MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC.Bayrak

Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
» Toplam Üye: 7
» En Son Üye: Fatma
» Toplam Konular: 649
» Toplam Yorumlar: 987

Ayrıntılı İstatistikler

DOWNLOADEN


"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)




AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)


   

Şeytana Sövmek Yerine Allah’a Sığınmak

“Şeytana sövmeyiniz” anlayışı ve şeytan karşısında müminin tavrı üzerine bir değerlendirme

İnsan hayatında zaman zaman beklenmedik sıkıntılar, aksilikler ve can sıkıcı olaylar meydana gelir. Ayağımız takılır düşeriz, elimizdeki bardak kırılır, önemli bir işimiz ters gider, arabamız çalışmaz, yetişmek istediğimiz otobüsü kaçırırız veya hiç beklemediğimiz bir anda bir problemle karşılaşırız.

Böyle zamanlarda insanın ağzından bazen:

“Hay aksi şeytan!”

gibi sözler çıkar.

Hatta bazı insanlar bununla da kalmayıp şeytana küfreder, lanet eder veya başına gelen her olumsuzluğun sebebi olarak şeytanı görür.

Peki Müslümanın böyle bir durumda tavrı nasıl olmalıdır?

“Şeytana Sövmeyiniz” Sözü Hadis Midir?

İnternette zaman zaman:

“Şeytana sövmeyiniz. Çünkü o Allah'ı biliyordu ve hakikati ezelde gördü. Seninle üzerine aldığı görev sebebiyle savaşıyor. Gafil olan, Allah'ı unutan ve yenilen sensin.”

şeklinde bir sözün hadis olduğu ileri sürülmektedir.

Ancak bu sözün bu şekliyle güvenilir hadis kaynaklarında geçtiğini doğrulayamadım.

Bu nedenle bu ifadeyi Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kesin olarak söylediği bir hadis şeklinde nakletmek doğru olmaz.

Fakat sözün içerisinde anlatılmak istenen düşünce, bazı sahih rivayetlerde bulunan bir anlayışla ilişkilendirilebilir:

İnsan, başına bir sıkıntı geldiğinde şeytanı büyütmek ve ona güç atfetmek yerine Allah'a yönelmeli, O'na sığınmalı ve O'nun adını anmalıdır.

İşte bu konuda elimizde sahih kaynaklarda yer alan önemli bir rivayet bulunmaktadır.

“Hay Aksi Şeytan” Deme!

Ebû Dâvûd'da rivayet edilen hadiste, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir yolculuk sırasında devesinin üzerinde bulunan bir sahâbînin, hayvanın ayağı tökezleyince:

“Hay aksi şeytan!”

dediğini işitir.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Hay aksi şeytan deme. Çünkü bunu söylediğin zaman şeytan büyür ve ev kadar olur. ‘Benim gücümle yaptım’ der. Fakat ‘Bismillah’ dediğin zaman şeytan küçülür, sinek kadar olur.”

(Ebû Dâvûd, Edeb, 4982)

Buradaki anlatım son derece dikkat çekicidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize, başımıza gelen her aksilikte şeytanın adını anarak onu zihnimizde büyütmek yerine Allah'ın adını anmayı öğretmektedir.

Şeytanı Büyütmek Mi, Allah'a Sığınmak Mı?

Buradaki “şeytan büyür” ifadesini, hadisin verdiği mesaj çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

İnsan sürekli:

“Şeytan yaptı, şeytan yüzünden oldu, şeytan beni engelledi...”

diye düşündükçe, farkında olmadan şeytanı zihninde olduğundan daha güçlü bir konuma getirebilir.

Oysa müminin asıl yapması gereken, şeytanın gücüne odaklanmak değil, Allah'ın kudretine sığınmaktır.

Bu sebeple başımıza bir sıkıntı geldiğinde:

“Bismillâh”

demek, Allah'ı hatırlamak ve O'na yönelmek çok daha güzel bir tavırdır.

Kur'an-ı Kerîm'de de şeytanın vesvesesine karşı Allah'a sığınmamız emredilmektedir:

“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah'a sığın.”

(A'râf, 7/200)

Yine:

“De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına sığınırım.”

(Nâs, 114/1-3)

buyrulmaktadır.

Mümin Şeytanın Adını Değil Allah'ın Adını Öne Çıkarır

Burada çok ince bir nokta bulunmaktadır.

Biz çoğu zaman “Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm” diyerek şeytandan Allah'a sığınırız.

Fakat burada bile dikkat edilmesi gereken şey, asıl sığındığımız varlığın şeytan değil Allah olduğudur.

Yani mümin:

“Şeytan ne yapacak?”

diye korkuya kapılmak yerine:

“Allah benimle beraberken şeytanın bana karşı ne gücü olabilir?”

diye düşünmelidir.

Çünkü şeytanın insan üzerindeki etkisi zorlayıcı ve mutlak bir güç değildir. Kur'an-ı Kerîm'de şeytanın kendi durumunu anlatırken:

“Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.”

dediği bildirilir.

(İbrâhîm, 14/22)

Bu ayet, insanın sorumluluğunu da ortaya koymaktadır.

“Gafil Olan Sensin” Sözünün Anlamı

İşte başta sözünü ettiğimiz, hadis olarak doğrulayamadığımız ifadenin anlatmak istediği düşünceyi bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Şeytan, insanı Allah'tan uzaklaştırmaya çalışır.

İnsan ise gaflete düşüp Allah'ı unutursa, şeytanın vesvesesine açık hâle gelir.

Bu durumda insanın yapması gereken şey şeytana küfretmek değil, kendi nefsini ve gafletini sorgulamaktır.

Çünkü şeytanın görevi insanı imtihan etmek, vesvese vermek ve kötülüğe çağırmaktır.

Fakat insanın da iradesi vardır.

Şeytan çağırabilir; fakat insan o çağrıya uymak zorunda değildir.

Şeytan vesvese verebilir; fakat insan Allah'a sığınabilir.

Şeytan günaha davet edebilir; fakat insan:

“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”

deyip Allah'a yönelebilir.

İşte mümin ile şeytan arasındaki mücadelede asıl mesele budur.

“Pis Olana Pis Demeyelim Mi?”

Burada şöyle bir soru da akla gelebilir:

“Ya Resûlallah! Pis birisine pis demeyelim de ona tertemiz bir insan mı diyelim?”

Elbette mesele böyle değildir.

Kötülüğü kötü olarak bilmek başka, kötülük yapan varlığa sürekli sövmek ve onu zihnimizde büyütmek başkadır.

İslâm bize kötülüğü güzel göstermemektedir.

Şeytanın düşman olduğunu Kur'an açıkça bildirmektedir.

“Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin.”

(Fâtır, 35/6)

Dolayısıyla şeytanı düşman bilmek gerekir.

Fakat düşman bilmek ile ona sövmek aynı şey değildir.

Mümin şeytanın düşman olduğunu bilir ama mücadelesini küfür, hakaret ve öfke üzerinden değil, Allah'a sığınarak verir.

Karanlığa Küfretmek Yerine Bir Mum Yakmak

Bu noktada güzel bir sözün anlamından da faydalanabiliriz:

“Karanlığa küfretmeyi bırak, bir mum yak.”

Bu sözün kime ait olduğu konusunda farklı nispetler bulunsa da anlatmak istediği fikir oldukça açıktır.

Karanlığa küfretmek karanlığı ortadan kaldırmaz.

Aynı şekilde şeytana küfretmek de insanı Allah'a yaklaştırmaz.

Müminin yapacağı şey, karanlığa öfkelenmek değil ışığı yakmaktır.

Yani:

Günah karşısında tövbe etmek,

Gaflet karşısında Allah'ı zikretmek,

Vesvese karşısında Allah'a sığınmak,

Sıkıntı karşısında sabretmek,

Kötülük karşısında iyiliği tercih etmek,

Şeytanın daveti karşısında Allah'ın emrine sarılmaktır.


İşte asıl mücadele budur.

Şeytana Verilecek En Büyük Cevap

Bazen insan şeytana küfrederek onu yendiğini zanneder.

Oysa şeytana verilecek en güzel cevap, onun çağrısına uymamaktır.

Şeytan seni öfkelendiriyorsa sakin olmak...

Seni günaha çağırıyorsa vazgeçmek...

Seni Allah'ı unutturmaya çalışıyorsa zikretmek...

Seni ümitsizliğe düşürmek istiyorsa Allah'ın rahmetine sarılmak...

İşte şeytana karşı gerçek zafer budur.

Çünkü şeytanın istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.

Mümin ise her defasında Allah'a dönerse şeytanın istediğini gerçekleştirmemiş olur.

Şeytanı Suçlamak Kolaydır, Nefsi Sorgulamak Zordur

İnsan bazen yaptığı bir hatanın sorumluluğunu hemen şeytana yükleyebilir:

“Şeytan kandırdı.”

Fakat burada insanın kendi nefsini de hesaba çekmesi gerekir.

Çünkü şeytanın vesvesesi ile insanın iradesi birbirinden farklıdır.

Şeytan çağırır.

Nefs arzular.

Fakat karar veren insanın kendisidir.

Bu nedenle mümin yalnızca:

“Şeytan bana ne yaptı?”

diye değil:

“Ben Allah'ın emrine karşı nasıl bir tavır gösterdim?”

diye de kendisine sormalıdır.

İşte insanın gerçek muhasebesi burada başlar.

Sonuç Olarak

“Şeytana sövmeyiniz, çünkü o Allah'ı biliyordu; gafil olan sensin” şeklinde internette dolaşan sözün bu şekliyle sahih bir hadis olduğunu doğrulayamadığımız için, bunu Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) ait kesin bir hadis olarak söylemek doğru değildir.

Ancak elimizde bulunan Ebû Dâvûd rivayeti, bu konunun temel mesajını açık biçimde ortaya koymaktadır:

Başımıza bir sıkıntı geldiğinde şeytanın adını öne çıkarmak yerine Allah'ın adını anmalı ve O'na sığınmalıyız.

Şeytanı düşman bileceğiz fakat onu zihnimizde büyütmeyeceğiz.

Kötülüğü kötü bileceğiz fakat öfkemizi küfür ve hakarete dönüştürmeyeceğiz.

Bir hata yaptığımızda sadece şeytanı suçlamayacağız; kendi nefsimizi de sorgulayacağız.

Çünkü şeytanın asıl istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.

Biz ise her sıkıntıda:

“Bismillâh”

diyerek Allah'ı hatırlarsak, her vesvesede:

“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”

diyerek Allah'a sığınırsak ve her günahın ardından tövbe ederek Rabbimize dönersek, şeytanın istediğinin tam tersini yapmış oluruz.

Öyleyse şeytana sövmekle vakit kaybetmek yerine Allah'a sığınalım. Şeytanın adını büyütmek yerine Allah'ın adını yüceltelim. Çünkü müminin gerçek gücü, şeytana karşı öfkesinde değil, Allah'a olan bağlılığındadır.

Rabbimiz bizleri şeytanın vesveselerinden korusun, nefsimizin şerrinden muhafaza eylesin, her türlü gafletten uyandırsın ve kendisini unutmayan kullarından eylesin. Âmin.

Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir

Raşit Tunca

Schrems, 30.01.2023
DEVAMINA BAK
   

Vahiy Bitti mi Kesildi mi? Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık?

Kur'an tamamlandığı için, vahiy de, peygamberimizle birlikte, Kur'an ile birlikte kesilmiştir, artık vahiy yoktur, ilham Vardır, firaset vardır, bir de Sadık Rüya vardır diye anlatılıyor, iddia ediliyor.

Doğrumudur?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ


Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn

MEALi

Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yapın diye vahyetti.

Veya

Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”

(Nahl Suresi 68 )

Nahl suresi 68. ayette, Rabbin Bal arısına vahyetti,çayırlarda, çimenliklerde, ağaçlık olan yerlerde, yuva yap, rızkını ara, gibicesine vahyettiğini bildiriyor.

Bu ayet gösteriyor ki,

Vahiy : Vahiy Sadece, Kur'an gibi dini hükümleri içeren, namazdır, abdesttir, insan haklarıdır, ve benzeri kuralları içeren, din bilgilerini kapsayan, ve sadece Cebrail ile gelen, bir bilgi değildir. Allah arıya vahyederken, bir din indirmedi, arıların bir dini yok, onlara sadece rızkını ve yuvasını nerede yapıp, rızkını nerede arayacağını bildirdiğini belirterekten, O'nlara da vahyettim diyor. Yani vahiy : seni yönlendiren bilgi, Bu bir buluş için, icat için olabilir, yahut başın dardadır, seni kurtuluşa erdirecek bir çıkış kapısıdır, yahut bir bilgidir ki, mesela insanlar bu konuda ihtilafa düşmüştür, Allah seni, o konuda halife kılmıştır, ve senin ile o ihtilafı düzeltmek istemektedir, ve sana ilham edip(vahyedip) bu ihtilafı bu sayede çözer. ilham ile vahiyin farkı: ilham zaten meleklerden gelen ses veya frekans, vahiy direkt Allah'tan gelen, arada vasıtasız, Allah'tan gelen ses veya Frekans veya bilgiye verilen isim ki, Haşa kella, Allah öldü mü ki, vahiy kesilsin, Allah insanlara bilgi vermekten bıktı mı, usandı mı ki, insanları doğru yola iletmek için, vahiy yöntemini kullanmasın? birilerini yönlendirmesin! Allahü Teala Kuranda

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَآءُوهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمْنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ ۖ وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ ٱلْمُؤْمِنِينَ

Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.

Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.

(Rûm Suresi 47. Ayet)


Dostlarıma yardım etmek üzerime vacip oldu diyor, müminlere yardım etmek, yani iman eden dostlarına yardım etmek, üzerime vacip oldu diyor, bu yardım etmek sadece, Sence Mesela, adamın arabası yok, Araba almasına, ya da, savaş yapıyor, Savaş'ı yenmesine yardım etmesi mi, zannediyorsunuz. müminlerin başına Her çeşit belalar geliyor, Belki bu bela : Bir tartışmada birisinin(Mümin Birsinin) başı belada, adamı yalancı çıkarıyorlar, Allah O'nun doğru olduğunu ispat etmek için, O'na doğru bilgileri vahiy eder ilham eder, çünkü Allah'ın dostudur, Mümindir, Çünkü Müminler  Allah'ın dostudur,

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذٖينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِؕ وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِؕ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ

Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât, ulâike ashâbun nâr, hum fîhâ hâlidûn.

Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.

(Bakara Suresi - 257)

O hani, Peygamberimiz Miraç ettiğinde, Yahudiler geldiler, Peygamberimizi yalancı çıkarmak için, sen Allah'la görüşmeye gittin, bir de Mescidi Aksa'yı gördüm diyorsun, Hadi bakalım bize mescide Aksa'nın camları kaç tane söyle dediler. Peygamberimiz : O an gözümüzün önüne mescid-i Aksa getirildi, Ben de camlarının sayısını sayıp , onlara söyledim. diye rivayet ediyor.

Yani işte böyle bir şey, Allah bir çıkmazdan, bir kulunu, sevdiği bir kulunu, dostunu, O çıkmazdan kurtarmak, çıkarmak için, bir bilgi, bir görüntü, bir ses, Bir Hayal gösterebilir. Bunların hepsi Allah'tan direkt geldiği için, hepsi vahiy niteliğindedir, yani vahiy sadece peygamberlere de inmiyormuş.

