/76)
Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere, insanın hangi davranışları terk etmesi gerektiği ve hangi ahlâkı kazanması gerektiği Kur'an'da açıkça bildirilmektedir.
Hz. Eyyûb Aleyhisselâm ile ilgili önceki anlatımımızdaki temsilleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Allah şöyle buyurur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
İnnallâhe lâ yuhıbbul-mufsidîn.
Meali:
“Muhakkak ki Allah, fesat çıkaranları sevmez.”
Kasas Suresi, 77. Ayet
İnsan, yaptığı tercihlerle kendi hayatını şekillendirir.
Allah mümin kullarına rahmetiyle muamele ettiği gibi, yarattığı bütün varlıklar üzerinde de kudret ve hikmetiyle tasarruf eder.
Bu noktada “her varlığın yaratılışında bir vazife ve denge vardır” şeklinde düşünebiliriz.
Mesela şeytanların hepsi insanlarla aynı şekilde davranıyor olsaydı, imtihanın mahiyeti farklı olurdu. Kur'an'ın anlattığı imtihan düzeninde ise insanın önünde çeşitli vesveseler, arzular ve sınanmalar bulunmaktadır.
Bu sebeple insan, kendisini kötülüğe çağıran şeylere karşı uyanık olmalıdır.
Bunu bir temsille açıklayabiliriz:
Traktör traktörlük yapmazsa tarlayı kim sürecek? Otobüs ve şoförleri görevini yapmazsa yolcuları kim taşıyacak?
Yaratılmışların her birinin farklı özellikleri ve görevleri vardır. İnsan ise kendisine verilen akıl, irade ve sorumlulukla imtihan edilmektedir.
Aynı şekilde demir elementinin oksijen ve nemle temas ettiğinde paslanması da Allah'ın yaratışındaki tabiat kanunlarından biridir. İnsan bu kanunları öğrendikçe, demiri korumak için boya veya başka yöntemler kullanır.
Buradan hareketle vaazımızdaki temsil şudur:
Nasıl demiri paslanmaktan korumak için yüzeyini koruyorsak, insan da kalbini ve ahlâkını kötü etkilerden korumaya çalışmalıdır.
E lem a'hed ileykum yâ benî Âdeme en lâ ta'budû'ş-şeytân. İnnehu lekum aduvvun mubîn.
Meali:
“Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana kulluk etmeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır’ diye bildirmedim mi?”
Yâsîn Suresi, 60. Ayet
Burada insanın dikkat etmesi gereken nokta açıktır:
Şeytan insanın dostu değil, düşmanıdır. İnsan ise kendi iradesiyle onun vesvesesine uymamaya çalışmalıdır.
Bu nedenle insan, Kur'an'ı yalnızca okumakla kalmayıp anlamaya ve hayatında uygulamaya çalışmalıdır.
Allah'ın Müminlere Tavsiye Ettiği ve Sevdiği Davranışlar:
Allah ihsan sahiplerini sever. (Bakara, 2/195; Âl-i İmrân, 3/134, 148)
Allah çokça tövbe edenleri sever. (Bakara, 2/222)
Allah temizleri sever. (Bakara, 2/222; Tevbe, 9/108)
Allah takva sahiplerini sever. (Âl-i İmrân, 3/76; Tevbe, 9/4, 7)
Allah sabredenleri sever. (Âl-i İmrân, 3/146)
Allah tevekkül edenleri sever. (Âl-i İmrân, 3/159)
Allah adaletli olanları sever. (Mâide, 5/42; Hucurât, 49/9; Mümtehine, 60/8)
Allah kendi yolunda saf saf mücadele edenleri sever. (Saff, 61/4)
Allah'ın sevdiği topluluğun özellikleri de Mâide Suresi'nin 54. âyetinde açıklanmaktadır.
Allah'ın Kur'an'da özellikle övdüğü kimselerden biri ihsan sahipleridir. Bunun yanında adaletli olanlar, takva sahipleri, temizlenenler, tövbe edenler, sabredenler ve tevekkül edenler de övülmektedir.
Bütün bunlar bize şunu gösterir:
İnsan yalnızca kötülüklerden uzak durmakla yetinmemeli, aynı zamanda güzel ahlâkı da kazanmalıdır.
---oOo---
Vaazlarda bazen “şeytan Allah'ın kara köpeğidir” şeklinde bir temsil kullanılmaktadır. Bu, Kur'an'da geçen bir ifade değil, şeytanın insanı vesveseyle takip etmesini anlatmak için kullanılan bir benzetmedir.
Bu temsil üzerinden anlatılmak istenen şudur:
İnsan bazen namazında veya zikrinde hata yapabilir. Şüpheye düştüğünde vesveseyle mücadele ederken ibadetini gereksiz yere zorlaştırmamalıdır.
Namazda kaç rekât kıldığı konusunda şüpheye düşen kimse için fıkıhta sehiv secdesi gibi hükümler bulunmaktadır. Esas olan, insanın vesveseye kapılmadan ibadetini tamamlamasıdır.
Bu nedenle insan her hatada kendisini tekrar tekrar zorlayarak ibadetini içinden çıkılmaz hâle getirmemelidir.
Vesveseye Kapılmadan, Bildiğimiz Dinî Ölçülere Uyarak İbadetimizi Tamamlamak Gerekir.
Ey insan!
Sen bu dünyanın tek sahibi değilsin. Allah'ın yarattığı her varlığın yaratılışında bir hikmet ve düzen vardır.
Bir mikrop bile Allah'ın izni ve yaratması olmadan var olamaz. Onun varlığı, beslenmesi, çoğalması ve ömrü de Allah'ın koyduğu yaratılış düzeni içerisindedir.
Bu kadar büyük bir yaratılış düzenini gören insan, Allah'ın hiçbir şeyi boşuna yaratmadığını anlamaya çalışmalıdır.
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs-semâvâti vel-ard. Rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ. Sübhâneke fekınâ azâben-nâr.
Meali:
“Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve şöyle derler:
‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateşin azabından koru.’”