Ben, bundan seneler önce, bir vaaz yapmıştım, vaaz da dedim ki : Ben Evimin penceresinin önüne, ekmek parçaları koyuyorum, ve yakınlardaki Kuşlar, gelip benim penceremdeki ekmekleri yiyorlar. Peki bunlar, Koskoca şehirde, benim penceremin önünde ekmek olduğunu, nereden biliyorlar. Tabii ki, Allah, onlara git, raşit'in evinin penceresini önünde, Sizin rızkınız var, diye vahyediyor. buna benzer minvalde vaaz etmiştim. Ve bunu dinleyenlerden yada okuyanlardan birisi de, Radyo dj si  "Ceyhun Yılmaz" bu sohbeti dinlemiş yada okumuş herhalde, ondan sonra, penceresinin önüne, Ekmek parçaları koymuş, ve bunu ben Facebook'ta ya da Twitter'da gördüm, Facebook'taydı herhalde, ve oradaki martılardan bir tanesi gelmiş, ve ekmekleri yemiş, Ondan sonra, o Martı ile Bu ikisi arkadaş olmuşlar,Martının ismini "Enayi" koymuş, ve "enayi geldi, yine ekmekleri aldı gitti" diyerekten video kısa videolar resimler eklemeye başladı. Yani biz ona öğrettik bu ilmi. O da Hakkal yakin tatbik etti, yaşadı bildi ve öğrendi. yani vahiy Kapanmış bitmiş değil, Allah yine o martıya da vahyetti, yani vahiy sadece arıya da değil, vahiy Martı ya, diğer hayvanlara, insanlara, evliyalara, Allah dostlarına, haala vahiy devam ediyor. vahiy sadece dini bilgiler demek değildir, bir mucit amcanın, o icadı yapabilmesi için gereken bilgiyi de, Allah yine o mucit amcaya, vahiy yoluyla bildiren, ilham yoluyla bildirendir. Hani bir nevi ilham, meleklerden gelen sese verilen isimdir, arada vasıta, yani melekler o bilgiyi Allah'tan alıp, insana verince, ilham denilir. Ama Allah'tan gelene vahiy denilir, Allah vahiy de de, yine çeşitli gönderme sistemleri kullanmış, arada vasıta olaraktan Melekleri kullanırsa, işte Cebrail ile gelmesi gibi, yahut da çan çınlama sesi gibi şeklinde diye tarif etmiş Peygamber Efendimiz.(Misal Kulak Çınlaması), yani yine, gönlüne düşen bir bilgi de, Allah'tan gelen bir vahiy olabilir, bu vahiy yani, illaki seni peygamber yapmak için gelecek bilgi değildir, peygamberlik bittiği için, seni onu bunu peygamber edecek bir bilgi değildir, yani peygamber olmak için değildir, ya da peygamberlere mahsus bir billgi de değildir her  vahiy. Evet bunu kısaca anlatmak istedim, Biraz uzun oldu ama, inşallah anlaşılmıştır.

Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Raşit Tunca

Schrems, 29 Ocak 2023
DEVAMINA BAK
   

Salavatlarda Seyyidina Ve Seyyidetina Demek

Raşidi Tarikatı Salavatı, Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir'de geçen “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadeleri

Salavatlar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) salât ve selâm getirmek, O'na olan sevgi, hürmet ve bağlılığımızı ifade etmek için okunan dualardır.

Raşidi Tarikatı'nda okunan Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir içerisinde erkekler için “Allahümme salli alâ seyyidina”, kadınlar için ise “Allahümme salli alâ seyyidetina” şeklindeki ifadelerin kullanılmasının temelinde, “seyyid” kelimesinin İslâmî kaynaklardaki anlamı ve Peygamber Efendimiz'in bu kelimeyi kullanmış olması bulunmaktadır.

Seyyid Ne Demektir?

“Seyyid” kelimesi Arapçada genel olarak efendi, önder, ileri gelen, kendisine hürmet edilen kimse gibi anlamlara gelir.

Bu kelime yalnızca peygamberler için kullanılan bir ifade değildir. Bir kimsenin toplum içerisinde saygınlığına, önderliğine veya üstün ahlâkına işaret etmek için de kullanılabilir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında:

“Hasan ve Hüseyin, Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”

buyurmuştur.

(Tirmizî, Menâkıb, 30/3768)

Buradaki “efendileri” ifadesi, Arapça “seyyid” kelimesinin karşılığıdır.

Dolayısıyla “seyyid” kelimesinin kullanılmasının, yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olduğunu düşünmek doğru değildir.

Hasan Ve Hüseyin Cennet Gençlerinin Efendileridir

Huzeyfe (r.a.) tarafından nakledilen bir rivayette Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Şu anda bana bir melek geldi ki daha evvel yeryüzüne hiç inmemişti. Bana selâm vermek ve Fâtıma'nın Cennet ehli kadınlarının, Hasan ile Hüseyin'in de Cennet ehli gençlerinin efendisi olduklarını müjdelemek için Rabbinden izin istemiş.”

(Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 391-392)

Başka rivayetlerde de Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in Cennet gençlerinin efendileri oldukları bildirilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için “seyyid” anlamındaki “efendi” ifadesini kullanmıştır.

Bu da “seyyid” kelimesinin kullanılmasının dinen yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olmadığını göstermektedir.

Salavat Getirmek Kur'an Ve Sünnetle Sabittir

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur:

إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ ۚ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ صَلُّوا۟ عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا۟ تَسْلِيمًا

İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy. Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de O'na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”

(Ahzâb, 33/56)

Bu ayet-i kerîme, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salât ve selâm getirmenin önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Peygamber Efendimiz'in Öğrettiği Salavat

Sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) nasıl salavat getireceklerini bizzat O'na sormuşlardır.

Kâ'b b. Ucre'den (r.a.) rivayet edilen meşhur hadiste sahâbîler:

“Yâ Resûlallah! Sana nasıl salavat getireceğimizi bize öğret.”

demişler, bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İbrahimî salavatı öğretmiştir.

Bu salavatın meşhur şekli şöyledir:

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.

Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.


Bu hadis Buhârî ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.

Salavatın İçinde “Seyyidina” Demek

Buradan hareketle, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) isminin önünde “Seyyidina Muhammed” demenin, O'na hürmet ve tazim ifade eden bir kullanım olduğu anlaşılmaktadır.

Hanefî ve Şâfiî kaynaklarında, İbrahimî salavat okunurken “Muhammed” lafzından önce “Seyyidina” ifadesinin kullanılmasının mendup olduğunu belirten görüşler bulunmaktadır.

Buradaki maksat, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) Allah'ın verdiği peygamberlik ve üstün makamına uygun şekilde hürmet göstermektir.

Dolayısıyla:

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”

demek, “Allah'ım Efendimiz Muhammed'e salât eyle” anlamında bir hürmet ve tazim ifadesidir.

Raşidi Tarikatı'nda okunan salavatlarda da “Seyyidina” kelimesinin kullanılmasının temelinde bu anlayış bulunmaktadır.

Kadınlar İçin “Seyyidetina” İfadesi

Aynı şekilde “seyyid” kelimesinin kadın için kullanılan şekli olan “seyyide” kelimesi de hanımefendi, önder ve saygın kadın anlamlarında kullanılabilir.

Bu sebeple Raşidi Tarikatı'nın kadınlara yönelik salavatlarında:

“Allahümme salli alâ seyyidetina...”

şeklindeki kullanım, kadın için “efendimiz, saygıdeğer hanımefendimiz” anlamında bir hürmet ifadesi olarak anlaşılmaktadır.

Burada önemli olan, kullanılan kelimenin Allah'a ortak koşmak veya bir kulun Allah'a ait bir sıfatla nitelendirilmesi anlamına gelmemesidir. “Seyyid” kelimesi yaratılmış insanlar için de Arapça ve İslâmî literatürde kullanılan bir kelimedir.

Namazda Peygamber Efendimiz'e Salavat Getirmek

Mezhepler arasında, namazın son teşehhüdünde Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salavat getirmenin hükmü konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.

Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde son teşehhütten sonra Peygamber Efendimiz'e salavat getirmek sünnet olarak değerlendirilirken, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde son teşehhütte salavatın hükmü daha kuvvetli kabul edilmiştir.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sahâbeye bizzat salavatı öğretmiş olması, salavatın dinimizdeki önemini açıkça göstermektedir.

Bu nedenle salavat yalnızca namaz içerisinde değil, günlük hayatımızda da okunması güzel ve faziletli bir zikirdir.

Namaz Dışında Salavat Getirmek

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında O'na salât ve selâm getirmek Müslümanların güzel âdetlerinden ve faziletli amellerindendir.

Nitekim Ali (r.a.) tarafından rivayet edilen hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Cimri, yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimsedir.”

(Tirmizî, Daavât, 101; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 201)

Bu hadis, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında salavat getirmenin ne kadar güzel ve önemli bir davranış olduğunu göstermektedir.

Salavat Bir Hürmet Ve Muhabbet İfadesidir

Salavat getirirken “Seyyidina Muhammed” demek, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan sevgi ve hürmeti ifade eder.

Ancak burada önemli olan, kelimelerin arkasındaki niyet ve inançtır.

Biz Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) Allah'ın kulu ve Resûlü olarak biliriz. O'na hürmet eder, O'nu sever ve O'nun Allah tarafından gönderilmiş son peygamber olduğuna iman ederiz.

Salavat ise Allah'tan Peygamber Efendimiz'e rahmet, bereket ve yücelik dilememizdir.

Bu sebeple “Seyyidina” ifadesi, Peygamber Efendimiz'e olan hürmetimizi dile getiren bir kelime olarak kullanılmaktadır.

Sonuç

Netice olarak “seyyid” kelimesi yalnızca peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Arapçada ve İslâmî literatürde efendi, önder, ileri gelen ve saygıdeğer kimse anlamlarında kullanılmaktadır.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında “Cennet gençlerinin efendileri” buyurması da bunun açık örneklerinden biridir.

Bu nedenle salavatlarda:

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”

şeklinde “Seyyidina” ifadesinin kullanılması, Peygamber Efendimiz'e duyulan hürmet ve tazimi ifade etmektedir.

Raşidi Tarikatı'nın Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir içerisinde kullanılan bu ifadeler de bu anlayış çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Asıl maksat ise kelimelerin ötesinde, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) sevgi, hürmet ve salavat ile Allah'a kulluk etmektir.

Son Bir Açıklama

Burada “Seyyid” kelimesi üzerinde bir yanlış anlaşılmaya da açıklık getirmek gerekir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), köleliği kaldırmaya yönelik büyük bir dönüşüm gerçekleştirmiş ve insanların Allah katında kul olduklarını, üstünlüğün soyda, makamda veya servette değil takvada olduğunu bildirmiş bir Peygamberdir.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz'e hitap ederken “efendim, efendim” şeklindeki bir ifadenin, eğer köle ile efendisi arasındaki anlayışla ve insanı aşağılayan bir kulluk anlayışıyla kullanılması söz konusu olsaydı, bunun Peygamber Efendimiz'in getirdiği İslâm anlayışıyla bağdaşmayacağı açıktır.

Bazı rivayetlerde Peygamber Efendimiz'in kendisine “Seyyid” denilmesiyle ilgili farklı ifadeler nakledilmiş, bazı kaynaklarda ise “Bana seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin sıhhati tartışılmıştır. Bu mesele değerlendirilirken “seyyid” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına dikkat etmek gerekir.

Çünkü salavatlarda kullandığımız “Seyyidina” ifadesi, köle ile efendi arasındaki sosyal veya sınıfsal anlamdaki “efendi” anlayışı değildir.

Buradaki “Seyyid”, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan hürmet, tazim, sevgi ve O'nun ümmet içerisindeki yüce makamını ifade eden bir hitaptır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için:

“Hasan ve Hüseyin Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”

buyurmuştur.

Dolayısıyla burada geçen “efendi” kelimesini, her yerde aynı sosyal anlamda düşünmek doğru değildir.

Bazı toplumlarda ve bazı yörelerde “seyyid” kelimesi, tarihî ve sosyal kullanımlar sebebiyle köle–efendi veya maraba–ağa ilişkisini çağrıştırabilecek şekilde anlaşılabilmektedir. Fakat Arapçadaki “seyyid” kelimesinin anlam alanı bundan çok daha geniştir.

Bu nedenle bazı kaynaklarda “Peygamber Efendimiz'e seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin değerlendirilmesinde de kelimenin hangi anlamda kullanıldığına ve rivayetin sıhhat durumuna birlikte bakmak gerekir.

Bizim salavatlarımızda kullandığımız “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed” ifadesindeki “Seyyidina” kelimesi, Peygamber Efendimiz'i bir kölenin efendisi anlamında nitelemek için değil, O'na olan sevgi, hürmet ve tazimimizi ifade etmek için kullanılmaktadır.

Dolayısıyla burada herhangi bir insanı küçültme, köle–efendi anlayışını yüceltme veya insanları sınıflara ayırma amacı yoktur.

Tam tersine, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) getirdiği İslâm'ın temel mesajlarından biri, bütün insanların Allah'ın kulu olduğu ve üstünlüğün takva ile ölçüldüğüdür.

Bu açıklamayla birlikte, “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadelerinin salavatlarda hangi anlamda kullanıldığının daha iyi anlaşılacağını ümit ediyoruz.

Vesselâm.


Bir Karoglan Derleme Makalesidir

Raşit Tunca

Schrems, 25.01.2022

Kaynaklar Ve Dipnotlar

Sorularla İslamiyet

İslam ve İhsan

İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli

Tirmizî, Menâkıb, 30

İbn Mâce, Mukaddime, 11

Buhârî, Daavât

Müslim, Salât

Ahmed b. Hanbel, Müsned

Ed-Dürrü'l-Muhtâr

Neylü'l-Evtâr

El-Muğnî

Mugnî'l-Muhtâc
DEVAMINA BAK
   

ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYİ HATIRLAMAZ HADİSİ VE ŞEFAAT GERÇEĞİ

İnsan dünyada kendisini ailesiyle, dostlarıyla, yakınlarıyla ve sevdikleriyle güvende hissedebilir. Fakat kıyamet günü geldiğinde insanın karşılaşacağı hesap, dünyadaki hiçbir yakınlığa benzemez.

O gün herkes kendi hesabının derdine düşecektir.

Bu konuda Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bizlere çok önemli bir uyarısı vardır:

“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz.”

Bu hadis-i şerif, insanın kıyamet gününde kendi ameli ve hesabıyla ne kadar ciddi bir şekilde karşı karşıya kalacağını anlatmaktadır.

ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYİ HATIRLAMAZ

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz:

1. Mîzanın yanında; tartısının ağır mı, hafif mi olduğunu öğreninceye kadar.

2. Sahifelerin uçuştuğu zaman; amel defterinin nereye düşeceğini, sağına mı, soluna mı, yoksa arkasına mı verileceğini öğreninceye kadar.

3. Sırat'ın yanında; cehennemin iki yakası üzerine kurulduğunda, onu geçinceye kadar.”


(Ebû Dâvûd, Kitâbü's-Sünne, 4755)

Burada anlatılmak istenen, kıyamet gününün dehşeti içerisinde insanın kendi akıbetiyle meşgul olacağıdır.

Dünyada insan:

“Benim babam şudur.”

“Ben falancanın oğluyum.”

“Ben filan kişinin talebesiyim.”

“Ben filan mürşidin müridiyim.”

“Ben Peygamberin ümmetindenim.”

diyerek kendisine bir güven duygusu oluşturabilir.

Fakat kıyamet gününde asıl mesele, kişinin Allah'a karşı kulluk vazifesini nasıl yerine getirdiğidir.

MÎZAN VE AMELLERİN TARTILMASI

Mîzan, İslam inancında âhirete imanla ilgili önemli meselelerden biridir.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

“Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaktır. Yapılan şey bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”

(Enbiyâ, 47)

Bu ayet, kıyamet günü yapılan amellerin karşılığının görüleceğini bildirmektedir.

İşte insan, Mîzanın başında kendi hesabının ne durumda olduğunu beklerken, başkasının hesabıyla meşgul olacak durumda olmayacaktır.

Çünkü o gün insanın en büyük meselesi, kendi kurtuluşudur.

AMEL DEFTERİ SAĞDAN MI, SOLDAN MI?

Kıyamet gününde insanların amel defterlerinin kendilerine verileceği ve bunun onların akıbetleri açısından büyük önem taşıyacağı Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiştir.

İnsan kendi amel defterinin nasıl verileceğini beklerken, artık dünyadaki makamının, soyunun, servetinin ve şöhretinin hiçbir anlamı kalmayacaktır.

İnsanın yanında götürebileceği şey, dünyada yaptığı amelleridir.

SIRAT'IN ÜZERİNDE

Hadis-i şerifte bildirilen üçüncü yer ise Sırat'ın yanıdır.

Cehennem üzerine kurulacağı bildirilen Sırat'tan geçiş sırasında insan yine kendi akıbetiyle meşgul olacaktır.

İşte hadis-i şerifte geçen üç büyük makam:

Mîzan,

Amel defterinin verilmesi,

Sırat.


Bu üçü, insanın kıyamet günündeki büyük imtihanını ve kendi hesabıyla baş başa kalacağı anları hatırlatmaktadır.

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN KIZI FATIMA'YA UYARISI

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), en yakın akrabalarını dahi Allah'a kulluk konusunda uyarmıştır.

Kur'an-ı Kerim'de:

“En yakın akrabalarını uyar.”

buyurulmuştur.

(Şuarâ, 214)

Bu ilahî emir doğrultusunda Peygamber Efendimiz, kendi ailesini ve yakınlarını da uyarmıştır.

Bu uyarının en önemli mesajlarından biri şudur:

Hiç kimse soyuna, nesebine, makamına veya bir başkasına güvenerek Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu terk etmemelidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yakınlarına hitaben, kişinin kendi nefsini Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirerek kurtarması gerektiğini hatırlatmıştır.

Bu anlamdaki rivayetlerde Hz. Fatıma'ya da özel olarak:

“Ey Muhammed'in kızı Fatıma! Nefsini Allah'tan satın almaya bak; zira ahirette senin adına bir şey yapamam.”

buyurduğu aktarılmıştır.

(Müslim, Îmân, 89)

Buradaki maksat, Peygamber Efendimiz'in şefaatinin olmayacağını bildirmek değildir.

Tam tersine, insanın önce kendi kulluk vazifesini yerine getirmesi ve Peygamber yakınlığına güvenerek ibadetlerini terk etmemesi gerektiğini öğretmektir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ AKRABALARINI NEDEN UYARDI?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendi akrabalarını dahi uyarmıştır.

Hatta Hz. Safiyye'ye ve Hz. Fatıma'ya da Allah'a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmelerini hatırlatmıştır.

Bunun çok önemli bir hikmeti vardır:

Allah katında insanı kurtaracak olan sadece soy ve nesep değildir; iman, kulluk, salih amel ve Allah'ın rahmetidir.

Bir insan:

“Ben falancanın çocuğuyum.”

“Ben falanca mürşidin müridiyim.”

“Ben falanca âlimin talebesiyim.”

diyerek kendi sorumluluğunu başkasının üzerine bırakamaz.

Çünkü herkes kendi kulluğundan sorumludur.

PEKİ ŞEFAAT VAR MIDIR?

Burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:

Eğer kıyamet günü herkes kendi hesabıyla meşgul olacaksa, şefaat nasıl olacaktır?

Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde şefaat konusu açıkça ele alınmıştır.

Kur'an'da:

“O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?”

buyurulmaktadır.

(Bakara, 255)

Bu ayet bize çok önemli bir ölçü vermektedir:

Şefaat vardır; fakat şefaat Allah'ın iznine bağlıdır.

Hiç kimse Allah'ın hükmüne rağmen veya Allah'tan bağımsız olarak kendi başına şefaat edemez.

Kur'an'da ayrıca:

“O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.”

buyurulmaktadır.

(Tâhâ, 109)

Yine:

“Onlar, Allah'ın razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.”

buyurulmaktadır.

(Enbiyâ, 28)

Bütün bunlar bize şefaatin Allah'ın iznine ve rızasına bağlı olduğunu göstermektedir.

ŞEFAAT, ALLAH'IN HÜKMÜNE KARŞI DEĞİLDİR

Şefaat, Allah'ın hükmüne müdahale etmek değildir.

Allah Teâlâ dilediği kuluna şefaat etme izni verebilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başta olmak üzere, Allah'ın izin verdiği kimselerin şefaat etmesi İslam inancında Allah'ın rahmetinin bir tecellisi olarak anlaşılmıştır.

Fakat burada çok önemli bir denge vardır:

Şefaat ümidi vardır diye kulluk terk edilemez.

İnsan:

“Nasıl olsa falanca bana şefaat eder.”

diyerek namazını, orucunu, tövbesini, zikrini ve Allah'a karşı diğer sorumluluklarını terk edemez.

Peygamber Efendimiz'in kendi kızı Hz. Fatıma'yı dahi uyarmasının hikmeti budur.

“NEFSİNİ ALLAH'TAN SATIN AL” NE DEMEKTİR?

“Nefsini Allah'tan satın almak” ifadesini anlamanın en güzel yollarından biri, insanın kendisini Allah'a kulluk yoluna adamasıdır.

Kul:

imanını korumalı,

ibadetlerini yerine getirmeli,

haramlardan sakınmalı,

helallere dikkat etmeli,

nefsini terbiye etmeli,

tövbe etmeli,

Allah'ı zikretmeli,

güzel ahlâka yönelmeli

ve ölüm gelmeden önce kendisini hesaba çekmelidir.


Çünkü ahiret hazırlığı ölümden sonra değil, ölümden önce yapılır.

SOY, NESİP VE MANEVÎ BAĞ TEK BAŞINA YETERLİ Mİ?

İnsanların büyük zatlara, âlimlere, mürşitlere ve salih kimselere sevgi ve hürmet beslemesi güzel bir şey olabilir.

Fakat bu sevgi, kişinin kendi kulluk vazifesini terk etmesine sebep olmamalıdır.

Bir kimse:

“Ben falanca mürşidin dervişiyim.”

“Ben falanca büyük zatın neslindenim.”

“Ben filan zatın talebesiyim.”

diyerek namazı, orucu, zikri, güzel ahlâkı ve şeriatın emirlerini ihmal ederse, bu sözlerin kendisini kurtaracağını düşünmemelidir.

Asıl mesele, insanın bağlı olduğunu söylediği yolun gereğini gerçekten yaşayıp yaşamadığıdır.

Nitekim tasavvuf geleneğinde de zühd, takva, güzel ahlâk ve salih amel üzerinde önemle durulmuştur.

Bu konuda şu anlamlı söz aktarılır:

“Gurrab gibi ötme ile,
Tembel tembel yatma ile,
Helal haram yutma ile,
Cennet cemal bulunur mu?”


Yani sadece sözle, iddia ile veya bir isme bağlanmakla hedefe ulaşılmaz.

Amel gerekir, samimiyet gerekir, kulluk gerekir.

HZ. MEVLÂNÂ'NIN OĞLUNA NASİHATİ

Hz. Mevlânâ'ya nispet edilen bazı menkıbelerde, oğlu Emir Âlim Çelebi'nin ibadetleri konusunda kendisine nasihat ettiği anlatılır.

Bu anlatılarda Hz. Mevlânâ'nın oğluna verdiği temel mesaj şudur:

“Bana güvenme; Allah'a kulluk etmeye çalış.”

Bu anlayış, Peygamber Efendimiz'in yakınlarına yaptığı uyarıyla aynı temel noktaya işaret eder:

İnsan, Allah'a karşı kendi sorumluluğunu yerine getirmelidir.

Soyun, nesebin, makamın veya bir büyüğe olan yakınlığın tek başına yeterli olmadığı anlatılmaktadır.

İnsanın gerçek üstünlüğü Allah'a kulluk ve takva ile ilgilidir.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN AİLESİNDEKİ HAŞYET

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, O'nun Allah'a karşı ne kadar derin bir haşyet ve kulluk içerisinde olduğunu görürüz.

Namazı, duası, zikri, gözyaşı ve Allah'a yönelişi, ümmetine de büyük bir örnek olmuştur.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz'in ailesinde de Allah'a karşı kulluk, ibadet, takva ve ahiret bilinci önemli bir yer tutmuştur.

Peygamber Efendimiz sadece sözleriyle değil, yaşantısıyla da ümmetine kulluğun nasıl olması gerektiğini öğretmiştir.

ŞEFAAT ÜMİT, KULLUK SORUMLULUKTUR

Burada iki meseleyi birbirinden ayırmak gerekir:

Şefaat ümidi vardır.

Kulluk sorumluluğu vardır.

Bunlar birbirine zıt değildir.

Mümin Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.

Aynı zamanda günahlarına güvenip kulluğu da terk etmez.

Ne yalnızca kendi ameline güvenmeli, ne de şefaat ümidiyle ameli terk etmelidir.

Çünkü nihai hüküm Allah'ındır.

Cennet de O'nun emrindedir, cehennem de O'nun emrindedir.

Şefaat de O'nun izniyledir.

Rahmet de O'nundur.

Bağışlama da O'nundur.

SONUÇ OLARAK

“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz” hadis-i şerifi, insanı ümitsizliğe düşürmek için değil, dünyadayken kendisine gelmesi ve ahiret için hazırlık yapması için büyük bir ikazdır.

Dünyada insanın yanında ailesi, dostları, malı, makamı ve itibarı olabilir.

Fakat kıyamet gününde insan kendi hesabıyla karşı karşıya kalacaktır.

Bu nedenle insan, daha dünyadayken nefsini Allah'a teslim etmeli, kulluk vazifesini yerine getirmeli ve ahiret hazırlığını yapmalıdır.

Şefaat haktır; fakat şefaat Allah'ın iznine bağlıdır.

Peygamber Efendimiz'in şefaati bir rahmet ve büyük bir ümit kapısıdır.

Fakat bu ümit, insanı tembelliğe değil, daha güzel kulluğa sevk etmelidir.

Çünkü Peygamber Efendimiz'in kendi ailesine yaptığı uyarının özü şudur:

“Bana güvenerek kulluğunu terk etme; Rabbine karşı vazifeni yerine getir.”

İnsan dünyadayken kendisini hesaba çekmelidir.

Bugün amel defterimizi kendimiz okuyabiliyorken, yarın onun nereden verileceğini beklememeliyiz.

Bugün Mîzan kurulmamışken amellerimizi düzeltmeliyiz.

Bugün Sırat'ın başında değilken yolumuzu düzeltmeliyiz.

Çünkü kıyamet günü geldiğinde artık imtihan sona ermiş, hesap başlamış olacaktır.

Rabbim bizleri dünyada iken nefsini Allah'a teslim eden, kulluk vazifesini yerine getiren, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine ve güzel ahlâkına sarılan, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyen ve ahirette şefaatine nail olan kullarından eylesin.

Âmin.

---

Derleme Makalelerim

Raşit Tunca

Schrems, 31.12.2022
DEVAMINA BAK
   

Negatif Büyüme Nedir? Pozitif Büyüme Nedir? dediğimiz zaman

Negatif Büyüme nedir? Pozitif büyüme nedir? dediğimiz zaman

Ekonomideki negatif büyüme borçlanma demektir,
sayılardaki negatif büyüme eksi sayılara Doğru Gitmek demektir,
insanlıkta negatif büyüme, kadın ve dişil enerjinin çoğalması ve kadınların çoğalması erkeklerin azalması,
fıkıhtaki negatif büyüme, sevapların azalıp, günahların çoğalması,
düşüncedeki negatif büyüme, nakıs düşünme, noksan düşünme, akıl zayıflığı, Bilgisizlik ve cahilliğin çoğalması,
bilimdeki negatif büyüme, yalan bilginin çoğalması, sahte bilgilerin çoğalması,
uzaydaki negatif büyüme, güneşlerin sönüp, karadeliklerin çoğalması, yıldızların dökülüp azalıp, karanlığın koyulaşması,
mevsimlerdeki negatif büyüme, kış mevsimi ve sonbahar mevsiminin uzun sürmesi, yaz ve ilkbaharın kısa sürmesi,
sözlerdeki negatif büyüme, küfür ve argonun çoğalması, düzgün konuşan insanların azalması, anlaşılır konuşan insanların azalması,
Tıpta ve sağlıkta ki negatif büyüme, hastalıkların çoğalıp, hastalık çeşidinin çoğalıp, mikropların çoğalıp, çaresinin bulunamaması,
yazıdaki negatif büyüme, yazılanların okunduğu zaman anlaşılmaz olması,
renklerdeki ve resimlerdeki negatif büyüme, Gölgelerin çoğalması,
dillerdeki yani language teki negatif büyüme, Bir dili tam manası ile bilenlerin azalması,


geldik asıl konumuza

Tasavvuftaki negatif Büyüme nedir?

insanın, derinliğine, içsel yolculuğunda, geriye doğru yolculuğun çoğalması, yani insanların anneci olması, babacı olmaktan daha çok, anneci olması.

"لقد جاءكم رسول من أنفسكم عزيز عليه ما عنتم حريص عليكم بالمؤمنين رؤوف رحيم"

Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir.

Tevbe  Suresi 128. Ayet

رؤوف رحيم

Yüce Bir Ana

Manası vardır bu ayette "Hz Fatma" kastediliyor olamaz mı bu ayette? Peygamberin "müminlere gayet merhametli ve şefkatli"olmasının meyvası olaraktan, Hz Muhammed yoluna Reankarne Fatma (Yüce Bir Ana) olaraktan devam etmiş olmaz mı

Yani kur'an-ı Kerim'in yolculuğunda Fatiha'dan aşağı doğru olan yolculuk, Nas suresine doğru olan yolculuk, fakat hazreti mehdi insanlara, işte sondan başa doğru yolculuğu öğretmek istemektedir ki, o da, 3 Kulhü den sonra, Fatiha okunması diye tarif etmiştir.
Bunun da derinine inersek, Kur'an-ı Kerim'i 3 defa hatim ettikten sonra, fatiha'ya dönmek, başa dönmek. işte, 3 Kulhü, Kuranı 3 defa hatm ettiğin zaman, 3 kulhu okumuş olursun, hatimde Her sure 1 defa okunur, Öyle olunca 3 kulhü demek, Kur'an-ı Kerim'i 3 defa hatmedeceksin, sonra da başa döneceksin. 3 tur atacaksın

“Benim ümmetimin ömrü 1.500 seneyi pek geçmeyecek.” 

[bk. el-Havi li'l-Fetavi, Suyuti, 2/248; Ruhul Beyan, Bursevi, (Arapça) 4/262, Ahmed bin Hanbel, İlel, s, 89]

“Âdem'den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.”