Âl-i İmrân Suresi, 191. Ayet
Rabbim, inanan mümin kullarına Allah'ın hiçbir şeyi boşuna yaratmadığını anlamayı, yaratılış üzerinde tefekkür etmeyi ve gördüğümüz her şeyden Rabbimizin kudretine ulaşmayı nasip eylesin.
Ve izâ câekellezîne yu'minûne bi âyâtinâ fe kul selâmun aleykum ketebe rabbukum alâ nefsihir rahmete ennehu men amile minkum sûen bi cehâletin sümme tâbe min ba'dihî ve asleha fe innehû gafûrun rahîm.
Meali:
Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Kul innî alâ beyyinetin min rabbî ve kezzebtum bihî, mâ indî mâ testa'cilûne bihî, inil hukmu illâ lillâhi yakussul-hakka ve huve hayrul-fâsılîn.
Meali:
De ki: “Ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey benim yanımda değildir. Hüküm yalnız Allah'ındır. O, hakkı anlatır ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Sadakallahul Azîm - En'âm Suresi, 57. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“En şiddetli düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir.”
(Hadis-i Şerif - Beyhakî)
“Şüphesiz ki her şeye cilâ verecek bir âlet vardır. Kalbin cilâsı ise zikrullahtır.”
(Hadis-i Şerif - Câmiu's-Sağîr)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
[attachment=38461]
Zikr-i Raşidi Evradı Pro9.3 Çıktı. Aldınız mı, Okudunuz mu?
[attachment=38462]
Yolumuzdan Gidecek ve Zikirlerimizi Çekecek Olanların Dikkat Edeceği Hususlar
1 - İlk kırk günü aksatmamaya çalışmak. Eğer aksarsa da en kısa sürede kırk güne tamam etmek.
2 - Bu duaların büyük bir kısmı ya âyetlerden ya da hadislerden derlenmiştir. Duaları yalnızca Arapça olarak ezberden okumakla yetinmeyip, manalarını da öğrenmek gerekir. İnternetten araştırarak veya bilen kimselere sorarak duaların anlamlarını öğrenip, anlamlarını bilerek okumaya devam etmek daha uygundur.
Çünkü insan bir duanın manasını bilirse, okuduğu sözün ne anlama geldiğinin farkında olur. Sadece ses ve ezber üzerinden okumak yerine, mana ile birlikte okumak daha şuurlu bir ibadet hâline gelir.
3 - Zikir ve dualarda dikkatli ve uyanık olmak gerekir. Vaazdaki anlayışımıza göre, insanın zihnini karıştıran vesveseler gelebilir. Böyle durumlarda okuduğumuz duanın anlamını bilmek, bizi vesveseye karşı daha dikkatli hâle getirir.
Bir ibadette vesvese veya zihinsel karışıklık hissedildiğinde, kişinin bildiği ve güvendiği başka bir okuma biçimine geçerek zihnini toparlaması, ardından tekrar kaldığı yerden devam etmesi mümkündür. Buradaki esas maksat, vesveseye kapılmadan ibadeti şuurlu şekilde sürdürmektir.
4 - Zikirler ezberlendiğinde bazen insanın aklı başka şeylere gidebilir. Dil zikre devam ederken zihin başka şeylerle meşgul olabilir. Buna halk arasında “otomatik pilot” hâli denilebilir.
Fakat insanın dikkati yeniden zikre döndüğünde, dilinin söylediği yer ile en son hatırladığı yer arasında farklılık bulunabilir. Böyle bir durumda, insanın en son hatırladığı yerden devam etmesi daha uygundur.
Bunu bir televizyon örneğiyle anlatabiliriz: Televizyonu açtığımızda daha önce başka bir kanalda kalmış olabilir. Biz istediğimiz kanala yeniden geçeriz. Zikirde de dikkatimiz yeniden toplandığında, hatırladığımız son yerden devam ederiz.
5 - Çektiğimiz zikirlerde bazen kaçıncı tekrarımızda olduğumuzu unutabiliriz. “İki mi çektim, üç mü çektim?” gibi bir şüphe oluşabilir.
Bu durumda kalbin hangi sayıda mutmain olduğuna bakarak ona göre tamamlamak uygun olur. Namazdaki sehiv hâlinde olduğu gibi, zikirde de insanın vesveseye kapılmadan ibadetini tamamlaması önemlidir.
Bizim duamızın içinde bulunan “alfabe duası”nın da bu anlamda tamamlayıcı bir yönü olduğunu ifade ediyoruz. Yani zikir içerisinde bulunan bu dua, eksikliklerin tamamlanmasına vesile olan bir niyaz olarak görülmektedir.
---oOo---
Vaaza Dönersek:
Geçen hafta “sıbğatullah” ifadesini biyolojideki DNA kavramıyla ilişkilendiren bir anlatım yapmıştık. Burada bunun bilimsel bir eşitleme değil, vaazımızdaki temsili ve işarî bir anlatım olduğunu özellikle belirtelim.
Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûnû meassâdikîn.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.”
Tevbe Suresi, 119. Ayet
Allah müminlere doğrularla ve iyilerle beraber olmayı emretmektedir. İnsan kiminle beraber olursa, onun hâlinden ve ahlâkından etkilenebilir. Bu etki bazen manevi hayatımıza, bazen de günlük davranışlarımıza yansır.
Bu nedenle Allah'ın sevmediği davranışlardan ve insanı kötülüğe sürükleyen ortamlardan uzak durmak, hem manevi hayatımızı hem de ahlâkımızı korumak bakımından önemlidir.
Vaazımızdaki ifadeyle, yeni bir “versiyonumuzda” Hz. Ebû Bekir'in doğruluğuna ve sadakatine benzer bir ahlâka ulaşmak istiyorsak, doğrularla ve sözüne sadık insanlarla beraber olmamız gerekir.