(Kenzu’l-Ummal, h.no: 16459; Munavî, Feyzu’l-Kadir, III/547; h.no: 4278)

1500:3=500 sene eder
Bir tur 500 Sene eder

7000:500:14 Tur eder
571+500+500+500=2071
2071:500=4,142

14-4,142=9,858 Peygamberimiz doğduğunda 9,85 tur atılmış yani galaksideki yıldızların ve onlara tabi olan gezegenlerin ana yıldızın etrafındaki bir turu 500 sene eder 3 kulhü fatiha  9,85 nuh ümmeti arasinda 1000 den elli eksik 950 ve 9,85 turdan 2 turdan 50 eksik alirsak 1,9 tur ~ 8 Tur önce Hz Nuh vaktiymiş  ve geldik yine aynı döngüye galaksiyi de döndüren nebula daki tur 8 tur 8X500=4000 senede bir Tur ~ milattan 2000 sene önce  yani o kadar uzak degil yani .....


islamın sona ereceği vakit 2071
onddan sonra Allahu alem kıyamet süreci başlıyor


Bunun başka manası da başlangıç Hazreti Adem, son ise, Hitam ise Hz Muhammed, ve biz  salavatı Kebir de,  bize isimleri bildirilen Bütün peygamberlere salavat okuruz, selamet dileriz, yani baştan sona Hz Adem'den Hz Muhammed'e kadar saymak, sona yolculuk, onu da Tevhidi Kebir zikrimiz ile yaparız, yani peygamberlerin hatıratını hatırlarız..
Bunları saymanın bize katkısı nedir? en son vaazımızda anlattığımız meseleden biraz bahsedersek, zamanda Geçmişe Yolculuk edeceğimiz zaman, kainatın neden bu kadar açıldığını anlatmıştık, misal olaraktan, kısaca değinirsek, ben Ben olmadan önce, Annem de bir hücre idim, annemden önce, babamdan anneme geçtim, ondan önce Babam ve Anenemin, Ana babası ve dedesi ninesi var, babamdan tarafa babamın da annesi babası, ve dedesi ninesi var, iç içe kainatlar, ve o yüzden geçmişe gittiğimiz zaman parçacık küçülerekten ve genişleyerekten çoğalaraktan devam ediyor. işte bizim sistemimiz olan Güneş sistemimizde geriye doğru gidişe baktığımız zaman, sistemimiz bildiğimiz gibi bilinen 9 gezegenden oluşmakta, ondan sonrası başka galaksiler, başka yıldızlar şeklinde, işte 8 veya 9  da zaten 9 hatta ya da 8  değerli ata, anne baba, kaynana kayınpeder, Bir de sen ve kendi karın eşin, iki tane de çocuğun olursa bir oğlan bir kız etti 8 veya 3 lü , yani 8 gezegen ya da 9 lu sistem ana yapı, ana kaldıran, ondan sonra, yukarı çıktığımızda, Daha üstü, Daha üstü, şeklinde açılımı anlatıyor. dedik ya. dedemizin Dayısının amcasının oğlu. misal yeni atılan teleskop ile gökyüzü daha büyük başka şekilde görüntülenmekte. işte geçmişe doğru bir yolculuk. bütün yıldızları görebilecek bir sisteme Sahip değiliz, çünkü dedim ya Hazreti Adem'e gittiğiniz zaman, vahdedi vücut Hazreti Adem'in vücudunun büyüklüğünü, ihata ettiği kâinattaki yeri, ihata ettiği yeri görebilmemiz, şu anki mevcut Alet edevat ve teleskoplarımızla mümkün değil, açıldıkça açılmış, açılmış, açılmış, ve açıldıkça küçülen bir sistem zannediyoruz, aslında Orada büyük büyük yıldızlar var, deniyor ki güneşimizin elli katı büyük Yıldızlardan bahsediliyor.
yani Öyle olunca ilk anayapı Hazreti Adem, ve onun içindeki organlar, İbrahim Musa İsa, yani altyapılar, işte o yüzden çakralar diye tarif edilir, tasavvufta letaifler olaraktan anlatılır. Mesela İbrahim Aleyhisselam'ın rengi kırmızıdır. Hz İsa mavi ile temsil edilir, Muhammed yeşildir, ve bunlar vücuttaki organların yaydığı çakra ışıkları, auramız. Öyle olunca teleskopla baktığımızda da, Yıldızların verdiği ışık ile, içinde hangi maden olduğunu biliyoruz  mesela kırmızı ışık veriyorsa falan maden var, mavi veriyorsa falan filan şeklinde, hangi madenden oluştuğunu biliyoruz. işte yani İbrahim Aleyhisselam'ın Nuru'nun kırmızı olması demek, onun gezegeninin hangi elementten oluştuğunu anlatıyor, ve bu da vücut sisteminde, bir organı temsil ediyor, ana vücut Hazreti Adem, ondan sonrakiler de, aynı şekilde bir vücut, Yani iç içe kainatlar dedik. ya o yüzden, işte şu anda gözlemleyebildiğimiz için bazı şeyleri, yani uzaya bakmamız işte negatif büyümeyi meydana getirdi. ve bu negatif büyümede dişil enerjiyi meydana getiriyor, dişil enerji, yani hayvanlara karşı merhametli oluyoruz biraz, bitkilere karşı, doğaya karşı saygılı olalım, yani kibarlaşma nazik leşme gibi bir durum, yani kadın tabiatı. Erkek serttir, kırıcıdır, yıkıcıdır, savaşçıdır, kavgacıdır. Kadın ise nazik, kibar, korunması gereken, İşte şu andaki Merhamet duyguları ve bu nezaketli merhametli bakıştan dolayı, negatif büyüme, yani dişil enerjinin büyümesi meydana gelmekte, ve insanları borçlandıraraktan yine negatif ve dişil enerji meydana gelmekte, insanları korkutaraktan yine negatif yani karanlık enerjinin büyümesi, yani negatif enerjinin büyümesi sağlanmakta, ve bu şekilde bir nevi kainatı ve insanları ihata eden, yok edici  yutucu kara bir delik yahutta kara ve negatif bir enerjinin büyümesi. işte Kıyamet de belki bu negatif büyüme sebebiyle olacak, Büyük bir patlama, veya büyük bir yangın, veya büyük bir sel felaketi gibi bir şey olabilir. yani negatif büyüme, felaketleri kötülüğü zararlı şeyleri  de meydana getiren bir şey. iyi şeyler pozitif düşünce iyi düşünce erkeklik, erillik, yani yapıcı şeyler, erkeklik, yükselmek, zenginlik, Altınçağ. Altınçağ ve zenginliği bitireceğiz diye uğraşıyorlar. Herkesi pısırık korkak ediyorlar, yani negatif böyüme, herkesi korkutuyorlar, bugünkü baştaki Rejimlerin hepsi halkı eziyor, korkutuyor, ben ne dersem o olur  diyor. Herkes sinmiş korkmuş vaziyette, yani erkekliğini kaybetmiş, yani yırtıcılığını kaybetmiş, toplumdaki daha korkak hayvanlar halini almış hepsi, kimse sesini çıkaramıyor. ekonomiyi bitirmişler,  elementleri bozmuşlar, hayvanları  bozmuşlar, gıdaları bitkilari  bozmuşlar, kimsenin sesi çıkamaz halde. kimse bir şey yapamıyor, istediklerini yapıyorlar, halk susturulmuş vaziyetteler, bitirmiş vaziyetteler. Ne oldu, böyle olursa, işte peygamberimizin dediği, 40 kadına bir erkek, çünkü dişil enerji çoğalmış erkeklik bitmiş vaziyette oluyor, yıkıcı yapıcı ondan sonra, yırtıcı tuttuğunu Koparan  erkeklik yok oldu, yine eşini ve kadınını koruyan kollayan yok ki. Erkekler pustular. Evet negatif büyüme...

işter tasavvuftaki negatif büyümeden, içsel düşünmeler ince fikirlilik, nezaket, kibar olma merhmet duyguları, kılı kırk yarmak Sofuluk kılı kırk yarmaktır.

Ben ilkokula giderken bir tane hikaye kitabı aldım, hikaye kitabının içinde ne olduğunu tabii ki bilmiyorum, okudum, bir tane Kralın oğlu varmış, Evlenecek, bir tane talipli bulmuş, kız bulmuş, kıza Sarayı gezdirirken, merdivenden aşağı iniyorlarmış, merdivenin üstünde Ozamanın gösterisi olaraktan, Balta aslıymış, gelin adayı bunu görünce, başlamış ağlamaya, Prens sormuş, Neden ağlıyorsun,kız demiş işte bizim çocuğumuz olursa çocuğun üstüne  balta burdan düşerse ölürse,.... negatif düşünme yani,....

Bugünün insanları, mesela fabrikaacılar, politikacılar, kaybetmemek için, negatif düşüncenin 50 çeşidini düşünüyorlar, Ha şöyle olursa, şöyle olur, ve bugün bundan dolayı tatbikat yapılıyor, bilmem nerde patlama olay çıkarsa ne yaparız, işte Hepsi bunlar diyorlar komple teorileri, adam oturtmuş komple teorisi yazdırmış, şöyle bir şey olursa ne olur, böyle bir şey olursa ne olur, yani negatif düşüncenin pozitif yani fiziksel hale getirilmesinin sebeplerinden birisi de, negatif düşünce, önce düşünce olaraktan var olmuş ve  herkese yayılınca, herkes düşündümü, işter Sonra da bunun işte işleme geçmesi, fiziksel hale gelmesi oluyor. Peygamberimizin dediği boşuna değil ki, "rüyada ters bir şey gördüğünüz zaman, onu anlatmayın, başkasına anlatmayın" demesi, o negatif enerji ve düşüncenin, ya da fikrin, sana kadar gelmiş olan enerjinin, fiziksel hale gelmesine engel olmak için, Peygamberimiz böyle demiş. öyle bir rüyayı anlatma. Bunlar negatif düşünceyi, milleti toplamışlar, komple teaorileri yazdırmışlar ve herkese düşündüğü işler olunca olablcek çareler yazdırmışlar, ve bunun olabilecek olasılıklarını yazmışlar, ve şu anda da başımıza gelen, bu olan bitenler, o  olasılıklar, hepsi fiziksel olarak, Herkesin başına gelen pandemi ve benzeri olaylar ile gelmiş oldu. Onun dışındaki şeyleri de. aynı şekilde planladılar, projeler ürettiler, Dünyayı bu hale, bitiş tükeniş haline getirdiler. Bu negatif büyüme, insanlarda da, yani Haşa kella, Allah'ın takdirine karşı gelme, Kader yazısına karşı gelme, şöyle olursa, şöyle yaparız, böyle olursa, böyle yaparız, bu işten çıkarız, paçayı yırtarız hikayesi, 

Peki Kıyamet kopunca Buna da bir çaren var mı?

Ama burada Allah'ın  muradı ilahisi nedir, Onu da bilemiyoruz, mesela Allah, geceye bir ton (kesret tarifi) Yıldızlar koymuş, Allah bize de gece aydınlatan  lambalar icat ettirdi, geceyi gündüz ettik. Yoksa lamba bulmasamıydık, Allah'ın Muradı bu mudur, Karanlıkta mı oturalım.

Kadere karşı geldik, ve Yazın sıcakta oturmaktansa, serin klimalar, bozdolaplar keşfettik. Kışın soğukta oturup hasta olmayalım diye sobalar kaloriferler keşfedip bulmuştuk. Allah'ta zaten, bizim için, yerin altına kömürler gazlar depo etmiş, çıkardık, kömür yaktık odun yaktık, kışımızı sıcak sıcak geçiriyorduk. Şimdi ne oldu, Herkesi aynı şekilde yine, cehenneme attılar, sistemi bozdular, bu seferde Allah'ın yerin altına koyduğu sakladığı ve depo ettiği, bizim için hazırladığı şeyleri yok etme işine girdiler.

Dünyamızdaki gazları depo eden kim? Kim diyebilir ki, bu benim dağıımda ülkemde çıktı, Benim varımdır benim malımdır? Büyük Allah'ım hepimiz için saklamış, Hepimizin milli hazinesi, onu herkes kullanabilir, yine ormanlar hepimizin  milli hazinesi, onların Birine zarar gelmedi hepimize zarar gelmesi, kuşlar, kurtlar, canlılar, doğa, dağ, deniz de hepimizin milli hazinesi,
O yüzden milli servetimize zarar verenlerin önüne geçilmesi lazım. Bugün insanlığı Bu kış günlerinde soğukta bırakan, gazı kesen, gaz benim diyen, yok yere ortalıkta satmayıp yakanlar, durdurulmalı. Yok olup gidiyor milli hazinemiz, gidip öldürelim onları demiyorum ama, bunlar durdurulmalı.  Yine durduk yerde Dünyada Savaş çıkaranlar durdurulmalı. Yine, iki millete, devlete, horoz dövüşü yaptırıp,  ara kızıştırıcılar durdurulmalı, bunların hepsinin önüne geçilmesi lazım ki, Bu Dünyada cennet kurulabilsin. Yani onlar, bu sistemi böyle yapanlar birde " Haydi  Mehdi gelsin jesus geldinde  Cennet kurulsun" istiyorum diyorsa, yalan yahut yanlış. Sen bunları yaparaktan cennetin burada kurulacağınımı zannediyorsun! hem savaş olsun, hem burada cennet olsun, bu ne ikilem. Hem insanları hastalıktan öldür, hem Burası cennet olsun! Hem insanları aç bırak! hem Burası cennet olsun iste! Cennet mi! cehennem mi! Burası? senin istediğin gibi cennet nerede olsun, nerde cehennem olsun, dünyayı kurutmuş bitirmiş cennet gibi dünyamızı, cehenneme çevirmiş haldeyken, Bir de Burası cennet olsun diye yapıyorsun bunları, hastasın hasta... iki zıt bir arada, bu ne ikilem yahu! "kaosdan düzen doğar" hikayesi...

Bir defa, insanları fakirliğe sürüklemek, negatif büyüme, borçlandırmak negatif büyüme, yani cehenneme sürüklemek, sen insanları cehennem'e sürükleyerekten burada Cennet olacağınımı zannediyorsun, birilerini Cehennem attığın zaman, burada bikrde senin cennetin mi kurulur zannediyorsun?

Benim kanaatimce Cennet, ancak pozitif büyüme ile meydana gelir, ve bunun yine belli oranda eşitlenmesi ile olur, aynen Baharda ve sonbaharda Gece ve gündüz eşittir, kışlarda gece uzundur, yazlarda da gündüz uzun olunur. Öyle olunca, işte negatif büyümenin sınırı belli, Kış geldi mi haddesi belli 21 Aralık, Yaz geldi mi iyiliğin haddesi belli 21 Haziran, gece ve gündüzün eşit olduğu vakitlerde belli, 21 Mart ve 23 Eylül, Öyle olunca, Allah'ın koyduğu bu mizanı düzeni bozan, birde bu dünyada cennet kurulacak diye beklerse, hiç boşuna beklemesin. Bu düzen ve mizan bu şekilde devam ettiği zaman, ancak Burası cennet diyarı olacaktır. Bu da, yani, ne iyilik tamamen bitirilecek, yok edilcek, ne de kötülük bitirilecek, ne gece, ne gündüz, ne kış, ne yaz, ne Bahar, Ne Sonbahar, yani her şeyin vaktinde, her şey, en güzel haddesinde dir zaten, bunu oynayan, bozan, düzene çomak sokan, Ben cenneti kurulmasını istiyorum diyorsa, yalan söylüyordur, ve yaptığı amellerde, cenneti kurmak değildir, kurulmuş cenneti, yok etmek bozmaktır. negatif büyüme işte, tasavvufta da, ince düşünce yani işte, derin düşünce,

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُزَّمِّلُ قُمِ ٱلَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا نِّصْفَهُۥٓ أَوِ ٱنقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ ٱلْقُرْءَانَ تَرْتِيلًا إِنَّا سَنُلْقِى عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا

Yâ eyyuhel muzzemmil Kumil leyle illâ kalîlâ Nısfehû evinkus minhu kalîlâ Ev zid aleyhi ve rettilil kur’âne tertîlâ. İnnâ se nulkî aleyke kavlen sekîlâ

Bismillahirrahmanirrahim
Ey örtünüp bürünen (Peygamber)! Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt. Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.

(Müzemmil Suresi 1 ile 5. Ayetler)

Kur'an-ı Kerim'de aşağı doğru yolculuk dedik, dibe doğru yolculuk, içsel yolculuk, Buna da seyri sülük diyoruz. Bu da, tasavvufta, seyri sülükte, senin sen olmadan önceki halin. ben az önce yumurta yedim. O zaman ben, şimdi ki Ben olmadan önce, Tavuk da ki bir parça idim, tavuk tavuk olmadan önce, On daki parça olmadan, o da bir buğday idi. o yedi yumurta oldu, ben yedim, buradayım, o tavuk yem yedi, o taraftan yumurta oldu, yumurtadan sonra, o bana geçti, ve ben oldum, içsel yolculukta tavuğun deneyimleri o yumurtada var ve ben yedim bana geçti,.. seyri sülük geriye doğru yolculuk,..

şimdi ne yapıyor lar CERN Reaktörün de, atomun içine içine iniyorlar, içeri doğru yolculuk, negatif büyüme, atomlarde ve elementlerde yapılan negatif büyüme, içsel yolculuk, atomun içine inmek, ne olmuş oluyor, semadaki yıldızlar Hz. Adem'in içindeki küçük parçacık halinde dedik ya. şimdi Hazreti Adem'e varasıya, parça küçülmüş de küçülmüş, Adem'in içindeki "Sen" yada "Ben" nasıl küçük parçasıyız bilen varmı?

Biz Adem Atamızdan kaç bin sene sonra gelmişiz, Adem'in içindeki en küçük parçalardan birisi, ilk şu anda ki bizleriz, çünkü en son dayız, biz en sondaki, en küçük parça, Sen bu atomu kaç defa daha bölmek istiyorsun? sence kaç defa daha böyle bölünce içine inince  artık biz kendimize varız, ya da  tam tersine Hazreti Adem'i buluruz, Adem'den de önce Allah'ı buluruz, indiğin zaman küçük parçayı bulduğun zaman, o sen sin o bu, Küçük parça biziz, büyük olan, büyük beden Kainat, Hz Adem, dünyaya gelmen önce biz onun içindeydik,O' nun İçine girmeden önce de, elma mıydık, armut muyduk, kalsiyum muyduk, magnezyum muyduk, Neydik biliyormuyuz.

Atomu milyon kere daha bölsen, kendini bilemezsin, nefsine ulaşamazsın, dedim ya, iki tarafa da, geleceğe doğru da, geçmişe doğru da yolculukta, parçacık küçülerek ten, genişleyerekten büyüyor, Dalbudak veriyor...

Mesela Vicdanın sesi parçacık, o sesin büyüklüğü Sence ne kadardır? vicdanın sesini, o ince sesi duyabilecek kulağın algısı nasıldır? Bugün bir  kediye ve köpeğe,  merhamete gelip, acıyorsan, vicdanın sesini duymaktır bu. Yani işte küçülmüş parçacık, ince bir ses, ince bir frekans, Benim sesim yüksek bir frekans, senin Kulağının duyduğu ölçeblidiğimiz bir frekans. Ama vicdanın sesi, meseala o nu Ben duyarken, Şuradaki adam, o sesi, benim o vicdanımın sesini duymuyor, ince bir ses, küçük parça, acaba bu küçük parça kim Dediğimiz zaman? işte o geçmişe doğru yolculuktaki, küçülen parçaları var ya işte onlardan birisi olabilir değil mi?

Meleklik, Melekler Sana bir şey fısıldadı,  fısıltı.. Melek gözle göremediğimiz latif bir canlı. insandan daha Latif (ince, saf, fine) olan meleğin fısıltısı. Bugün bizim fısıtımız bile anlaşılmazken, melek gibi Latif bir varlığın ve, ondan daha Latif olan, ince olan, küçük olan, bir fısıltısı, ondan bahsediyoruz, ve bunu vicdanı çalışan insan  Tasavvufda seyri sülükte, mülhime makamda, meleklerin Sesini duymaya başlıyor diye anlatmıştık. tasavvufta yani içsel yolculuk. Velhasıl kelam, bu negatif mi pozitif mi? işte meleklerin sesine doğru gidildiği zaman, pozitif büyüme, şeytanlar nevisinin seslerine ve ve desiselerine, günahlara, yanlışlara, kötüye doğru giden büyüme de, negatif büyüme. Neydi bu? nefis makamlarında, altta cehennem, Yani  nefsi emmare, insan günahtan, yasaklardan, haramlardan ve kötülükten zevk almaya başladığı zaman, insan emmare bissui makamına düşer, şeytanların sesini duymaya başlar.

Pozitif yükselme ve büyüme, iyilikten, güzellikten, sevaptan, temizlikten, zevk almaya başladığın zaman ki pozitif büyüme, tasavvuftaki pozitif büyüme.

Yani yukarı doğru makam katetme, ve bunun en yüksek haddesi sınırı, meleklik makamına kadar yükselme, ilham alırken vahyeden ilham veren meleklik, Cebrail Makamına kadar yükselmek.Cebrail Vahyullah veya Mikail Makamı rüzgar, kar, yağmur, güneş,...  veya israfil Makamı, Azaril Makamı,... yüksek makamlar. Bu dört makam da, o meleklik makamının ara geçiş formu. sadece insanlarla irtibat Kur'an melekler Bunlar.  insanlarla irtibat kurmayan, Allah'ın nice Melekleri yaratıkları var  daha,

Bunun misali de, insanlıktan melekliğe terakki : Sanki Avrupa'dan arabayla (Auto) Anadolu'ya geçmek isteyen, İstanbul'dan köprüden geçmek zorunda ya,  o gibi, Yukarıdaki meleklik makamına geçmek için, Cebrail Mikail israfil gibi makamlardan geçmek zorundasın ki yukarıdakiler ile irtibat kurabilesin. Sanki Avrupa'dan Anadolu'ya geçmek gibi ara form ve köprü gibi velhasılı kelam.....

Bu bir Karoglan  Raşit Tunca Makalesidir

Raşit Tunca
Schrems, 8 Aralık 2022
DEVAMINA BAK
   

Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis, Tazim Ne Demektir?

İslam dininde Allah'ı anmak, O'nu yüceltmek, O'na hamdetmek ve O'nun noksan sıfatlardan uzak olduğunu ifade etmek için kullandığımız birçok güzel ifade vardır.

Bunların her birinin kendine göre ayrı bir anlamı ve ifade ettiği bir mana bulunmaktadır.

Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis ve Tazim kelimeleri birbirlerine yakın anlamlar taşısalar da aslında her biri Allah'ı farklı bir yönüyle anmayı ve yüceltmeyi ifade eder.

Şimdi bunları sırasıyla açıklayalım.

Tesbih Ne Demektir?

Tesbih: “Sübhânallah” demektir.

“Sübhânallah” dediğimiz zaman, Allah'ı her türlü eksiklikten, kusurdan, noksanlıktan ve yaratılmışlara ait özelliklerden tenzih etmiş oluruz.

Yani Allah'ın yaratılmışlara benzemediğini, O'nun her türlü noksanlıktan uzak olduğunu ifade ederiz.

Tesbih, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek ve O'nun her türlü eksiklikten uzak olduğunu kabul etmektir.

Tahmid Ne Demektir?

Tahmid: “Elhamdülillah” demektir.

“Elhamdülillah” dediğimiz zaman, bütün hamd ve övgülerin Allah'a ait olduğunu ifade ederiz.

Allah'ın bize verdiği nimetler, hayat, sağlık, akıl, iman, rızık ve sayamayacağımız kadar çok nimet karşısında Allah'a hamd ederiz.

Tahmid, Allah'a hamdetmek, O'nu övmek ve bütün övgülerin Allah'a ait olduğunu ifade etmektir.

Tehlil Ne Demektir?

Tehlil: “Lâ ilâhe illallah” demektir.

Bunun anlamı:

“Allah'tan başka ilâh yoktur.”

Tehlil, Allah'ın birliğini ve O'ndan başka ilâh bulunmadığını ifade eden kelime-i tevhidin temel ifadesidir.

Kul, “Lâ ilâhe illallah” diyerek Allah'tan başka ilâh kabul etmediğini ve kulluğun yalnız Allah'a ait olduğunu ifade eder.

Tehlil, Allah'ın birliğini ikrar ve ilan etmektir.

Tekbir Ne Demektir?

Tekbir: “Allahü Ekber” demektir.

“Allahü Ekber”in manası, “Allah en büyüktür” şeklinde ifade edilir.

Fakat burada “en büyük” ifadesini sadece maddî veya ölçülebilir bir büyüklük gibi düşünmemek gerekir.

Allah'ın büyüklüğü, yaratılmışların büyüklüğüyle kıyaslanabilecek bir büyüklük değildir.

Tekbir, Allah'ın azametini, yüceliğini ve her şeyden üstün olduğunu ifade eden bir zikirdir.

Namazda, ezanda, bayramlarda ve birçok ibadet ve zikirde “Allahü Ekber” dememizin temelinde de Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü ikrar etmek vardır.

Temcid Ne Demektir?

Temcid: Sözlükte “tâzim ve senâ etmek, Allah'ı yüceltmek ve övmek” anlamlarına gelir.

Temcid kelimesi özellikle İslam kültüründe Allah'a yönelik dua, niyaz, tazarru, münâcât ve övgülerin okunması için de kullanılmıştır.

Temcidin içerisinde Allah'ın isimlerinin zikredilmesi, kelime-i tevhid, salât ve selâm, dua, münâcât ve çeşitli âyetlerin okunması gibi uygulamalar bulunabilir.

Temcidin özünde Allah'ı yüceltmek, O'na dua etmek, O'nu övmek ve O'nun azametini dile getirmek vardır.

Ayrıca:

“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm”

denilir.

Bunun anlamı:

“Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm olan Allah'ın yardımıyladır.”

Buradaki “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ifadesi de kulun kendi gücünün sınırlı olduğunu, gerçek güç ve kuvvetin Allah'ın dilemesi ve yardımıyla olduğunu ifade eden çok önemli bir zikirdir.

Temcid Geleneği

Temcid, Osmanlı ve İslam kültüründe özellikle üç aylar, Ramazan ayı, kandil geceleri ve sahur vakitleriyle anılan önemli dinî geleneklerden biri olmuştur.

Geçmişte bazı bölgelerde müezzinler tarafından minarelerde veya camilerde topluca temcid okunmuş, halk da bu zikirlere ve dualara iştirak etmiştir.

Özellikle Ramazan ayında sahur vaktinde okunduğu için temcid, halk arasında sahur vaktiyle de özdeşleşmiştir.

Temcidlerde Allah'ın isimleri, kelime-i tevhid, salâtüselâm, âyetler, münâcâtlar ve na'tlar okunabildiği gibi topluca Allah'a dua ve niyazda bulunulmuştur.

Bazı geleneksel temcidlerde “Yâ Hazreti Mevlâm” gibi ifadelerle giriş yapılmasının ardından kelime-i tevhid getirilmiş, peygamberlerin isimleri zikredilmiş ve Hz. Muhammed'e salâtüselâm getirilmiştir.

Daha sonra Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını ifade eden âyetler okunmuş, münâcât ve na'tlarla devam edilmiştir.

Temcidlerin sonunda ise Fâtiha okunması ve çeşitli âyetlerle dua edilmesi gibi uygulamalar görülmüştür.

Temcidde Okunabilecek Âyetlerden Birisi

Kur'an-ı Kerim'de Ahzâb Suresi'nin 40. âyetinde şöyle buyurulur:

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَٰكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ ۗ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyîn. Ve kânallâhu bi-külli şey'in alîmâ.

Meâlen:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

(Ahzâb Suresi, 40)

Temcidlerde okunabilecek diğer âyetlerden biri de Sâffât Suresi'nin son âyetlerindendir:

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ۝ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ ۝ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Sübhâne rabbike rabbil-izzeti ammâ yasifûn. Ve selâmün alel-mürselîn. Velhamdü lillâhi rabbil-âlemîn.

Meâlen:

“İzzet sahibi Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Selâm, gönderilen bütün peygamberlerin üzerine olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.”

(Sâffât Suresi, 180-182)

Bu âyetler de Allah'ın yüceliğini, peygamberlere selâmı ve bütün hamdın Allah'a ait olduğunu bir arada ifade etmektedir.

Takdis Ne Demektir?

Takdis, “kuds” kökünden gelir.

Kuds kelimesinde temizlik, arınmışlık, kutsallık ve yücelik anlamları bulunmaktadır.

Takdis etmek ise genel olarak kutsal kabul etmek, yüceltmek, saygı göstermek ve özellikle dinî kullanımda Allah'ı her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih etmek anlamlarında kullanılır.

Allah'ı takdis etmek, Allah'ı her türlü kusur ve noksanlıktan uzak kabul etmek ve O'nun yüceliğini kabul etmektir.

“Kutsal” kelimesi de Türkçede dinî ve manevî bakımdan özel bir değer taşıyan şeyleri ifade etmek için kullanılır.

Meselâ:

Rûhü'l-Kudüs ifadesi “Kutsal Ruh” şeklinde tercüme edilir.

Beytullah / Beytü'l-Harâm gibi ifadelerde de Kâbe'nin dinî bakımdan taşıdığı yücelik ve kutsallık ifade edilir.

Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olması sebebiyle Kelâmullah denilmesi, bazı hadislerin ise Hadîs-i Kudsî olarak isimlendirilmesi de dinî terminolojideki özel kullanımlara örnektir.

İnsanların değer verdiği ve kutsal kabul ettiği bazı kavramlar da toplumdan topluma ve inançlara göre değişebilir.

Irz, namus, vatan, bayrak, sancak, anne, baba, ata ve benzeri değerler insanlar tarafından çok yüce ve dokunulmaz kabul edilen değerler arasında sayılabilir.

Ancak İslam inancında mutlak kutsallık ve mutlak yücelik Allah'a mahsustur.

Tazim Ne Demektir?

Tazim, bir varlığın büyüklüğünü, yüceliğini, azametini ve üstünlüğünü kabul ederek ona saygı göstermektir.

Allah'a tazim etmek ise Allah'ın azametini, yüceliğini, büyüklüğünü, kudretini ve üstünlüğünü kabul etmek ve O'na karşı gereken saygıyı göstermektir.

Meselâ:

“Allahü Azîm”

demek Allah'ın azamet sahibi olduğunu ifade eder.

“Allahü Ekber”

demek Allah'ın büyüklüğünü ifade eder.

“Allahu Vâsi'”

demek Allah'ın genişlik ve kuşatıcılık sahibi olduğunu ifade eden isimlerinden biriyle Allah'ı zikretmektir.

Burada önemli olan nokta şudur:

Allah'ı isimleri ve sıfatlarıyla zikretmek, O'nun yüceliğini ve kemâlini kabul etmenin bir şeklidir.

Bu bakımdan tazim, sadece “büyük” demekten ibaret değildir. Allah'ın bütün kemal sıfatlarını ve yüceliğini kabul ederek O'na karşı hürmet ve saygı göstermeyi de içine alır.

Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis ve Tazim Arasındaki Fark

Şimdi bunları kısa şekilde tekrar sıralayalım:

TESBİH: “Sübhânallah” demektir. Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmektir.