Çocuğa Ebû Bekir ismini vermek elbette güzeldir. Fakat asıl mesele yalnızca ismi taşımak değil, Hz. Ebû Bekir'in temsil ettiği sıddîkî ahlâkı, doğruluğu ve sadakati hayatımıza taşımaya çalışmaktır.
Aynı şekilde adaletli ve adil kimselerle dostluk eden insan, onların güzel ahlâkından etkilenerek adalet duygusunu geliştirebilir. Buradaki “Ömer olmak” ifadesini de Hz. Ömer'in temsil ettiği adalet ve hakkaniyet anlayışına bir işaret olarak değerlendirmek gerekir.
Buna karşılık insan sürekli olarak kötülüğü, yalanı, haksızlığı ve zulmü örnek alan kimselerle beraber olursa, onların davranışlarından etkilenebilir.
İbrahim Aleyhisselâm'ın karşısında Nemrud'un bulunması veya Musa Aleyhisselâm'ın karşısında Firavun'un bulunması da vaazımızdaki anlatımda, hak ile bâtılın karşı karşıya gelişine dair temsili örnekler olarak ele alınmaktadır.
DNA ve kalıtsal özelliklerle ilgili önceki anlatımımızı da burada aynı şekilde temsili bir çerçevede değerlendirmek gerekir. İnsanların biyolojik özellikleri anne ve babadan gelen genetik mirasla şekillenir. Fakat güzel veya kötü ahlâkın yalnızca DNA ile belirlendiğini söylemek doğru değildir.
Ahlâk; aile, eğitim, çevre, alışkanlıklar, irade, arkadaşlıklar ve insanın kendi tercihlerinden de etkilenir.
Bu nedenle bizim burada asıl üzerinde durduğumuz mesele, “cibilliyet” kelimesini biyolojik bir sınıflandırma olarak kullanmak değil, insanın zaman içinde beraber olduğu kimselerin ahlâkından etkilenebileceğini anlatmaktır.
Zikir Evradımızdaki İstiâze Duasının Gayesi de Budur:
Kötü sıfatlardan, kötü alışkanlıklardan ve insanı Allah'tan uzaklaştıran hâllerden korunmayı istemek.
Bunu süt üzerinden verilen bir temsil ile de anlatabiliriz:
Sütü süt olarak muhafaza edemeyen insan onu peynir yaparak muhafaza eder. Peynir olarak muhafaza edemeyen yoğurt yapar. Daha sonra başka şekillerde değerlendirebilir.
Bu yalnızca bir temsildir.
İnsanın manevi hâli de bazen böyledir. Kendi bulunduğu güzel hâli koruyamazsa daha aşağı bir seviyeye düşebilir. Fakat her düşüşün ardından yeniden toparlanmak ve yükselmek mümkündür.
İyilik yolunda nefsin makamları yükseldikçe insan daha temiz, daha dengeli ve daha faydalı bir hâle gelir. En azından levvâme nefis seviyesinde insan yaptığı hatanın farkına varır, pişman olur ve kendisini düzeltmeye çalışır.
İnsan bundan da uzaklaşır ve kötülüğü benimserse, nefs-i emmâre seviyesine düşebilir. Buradaki anlatımımız, insanın ahlâk bakımından aşağı doğru ilerleyebileceğine dair bir temsildir.
Cennet ise temizliğin, huzurun ve Allah'ın rızasına ulaşmanın yurdudur. Bu nedenle cennet ehlinin hâli, insanın dünyadaki ahlâkî terakkisinin nihai bir karşılığı olarak düşünülebilir.
Gerçek mümin, çevresine zarar vermediği gibi mümkün olduğu kadar faydalı olmaya çalışır.
Bunu hayvanlar üzerinden verilen temsillerle de açıklayabiliriz:
Hz. Üzeyr'in eşeği üzerinden anlatılan örnekte olduğu gibi, bazı hayvanlar insana yük taşımada yardımcı olur. At, daha hızlı ulaşım sağlar. Arı kendisi yenmez; fakat yaptığı bal insanlara fayda verir. İnek ve koyun gibi hayvanlardan ise et, süt ve başka şekillerde faydalanılır.
Bunların her biri, vaazımızdaki temsilde “faydalı olma” hâlinin farklı derecelerini anlatmaktadır.
Buna karşılık timsah gibi insan için tehlike oluşturabilecek bir hayvan üzerinden de “zarar verme” hâli temsil edilmektedir.
Asıl anlatılmak istenen şudur:
İyilerle beraber olan ve iyilerin ahlâkı ile ahlâklanan elbette terakki eder.
İyilerle beraber olan, onların güzel ahlâkından istifade eder ve onların yöneldiği hayırlı istikamete yönelir.
Buna karşılık insan iyilerden uzaklaşıp sürekli kötülük içinde yaşayan kimselerle beraber olursa, zamanla onların davranışlarından etkilenebilir. Bu da insanı manevi olarak aşağıya doğru götürebilir.
Burada “mikrop” veya “zehirli yaratık” gibi ifadeler de gerçek bir biyolojik dönüşüm anlamında değil, insanın ahlâk bakımından ne kadar aşağı düşebileceğini anlatan temsili ifadelerdir.
Dinde Terakki Vardır.
Nefis, insanın manevi yolculuğunda katman katman yükselir veya aşağı doğru düşebilir.
İnsan hata ettikten sonra kendisini düzeltirse, Allah'ın rahmetiyle yeniden yükselir. Bu terakki iyiliğe doğru da olabilir, kötülüğe doğru da olabilir. Yani insan ya yukarı doğru yükselir ya da aşağı doğru düşer.
Başta okuduğumuz âyette bu husus açıkça ifade edilmektedir:
Ve izâ câekellezîne yu'minûne bi âyâtinâ fe kul selâmun aleykum ketebe rabbukum alâ nefsihir rahmete ennehu men amile minkum sûen bi cehâletin sümme tâbe min ba'dihî ve asleha fe innehû gafûrun rahîm.
Meali:
Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm. İnne hâzâ lehuve hakkul-yakîn.
Meali:
“Sağdakilerden sana selâm olsun!”