TAHMİD: “Elhamdülillah” demektir. Allah'a hamdetmek ve O'nu övmektir.

TEHLİL: “Lâ ilâhe illallah” demektir. Allah'ın birliğini ve O'ndan başka ilâh olmadığını ifade etmektir.

TEKBİR: “Allahü Ekber” demektir. Allah'ın azametini, büyüklüğünü ve yüceliğini ifade etmektir.

TEMCİD: Allah'ı yüceltmek, övmek, tazim etmek ve O'na dua ve niyazda bulunmaktır. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” gibi ifadeler de Allah'ın kudretini kabul eden zikirlere örnektir.

TAKDİS: Allah'ı her türlü eksiklikten ve noksanlıktan uzak kabul etmek; dinî bağlamda kutsallık ve yücelik ifade etmektir.

TAZİM: Allah'ın büyüklüğünü, azametini, yüceliğini ve üstünlüğünü kabul ederek O'na hürmet etmektir.

Bütün Bu Zikirlerin Ortak Noktası

Aslında bu kelimelerin tamamında ortak olan bir nokta vardır:

Allah'ı zikretmek, Allah'ı yüceltmek, O'nu övmek, O'nun noksanlıklardan uzak olduğunu kabul etmek ve O'na kulluk etmek.

Fakat her kelime Allah'ı farklı bir yönden zikretmektedir.

“Sübhânallah” dediğimizde Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederiz.

“Elhamdülillah” dediğimizde Allah'a hamd ederiz.

“Lâ ilâhe illallah” dediğimizde Allah'ın birliğini ilan ederiz.

“Allahü Ekber” dediğimizde Allah'ın büyüklüğünü ve azametini ifade ederiz.

“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” dediğimizde ise gerçek güç ve kuvvetin Allah'ın yardımıyla olduğunu kabul ederiz.

Bütün bunlar bir araya geldiğinde kulun Allah karşısındaki tevhidini, teslimiyetini, acziyetini, şükrünü, sevgisini, saygısını ve kulluğunu ifade eden çok geniş bir zikir anlayışı ortaya çıkar.

Kul ne kadar Allah'ı zikrederse, Allah'ın büyüklüğünü ve kendi kulluğunu o kadar çok hatırlamış olur.

Bu sebeple tesbih, tahmid, tehlil, tekbir, temcid, takdis ve tazim ifadeleri sadece dil ile söylenen kelimeler olarak görülmemelidir.

Asıl maksat, söylenen sözün manasını bilmek ve o manayı kalp ile tasdik ederek Allah'ı zikretmektir.

Sonuç

Allah'ı zikretmenin birçok şekli vardır.

Kimi zaman O'nu noksanlıklardan tenzih ederiz:

“Sübhânallah.”

Kimi zaman O'na hamd ederiz:

“Elhamdülillah.”

Kimi zaman tevhidi ilan ederiz:

“Lâ ilâhe illallah.”

Kimi zaman Allah'ın büyüklüğünü ilan ederiz:

“Allahü Ekber.”

Kimi zaman Allah'ın yüceliğini ve azametini dile getirir, dua ve münâcâtta bulunuruz:

“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.”

Bunların her biri, Allah'ı farklı bir yönüyle anmanın ve O'nun yüceliğini kabul etmenin güzel ifadeleridir.

Allah'ı zikretmek, sadece dili hareket ettirmek değil; söylenen zikrin manasını kalbe yerleştirmek ve o manaya uygun bir kulluk hayatı yaşamaktır.

Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir

NOT: Bu makalenin hazırlanmasında internet üzerindeki bazı kaynaklardan ve dinî/tarihî bilgilerden faydalanılmıştır. Bazı bölümler açıklayıcı olması amacıyla yeniden düzenlenmiş ve genişletilmiştir.

Raşit Tunca

Schrems, 08.12.2022
DEVAMINA BAK
   

İmamdan Önce Davranmamak, İmamın Önüne Geçmeye Çalışmamak


İslam'da edep ve terbiye çok önemli bir meseledir.

Bir topluluk içerisinde herkesin bir yeri, bir görevi ve bir sorumluluğu vardır. Özellikle ibadetlerde, topluluğun düzenini sağlayan kimseye uymak ve onun önüne geçmemek, İslam'ın öğrettiği güzel edeplerden biridir.

Bunun birçok örneği vardır.

Mesela aile içerisinde eşlerden birisinin diğerini küçümsemesi, kendi bilgisini ve davranışlarını eşinin üzerine çıkarmaya çalışması doğru bir davranış değildir.

Aynı şekilde insanın ustasından, hocasından veya kendisinden önce öğrenmiş olduğu bir bilgiyi, ustasına karşı bir üstünlük vesilesi hâline getirmesi de güzel bir davranış değildir.

İnsan bir şey öğrendiğinde, o bilgiyi kendisine mal edip kibirlenmek yerine, kendisine öğreten kişiye karşı vefa ve edep göstermelidir.

Yine imkânı olmadığı hâlde kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmak, fakirken zenginmiş gibi davranmak da insanın kendisini kandırmasına sebep olabilir.

Atalarımız bu durumu anlatmak için şöyle güzel bir söz söylemişlerdir:

"Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider sıçmaya."

Burada anlatılmak istenen, insanın kendi gerçek durumunu bilmesi ve olduğundan farklı görünmeye çalışmamasıdır.

Bir başka atasözümüzde de:

"Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler."

denilir.

Yani bir ortamda gerçekten bilgili ve ehil kimse bulunmadığında, az bilgili olan bir kişi bile çok bilgiliymiş gibi görülebilir.

Fakat insanın gerçekten bilgili olması başka, bilgiçlik taslaması başkadır.

Asıl fazilet, bildiğini göstermek değil, bildiğini edep ile kullanabilmektir.

Namazda İmamın Önüne Geçmemek

Bu konuya en güzel örneklerden biri namazdır.

Cemaatle namaz kılınırken imam öndedir ve cemaat imama uyar.

Cemaatin imamdan önce rükûya gitmesi, imamdan önce secdeye varması veya imamdan önce başını kaldırması doğru değildir.

Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz, imamdan önce başını (rükû veya secdeden) kaldırdığı zaman, başını Allah Teâlâ'nın merkep başına veya suretini merkep suretine çevirmesinden korkmuyor mu?"

(Buhârî, Sahih, Ezân, 53; Müslim, Sahih, Salât, 114-116. Ayrıca bkz. Tirmizî, Sünen, Cum'a, 56; Ebû Dâvûd, Sünen, Salât, 75; Nesâî, Sünen, İmâmet, 38; İbn Mâce, Sünen, İkâme, 41)

Buradaki ifade son derece ağır bir uyarı içermektedir.

Fakat bu hadisi anlamaya çalışırken, maksadın cemaatin imamın hareketlerinden önce davranmaması gerektiğini öğretmek olduğunu görmek gerekir.

Yani imam rükûya gittiğinde cemaat de onun ardından rükûya gider.

İmam secde ettiğinde cemaat de onu takip eder.

İmam başını kaldırdığında cemaat de ardından başını kaldırır.

Böylece cemaat ile imam arasında bir düzen ve uyum meydana gelir.

İmamın Önüne Geçmek Neden Doğru Değildir?

Peygamber Efendimiz'in bu konudaki uyarılarının hikmetlerinden biri, cemaatin dağılmasını ve namazdaki düzenin bozulmasını önlemektir.

İmam bir hareketi başlatır.

Cemaat onu takip eder.

Burada çok ince bir terbiye vardır:

Önce imam, sonra cemaat.

Bu durum sadece beden hareketlerinde değil, hayatın birçok alanında da insana bir edep öğretmektedir.

Her zaman öne çıkmaya çalışmak, herkesin önüne geçmek, kendisini başkalarından üstün görmek insanın nefsinin hoşuna gidebilir.

Fakat güzel ahlâk, gerektiğinde geri durabilmeyi de bilmektir.

İnsan her bildiğini hemen ortaya koymak zorunda değildir.

Bazen susmak,

Bazen dinlemek,

Bazen beklemek,

Bazen de kendisinden önce gelen kimseye uymak büyük bir fazilettir.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi Meselesi

İslam geleneğinde Hz. İsa ile Hz. Mehdi'nin ahir zamanda aynı dönemde bulunacaklarına dair rivayetler vardır.

Bu rivayetlerde Hz. İsa'nın Müslümanların imamına uyarak namaz kılacağı ifade edilmektedir.

Nitekim Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'de yer alan rivayetlerde, Hz. İsa'nın nüzulünden sonra Müslümanların imamına uyacağı bildirilmektedir.

Bu konu İslam âlimleri tarafından çeşitli şekillerde açıklanmıştır.

(Buhârî, Enbiyâ, 49; Müslim, Îmân, 244-246)

İbn Hacer de Fethu'l-Bârî'de bu rivayetleri açıklamıştır.

(İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 6/493-494)

Buradan benim üzerinde durmak istediğim nokta şudur:

Makamı ne kadar büyük olursa olsun insan, bulunduğu yerdeki düzeni ve edebi gözetmelidir.

Hz. İsa gibi büyük bir peygamberin bile ümmet-i Muhammed'in imamına uyarak namaz kılması şeklindeki rivayet, itaat, düzen, birlik ve edep bakımından üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir örnektir.

Mehdi'nin Zamanında İmamın Önüne Geçmemek

Benim burada dikkat çekmek istediğim mesele de budur.

Eğer ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışı ve Müslümanların başına geçmesi gerçekleşecekse, onun yanında bulunan insanların da edep ve düzen içerisinde hareket etmeleri gerekir.

İnsan, kendisini sürekli öne çıkarmaya çalışmamalıdır.

"Ben daha iyi bilirim."

"Ben daha iyi yaparım."

"Ben senden üstünüm."

diyerek sürekli ön plana çıkmaya çalışmak, insanın nefsinden kaynaklanan bir davranış hâline gelebilir.

Hâlbuki hakikati arayan insanın hâli farklıdır.

O, gerektiğinde dinler.

Gerektiğinde susar.

Gerektiğinde bekler.

Gerektiğinde de kendisinden önce gelen kimseye uyar.

Bu sebeple imamın önüne geçmemek, yalnızca namazdaki bir hareket kuralı olarak değil, aynı zamanda insana edep ve nefis terbiyesi öğreten bir davranış olarak da düşünülebilir.

İftitah Tekbiri ve Namazdaki Uyum

Namaza başlarken alınan tekbire iftitah tekbiri denilir.

Rükûya ve secdeye geçerken alınan tekbirlerde de imam ile cemaatin uyum içinde hareket etmesi gerekir.

Mezhepler arasında bazı ayrıntı farklılıkları bulunmakla birlikte temel mesele açıktır:

Cemaat imamın önüne geçmez; imamı takip eder.

İmam namaza başladıktan sonra cemaat onun ardından namaza başlar.

İmam rükûya gittiğinde cemaat onu takip eder.

İmam secde ettiğinde cemaat onu takip eder.

İmamdan önce hareket etmek yerine, onun hareketini görüp ardından hareket etmek cemaatin edeplerindendir.

Burada çok güzel bir uyum ve ritim meydana gelir.

Bir kişi önden hareket ettiğinde bu uyum bozulur.

Tekbir ve "Allahu Ekber"

Buradan biraz farklı bir noktaya, benim daha önce üzerinde düşündüğüm ses, frekans ve tekrar meselesine geçmek istiyorum.

Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi gece ve gündüzün meydana gelmesinde temel etkendir. Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanımı ve ekseninin eğikliği ise mevsimlerin oluşumunda önemli rol oynar.

Dünyanın farklı bölgelerinde Güneş'in doğuş ve batış vakitleri birbirinden farklıdır.

Bu sebeple dünyanın farklı yerlerinde ezanlar gün boyunca farklı zamanlarda okunur.

Ezanın başlangıcında ve namazın çeşitli bölümlerinde ise:

"Allahu Ekber"

ifadesi tekrar edilir.

Ben burada bunu kendi düşüncem açısından bir ses ve süreklilik paradoksu olarak ele alıyorum.

Bir yerde "Allahu Ekber" denilirken başka bir yerde başka bir ezan okunabilir.

Bir yerde tekbir sesi yükselirken başka bir yerde namazın başka bir bölümü yaşanabilir.

Bu şekilde dünyanın farklı noktalarındaki ibadetleri zihnimizde bir araya getirdiğimizde, sanki bütün yeryüzü üzerinde kesintisiz bir "Allahu Ekber" zikri varmış gibi bir tasavvur meydana gelir.

Elbette bunu fiziksel anlamda dünyanın her noktasına ulaşan tek bir ses dalgası şeklinde düşünmemek gerekir.

Benim anlatmak istediğim daha çok zamanların birbirine eklenmesiyle meydana gelen sembolik sürekliliktir.

Turşuyu Kim Satacak?

Bu konuyu anlatırken aklıma Nasreddin Hoca'nın güzel bir fıkrası geliyor.

Geçim derdi bu ya…

Hoca da sıkıntıya düşmüş ve turşu satıp geçimini temin etmek istemiş.

Hanımının hazırladığı lahana turşusunu eşeğine yükleyip yola çıkmış.

Mahalle aralarında dolaşarak turşusunu satmaya başlamış.

Fakat ne zaman ağzını açıp:

"Turşu!"

diye bağıracak olsa eşeği de ağzını açıp:

"Aiiiii! Aiiiii!"

diye anırmaya başlarmış.

Hoca bir türlü kendi sesini duyuramamış.

Günlerden bir gün yine turşu satmaya çıkmış.

Sokağın başına gelmiş ve:

"Turşu…"

diye bağıracak olmuş.

Fakat eşek yine başlamış anırmaya.

Hoca'nın sabrı tükenmiş.

Eşeğin kulağına eğilip:

"Hey uzun kulak! Turşuyu sen mi satacaksın, ben mi?"

demiş.

Bu fıkranın içerisinde de güzel bir ders vardır:

Bir işi kimin yapacağı belli değilse, ortaya düzen yerine karmaşa çıkar.

İmamın olduğu yerde cemaat imamlık yapmaya çalışırsa, hocanın turşu satmaya çalıştığı yerde eşek bağırırsa, herkes aynı anda öne çıkmaya çalışırsa, ortaya uyum değil gürültü çıkar.

Paradoks Nedir?

Ben "paradoks" kelimesini ilk olarak yıllar önce yaşadığım bir olay üzerinden düşünmeye başladım.

Doğduğum memleket olan Afyon'un Sandıklı ilçesinde İmam Hatip Lisesi'nde okuyordum.

Allahualem, dördüncü sınıfta olabilirim.

Sandıklı'da pazartesi günleri halk pazarı kurulurdu.

Bir gün okulun öğle tatilinde pazara gittim.

Pazarda hurma satan bir adama rastladım.

O dönemlerde pazarcıların sattıkları malları yüksek sesle tekrar ederek tanıtmaları oldukça yaygındı.

Hurma satan adam da:

"Hurma, hurma, hurma, hurma…"

diye sürekli tekrar ediyordu.

Ben bu kelimeyi peş peşe duyduğumda kelimenin başlangıcı ile sonunun birbirine yaklaşması dikkatimi çekti.

"Hurma hurma hurma…" şeklinde devam eden tekrar, bir süre sonra:

"…mahurmahurmahur…"

gibi kulağa farklı bir biçimde gelmeye başlıyordu.

Ben yıllar sonra bunun üzerinde tekrar düşünmeye başladım.

Bir kelimenin sürekli tekrar edilmesiyle, başlangıç ve son kavramlarının zihinde birbirine yaklaşması bana bir devamlılık ve döngü fikrini düşündürdü.

Aynalar ve Sonsuzluk Hissi

Bunun bir başka örneği de aynadır.

Bir aynanın karşısına geçip elimizde başka bir ayna tuttuğumuzda, bir aynanın içerisinde diğer aynayı, onun içerisinde tekrar diğer görüntüyü görürüz.

Görüntüler küçülerek uzakta devam eder.

Baktığımızda sanki görüntünün sonunu bulamayacakmışız gibi bir sonsuzluk hissi oluşur.

Benim burada "paradoks" olarak ifade ettiğim şey, özellikle bu tür başlangıç ve sonun zihinsel olarak birbirine bağlandığı döngüsel görüntü ve tekrar düşüncesidir.

Kendi anlatımımla bunu şöyle tarif edebilirim:

"Başlangıcını veya sonunu zihnimizde belirleyemediğimiz, başlangıç ile sonun birbirine bağlanmasıyla sonsuz bir devamlılık hissi meydana getiren düşünce veya döngüye paradoks diyorum."

Bu benim kendi düşünsel tarifimdir; matematik ve felsefedeki teknik "paradoks" tanımları bundan daha farklı ve geniştir.

Allah Evveldir, Allah Âhirdir

Bütün bunları düşünürken insanın aklına Allah'ın isimlerinden ikisi gelir:

"El-Evvel"

ve

"El-Âhir".


Kur'an-ı Kerim'de:

"O, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi bilendir."

buyrulmaktadır.

(Hadîd, 57/3)

Allah'ın Evvel olması, O'ndan önce hiçbir şeyin bulunmaması;

Allah'ın Âhir olması ise O'ndan sonra hiçbir şeyin bulunmaması mânâsındadır.

Burada insanın zihni ister istemez başlangıç ve son kavramlarını düşünmeye başlar.

Bizim dünyamızda başlangıç ve son vardır.

Doğum vardır, ölüm vardır.

Gece vardır, gündüz vardır.

Başlangıç vardır, bitiş vardır.

Fakat Allah'ın varlığı başlangıç ve sonla sınırlı değildir.

Bu sebeple Allah'ın Ezelî ve Ebedî oluşu, insan aklının kavramakta zorlandığı sonsuzluk hakikatini bize hatırlatır.

Buradaki mesele artık sıradan bir fiziksel döngünün ötesine geçer.

İnsan, gördüğü küçük bir olaydan hareket ederek çok daha büyük bir hakikati düşünmeye başlayabilir.

Sonuç

Bütün bu anlatılanlardan benim çıkardığım ders şudur:

İnsan her zaman öne çıkmak zorunda değildir.

Bazen önde olmak gerekir.

Bazen de öndekine uymak gerekir.

Namazda imamın önüne geçilmez.

Bilgide hocanın önüne geçmekle üstün olunmaz.

Ailede eşini küçümsemekle değer kazanılmaz.

Toplumda bilgiçlik taslamakla âlim olunmaz.

İnsanın sahip olmadığı bir makamı varmış gibi göstermesi de onu gerçekten o makama ulaştırmaz.

Asıl büyüklük, edep sahibi olmaktır.

Asıl bilgi, bildiğini bilmek ve bilmediğini kabul etmektir.

Asıl olgunluk ise gerektiğinde:

"Ben bilmiyorum."

diyebilmektir.

Bu nedenle imamdan önce davranmamak, yalnızca namazdaki bir kural değil, insanın nefsine karşı da güzel bir eğitimdir.

Önce dinle.

Sonra anla.

Sonra hareket et.

Ve her şeyden önemlisi: Edebi elden bırakma.


Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir.

Raşit Tunca

Schrems, 04.12.2022
DEVAMINA BAK
   

Hz. Muhammed'i Dünya'da Bir Kere Gören, Gökteki Yıldızlık Derecesine Ulaşır ve Ashabından Olur
İslam Bir Gün Sona Erip Bitecektir

Hz. Muhammed'i dünya hayatında, dünya gözü ile bir kere görmek… Bu, sıradan bir görme değildir.
İnsanların bugün anlayabileceği mânâda sadece bir insanı görmekten bahsetmiyoruz. Çünkü görülen, Allah'ın Resûlü'dür. Onun yüzünü görmek, onun sohbetinde bulunmak, onun sesini işitmek ve onunla aynı zamanda yaşamak, insanın manevî hayatında çok büyük bir tesir meydana getirmiştir.
Hz. Muhammed'i dünya gözüyle gören ve iman üzere vefat eden kimselere “Ashab” denilmiştir. Sahabe olmak, İslam tarihinde ulaşılabilecek en büyük şereflerden birisidir.
Çünkü sahabe, Resûlullah'ın zamanında yaşamış, onu görmüş, onunla beraber olmuş ve onun terbiyesinden nasiplenmiştir.
İşte burada çok önemli bir sır ortaya çıkmaktadır:
Hz. Muhammed'i bir defa görmek bile insanın manevî hayatında öyle büyük bir değişiklik meydana getirebiliyorsa, onun sohbetinde bulunmanın ve onun terbiyesinden geçmenin bereketi ne kadar büyük olur?
Tasavvuf yolunda buna sohbetin ve nazarın bereketi açısından bakılır.
İnsan, kendi gayretiyle yıllarca zikir, fikir, ibadet, mücahede ve nefs terbiyesi yaparak kat edeceği bazı mesafeleri, Allah'ın sevdiği bir kulunun sohbeti ve manevî terbiyesi sayesinde çok daha kısa zamanda kat edebilir.
Bu elbette kulun kendi gayretini ortadan kaldırmaz.
Fakat Allah dilerse bir bakış, bir sohbet veya bir gönül bağı, yıllarca sürecek bir manevî yolculuğun kapısını açabilir.


Ya Hz. Mehdi'yi Görenler?
Burada insanın aklına başka bir soru geliyor:
Hz. Muhammed'i gören sahabe bu kadar büyük bir makama ulaştıysa, ahir zamanda Hz. Mehdi'yi gören, onunla beraber olan, onun yanında ve yöresinde bulunan insanların hâli nasıl olacaktır?
Elbette Hz. Mehdi ile Hz. Muhammed'in makamları birbirine denk tutulamaz. Biri Allah'ın peygamberidir, diğeri ise ahir zamanda ortaya çıkacağına inanılan salih bir kul ve rehberdir.
Fakat mesele Allah'ın bir kuluna nasip ettiği manevî bereket ve insanların onun vesilesiyle yaşayabileceği değişim açısından ele alındığında üzerinde düşünülmesi gereken bir tarafı vardır.
Hz. Muhammed, insanların seyri sülûkünü, yani manevî yolculuklarını ve nefs terbiyelerini, uzun yıllar içerisinde kat edebilecekleri bazı merhaleleri, kendi sohbeti ve terbiyesi ile çok daha kısa zamanda aşmalarına vesile olmuştur.
Ben burada aynı mânânın, ahir zamanda Hz. Mehdi'nin çevresinde bulunacak insanlar için de bir bereket olarak ortaya çıkabileceğini düşünüyorum.
Çünkü Allah'ın bazı kullarına verdiği manevî tesir, onların yanında bulunan insanların hâlini değiştirebilir.


“Sen Seni Bil…”
İnsanın bütün yolculuğu aslında kendisini bilmekle başlar.
Sen seni bil…
Kendini bil.
Nefsini bil.
Nefsini bilen Rabbini bilmeye giden yolu bulur.
İnsan kendi nefsinin ne olduğunu gerçekten tanımaya başladığında, kendi içerisinde bulunan iyi ve kötü tarafları da görmeye başlar.
İnsanın içinde kibir vardır, öfke vardır, hırs vardır, haset vardır, korku vardır, sevgi vardır, merhamet vardır, şehvet vardır, iyilik vardır, kötülük vardır.
Bunların her birinin insandaki yerini anlamak, insanın kendisini tanıması bakımından çok önemlidir.
Sen kendi nefsinin cibilliyetini, yani yaratılıştan gelen özelliklerini tanımaya başladığında;
neyin sana fayda verdiğini, neyin sana zarar verdiğini, hangi davranışının seni Allah'a yaklaştırdığını, hangisinin seni uzaklaştırdığını daha iyi görmeye başlarsın.
Böylece insan kendi nefsinin hâkimiyetinden çıkıp, nefsini terbiye etmeye başlar.
İşte marifet yolunun önemli meselelerinden biri de budur.
İnsan kendisini tanımadan, kendi nefsinin oyunlarını fark etmeden, başkasını ve hatta dünyayı anlamaya çalışırsa çok şeyi eksik görür.
Fakat insan önce kendisine bakarsa, hayatın birçok meselesi onun için daha anlaşılır hâle gelir.


Seyri Sülûk ve Manevî Yolculuk
Tasavvuf yolunda insanın önünde uzun bir yol vardır.
Zikirler, evradlar, ibadetler, murakabe, nefis mücadelesi, sabır, teslimiyet, ihlas ve güzel ahlâk…
Bunların her biri insanın nefsini terbiye etmesinde birer vesiledir.
Bazı insanlar bu yolda yıllarca yürür.
Bazıları ise Allah'ın lütfu ile çok hızlı ilerler.
Çünkü manevî makamlar yalnızca insanın kendi gayretiyle elde edilen şeyler değildir.
Kul çalışır, gayret eder, kapıya gelir.
Fakat kapıyı açan Allah'tır.
Bu nedenle Allah'ın bazı kullarını başka kullarına vesile kılması mümkündür.
Bir insanın yanında bulunmak, onun sohbetini dinlemek, onun terbiyesine girmek, onun gösterdiği yolda yürümek, kişinin kendi iç dünyasında büyük değişikliklere sebep olabilir.
İşte Hz. Mehdi'nin zamanında bulunmanın bereketini de bu açıdan düşünmek gerekir.


Ahir Zamanda Mehdi'ye Gitmenin Bereketi
Ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkacağına ve insanları hakka, adalete ve Allah'a yönelmeye davet edeceğine dair İslam geleneğinde çeşitli rivayetler bulunmaktadır.
Bu dönemde Hz. Mehdi'yi gerçekten bulabilen, onu tanıyabilen ve onun yanında bulunabilen insanların büyük bir manevî imtihanın içerisinde olacağı açıktır.
Çünkü mesele sadece “Mehdi'yi görmek” değildir.
Asıl mesele, onu gördükten sonra insanın kendi nefsine dönmesi ve Allah'ın rızasını aramasıdır.
Benim kanaatim şudur:
Onlarca yıl zikir ve evrad ile, tasavvuf yolunda, nefis terbiyesiyle ve seyri sülûk ile kat edilmesi gereken bir mesafe, Allah'ın lütfu ile bazı kullar için Hz. Mehdi'nin sohbeti ve terbiyesi içerisinde çok daha kısa zamanda kat edilebilir.
Yani Hz. Mehdi insanı adeta uçurur, onu kendi gayretiyle uzun zamanda ulaşacağı bir manevî makama daha hızlı ulaştırır.
Ve böylece o insan, Mehdi devrinin yıldızlarından biri hâline gelebilir.
Buradaki “yıldız” ifadesini, Allah'ın yolunda parlayan, insanlara yol gösteren, doğruluğu ve güzel ahlâkı ile örnek olan kimse mânâsında düşünmek gerekir.


“Benim Ashabım Gökteki Yıldızlar Gibidir”
Hz. Peygamberimizin ashabının faziletini anlatmak için meşhur bir rivayette şöyle denilmektedir:
“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.”
Bu sözün ifade ettiği mânâ üzerinde düşünüldüğünde, sahabenin neden “yıldızlar” ile ifade edildiği daha iyi anlaşılır.
Gece karanlığında yıldız insana yönünü bulmasında yardımcı olur.
Sahabe de Resûlullah'ın terbiyesinden geçmiş insanlar olarak kendilerinden sonra gelen Müslümanlara İslam'ın nasıl yaşanacağını göstermişlerdir.
Onların hayatlarına baktığımızda iman, fedakârlık, sabır, teslimiyet, doğruluk ve Resûlullah'a bağlılığın birçok örneğini görürüz.
Bu sebeple sahabe, İslam tarihinin manevî gökyüzündeki yıldızları gibidir.


“İslam Garip Olarak Başladı…”
Yine meşhur bir hadis rivayetinde:
“İslam garip olarak başladı, yine garip olarak dönecektir.”
buyrulmaktadır.
Bu söz, İslam'ın ilk dönemlerinde Müslümanların azınlıkta kalmasını ve inananların çeşitli sıkıntılarla karşılaşmasını hatırlatırken, ahir zamanda da hak üzere kalmanın zorlaşabileceğine işaret eden bir mânâ taşır.
Buradaki “bitecektir” ifadesini de üzerinde düşünerek anlamak gerekir.
İslam'ın Allah katındaki hak din oluşunun sona ermesi değil; insanların İslam'dan uzaklaşması, dinin hükümlerinin ve hakikatin insanlar arasında garipleşmesi, hak üzere yaşayanların azalması şeklinde anlaşılmalıdır.
Çünkü Allah'ın dini insanların terk etmesiyle hakikat olmaktan çıkmaz.
Fakat insan açısından tehlike şudur:
İslam'ın son dönemlerinde, hakikati bulmak ve hak üzere kalmak çok daha zor hâle gelebilir.
İşte bundan dolayı insanın fırsatı varken kendisini hazırlaması gerekir.


“Ölmeden Nefsini Rabbinden Satın Al Kızım Fatma”
Hz. Muhammed'in Hz. Fatıma'ya söylediği rivayet edilen sözlerden biri de şu şekilde aktarılır:
“Ölmeden nefsini Rabbinden satın al, kızım Fatma.”
Bu söz üzerinde insanın uzun uzun düşünmesi gerekir.
Çünkü insanın önünde sonsuz bir zaman yoktur.
Ölüm geldiğinde insanın dünya hayatındaki imtihanı sona erer.
İnsan nefsini terbiye etmek, kendisini tanımak, Allah'a yönelmek ve hakikati aramak için ölmeden önce gayret etmelidir.
Dolayısıyla mesele yalnızca ahir zamanda Mehdi'yi aramak da değildir.
Asıl mesele, Allah'ı aramaktır.
Mehdi'yi aramak düşüncesi içerisinde bile insanın kendi nefsini unutması doğru değildir.
İnsan kendisini düzeltmeden, nefsini tanımadan, kibir ve taassuptan kurtulmadan, sırf bir şahsa bağlanmayı kurtuluş zannetmemelidir.
Çünkü gerçek kurtuluş Allah'ın rızasındadır.


Ölmeden Önce O Makama Eriş
İşte bütün mesele burada düğümleniyor.
Ölmeden önce…
İslam'ın garipleşeceği son zamanlara kalmadan önce…
Nefsin seni esir almadan önce…
Fırsat elinden çıkmadan önce…
Kendini tanı.
Nefsini tanı.
Rabbini ara.
Allah'ın sana açacağı kapıyı ara.
Ve eğer ahir zamanda Hz. Mehdi'nin zuhuruna yetişir, onu gerçekten bulur ve hakikaten tanırsan, onun yanında bulunmanın ve onun sohbetinden istifade etmenin büyük bir nimet olduğunu unutma.
Çünkü belki de insanın onlarca yılda kat edeceği bir yol, Allah'ın lütfu ile onun yanında çok daha kısa zamanda kat edilebilir.
Fakat burada en önemli nokta şudur:
Mehdi'yi bulmak kadar, bulduktan sonra hak üzere kalabilmek de önemlidir.
İnsan bir rehber ararken önce kendi nefsinin rehberliğinden kurtulmalıdır.
Kibirden kurtulmalıdır.
Dünya sevgisinin esiri olmaktan kurtulmalıdır.
Hakikati şahıslarda değil, Allah'ın rızasında aramalıdır.
Çünkü Allah dilerse bir kulunu başka bir kula vesile eder; fakat bütün vesilelerin sahibi yine Allah'tır.
Bu nedenle insanın ömrü boyunca araması gereken en büyük makam, Allah'ın rızasına ulaşma makamıdır.
Ve insanın elinde bunun için yalnızca dünya hayatı vardır.