“Fakat yalanlayan ve sapıklıkta olanlardan ise, kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır.”
“Şüphesiz bu, kesin gerçektir.”
Vâkıa Suresi, 91-95. Ayetler
Buradaki ifadeleri de vaazımızdaki işarî anlamıyla değerlendirdiğimizde, insanın hangi istikamette yürüdüğünün sonunda kendi hâline yansıyacağı anlatılmaktadır.
İnsan iyiliğe yöneldikçe rahmete ve cennete yaklaşır; kötülükte ısrar ettikçe de cehennem ehlinin hâline yaklaşır.
Fe lemmâ semiat bi mekrihinne erselet ileyhinne ve a'tedet lehunne muttekeen ve âtet kulle vâhidetin minhünne sikkînen ve kâlet ihruc aleyhinne. Fe lemmâ raeynehû ekbernehû ve katta'ne eydiyehunne ve kulne hâşe lillâhi mâ hâzâ beşeren, in hâzâ illâ melekun kerîm.
Meali:
Kadın, onların dedikodularını işitince haber gönderip onları çağırdı. Onlar için yaslanıp oturacakları bir yer hazırladı ve her birine birer bıçak verdi. Yusuf'a da, “Çık karşılarına.” dedi. Kadınlar Yusuf'u görünce onu pek büyüttüler ve şaşkınlıktan ellerini kestiler. “Hâşâ! Allah için, bu bir insan değil, ancak şerefli bir melektir.” dediler.
Sadakallâhü'l-Azîm — Yûsuf Suresi, 31. ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Miraç gecesinde Yusuf peygamberi gördüm. Baktım ki, bütün insanlara verilen güzelliğin yarısı ona verilmiştir.”
(Hadis-i Şerif, İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 7/250)
“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Geçen hafta ücretsiz indirme bağlantısını verdiğimiz Zikr-i Raşidî Evradı'nın içerisinde “Hâ-Mîm”, “Elif-Lâm-Mîm” gibi hurûf-ı mukattaa ile başlayan sûreler bulunmaktadır.
Bu sûrelerin başındaki harfleri ayrıca zikir olarak aldık. Fakat bu harflerin manasını bilmeyenler, “Bunları niçin çekiyoruz?” diye sorabilirler ve sormuşlardır.
El-Cevap:
Rabbim yeryüzünde bazı sebzeler, meyveler ve kuru yemişler yaratmıştır. Bunların bazılarının çekirdekleri de yenmektedir.
Mesela karpuzun kendisini yediğimiz gibi, çekirdeğini de yiyebiliriz. Kayısı çekirdeği, ceviz, badem ve ay çekirdeği gibi çekirdeği veya tohumu tüketilen birçok bitki vardır.
Buradan hareketle bir temsil yapabiliriz:
Bir çekirdeğin içinde, o bitkinin bütün özelliklerinin özüne dair bilgi ve potansiyel bulunmaktadır. Küçücük bir çekirdekten koskoca bir ağaç veya yeni bir bitki meydana gelebilmektedir.
İşte Kur'an-ı Kerim'de bazı sûrelerin başında bulunan hurûf-ı mukattaa da, bu vaazdaki anlayışımız içerisinde sûrenin bir çeşit “çekirdeği” gibi temsil edilmektedir.
Elbette hurûf-ı mukattaanın gerçek manasını Allah Teâlâ daha iyi bilir. Bu harflerin mahiyeti hakkında farklı tefsirler yapılmıştır.
Bizim burada yaptığımız ise bir temsil ve zikir anlayışıdır.
Mesela Yâsîn Suresi'ni bütünüyle okumaya gücü veya vakti olmayan bir kimse, zikir evradımızdaki uygulama içerisinde geçici olarak “Yâsîn” lafzını zikredebilir.
Nasıl üç karpuzu birden yemek mümkün olmayabilir fakat üç karpuz çekirdeği yenilebilirse, burada da uzun bir sureyi okumakla onun başındaki harfleri zikir olarak tekrar etmek arasında bir kolaylık ve temsil kurulmaktadır.
Bu, sûrenin tamamının okunmasıyla aynı sevabı kesin olarak verir şeklinde bir fıkıh hükmü değildir. Buradaki anlatım, zikir ehli için yapılan bir kolaylık ve temsilî açıklamadır.
Bu sebeple zikir evradımızda bazı yerlere gelindiğinde Yâsîn Suresi'nin tamamının veya ilk sayfasının okunması tavsiye edilmiş; bunu henüz bilmeyenlerin ise öğreninceye kadar geçici olarak “Yâsîn” lafzını birkaç defa söylemeleri uygun görülmüştür.
Diğer bazı sûrelerin başındaki “Elif-Lâm-Mîm”, “Tâ-Hâ”, “Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd” gibi hurûf-ı mukattaa için de aynı temsilî yaklaşım kullanılmıştır.
Not: Hurûf-ı mukattaanın gerçek ve kesin manasını Allah Teâlâ bilir. Buradaki “çekirdek” ifadesi, vaazda kullanılan bir temsil ve zikir açıklamasıdır.
---oOo---
Zıtların Birbirini Terbiye Etmesi
Allah Teâlâ'nın yaratmış olduğu varlıklarda çiftler, zıtlıklar ve birbirini tamamlayan unsurlar bulunduğunu görüyoruz.
Kur'an'da “zevc” kelimesiyle eşlerden ve çiftlerden söz edilir. Gece ve gündüz, acı ve tatlı, sıcak ve soğuk gibi birbirinin karşıtı veya tamamlayıcısı olan şeyler vardır.
Bir taraf aşırıya gittiğinde diğer taraf onun dengelenmesine vesile olabilir.
Bu sebeple insanın hayatında da bazı zorluklar ve karşıtlıklar, insanın olgunlaşmasına vesile olabilir.
Şeytan ve insan arasındaki mücadeleyi de bu açıdan düşündüğümüzde, insanın imtihan dünyasında karşılaştığı kötülükler sebebiyle iyiyi daha iyi tanıması ve tercih etmesi mümkün olabilir.
Burada anlatılanları, dinî açıdan kesin bir tarih anlatımı olarak değil, vaazın işarî ve temsilî açıklaması olarak değerlendirmek gerekir.
Âdem Aleyhisselâm ile Havvâ validemizin cennetten çıkarılışı konusunda Kur'an'ın bildirdiği esaslar bellidir. Şeytanın onları aldattığı, bunun sonucunda imtihan dünyasına gönderildikleri ve insanın dünya hayatındaki sorumluluğunun başladığı bilinmektedir.
Bunun ötesinde, şeytanın cennete nasıl girdiği veya yılan üzerinden nasıl hareket ettiği gibi ayrıntılar hakkında farklı rivayetler ve halk anlatımları bulunmaktadır. Bunları kesin dinî bilgi olarak kabul etmek yerine, ibret ve temsil yönüyle değerlendirmek gerekir.
İnsan hayatındaki her olaydan ibret alınabilir. Bazen insanın başına gelen bir sıkıntı, daha sonra onun için bir ders ve olgunlaşma vesilesi olabilir.
Nitekim Âşık Veysel'in meşhur sözüyle:
“Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece.”
İnsan da hayat yolculuğunda çeşitli aşamalardan geçer. Dünya hayatı bir imtihandır ve insanın asıl amacı Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Sırat ve Yolculuk Temsili:
Ebû Vâiz ez-Zâhid'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Bana ulaşan bir haberde anlatıldığına göre sırat köprüsünün uzunluğu üç bin senelik yoldur. İlk bin senede insanlar ancak ona tırmanırlar. İkinci bin senede üzerindeki düzlükte ilerlerler. Üçüncü bin senede de aşağı inerler.”
Bu tür rivayetler, ahiret yolculuğunun uzunluğunu ve zorluğunu anlatan temsilî ifadeler olarak aktarılmıştır.
Buradan hareketle insanın dünyadaki hayatını da uzun bir yolculuk gibi düşünebiliriz.
İnsan topraktan yaratılmıştır ve sonunda yine toprağa dönecektir. Sonra Allah'ın kudretiyle yeniden diriltilecektir.
Bu noktada, insanın yaratılışı ile ilgili bazı biyolojik süreçleri ahiret hayatına doğrudan bağlamak doğru olmaz. Dünya hayatındaki üreme ve yaratılış süreçleri ile kıyamet ve yeniden diriliş, birbirinden ayrı konulardır.
Biz burada yalnızca şu ibreti çıkarabiliriz:
İnsan nereden geldiğini ve sonunda nereye döneceğini unutmamalıdır.
Âdem Aleyhisselâm ve Havvâ validemizin kıssası da insana, imtihan dünyasında günaha karşı dikkatli olması gerektiğini öğretmektedir.
Her şerde bir hikmet bulunabileceği gibi, insanın yaşadığı sıkıntılar da onun için bir ders ve terbiye vesilesi olabilir.
---oOo---
Hz. Yusuf Aleyhisselâm'ın Güzelliği ve Zıtların Birbirini Terbiye Etmesi
Başta yazdığımız ayette Hz. Yusuf Aleyhisselâm'ın güzelliğinden söz edilmektedir.
Kadınlar Yusuf Aleyhisselâm'ı görünce hayran kalmış ve şaşkınlıklarından ellerini kesmişlerdir.
Züleyha validemiz hakkındaki anlatımlarda da onun Yusuf Aleyhisselâm'a karşı duyduğu büyük hayranlık ve imtihan konusu işlenmektedir.
Buradan şu ibreti çıkarabiliriz:
İnsan bazen sahip olduğu makam, mal, güzellik veya güç sebebiyle kendisini üstün görebilir. Fakat Allah Teâlâ dilediği zaman insanın karşısına öyle bir imtihan çıkarır ki, kişi kendi acziyetini anlar.
Bu sebeple insan kendisini bulunmaz ve vazgeçilmez zannetmemelidir.
Firavun örneğinde de bunun en büyük misallerinden biri vardır. Firavun, kendisini üstün görmüş ve ilahlık iddiasında bulunmuştur. Fakat sonunda Allah'ın kudreti karşısında aciz olduğu ortaya çıkmıştır.
Hz. Yusuf Aleyhisselâm'ın kıssasında da güzellik, sabır, iffet, imtihan ve Allah'a teslimiyet gibi birçok ders bulunmaktadır.
Buradaki asıl mesele, insanların birbirine üstünlük taslaması değil; Allah'ın insanı farklı nimetlerle imtihan etmesidir.
Bir insan güzelliğiyle, bir başkası makamıyla, bir başkası malıyla, bir diğeri ilmiyle imtihan edilebilir.
Bu sebeple hiç kimse kendisini başkasından üstün görmemelidir.
Evlilik ve aile hayatında da insanın sınırlarını bilmesi, eşine sadakat göstermesi ve nefsine hâkim olması gerekir.
Züleyha kıssası üzerinden anlatılanları da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Burada amaç, insanların aile hayatını küçümsemek değil; insanın nefsinin ve arzularının da bir imtihan olduğunu hatırlatmaktır.
Mehdi, Muhammed ve Yusuf Kıssalarından Çıkarılacak Ders:
İnsanları makamları, soyları veya manevî sıfatları sebebiyle aşırı derecede yüceltmek doğru değildir.
Peygamberler Allah'ın seçilmiş kullarıdır. Onların makamı insan makamlarından farklıdır. Bununla birlikte onlar da dünya hayatında imtihanlardan geçirilmişlerdir.
Bu nedenle herhangi bir kimseyi, makamı ne olursa olsun, insanüstü bir varlık gibi görmek doğru değildir.
Her şeyi Allah'ın takdiri içinde değerlendirmek gerekir.
İnsan kendisini de başkasını da ölçüsüz biçimde yüceltmemeli; herkes için belirlenen sınır ve ölçü içerisinde hareket etmelidir.
Rabbim,
Bu kıssalardan ders ve ibret alan müminlerden eylesin.
Bizlere akıl, basiret, edep, iffet, sabır ve hikmet nasip eylesin.
Bizleri nefsimizin aşırılıklarından korusun. Bizleri ölçüyü kaçırmadan, hak ve hakikat üzere yaşayan kullarından eylesin.
Cemaatimizi, takipçilerimizi ve bütün mümin kardeşlerimizi muhafaza eylesin.
Bu vaazda, Deccal fitnesinin; insanları hakikatten uzaklaştıran, düşünme ve muhakeme kabiliyetlerini zayıflatan çeşitli etkiler ve imtihanlar üzerinden anlatıldığı görülmektedir. Atmosfere ve tabiata zarar veren zehirli maddeler konusu da burada, insanın aklını ve idrakini perdeleyen unsurlara dair bir temsil ve işarî yorum olarak ele alınmaktadır.
Vahtâra Mûsâ kavmehu seb'îne raculen li-mîkâtinâ, fe lemmâ ehazethumur-recfe(tü), kâle rabbi lev şi'te ehlektehum min kablü ve iyyâye, e tühlikünâ bimâ feale's-süfehâu minnâ, in hiye illâ fitnetüke, tudıllü bihâ men teşâü ve tehdî men teşâü, ente veliyyünâ fağfir lenâ verhamnâ ve ente hayrul-gâfirîn.
Meali:
Mûsâ, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca Mûsâ, “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helâk ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” dedi.
“Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.”
(Cafer-i Sâdık)
“Dünyayı ele geçirmek için âhireti, yani dinini vermek ahmaklıktır. Yaratıkların en ahmağı nefistir. Çünkü her isteği kendi aleyhinedir.”
(İmâm-ı Rabbânî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Ahmak olanla ilgini kes.”
(Hadis-i Şerif, Beyhekî)
Ahmaklık, zehirli gazlara benzetilebilir. Nereden sızıp geleceği belli olmayan bir gaz nasıl bulunduğu ortamı etkiliyorsa, düşünmeden yapılan yanlışların ve kötü alışkanlıkların da insanın zihnini ve ahlakını etkileyebileceğini anlatmak mümkündür.
Bu sebeple insan, kendisini sürekli kötülüğe, bilgisizliğe, bağımlılığa ve yanlış düşüncelere sürükleyen çevrelerden uzak durmalıdır. Çünkü insan, bulunduğu ortamdan ve arkadaşlıklarından etkilenebilir. Bir müddet sonra başkasının yanlış düşüncelerini kendi düşüncesi zannetmeye başlayabilir.
Sigara ve bağımlılık yapan maddeler konusunda da insanın dikkatli olması gerekir. Tütün dumanında insan sağlığına zarar verebilecek çok sayıda kimyasal madde bulunmaktadır. Alkol ve uyuşturucu gibi maddeler de kişinin muhakeme ve davranışlarını olumsuz etkileyebilir.
Buradaki maksat şudur:
İnsanın bedenini zehirleyen maddeler olduğu gibi, ruhunu ve aklını zehirleyen alışkanlıklar da vardır. Kötü alışkanlıklar insanın iradesini zayıflatabilir, düşünme ve karar verme kabiliyetini bozabilir.
Bu sebeple insan, yalnızca bedenini değil, aklını, kalbini ve ahlakını da korumalıdır.
Uyuşturucu ve benzeri bağımlılıkların aile ve toplum üzerindeki etkileri de çok ağır olabilir. Bu sebeple insanın kendisini ve gelecek nesilleri koruması gerekir.
Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmenen-nâsu kâlû e nu'minu kemâ âmenes-süfehâu, elâ innehum humus-süfehâu ve lâkin lâ ya'lemûn.
Sadakallâhü'l-Azîm — Bakara Suresi, 13. ayet
Meali:
“Onlara, ‘İnsanların inandıkları gibi siz de inanın.’ denildiğinde, ‘Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?’ derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir; fakat bilmezler.”
Sadakallâhü'l-Azîm — Bakara Suresi, 13. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Akletmeyenin dini de yoktur.”
(Hadis-i Şerif, Tirmizî)
Ahmaklık; kârını ve zararını bilmemek, iyiyi kötüden ayıramamak ve körü körüne bir şeye saplanıp gitmektir.
İyilik yaptığını zannederek kötülüğe sebep olabilir. Fitne çıkarabilir. Susulması gereken yerde konuşabilir. Çeşitli zararlara sebep olabilir.
Ahmak bir insanı ikna etmeye çalışmak da çoğu zaman fayda vermeyebilir. Çünkü insan, önce kendi yanlışını fark etmeye niyet etmelidir.
Meseluhum ke meselillezistevkade nâran, fe lemmâ edâet mâ havlehu zeheballâhu bi nûrihim ve terekehum fî zulumâtin lâ yubsirûn. Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn. Ev ke sayyibin mines-semâi fîhi zulumâtun ve ra'dun ve berkun, yec'alûne esâbiahum fî âzânihim mines-savâiki hazeral-mevt, vallâhu muhîtun bil-kâfirîn.
“Onların durumu, geceleyin ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.
Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar dönemezler.
Veya onların durumu, gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek bulunan bir yağmura tutulmuş kimselerin durumuna benzer. Yıldırımların dehşetinden ölüm korkusuyla kulaklarını parmaklarıyla tıkarlar. Allah ise kâfirleri kuşatandır.”
Burada anlatılan karanlık ve görememe hâlini, günümüzdeki bazı teknolojik ve sanal ortamlarla ilgili bir temsil olarak da düşünebiliriz. İnsan, hakikatten uzaklaşıp sürekli sanal bir dünyanın içinde yaşamaya başladığında, gerçek ile görüntüyü birbirinden ayırmakta zorlanabilir.
Bu vaazdaki anlayışa göre mesele yalnızca teknoloji değildir. Teknoloji insanın hizmetinde olduğu zaman faydalıdır; fakat insan teknolojiye bağımlı hâle gelir, kendi aklını kullanmayı bırakır ve her şeyi hazır olarak tüketmeye başlarsa, bunun düşünme kabiliyeti üzerinde olumsuz etkileri olabilir.
Mesela basit bir hesabı bile sürekli hesap makinesine yaptıran insan, zamanla zihninden hesap yapma alışkanlığını kaybedebilir. Burada maksat teknolojiyi bütünüyle reddetmek değil; insanın teknolojiyi kullanırken kendi aklını ve muhakemesini de kullanması gerektiğini hatırlatmaktır.
İmâm-ı Rabbânî şöyle buyuruyor:
“Dünyayı ele geçirmek için âhireti vermek ahmaklıktır.”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Ahmaklığın en kötüsü, Müslümanlığı bırakıp başka dine meyletmektir.”
(Hadis-i Şerif, Deylemî)
Deccal ve Zehirli Gazlar Meselesi:
Bu bölümde anlatılan atmosferdeki zehirli gazlar ve insanları etkileme meselesini, kesinleşmiş bir bilimsel gerçek olarak değil, vaazın içindeki işarî ve temsili anlatım olarak değerlendirmek gerekir.
Hava kirliliği, zehirli gazlar, ağır metaller ve çeşitli kimyasal maddeler elbette insan sağlığı için ciddi tehlikeler oluşturabilir. Bunların çevreye ve insan bedenine zarar vermemesi için gerekli tedbirlerin alınması gerekir.
Ancak belirli uçakların gizlice insanları ahmaklaştırmak veya onları belli davranışlara yönlendirmek amacıyla atmosfere özel gazlar bıraktığını kesin bir gerçek olarak kabul etmek doğru değildir.
Buradaki ana fikir, insanın farkında olmadan maruz kaldığı zararlı alışkanlıklar, çevresel etkiler, yanlış bilgiler ve bağımlılıklar sebebiyle muhakeme gücünü kaybetmemesi gerektiğidir.
Alkol ve uyuşturucu gibi maddelerin insanın muhakemesini bozabileceği herkesçe bilinen bir gerçektir. İnsan, iradesini ve aklını zayıflatan her türlü bağımlılıktan uzak durmalıdır.
Bu sebeple:
İnsan neyi tükettiğine, neyi dinlediğine, neye inandığına ve kimlerden etkilendiğine dikkat etmelidir.
Çünkü bazen insan, kendisine zarar veren şeyin nereden geldiğini fark etmeden onun etkisi altında kalabilir.
Aynı şekilde toprağın, suyun, havanın, yiyeceklerin ve çevrenin kirletilmesi de insan sağlığı açısından büyük problemlere sebep olabilir. Bu nedenle çevreyi korumak, temiz suyu ve temiz havayı muhafaza etmek, zararlı maddelerin doğaya karışmasını önlemek hepimizin sorumluluğudur.
---oOo---
Cabir b. Abdullah Ensârî'nin (r.a.) Naklettiğine Göre:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Benden evvel hiçbir kimseye verilmedik beş şey, hep birden bana verilmiştir: Her peygamber özellikle kendi kavmine gönderilirken ben kırmızı-siyah bütün insanlara gönderildim.
Ganimetler bana helal edildi; halbuki benden evvel kimseye helal edilmemiştir.
Yer yüzü bana temiz, temizlik sebebi ve mescit kılındı. Onun için kim olursa olsun namaz vakti gelip çatmış ise bulunduğu yerde namazını kılıversin.
Önümdeki bir aylık yola kadar düşmanlarımın kalbine korku salınması için bana yardım edildi ve bana şefaat etme hakkı verildi.”
(Hadis-i Şerif, Sahih-i Müslim)
Yani mescit yalnızca belli bir binadan ibaret değildir. Hadiste, yeryüzünün temiz ve namaz kılınabilir bir mekân kılındığı bildirilmektedir.
Bu sebeple insan, bulunduğu çevreyi temiz tutmalıdır.
Temizlik Meselesi:
Mescitlerin temiz tutulması konusunda Peygamber Efendimizden çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Vaazda ayrıca, Allah'ın evlerinden pislik ve necaseti kaldırmanın büyük sevap olduğu manasında bir rivayetten söz edilmektedir. Rivayetin kaynağı burada kesin olarak tespit edilemediği için, bunu kesin hadis metni olarak değil, temizliğe teşvik eden bir anlatım olarak değerlendirmek gerekir.
Peygamber Efendimizin mescitleri ve insanların kullandığı yolları temiz tutmaya teşvik ettiği bilinmektedir.
Eğer insan kendi elini, yüzünü, evini ve yiyeceğini temiz tutuyorsa; yaşadığı mahalleyi, şehri, camiyi, okulu, iş yerini, parkı ve bahçeyi de temiz tutmalıdır.
Fakat çöplerin ve hastalık meydana getirebilecek atıkların bir yerde toplanması da gerekir. Çünkü çöpün belirli alanlarda toplanması, diğer yerlerin temiz kalmasına yardımcı olur.
Her yere çöp atılırsa, her yer çöplüğe dönüşür.
Bu sebeple zararlı ve kirletici atıkların uygun şekilde toplanması, muhafaza edilmesi ve çevreye yayılmasının önlenmesi gerekir.
Bunun sonucunda kolera, veba ve benzeri hastalıkların yayılmasının da önüne geçilebilir.
İkinci Aşama Şudur:
Aynı temsil üzerinden düşündüğümüzde; suç işleyen, başkasının canına, malına, namusuna veya güvenliğine zarar veren kimselerin hukuk çerçevesinde toplumdan uzaklaştırılması gerekir ki masum insanların canı, malı ve güvenliği korunabilsin.
Günümüzde bunun karşılığı, hukuk düzeni içerisinde hapishaneler ve diğer koruyucu tedbirlerdir.
Üçüncü Aşama Şudur:
İslâm inancında cehennem de ahiret hayatındaki adaletin bir parçasıdır.
İnsan dünyada yaptığı iyilik ve kötülüklerden sorumludur. Cennet ve cehennem anlayışı da bu ilahî adalet çerçevesinde değerlendirilir.
Çünkü kötülüğün ve zulmün hiçbir karşılığı olmayacağını düşünmek, adalet duygusuyla bağdaşmaz.
Nitekim Bediüzzaman Said Nursî'nin meşhur sözüyle:
“Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.”
Bu sözle bu bahsi de kapatıyoruz.
---oOo---
Başka Bir Mesele: Ruhun Genişlemesi
Bazı tasavvufî anlatımlarda, Allah'ın sevdiği kullara manevî genişlik, firaset ve basiret verdiğinden söz edilir.
Bazı evliyaların, kabirlerinden çok uzak mesafelerde bulunan kimselere manevî olarak yardım ettikleri veya onları manevî yönden gözetebildikleri de tasavvufî rivayetlerde anlatılır.
Bunları maddî anlamda bir mesafe ölçüsü olarak değil, manevî tesir ve tasavvufî anlayış çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Başımızdan geçen bir olayı, bu konudaki ilk deneyimlerimizden biri olarak sizlere anlatalım.
Nakşî tarikatının mensubu olduk. Aradan bir müddet geçti. Günlük vird ve zikirlerimizi çekiyoruz. Ben de günde 21.000 Allah zikri sınırına kadar gelmiştim.
Daha sonra letâif zikri hakkında bilgi edinmek istedim. Letâif zikri çeken bir sofi kardeşimize sordum:
“Letâif zikrini çektikçe insanda ne gibi değişiklikler oluyor?” dedim.
O da bana şöyle bir örnek verdi:
“Mesela birinin sana misafir olarak geleceğini, daha o kişi gelmeden hissedebilirsin. Kimin geleceğini veya bir olayın meydana geleceğini önceden hissetmek gibi bazı hâller yaşanabilir.”
Buna tasavvufî dilde “hiss-i kable'l-vukû” denildiğini ifade etti.
Bu, anlatılan manevî hâllere sadece bir örnektir.
Yine Ekrem Abi diye bildiğimiz bir vekil kardeşimiz şöyle anlatmıştı:
“Kâbe'nin önünde zikrimi çektim. Kalbim öyle genişledi ki içine bir koyunu kesip atsan sığacak kadar genişledi.”
Buradaki anlatım, kalbin ve ruhun manevî genişliğini ifade eden bir temsil olarak anlaşılmalıdır.
Afyon/Sandıklı'da Muradî Camii ve Murat Efendi'nin türbesi hakkında da bazı rivayetler anlatılır. Rivayete göre, kendisine bir mektup gönderilmiş; postacı daha Sandıklı'ya ulaşmadan Murat Efendi mektubun geldiğini manevî olarak hissetmiş ve minareye çıkarak postacıdan mektubu almıştır.
Bu tür anlatımlar, tasavvuf geleneğinde keramet ve manevî keşif örnekleri olarak nakledilir. Bunları fizik kurallarıyla birebir açıklamak yerine, tasavvufî anlayış içerisindeki manevî hâller olarak değerlendirmek gerekir.
İnsanın zikir ve ibadetlerle ruhunu güçlendirmesi, basiret ve firasetinin gelişmesine vesile olabilir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem hakkında nakledilen:
“Önümdeki bir aylık yola kadar düşmanlarımın kalbine korku salınması için bana yardım edildi ve bana şefaat etme hakkı verildi.”
hadisi de bu bölümün başında zikredilmişti.
Buradaki manevî genişlik anlayışını, Peygamber Efendimizin ümmet üzerindeki rehberliği ve tesiri açısından da düşünebiliriz.
Bugün de Müslümanlar salavat getirerek Peygamber Efendimizi anarlar. Onun sünneti ve getirdiği rahmet mesajı, asırlar geçmesine rağmen insanlara ulaşmaya devam etmektedir.
Bir yabancı filmden duyduğum bir sözde şöyle deniliyordu:
“İnsan iki kere ölürmüş. Biri son nefesini verdiğinde, diğeri ise ismini son bilen kişi bu dünyadan göçtüğünde.”
Bu söz, insanın ardından bıraktığı güzel eserlerin ve hayırlı izlerin önemini anlatan güzel bir temsil olarak düşünülebilir.
Biz salavat getirip Peygamber Efendimizi andıkça, onun sünnetini yaşatmaya ve insanlara ulaştırmaya devam ederiz.
İnsanlar Allah'ı, peygamberleri, güzel ahlâkı ve hakikati unutursa; manevî rehberlikten ve bu güzelliklerden uzaklaşmış olurlar.
Bu nedenle insanın kalbini, aklını ve çevresini temiz tutması gerekir.
Duhan Meselesi:
Kıyamet alâmetlerinden biri olarak zikredilen “Duhan”, yani duman konusunda da farklı yorumlar yapılmıştır.
Bu vaazdaki yorumda Duhan, gökyüzünü kaplayan bir dumanın insanın görüşünü ve idrakini perdelemesi şeklinde sembolik olarak ele alınmaktadır.
Bunun yanında çevrenin kirlenmesi, hava kirliliği, zararlı maddelerin çoğalması ve insanın kendi eliyle tabiatı bozması da bu kavram üzerinden bir ibret vesilesi olarak düşünülebilir.
Ancak Duhan hadisesinin mahiyetini yalnızca günümüzdeki hava kirliliğine indirgemek doğru olmaz. Bu konuda kesin hüküm vermek yerine, Kur'an ve sünnette bildirilen çerçevede düşünmek gerekir.
Ey Rabbim!
Duhan'ın şerrinden, her türlü fitneden, insanın aklını ve kalbini perdeleyen kötülüklerden müminleri, bizleri, ailelerimizi ve bütün kardeşlerimizi muhafaza eyle.
Bizleri hakikati gören, doğruyu anlayan, aklını ve kalbini güzel kullanan kullarından eyle.