Hz Muhammed'i Dünya da bir kere gören, gökteki Yıldızlık derecesine ulaşır "Ashab" tan olur

islam bir gün sona erip bitecektir


Hz Muhammed'i Dünya da, dünya gözü ile bir kere gören (ölmeden önce, yani baki aleme geçmeden önce, o şimdi baki alemde malesef)  gökteki Yıldızlık derecesine ulaşır ve, "Ashab" tan olur.
Ya Hz. Mehdi yi Gören, mehdi ile birlikte olan, mehdi'nin yannda yöresinde olan?

Hz muhammed, insanların seyri süklükünü, onlarca senede kat edebilceği seyri sülükünü, bir defa onu görmek ile kat ettiriyordu.
Aynı tabiat mehdi de de var, mehdi bir insanı, cibilliyatı olan nefs makamına, bir bakışda  erdiriverir.
Sen seni bil..
nefsini bil, nefsini bilen...
Nefsinin cibillyatı olan bir hayvanda, senin sifatların var, onu bul bil, ne iyi ne kötü, ne sana fayda verir .., marifetin ne, hepsini bilir bulursun, hayat ondan sonra sana kolay olur,...
Ahirzamanda Mehdiye gitmekte de böyle bir bereket var...
onlarca sene zikir ve evrad ile, tasauvvuf yolunda, yol katetmen gerekirken, hz mehdi seni uçurur, o makama erdirir, ve sen de mehdi'nin vaktinin yıldızı oluverirsin.

Peygamber Efendimiz  buyuruyor:
“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisini izlerseniz hidayet bulursunuz.”

“İslam garip olarak başladı, yine garip olarak bitecektir.” 
yani islam bitecek
o yüzden

"ölmeden nefsini rabbinden satın al kızım fatma"

dedi hz muhammed.

ölmeden önce, ve islam bitmeden önce, o makama eriniz, yoksa sonda kalan olma! gücün varsa, mehdiyi ara, bil bul, ve hemen mehdiye git.. vesselam..


Ölmeden önce…
Nefsini Rabbinden satın al.
Fırsat varken kendini bil.
Nefsini bil.
Rabbini ara.
Ahir zamanda Hz. Mehdi'ye yetişmek nasip olursa, onun zamanında bulunmanın bereketinden istifade etmeye çalış.
Vesselam.
Raşit Tunca
Schrems, 02.12.2022
DEVAMINA BAK
   

Damar Sertliği ve tıkanıklığının sebebi ve tedavisi

Temsili misal Su tesisatında, yeni plastik borular ve bakır borular çıkmadan önceki, galvanizli borular içinden su akarken, herhangi bir paslanma olmuyor, küflenme olmuyordu, eğer belli süre su ana vanadan kapatılıp ta akmayınca, galvanizli boruların içindeki su tükenince, ya da su hattı kapatılınca ve, borulardaki su da boşaltılınca, Demir borunun iç kısmı oksijene maruz kalınca, boyalı'da olmadığı için, sadece  galvanizli olduğu için, belli süreden sonra galvaniz etkisi de yok olmakta, ve bilindiği gibi oksijene maruz kalan demir oksitlenir yani küflenir, demir borunun iç kısmı oksitlenmek te ya da pas tutmak ta ve küflenmek te. işte o küf ve paslar  demir borunun iç kısmında, sarkaçlar  halinde borunun içini tıkayıp kaplamakta.

işte  böyle damar Sertliğinin ve tıkanıklığının sebebi de, damarlardaki oksitlenme veya yağlanma sebebiyle olmakta.

Atalar demiş ki:  "Ye yağlıyı, iç suyu, donarsa  donsun. Ye tatlıyı, içme suyu (su içme) , yanarsa yansın."

Yani yağ  eriten tek şey  "Su" molekülü veya elementidir. O oyüzden,  et tamamen yağ demektir, ve et ve yağlı yedikten  sonra,  vücut zaten kendisi sıvı isteyecektir, yani canı  su isteyecektir, ve yeterince suyu  aldıginiz zaman, midenin eti yağı sindirmesine yardımcı  olmuş  olursunuz. Eğer et ve  yag  sindirilirse, damarlarda sorun olmaz. Tereyağı ve sıvı yağlar, zaten sıvı haldedir, tereyağ da vücut sıcaklığında eriyebilen yağdır, diğer margarinler bu şekilde değil, işte diğer margarinleri  ve etli gıdaları eritebilmek için, sindirebilmek için, su alımına dikkat etmek lazımdır. Nefes yolu ile alınan oksıjen değil de radyasyona maruz kalan suyun elemetnlerine ayrılması sonucu, Su da ki hidrojeni ve oksijenin ayrılması sonucunda, damarlarda oksitlenme meydana gelebilir. işte oksitlenme, yukarıda anlattığımız gibi, galvenizli boruları tıkadığı gibi, damarları da yağ ile tıkar, dikkat etmelidir. Tedavisi de, su alımına(Tüketimine) dikkat etmektir. Bir de damar basıncına, yani tansiyona dikkat etmek lazımdır, tansiyon düşerse, basınç azalır, ve aynen su hattı  kapatılınca, galvanizli borunun boş olan bölümünün oksijene maruz kalması gibi,  basıncı düşük damarda  da, boş olan bölümde oksitlenme görülür, o yüzden kan basıncını da,  yani tansiyonu  da düzenlemek  lazımdmdır.

Bu bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesidir

Raşit Tunca

Schrems, 16.11.2022


internet aramamda bulduğum, bu konudaki bir makalede altta yer alıyor

Korozyon Oksitlenme Pas

Korozyon, metal veya metal alaşımlarının oksitlenme veya diğer kimyasal etkilerle aşınma durumu. Demirin paslanması, alüminyumun oksitlenmesi korozyona örnek olarak verilebilir. Türkçeye yabancı dillerden giren korozyon sözcüğü; yenme, kemirilme gibi anlamlarla alakalıdır. Aşınma, çürüme, paslanma, bozulma ve yenim gibi sözcüklerle karşılanabilir.

Yüzeyleri uygun şekilde korunmayan metal ve metal alaşımlarının bozunmaları önemli bir teknolojik sorundur.

Korozyonun Oluşumu

Metal ve alaşımların kararlı halleri olan bileşik haline dönme eğilimleri yüksektir. Bunun sonucu olarak metaller içinde bulundukları ortamın elemanları ile tepkimeye girerek, önce iyonik hale ve oradan da ortamdaki başka elementlerle birleşerek bileşik haline dönmeye çalışırlar; yani kimyasal değişime uğrarlar ve bozulurlar. Sonuçta metal veya alaşımın fiziksel, kimyasal, mekanik veya elektriksel özelliği istenmeyen değişikliklere (zarara) uğrar.

Korozyon, metalik malzemelerin içinde bulundukları ortamla reaksiyona girmeleri sonucu, dışarıdan enerji vermeye gerek olmadan, doğal olarak meydana gelen olaydır.

Korozyonun Sebepleri

Korozyon olayları, her ortama ve her farklı tesir mekanizmalarına göre cereyan eder. Buna göre elektro-kimyasal veya kimyasal korozyon farklı olur. Makinalar üzerindeki mutad korozyon tertibatı genel olarak elektro-kimyasal olaylardan ileri gelmektedir.

Galvanik korozyon

Galvanik korozyon, iki farklı metalin birbirleriyle fiziksel veya elektriksel teması olduğunda ve ortak bir elektrolitin içine batırıldığında veya aynı metal farklı konsantrasyonlarda elektrolit ile karşılaşıldığında ortaya çıkar. Galvanik bir çiftte, daha aktif metal (anot) hızlandırılmış bir hızda aşındırır ve daha asil metal (katot) daha yavaş bir şekilde korozyona uğrar. Ayrı ayrı batırıldığında, her metal kendi hızıyla paslanır. Hangi tür metal (ler) galvanik seriyi izleyerek kolayca belirlenebilir. Örneğin, çinko genellikle çelik yapılar için kurban bir anot olarak kullanılır. Galvanik korozyon, denizcilik endüstrisinde ve suyun (tuz içeren) temas borularının veya metal yapıların büyük ilgi alanındadır.

Anodun nispi boyutu, metal türleri ve çalışma koşulları (sıcaklık, nem, tuzluluk, vb.) Faktörleri galvanik korozyonu etkiler. Anot ve katotun yüzey alanı oranı malzemelerin korozyon hızlarını doğrudan etkiler. Galvanik korozyon genellikle kurban anotların kullanımı ile engellenir.

Galvanik Seri

Herhangi bir ortamda (bir standart ortam havalandırılmış, oda sıcaklığında deniz suyu), bir metal, iyonlarının yüzeye ne kadar güçlü bağlı olduğuna bağlı olarak, diğerlerinden daha soylu veya daha aktif olacaktır. Elektrikle temasta bulunan iki metal aynı elektronları paylaşır, böylece her yüzeydeki "mücadele", iki malzeme arasındaki serbest elektronlara karşı rekabet eder. Elektronları, aynı yöndeki iyon akışı için bir ev sahibi olarak kullanarak, asal metal aktiften elektron alacaktır. Ortaya çıkan kütle akışı veya elektrik akımı, ilgi alanı içindeki bir materyal hiyerarşisi oluşturmak için ölçülebilir. Bu hiyerarşiye bir galvanik serisi denir ve korozyonu öngörmede ve anlamada faydalıdır.

Elektro-Kimyasal Korozyon Olayları

Elektro-kimyasal korozyon esasen anot rolündeki maddenin çözünmesidir. Elektrokimyasal korozyon ister mikro ölçekte ister makro ölçekte oluşsun korozyon hücresi ile modellenebilir. Korozyon hücresi; anot (1), katod (2), iletken ortam (elektrolit)(3) ve anot-katot arasındaki iletken bağlantıdan (4) oluşur. Bu dört bileşenden biri dahi olmasa korozyon oluşmaz. Korozyon oluşumu anot rolünü üstlenen maddede meydana gelir. Maddelerin korozyon hücresindeki rollerini belirleyen çeşitli faktörler vardır. Örneğin çözünme potansiyeli yüksek bir metal(mesela Sn), çözünme potansiyeli düşük bir metalle (Mesela Fe) temas halinde çözeltiye konacak olursa anot rolünü üstlenecek ve çözünecektir. Elektrolit olarak bir çatlak içindeki buğu kalınlığında bir rutubet, film tabakası veya su artığı hatta el teri bile yeterlidir.

Rutubetli Çelik Yüzeylerinin Elektro-Kimyasal Oksijen Korozyonu Metal parçalarının üst yüzeyleri rutubetli ortamlarda ve açık havada, bir oksit tabakası ile kaplanır. Alaşımsız ve düşük alaşımlı çeliklerden yapılmış olan parlak yapı parçaları, bu şartlar altında bir süre sonra pas benekleri ile kaplanır.

Korozyona dayanan olaylar, havadaki oksijenin demir malzemesinin üstündeki su ile bağlantılı halde tesir etmesinden ileri gelmektedir. Bir su damlasının altındaki bir malzeme bölgesinde, bu münasebetle meydana gelen olaylar izah edilebilir.Damlaların ortasında, demir Fe2+ - iyonları çözünmeye başlar. Bu çözünme sahası lokal bir anot gibi tesir eder (Lokal Anodu).Damlaların kenar bölgesinde, çözünen havanın oksijeninden oluşan OH- iyonları çözünen demir Fe2+ ile reaksiyona girer ve ilk önce demir hidroksit Fe (OH)3 ve buradan pas FeO(OH) oluştururlar. Pas, damlanın kenarında ring şeklinde ayrılır. Benek şeklinde başlayan pas oluşumu çelik yüzeylerde gözlenebilir. Korozyonun sürekli olarak devam etmesi halinde bütün çelik yüzeyleri bu yerlerinden itibaren paslanır.

Korozyon Elemanlarında Elektro-Kimyasal Korozyon Bu korozyon, bir galvanik eleman içinde cereyan eden aynı olaylardan ileri gelmektedir. Galvanik bir eleman, bir elektrik iletim kabiliyeti olan akışkan, elektrolit, içine daldırılan, farklı metallerden yapılmış olan iki elektrottan meydana gelir. Bu düzende, her iki metalden daha asal olanı çözünür. Çözünen metal paslanır yani korozyona uğrar. Çinko, bakır, galvanik elemanında bakır-elektrotta (katot) suyun parçalanması nedeniyle hidrojen açığa çıkarken çinko-elektrodu (anot) Zn2+ - iyonları çözünmeye başlar. Her iki elektrot arasında büyüklüğü elektrot malzemelerine bağlı olan küçük bir elektrik gerilimi oluşur.

Normal bir hidrojen elektrodu ile yapılan ölçümler vasıtasıyla, Normal Potansiyel olarak isimlendirilen münferit elektrot malzemelerinin gerilimleri tayin edilmiş ve metallerin gerilim sırası tablosuna aktarılmışlardır.

Hidrojen sıfır potansiyelinden itibaren sola doğru asal olmayan metaller, sağa doğru asal metaller yer alırlar.Bir galvanik elemanda daha solda kalan metal çözünür, örneğin Zn/Cu elemanında çinko çözünür.Galvanik elemandaki gerilimin büyüklüğü normal potansiyel farkından hesap edilebilir.Örnek: Zn/Cu galvanik elemanı bakırın normal potansiyeli +0.34 V, çinkonunki -0.76 V.Böylece galvanik elemanda +0.34 V - (-0.76 V) =1.1 V'luk bir gerilim oluşur.

Bir galvanik elemanın şartları makina elemanlarında ve yapı parçalarında birçok yerlerde meydana gelir.Bu sahalar, korozyon elemanları çinko adını alır. Bu hususta, iki farklı metal (elektrotlar) ve bir miktar su (elektrolit) gereklidir. Tipik korozyon elemanları örneğin çelik yapı parçaları üstündeki metal kaplamalar üzerindeki hasarlı yerler veya farklı malzemeden meydana gelen iki yapı elemanının temas etmesi ve ayrıca alaşımların içindeki asal olmayan metal bu yerlerde çözünmek suretiyle tahribata uğrar.

Pas

Pas, su ve hava varlığında oluşan demir ve oksijen bileşiklerine (genellikle kırmızı oksitler) verilen genel addır. Pasın değişik formları görsel olarak veya spektroskopi ile saptanabilir ve değişik koşullar altında oluşabilirler. Pas, hidratlı demir(III)oksit Fe2O3.H2O ve demir(III) oksit-hidroksit FeO(OH), Fe(OH)3 içermektedir. Paslanma demir ve onun çelik gibi alaşımlarının korozyonu için kullanılan ortak bir terimdir. Diğer metallerin uğradıkları korozyonda oksitlenme olsa da pas olarak isimlendirilmemektedir. Yeterli zaman içerisinde su, oksijen herhangi bir miktardaki demir tamamen pas oluşturur ve demir parçalanır. Buna karşılık alüminyumun korozyonu son derece yavaştır çünkü alüminyumoksit bir tabaka oluşturarak daha fazla alüminyumun oksitlenmesini engeller.


Kaynak ve Dipnotlar :

Wikipedia
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC.Bayrak

WEB-TUNCA
Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE

F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ


"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca