Eve leysellezî halakas semâvâti vel arda bi kâdirin alâ en yahluka mislehum, belâ ve huvel hallâkul alîm.
Meali:
Gökleri ve yeri yaratan Allah, onları önce nasıl yarattıysa, onların bir mislini daha yaratmaya da gücü yeter. O, yaratmanın her çeşidini hakkıyla bilendir.
Sadakallahü — Yasin Suresi 81. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Resul aleyhisselam buyurdu ki: Miraç gecesi beni göklere yükselttiler. Birinci göğe vardım.
Orada Osman'ın suretini gördüm.
Kendisine "Bu mertebeye/dereceye ne ile eriştin?" dedim.
Cevaben:
"Gece namazıyla" dedi.
***
İkinci göğe vardım.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
"Kur'ân-ı azimüşşanı okumakla" dedi.
***
Üçüncü göğe eriştim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile erdin?" dedim.
"Sure-i İhlas okumakla" dedi.
***
Dördüncü göğe ulaştım.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
Cevaben:
"Âl-i Resule [Resulün akrabasına] nasihat etmekle" dedi.
***
Beşinci göğe eriştim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
Cevabında:
"Mescitte itikâf etmekle" dedi.
***
Altıncı göğe geldim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye ne ile eriştin?" dedim.
"Allahü teâlâdan hayâ etmekle" dedi.
***
Yedinci göğe eriştim.
Osman'ın suretini gördüm.
"Bu mertebeye neyle eriştin?" dedim.
"Mihnet çekmekle" dedi.
Allahümme Salli ala Seyyidina Ahmet Muhammed Mustafa
Allahümme Salli ala Seyyidetina Fatima ve Seyyidina Hasan vel Hüseyin
Allahümme Salli ala İsmail, Hacer ve İbrahim
Allahümme Salli ala Mehdiyyül Müntezar
Veşşems Muhammed Vel Kamer İsa
Ves Sürreyya Hüvel Mehdi
The End of Kainat
vehüve MHD
Hu
O
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Geçen haftaki kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ve yukarıdaki hadiste rivayet edildiğine göre Hz. Osman'ın bir klonu veya bir versiyonu her sema katında varmış. Öyle olunca peki Osman'dan var da Muhammed'den yok muydu acaba? Neden Osman'dan vardı, dedi Muhammed? O sadece bu durumu açıklamak için kullandığı bir örnek insandı; orada bizim hepimizden bir tane vardı belki de, değil mi?
Ve Muhammed burada birinci gök, ikinci gök... diye bahsediyor. Ve atomların çeşidine göre elektron yörüngeleri ve dizilimi farklılık gösterir; ve bu dizilim ile onların ergime, kaynama noktaları ve benzeri özellikleri ortaya çıkar.
Ve atomlar böyle de, atomların büyük versiyonu olan kâinat atomları, gezegen ve yıldızlarda da böyledir. Ve bizim güneş sistemimiz acaba hangi elementi temsil ediyor? Bir tane çekirdek, onun etrafında da 12 elektron, ve bazı elektronların etrafında dönen elektronları var; yani kompleks sistemin başlangıcı olan yer. Ve mesela dünya ile ilk uydulu gezegen başlıyor; ve ondan sonrakilerin birden fazla uyduları var. Hatta daha kompleks yapı, bir üst sistem: Galaksiler. Onlarda merkez galaksi, onun etrafında dönen yıldızlar; ve her yıldızın gezegenleri, ve gezegenlerin uyduları. Sonra bir üst, Samanyolu dediğimiz sistemler; ve onlarda içinde galaksileri yüzdüren sistemler. Öyle olunca bizim sistemimiz bir elementi temsil ediyor; onun bağlı olduğu üst galaksi, bir başka elementler topluluğu ile molekülleri oluşturuyor; moleküller bir başka molekül ile organların parçalarını oluşturuyor, belki de hücreyi oluşturuyor; hücreler ise birleşerek organları oluşturuyor; organlar ise bir bedende birleşip bedenin tamamını oluşturuyor. Ve insanlar, hayvanlar denen bedenlerde, bir arada gezen insan ve hayvanlar topluluğunu oluşturuyor; sonra bir üst, yine bunların toplamı gezegeni oluşturuyor; gezegenler ise güneş sistemlerini, sistemler de galaksileri...
Hal böyle olunca su molekülü bedenin her azasında bulunur; yine oksijen her uzuvda olması gerekendir; ve böyle olunca yine kalsiyum çeşitli yerlerde olabilir. Ve bu da demek oluyor ki, Hz. Osman'dan niye her katta bir tane daha vardı, açıklamış oluyor. Ve Osman'ın maddesi öyle bir madde ki, yani mesela kalsiyumdan kemiklerde, dişlerde, tırnaklarda olabilir; temsili misal. Yine demirin vücutta bulunduğu yerler belli; yine glikoz, şeker molekülleri en çok beyine doğru yol alan ve orada kullanılan bir molekül çeşidi. Ve öyle olunca şekersiz bedenin aklı çalışmaz; onun, yani beynin yakıtı şeker. Yine saçlar yağ yakar, kıllar yağ yakar; yağsız kıllar, saçlar, sakallar uzayamaz. Yani benzinsiz araba yürümez. Sistem öyle kompleks bir sistem ki, biri birine, biri diğerine bağlı. Öyleyse bu kavga ne, bu savaş ne? Düşman kim, dost kim? Mikrop ne? Alyuvar ne? Akyuvar ne? Vücudun askerleri kim? Vücuda zarar veren dış etkenler ne? Mikroplar kim?
Ve böyle olunca güneşler peygamberler, ve onlar sistemin askerleri gibi; ve onların arkadaşları onun sistemini oluşturan gezegenler gibi, yani atomun elektronları gibi. Ve yine moleküler sistem, diğer peygamber ve dinlerle olan alakamız, bağımız. Ve yine her peygamber bir rehber, yol gösterici; ve ona uyan, o sistemin kuralına uymuş olur. Yani yağ yemek kuralı saçlara, kıllara mahsusken, beyinde yağ yakılmaz. Öyle olunca niye falan peygambere falan falan yasak, niye filan filan, filana da filan yasak, anladınız mı? Ve mesela benim ablam evinde beslediği tavşanlara kek gibi bir şeyler yedirmiş, yani şekerli maddeler. Tavşan sevmiş, yemiş ama kulaklarının arkası yara olmaya başlamış. Sonra... Yani tavşansan sana şeker yasak olabilir; havuçtaki şeker değil, diğer insan icadı şeker, pancar şekeri. Sen kuralı çiğnersen hem kendine hem sisteme zarar vermiş olursun. Mesela atlara kesme şeker verirler; yine atlara arpa güzel. Arpayı sen yersen, affedersin, baril baril gaz çıkarırsın; sana elverişli değil. Ama mecbur kalınca yenilmez değil, yenebilir. Daha önce yazdık: Vücut ve mide, affedersiniz, lastik donu bile yersen ondan şeker imal edebilecek bir yapıda, dedik. Ve böyle olunca mecbur kalırsan arpa da yersin; tavşan da kek atıkları yiyebilir ama devamlı değil. Devamlı yiyince işte sistemi hasta etmiş olursun; ve sistem hastalanırsa vücut hasta olur; hasta olan vücut, Allah muhafaza, ölüme kadar gider.
Ve akıl ve mantık işte, dini ve sistemi korumak için gerekli olan bilgi ve ilmi öğrenmekle mükelleftir. Bilgisiz, cahil aklı ile ne din, ne namaz, ne oruç, ne de Müslümanlık olmaz. Müslümanlık olmayınca Hristiyanlık da olmaz; ve bütün dinler sistemin muhafazası için gereklidir. Tırnak, tırnaklara konulan yasalara uymak zorunda; ciğer, ciğer yasasına; dişler, diş yasasına. Ve her sistem ve dinin mensubu kendi dininin kuralına uymalı, değil mi? Yine bir adrenalin hormonu salgılanması için belli şartlarda gerekli olanlar olunca adrenalin hormonu salgılanıyorsa; yine denizlerdeki, karadaki bütün sistem, her biri ayrı bir görevin mensubudurlar. Ve Kâbe tavaf edilirken en içten dönen çabuk döner; ve sonra ikinci sıra, üçüncü sıra; ve en dıştan dönen en uzun sürede döner, değil mi? Ve Kur'an'da geçen, ve geçen hafta yazdığımız ayet, Mearic Suresi'ndeki, bir günü bizim senemizle elli bin sene eden sistem... Bizim merkezimizi en dışarlardan dönen bir sistem. Ve insanın şehadet ve baş parmaklarındaki boğumlar gösteriyor ki, üstten dönecek olan bir boğum, ta baş parmağın üstünden yola çıkıp avuçlardan dönüp bütün bedeni dolaşıp geri baş parmağın ucunda birleşen bir sistem. Ve öyle olunca merkez, "Mührü Refiki Ala" vaazımızda yazdığımız yaratılışın başı, Hak Teâlâ'nın mühründen başlayan sistem. Ve bu sistem elifsiz bir Allah yazısı ile başlayıp, sonra bütün sistemi dolaşan, o elektronlarla Allah yazan sistem. Ve hatta bütün bedeni dolaşınca, Allahü Teâlâ'nın bütün isimlerini dolaşıp gelmiş olur. Yani biz 99'unu biliriz ama Allah'ın daha bilmediğimiz binlerce ismi vardır. Yani mesela Allah Rahman ve Rahim olduğu gibi, Allah'ın WiFi diye de bir ismi var. Allah öyle haberleşir ki, yani kablosuz bağlantı ile de haberleşir; ve bu ismini bizler WiFi diye biliyoruz ama onun asıl mânâsını Allah daha iyi bilir. Ve bize, daha Muhammed döneminde açığa çıkmamış olan bu ismini ve ilmini, bizim dönemimize saklamış; ve bizlerde açığa çıkıp yaygın bilinen bir ilim hâlini aldı. Ve yine bizlerin bilmediği binlerce ismi vardır. Okyanustaki bir balıkta saklı belki, yahut yerdeki bir böcekte, veya gökte uçan bir kuşun kanadına gizlemiş o ismini; ve zamanı gelince, o isminin saklı olduğu hayvanın cibilliyatında olan bir kimse, o ismi açığa çıkaracaktır; ve o isim ve sıfat ve ilmi ile tanınır olacaktır Allahü Teâlâ.
---oOo---
Birisi bir dini sohbet anlatırken, bizi atfederek diyor ki: "Eğer insan söze başladığında kare biçimindeki dairede bahsediyorsa, orada sözün bittiği ve mantıksızlığın başladığı ve saçmalandığı yerdir" diyor. Hâlbuki kare şeklinde dairenin dünyada örneği var. Ve bizler ikamet edilen bir eve "daire" deriz. Ve ilk ikamet edilen daire ve ev olan yer, Kâbe'dir. Ve Kâbe kare şeklinde olmasına rağmen onun etrafında dönünce o daireymiş muamelesi yaparız; o yüzden Hicr-i İsmail daire şeklindedir. Ve Muhammed burada (yani Hicr-i İsmail'de) Kâbe'dendir dedi. Ve böyle olunca kare şeklinde bile bir daire varsa, o zaman hangi "olmaz"dan bahsediyon? Allah'ın mülkünde "olmaz" ancak Allah'ın "olmaz" yasak dedikleridir; o da ümmetine göre göreceli, Muhammed'in onun yasaklarını açıkladıklarıdır. Onların dışında "olmaz" diye bir şey yok. Ve eğer sen kör cahil kararı gibi bir kararda saplanırsan, "daire yuvarlak" dersen, "kare şeklinde daire olmaz" dersen, Kâbe'yi anlamamış olursun; ve niye tavaf ederiz hikmetini de bilmemiş olursun.
Allah kâinatı dürmüş, bükmüş, içimize koymuş; ve kâinatta ne varsa bizim içimizde de var. Ve dedik ki Ankaralı birisi "Ben dünyalıyım" deyince dünyayı sahiplenmiş olur; ve "Enel Hak" diyerek de "Bende Hak tecelli ediyor, bende Hakk'ın bir parçasıyım" der ama... Firavun gibi parça olduğunu, ondan binlercesi daha olduğunu unutup da kendini tek tanrı, tek başkan, tek halife sanan gafiller, işte zamanımızın firavunlarıdır. Çekirdekte elma saklı ama, elmanın içindeki çekirdek, daha elma ağacı bile değilken "Bütün elmaları ben yarattım" demeye kalkarsa gafillik olur. Allah her elmaya aynı sırrı sakladı; senden binlerce var. Ama sen kendini tek elma ağacı sanıp elmaları yaratan tek tanrı ilan edersen, Allah'ın kudretini hiçe saymış olursun; ve Allah mülkünde ortak istemez. O yüzden bize şehadet ettirir her namazımızdaki tahiyatta; ve deriz: "Tek olan Allah'tır; onun dışındakiler hiçtir, parçadır, denizde damladır." Ve kâinatın büyüklüğünü düşününce, bir insanın damla bile olamayacağını gözlerin ile görmüş olursun.
Ve Allah sende olmayan binlerce yeteneği bir kuşa, bir kurda, hatta bir karıncaya vermişken, sen kendini ne zannedersin? Ve mesela köye bir çeşme yapmaya karar veren adamlar, o çeşmeden bütün köy suyunu alsın diye yaparlar. Ama dünyanın madenlerini, otlarını, çöplerini; hatta internetini ve WiFi'sini, yahut bir motor icadını, yahut floresan icadını, veya çiçeklere gizlediği şifayı, hangi derde deva ise o derde düçar olan herkes için koymuştur. Bunu bir adamın tekeline vermek için yaratmadı; aynı köyün çeşmesini benliğe geçirip de köyü haraca bağlamaya kalkan gafil gibi.
Rabbim, dünyamızın kaynaklarını benliğine geçirmeye çalışan gafillerin şerrinden Mehdi ve cemaatini muhafaza eylesin.
Ve 1970'lerde dünya nüfusu 4 milyar 400 milyonlar civarındaydı; ve ben doğunca ben 4 milyardan birisi oldum. Bugün ise 7 milyar insan; ve 7 milyardan birisi olup da kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan gafillere duyurulur. Sen gibi 7 milyar daha var bu dünyada; sen tek başına bir hiçsin. Mesela çay içecek olsan, şekerini yapmak için ekip biçen ve fabrikaya götüren, ve o fabrikada çalışanlar olmasa, çayını, kahveni içecek şeker bulmazsın onlarsız. Gömleğindeki düğmeleri icat edip üretenler olmasaydı, çuval giyerdin; düğmesiz çuval. Ve yine onlarsız bir hiçsin. Yine sütünü üreten inekler olmasaydı, onların yediği her bir ot, çiçek olmasaydı; yine misal ile Ankara'nın çayırları, bilmem Ege'nin çayırları olmasaydı, o otlar da olmazdı. O otları dölleyen böcekler olmasaydı, onlar Adem zamanında biter, kururdu dünya. Ve sen bu bütün ile beraber olunca bir işe yarıyorsun. Hal böyle iken kâfir kim? Mümin kim? Hristiyan kim? Müslüman kim?
Ve Hz. İbrahim peygamber zamanında birileri çok yalan söylerler; ve Hz. İbrahim dua eder: "Bunları helak et" diye. Tamam, onlar helak olur. Birileri münafıklık eder; İbrahim dua eder: "Münafıkları helak et Allah'ım" diye; münafıklar helak olur. Sonra birileri zina eder: "Zinakârları öldür, kahret Allah'ım" diye dua eder; zinakârlar da gider. Ve sonunda Cenab-ı Mevla Hz. İbrahim'e buyurur: "Ya İbrahim, sen kullarımı bu gidişle yok edip bitireceksin; benim kullarımı rahmet bırak" der.
Yani sevabı ile günahı ile onlar Allah'ın kulları iken, sen kimsin ey Firavun! "Bunlar mümin, bunlar kâfir" demeye kalkıyon. Gece geceliğini bilmezse ve gündüze dönse, nice gözler uykusuzluktan kan çanağına döner. Yine hep gece olsa, nice gözler kör olurdu. Yine hep kış, kar, kıyamet olsa, bahar gelmese, dünya soğuktan dolayı helak olurdu. Yine hep bahar olsa, meyveler, sebzeler ermezdi, tatlanmazdı. Yine hep yaz olsa, sular kururdu. Öyleyse bizler acısıyla, tatlısıyla, mümini, münafığı ile yine zinakârı, yalancısı, hırsızı ile birlikte Allah'ın kullarıyız. Ey Allah bilmezler, bizler bütünü oluşturan parçalarsak, bir beden tek cins hücreden oluşmuyor; dünyamızda tek cins element, tek cins bitki, tek cins sebze yok. Ve bu çeşitlilik ile bizler bütünü meydana getiriyoruz zaten.
Gafil kafalara Rabbim idrak versin; ve dünyayı tek tip insana bindirmeye çalışan, ve kendilerine esir, muhtaç etmeye çalışan gafil zihinli insanların şerrinden Mehdi ve ashabını, arkadaşlarını, taraftarlarını, sevenlerini, sevdiklerini emanında muhafaza eylesin.
Mâ efâ allâhu alâ resûlihî min ehlil kurâ fe lillâhi ve lir resûli ve lizîl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vebnis sebîli key lâ yekûne dûleten beynel agniyâi minkum, ve mâ âtâkumur resûlu fe huzûhu ve mâ nehâkum anhu fentehû, vettekûllâh, innallâhe şedîdul ikâb.
"…Peygamber size ne verirse onu alınız; nehyettiğinden sakının (almayın dediğini almayın, yapmayın dediğini yapmayın) ve Allah'tan korkun…" meâlindeki Haşir Sûresi'nin 7. âyetinde buyrulduğu üzere hareket etmektir.
Vel mu'minûne vel mu'minâtu ba'duhum evlîyâu ba'din, ye'murûne bil ma'rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yukîmûnes salâte ve yu'tûnez zekâte ve yutîûnallâhe ve resûlehu, ulâike se yerhamuhumullâh, innallâhe azîzun hakîm.
• "Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileri, yardımcılarıdır. Onlar iyilikleri teşvik edip kötülükleri menederler…" meâlindeki Tevbe sûresinin 71. âyeti hükmünce vazîfesini memnuniyetle yapmaktır.
Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tuhıllû şeâirallâhi ve lâş şehral harâme ve lâl hedye ve lâl kalâide ve lâ âmmînel beytel harâme yebtegûne fadlan min rabbihim ve rıdvânâ, ve izâ haleltum fastâdû ve lâ yecrimennekum şeneânu kavmin en saddûkum anil mescidil harâmi en ta'tedû, ve teâvenû alâl birri vet takva ve lâ teâvenû alâl ismi vel udvâni vettekullâh, innallâhe şedîdul ıkâb.
• "…Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allâh'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allâh'ın cezası çok şiddetlidir." meâlindeki Maide sûresinin 2. âyetinin emri üzere yardımlaşmaktır.
Yemen halkı gelince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Size Yemen halkı geldi; el sıkışma âdetini ilk başlatan onlardır."
(Ebû Dâvûd, Edeb 143)
"Birbirlerini seven iki kul karşılaştıkları zaman Resulullah'a (a.s.m.) salavat getirirse, ayrılmadan önce Allah'ın affına ermiş olurlar."
(el-Ezkar Trc. s.480)
Hervaazimitda ayrı ayrı salavatlar yer vermemiz, sizin de okumanız veya dinlemeniz ile söyleyeceğiniz salavatlar ile hepimiz bu salavattan doğacak ecirden nasipleniriz inşallah.
Allahümme Salli ala Seyyidina Muhammed Mustafa
Allahümme Salli ala Seyyidina Hasan vel Hüseyin
Allahümme Salli ala Seyyidina Mehdiyyül Müntezar
Yolculuğumuza başlıyoruz:
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kim (cuma günü) yıkar ve yıkanırsa, kim erkenden (mescide) gider ve hutbenin başına yetişirse, yürür ve binmezse, imama yakın durur, dinler, mâlâyâni söz etmezse, ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır.'"
1- Hadis, cuma günü yıkanması üzerine vârid olmuştur: "Cuma günü" tâbiri rivâyetin bazı vecihlerinde yok ise de bazılarında mevcuttur.
2- "Yıkar" diye tercüme ettiğimiz غَسَّلَ kelimesini âlimler iki mânaya te'vil etmişlerdir:
1) Başını yıkar; bu durumda ikinci kelime اِغْتَسَلَ "bedeninin geri kalan taraflarını yıkar." Yani "yıkanır" mânasına anlaşılmıştır.
2) Hanımının da yıkanmasına sebep olur; yani cuma günü hanımıyla münâsebet-i cinsiyyede bulunarak onu da yıkanmaya mecbur eder; kendisi yıkanmış, onu da yıkamış olur. Böylece bu hadiste geçen cima'ya zımnî teşvik tekrar ele alınmış olmaktadır.
Aynı mânada kullanılabilen bu iki kelimenin te'kîden yan yana kullanılmış olabileceği de söylenmiştir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Her Cuma günü karısıyla cinsî münâsebette bulunamayacak olanınız var mı? İyi ya; bunda hem kendisinin hem de eşinin yıkanması sevâbı olmak üzere iki birim sevap vardır."
Peygamberimiz tarafından bunun öğütlenmesinin sebepleri, mü'minleri haftada bir defa olsun yıkanmaya iyice alıştırmak içindir.
"Allah Rahmet Eylesin" diye sadece ölülere mi denilir?
Bir defa rahmet, mânâ itibari ile su demektir, yağmur demektir. Hâlbuki Allah diriye rahmet etmiyorsa, ölüye rahmet neye yarayacak desek olmaz ama; bu mânada "Allah sana rahmet etsin" yani...
Mesela sana su getiren birisine:
"Hayyâkumullâhu rahmeh, cezâkumullâhu'l-hayr" diye dua edilir; sünnette yeri vardır. Ve bu ne demektir deyince: "Allah seni su ile yeniden canlandırsın ve seni hayır ile cezalandırsın" demektir. Veya birilerine bir iyilik yaptın ve dediler ki: "Hay anana babana rahmet" diye dua ettiler. Ne demek bu? Hani ceddin öldü ise onlara rahmet okumak güzel, tamam da; ya diriler ise, onlara Allah nasıl rahmet eder? Mesela üstlerine yağmur yağar, rahmet etmiş olur; veya onların veya senin banyo edeceğin bir sebep halk eder; ve sen banyo yaparak vücuduna rahmet yağdırmış olursun. Ve yine su içerek de içini yıkayıp içine rahmet etmiş olursun. Ölü öldü zaten; ölüye rahmet, onun son defa cenazesinin yıkanması ona rahmettir. Ve yine artık bedeni toprağa karışacak ama, rahmet, su olmadan eriyip süzülüp toprağa karışamaz ki. Ölülere rahmet dilenmesinin sebebi, onların eski bedenlerinin toprağa karışabilmesi için lâzım olan yağmurun üzerlerine yağması, kabrine yağmasıdır. Ve mesela senin eşin sana cima teklif etti; bil ki o kadın tarafındansa, Allah erkeği yıkayıp rahmet edecek; erkek tarafından ise kadını yıkayıp rahmet edecek; ve hatta ikisi de rahmet olacak. Ve ayrılmaz ikili Rahman-Rahim, anne-baba; ve anne ve babalığın başı cima ile başlar, rahmet ile yıkanmak ile devam eder. Ve o yüzden Muhammed "Cuma günü bir kimse yıkar ve yıkanırsa, ve cumaya giderse, ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır" buyurdu. Yani yıkar ve yıkanırsa... Yıkayabilmesi için perşembe akşamı cima etmek sünnettendir. Ve kadın perşembe akşamı yapılan cimadan çocuğa kalırsa, o çocuğun âlim kimselerden olacağında ittifak etmiştir âlimler. Tabii usulüne uygun bir münasebet ile, ve hayır ve dua ile yapılan bir cima ile. Ve kirlendin, veya baktın gördün ki bir adam işçi, kir pas içinde; işte o adama öyle dua et ki Allah o adamı yakasın, rahmet etsin. Ve ne diye dua edersin?
"Hayyâkumullâhu rahmeh, cezâkumullâhu'l-hayr" diye dua edilir.
Ve bedenlerimiz çabuk kirlenmekte. Ve bir Allah dostu sohbetinde dedi ki: "İnsan günah işlemese, elbisesi dahi batmaz, kirlenmez" dedi. Ve kirlenmemizin sebebine gelince: Günah olarak zaten bedenimiz yeter de artar bile. Ve Muhammed dedi:
"Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter."
Yazın sıcaktan kavruldun, veya başka mevsimde de olur, ve susayınca, eğer Allah sana rahmet etmediyse sen su bulup içip ferahlayamazsın. Allah sana rahmet etmezse suyu nereden bulcan? Ve işte rahmet duasına ölülerden çok dirilerin de ihtiyacı vardır. Ve "Allah rahmet eylesin" sadece ölülere değil; ve "Hayyâkumullâhu rahmeh, cezâkumullâhu'l-hayr" diye dirilere de dua edilir. Ve mânâsı itibari ile "Allah su ile sana yeniden can versin, cezan hayır olsun" demektir. Ve cima güzeldir, tatlıdır; meleklerle sohbetin tadı verilmiştir ona. Ama insanın cimadan sonra yunması sanki eziyet ve ceza gibi gelir. Ama yunmak, cezanın senin için hayır olmasıdır; yani hayırlı bir ceza, senin için yunabileceğin, banyo edebileceğin bir durumun oluşmasıdır mesela. Ve Allah dostlarından duyduğumuz, öğrendiğimiz kural ve edep ve adap: Cima ettikten sonra birkaç saat içinde hemen banyo edip temizlenmek gerekir. Muhammed'in cima ettikten sonra sabaha kadar gusl etmeden yattığı da rivayet olmuştur; ancak genellikle en kısa sürede banyo edip gusl abdesti almışlardır. Ve Allah dostları da işte, cima edip cünüp olduktan hemen sonrası için, ta gusl edinceye kadar ki zamanı abdestsiz geçirmemek için, bu arada teyemmüm edip öyle teyemmümlü durmuşlardır. Ve en kısa sürede, Allah'ın rahmeti ile yıkanıp durulanıp abdestlenip temizlenmek edeptendir. Ölümün ne zaman seni yakalayacağı belli değil; olur da o kısa süre içinde, Allah muhafaza, bir afet oluverir de ölü yakalanırsın. Adapazarı depreminde nice çıplak ölü yatan, cima edip de yatmış uyumuş ve afette ölmüş cünüp bedenler bulundu. Bunlara Allah rahmet edip cenazeleri yıkanmazsa, onlar bir daha cünüplükten kurtulamazlar; mundar mundar giderler ahirete. O yüzden ölüm yakalamadan en kısa sürede abdestlenmek; ve gece cima edildiyse bir saat, bir buçuk saat içinde hemen banyo edilmeli; veya beklemek zorunda isen o sürede işte teyemmümlü bulunmak evliya âdetidir, sakınan korunan kimselerin ahlakıdır.
---oOo---
Eğer bir memlekette muz veyahut temsili misal ile üzüm yetişebilecek bir havası varsa, toprağı da varsa; o devletin o muzu ve üzümü hep dış devletlerden satın alacağına, kendi memleketine dikmesi, veya başka ağaçları o meyvelerden aşılayarak orada da yetiştirip çoğaltması daha iyi değil midir? Ve çoğalma yöntemi üçtür: Ya onları başka devletten satın alacak, kendi devletine getirecek; yahut oraya ağaçlarını dikip yetiştirecek; yahut başka dallara o ağaçlardan aşı yapacak.
Ve Mehdi aleyhisselam da bir dal ise, Muhammed'in dalı ise; onu da herkesin bilmesi ve ondan tadabilmesi için, önce onun da çoğalması, yani her yerde ondan olması lazım gelmez mi! Eğer temsili misal ile elma bir tane olursa, o elmadan kaç kişi tadabilir, değil mi? Ve hal böyle olunca elma dikmek için önce ilk elma dalının meyve vermesi, ve o meyvanın da olgunlaşıp içinde çekirdeğinin dürülmesi lazımdır. Ve o çekirdek olgun bir çekirdek olunca, onu alıp da sen dikince ikinci bir elma dalın olur. Ve Hz. İsa ise kimin dalının meyvası? Daha önce yazdık: Mehdi'nin meyvası. Ve o, ruh yöntemi ile çoğalabilen birisi, dedik. Ve elma dalının elma meyvesi vermek için önce bahar gelmesi, ve yeterince sulanması, ve çiçek açması lazım. Ve çiçek açması da yetmiyor; o çiçekleri bir arı veya kelebeğin veya bir rüzgârın döllemesi lazım, değil mi? Döllenmemiş çiçekte meyve oluşmaz, değil mi? Ve hal böyle olunca, o dalda biten bir elmanın o dal babası, toprağı anası iken; ve o elmalara biz "falan dalın elması, filan dalın elması" diyorken, onu dölleyen bir arıdan hiç bahsetmeyiz. O arı o meyvanın nesidir? Anası mı, babası mı, yahut ruh babası mı, yahut kelebek nesidir? Hâlbuki onu dölleyen o; o olmasa meyve olmaz, dedik. O zaman babası, anası, o dal ile o bahçenin toprağı mı, yoksa dölleyen arı mı? Ve bir çocuğun fiziki anne babası vardır; onlar cima ederler ve fiziki olarak çocuğun tohumunu atarlar. Ama işte Mehdi gibilerde, onun çiçeğini dölleyen ruh babalarıdır. Eğer o baba Mehdi gibi salih kimse ise, o çocuk salih ve said kimselerden olur; yok süfli bir ruh döllediyse, o çocuk şakilerden olur.
O zaman Mehdi'nin bazen zaman zaman ruhi olarak dünyayı döllemesine niye şaşarsınız? O çocukların annesi yine annesi, babası da babası; O (Hz. Mehdi) sadece aynen elma dalının çiçeklerini dölleyen bir arı gibi, Muhammed'in Hz. Ali'den olma Ali soyu, veya ruhen dölleyebilen arı soyudur.
Ve gafillik edip de Mehdi'nin döllediği çocukları kürtaj ile kesmeyin, ey kâfirlerden yana olanlar veya mümin aileler.
Şimdi Muhammed dünyada gezer olsaydı, hangi mümin, imanlı kadın ondan çocuk yapmak istemezdi? Soruyorum size. Ve şimdi zamanın sahibi Mehdi'dir; ve o da Muhammed'in bir dalıdır. Aynı elmanın meyvası gibi, onun da meyve vermesi için dünyada tohum atması gerekmez mi, ve çoğalması gerekmez mi? Bir elma kime yeter, 8 milyarlık dünyada?
Ve yakın tarihlerde hamile kalan veya Mehdi zamanında hamile kalan kadınlar, o çocukları muhafaza ediniz. Yakın zaman içinde hamile kalanlar için, o çocuk bir başak çocuk olarak dünyaya gelir inşallah; ve Mehdi çoğalır inşallah.
---oOo---
Biz evimizde alaturka tuvalet kullanır ve taharet ederiz. Evinde alafranga tuvaleti olanlar ve artık taharet etmeyen insanlar bizi gözetleyip bir de bize pis muamelesi veya lakabı yakıştırmaya kalkıyorlar. Ve "elimizle taharet edince ellerimiz pis oluyormuş."
Muhammed'den önce taharet nedir bilinmiyordu; ve gö... yıkanması Muhammed'den öğrenildi. Muhammed çok mu pisti de eliyle taharet etti ve müminlere de taharet etmesini öğretti? Alafranga tuvaletli evlerde oturup bir de "elim batacak" diye gö... yıkamaya üşenen gafillerin eli temiz ama kıçları çakıldaklı maalesef. Çakıldak ile namaz kılınmaz; biz Muhammed'den böyle duyduk, böyle öğrendik. Yüzü yüz yıkamıyor; yüzü de el yıkıyor, kolu da, kıçı da el yıkıyor. Poponu popon ile yıkayamazsın; yine elinle yıkamak zorundasın. Banyo ederken po... kafanla mı yıkıyon, gafil?
---oOo---
Bu dünyada baki kalan hoş bir seda imiş. Hoş seda nedir? Güzel bir anma ile hatırlanmadır.
Edison lambayı buldu ve bize hâlâ ışık veriyor. Ve Edison için bazı âlimler "kâfir" demişler. Bre gafil hoca, gafil âlim! Kâfir demek karanlık, zulümet sahibi demek. Bre gafil, gece olunca lamba yakıyon; Edison lambası senin evini aydınlatmıyor mu? Nasıl oluyor da Edison kâfir oluyor? Kâfir karanlık enerji yayar; kâfir aydınlık enerji yaymaz ki... Ya gece vardır, ya gündüz; yani ya siyah ya beyaz; ya mümin ya kâfir. Ve sen onun ışık veren lambasını kullanıp aydınlanıp da bir de ona kâfir demen ne kadar gafillik, değil mi? Ve geçen dedik ki bizler Allah'ın yeryüzündeki halifeleriyiz. Ve Allah, Edison'da lamba ilmini açığa çıkardı.
"Allah, göklerin ve yerin nurudur…" diye başlayan Nur Suresi 35. ayette anlatılmak istenen nedir?
Allâhu nûrus semâvâti vel ard, meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâhun, el mısbâhu fî zucâcetin, ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durriyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr, nûrun alâ nûr, yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâsi, vallâhu bi kulli şey'in alîm.
Meali:
Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nur, 24/35)
Burada Allah bir ampulü yahut bir lambayı tarif etmiyor mu? Bu kadar mı zor bu ayeti anlamak?
Ve biz Allah'ı nur saçan bir ışık olarak da biliriz. Ve Edison ne ile tanınır oldu? Lambası ile; nur saçan bir lambası ile. O zaman nur saçan Allah'ı nasıl anlayacağız? Ve o halifede, Edison halifesinde açığa çıkan ilim ile anlayacağız: Allah nasıl nur saçar diye. Çünkü floresan beyaz ışık saçar, yani nur yayar. Ziya ise güneş ışığı. Ve size ziya için alfa hareketini öğrettik. Size komik, kısa, yaşanmış bir olay anlatayım: Evimizde kedimiz var; evde bir de o kediye oynasın diye koyduğum plüş oyuncak tazman canavarımız var. Dün kedimin yatağının yanında tazmanı yerde düşmüş gördüm. İlahi yara Rabb, yer gökmü öğrendi bu ziya hareketini, alfa hareketini? Ne oldu bilir misiniz? Yere düşen tazman oyuncağını da alfa hareketi yapar vaziyette buldum. Yani Rabbime şükür, ektiğimiz tohum, ziya tohumları çiçek açmış demek ki, hamdolsun.
İşte hoş bir seda ile anılmak böyle bir şey: Yaptığın bir güzelliğin meyve vermesi; ve sen gittikten, ahirete göçtükten sonra da o öğrettiğin güzellik ve ahlakın yaşanması. Veya bir cami, bir çeşme, veya hayırlı bir evlat ile yeniden çağrılıp güzel bir mecliste, hoş bir sohbette anılman; yahut bizim öğrettiğimiz alfa hareketi gibi, turuncu giymek gibi, veya sakal sünneti gibi... Ve öğrettiğimiz bilgiler gibi, bilgileri yaparak bizi öldükten sonra geri çağıracak olanlar için Rabbime hamdederim. Ve Muhammed yeniden yeniden doğmakta; Muhammed anılmasa, salavat edilmese, ona hatırlanmasa, unutulsa, o yeniden doğabilir mi? Nice adı şanı unutulmuş insanlar var; onlardan bir eser, bir ses gelmez artık. Ama nice erler var ki onlardan her mecliste bahsedilir. Ve biz ahirete göçünce bizi hayırla yâd edeceklere şimdiden teşekkür ederim. Bizi kabrimizden yeniden doğmamız, bir anneye varmamız için hoş bir seda ile çağıran ve çağıracak olan mümin kardeşlerimi öpüyorum şimdiden.
Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat."
İnnallâhe azîzun zuntikâm.
....
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
-----
Belis sâatu mev'ıduhum ves sâ'atu edhâ ve emerr.
Meali:
Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.
14/47
O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve Kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Allah'ın huzuruna çıkarlar.
14/48
İşte onların defalarca çağırıp durdukları saat (Kıyametin saati) bu saattir.
54/46
Sadakallahül Aziym — İbrahim ve Kamer Suresi
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
(Hadis-i Şerif, Tirmizî, Menâkıp, 69)
Allahümme Salli ala Muhammed.
Allahümme Salli ala Seyyidina cemiil enbiya velmürselin, velmelaiketül mükarrebun.
Allahümme Salli ala Seyyidina Mehdi ve Ashabihim.
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Geçen hafta anlattığımız mesele olan, Mehdi'nin dünyayı zaman zaman ruhen döllediğini yazmıştık. Birkaç gafil hocanın yüzünden, insanlar bu hususu inkâr edenler oldular. Birkaç genç erkeğin bunu gururlarına yedirememesi yüzünden, yine kâfirlerden tarafın yarısından fazlası buna itiraz edip isyan çıkardılar.
Allah'ın laneti, fitne çıkaranların üstüne olsun.
Bre gafil âlim, gafil hocalar takımı! Biz öyle bir dinin mensubuyuz ki, bir erkek çocuğun râşid olabilmesi için — hani sizin söyleminizle "reşid" olması, bizim söylemimizle "râşid" olabilmesi için, yani baba olabilecek bir erkek olabilmesi için — onun "hamamcı" olması ele alınmış. Yani rüyasında bir kadın veya bir kızla cinsî münasebette bulunup menisinin fışkırması, ve artık bir baba olabilecek yaşa erdi; "râşid oldu" denir, veya "reşid oldu" denir. Yani râşid veya reşid ne demekmiş:
İşte baba olabilecek olgunluğa "râşidlik" deniyormuş. Yani Râşid, baba olabilecek olgunluk demekte. Râşid Mehdi'nin ahirzamanda doğacak çocukların çoğunun babası olmasını niye yadırgarsın? Reşidlik, babalık onun ana görevi iken, sen veya birkaç gafil bunu ondan alıp engel olacağınızı mı sanıyorsunuz? Eğer ondan râşidlik giderse, kimse artık baba olabilecek, reşid olamaz; ve çocuklar "mürahik" durumuna düşer. Mürahik demek, 15 yaşına kadar hamamcı olmamış erkek, veya hayız görmemiş kıza "mürahika" denilir; yani olgunlaşmamış, yani erkek veya kadın olamamış insan demektir.
Ve birkaç adam diyor ki Cübbeli Ahmet'in kitabında yazıyormuş: "Ne yani, kadını ile cima ederken müridler şeyhini düşüneceklermiş." Ve bu ne demek? "Toplu cima mı ediyonuz, grup sex mi yapıyorsunuz?" demeye getiriyor, bu gafiller.
Bre gafil! Eğer sen baba olabilecek veya baba olmuş bir adamsan, senin ergin yaşa ulaştığın 13-15 yaşlarından beri rüyanda yattığın, sex yaptığın kadınlar kimdi? Onlar dünyalı değil de uzaylı mıydı? Ya mahallenin bir kızı, yahut gördüğün bir sanatçı, veya okuldan biriydi. Ve sen onlarla sex yapınca oluyor da, Mehdi seninkilerle sex yapınca mı olmadı, gafil hoca? Şeyhi tefekkür edince mi olmadı? Zekerini sokan sensin ama, onun ruhu orada bulunur. Ve orada şeyhin veya Mehdi'nin o birleşmede hazır bulunması, onun seninle birlikte o çocuğun tohumunu atmasıdır. Sen elin karıları, kızlarıyla 15 yaşından beri birleşirken oluyor da, seninki ile birleşince mi olmadı, öyle mi? O rüyaya giren bir kadın, rüyaya girmesini bilen bir kadın; ve sen onunla sex yapınca normalinde o kadın gerçekten seninle birleşti zaten, gafil, bunu biliyorsun da... Mehdi ruh yöntemi ile kadınlarla birleşti, ve arı gibi kadınları dölledi deyince niye şaşıyon, gafil hoca, gafil âlim?
---oOo---
Nefs-i Marziye Nedir? Senin razı olduğun değil — Allah'ın senden razı olduğu nefis makamı nedir?
Öncelikle nefis demek, vücut denilen araba veya motoru süren sürücü, şoför mânâsındadır. Ve bu motor ve araba yaptıklarından hesaba çekilecek olduğu için, onun sanki yabani bir at misali, üstüne binip güzel işler yaptırılabilmesi için önce terbiye edilmesi gerekir. Yani sürüş kurallarını öğrenmek gerekir. Ve burada İslam'ın şartları olan namaz ve oruç devreye girer. Ve işte oruç ile insan önce nefsine gem vurmayı, yani nefis atına, motoruna gem vurmayı, veyahut arabasında nasıl fren sistemini kullanması gerektiğini öğrenir. Ve oruç ile yemeye helal olan bir şeye gem vurulur. Daha sonra cima'ya gem vurulur; yani frene basması öğrenilir. Ve bunu öğrenince, artık insan İslam'ın haram ve yasak dediği durumlarda frene basıp nefis atının gemini çekerek onu durdurur. Ve nefis kazandığı derece ile makam kazanır ve terbiye ehli olur. Ve işte:
Nefs-i Marziye Nedir? Senin razı olduğun değil — Allah'ın razı olduğu nefis nedir? Denilince:
Nefs-i Râziye'ye yükselmiş bir nefis, artık Rabbimizin her yarattığının kader çizgisinde doğru ve hak olduğunu anlamaya başlar. Ve "keşke"lerini bırakırsa, ve sebeplerde boğulmaz ise, artık onun melekleri anlamaya başladığı zaman, nefs-i Marziye'ye adım atmış olur. Ve hayatta seçeneklerin bol olduğunu anlaması, ve kör cahil gibi bir kararda diretmemesi gerektiğini anlayınca yine Marziye'de yol almaya başlar.
Ve dinimiz bize meleklerin yemediğini, içmediğini, tuvalet de yapmadıklarını, ve cinsî münasebette de bulunmadıklarını bildirir. Ve böyle olunca dünyamızda bunu yapabilen canlılara bizler "elementler" diyoruz. Ve atomlar ve elementler canlıdırlar; içlerinde hareket hâlinde olmalarına rağmen, elektronların atomun çekirdeği etrafında dönme hızları, onların katı mı sıvı mı olduğunu belli eder. Hızlı dönen elektronlar onları sert yapar; içine başka cisimlerin girmesine, onların hızlı dönmeleri sebebiyle engeller. Aynen bir pervanenin saniyede 300 bin döndüğünü düşün; ve sanki pervanenin boşlukları olmadığını, ve sanki yuvarlak bir zil ve tek bir parça dönüyormuş gibi, onun menzilinde katman oluşur. Ve o, içine başka bir şeyin girmesine müsaade etmez. İşte elektronların hızı da yoğunluğu da bizim elementleri katı, sert; veya sıvı, yumuşak; veyahut gaz diye atfetmemize sebep olur.
Ve işte bu melekler ordusu, bizim sesimizi duyar, anlar, duruma göre hareket ederler. Ve göz denen canlı organizmasında 300 veya 300 bin tane melek görevli olduğu bilinmekte; yani göz 300 bin parçadan oluşuyor. Ve canlı organizmalar moleküler yapılardan oluşmakta; yani molekül, birkaç atom cinsinin birbiriyle kurduğu fiziksel bağlara molekül diyoruz. Ve moleküller ise yediğimiz, içtiğimiz yiyeceklerden alınan öz maddelerden imbiklenen atom parçacıklarının, özel bir formül ile yaptıkları moleküler bağlar. Ve o elementler göz denen moleküler yapıyı oluşturunca, görme sinyallerini algılayıp beyne sinir sistemi yoluyla göndermekte; ve beyinde ise o görüntü hakkındaki bütün veriler ile, ona karşı yapılacak hareket ve davranış hakkında bir karar verilir.
İşte meleklik vasfı bu elementlerle algılanabileceği için, mesela su molekülünün kaynama noktası 100 °C ve demirin 1500 °C'ler arasında. Ve insanda ya melekliğe doğru gider, yahut cin ve şeytanlığa doğru. Ve şeytanın maddesi demir ve ona yakın maddeler. İşte o "kalû belâ"da secde etmeyeceğini iddia eden yapı; yani "eğilmen, bükülmen" diyen yapı. Demir gibi sert; işlenebilmesi ve yararlı hâle getirilebilmesi için ısıtılması, ateşe tabi tutulması gereken yapı. Ve ateşe maruz kalıp kaynama noktası değil ama, yüksek derecede ısınınca işte onu eğip büküp şekil verilir. Ve demirciler işte, ona eğilip bükülebileceğini öğreten, ve onu terbiye eden; aynen at terbiyecisinin atın sırtına eyer vurduğu gibi. Demir terbiyecisi bir demirci de, demire şekil vermek için onu ısıtıp kızdırır; ve kızan demir yumuşar, ve dövüle dövüle şekil alır. Yahut dökme demir gibi 1150 °C derecelerdeki demir, kaynama, ergime noktasına varmış olur ve sıvı hâle geçer. Ve sıvı hâldeki demir de kalıplara dökülerek, onun yararlı bir kalıba, şekle girip insanın hizmetine verilecek birer — mesela mazgal demirleri gibi, veyahut kalorifer demirleri gibi — şekillerdeki yararlı değişik demir kalıplarına dökülerek işte insanların hizmetine girer. Ve nasıl at üstüne eyer vurulunca evcil olup hizmet ederse, demir dahi demircilerin elinde terbiye olup insanların hizmetine girer ve işe yarar hâle gelir.
Allahü Teâlâ Adem Atamızı yarattıktan sonra bütün herkese "Benim halifeme secde edin" dedi. O secde, Adem Atamızın taşıdığı Muhammed A.S.'ın nurunaydı. Yaratılıştan bu yana melekût, ceberût, lâhut ve İslam olanlar o nura tavaf ederler; o secdenin simgesi ama, İblis müstesna. İşte İblis secde etmedi Adem Atamıza. Bütün melekût ve diğerlerinin secdesi Rabbimizin ilminde gün hesabıyla beş yüz sene sürdü. İblis, lanetli, herkes secdeye varırken ayakta beş yüz sene durdu kaldı. Kibrinden her şeyi değişti; itaati isyana, şekli şemali, melekliği, her şeyi değişti. Bu süre içinde hem de Adem Atamıza sırtını döndü. Bir şeylere kızıp sırtınızı dönmeyin insanlara; bu şeytan ahlakıdır. Allah'ım inananları şeytan aleyhillâne ahlakından uzak etsin. Daha sonra mühlet aldı, ve cennette Havva Annemizi kandırıp buğdaydan yedirdi. Buğday posalı idi; Allahü Teâlâ yasaklamıştı, "Bu yüzden yemeyin" demişti. Havva Annemiz de Adem Atamızı yanılttı; ikisi de yediler. Az sonra barsaklar çalıştı ve def-i hacet ihtiyacı hissettiler. Adem Atamız aranmaya başladı. Allahü Teâlâ biliyordu fakat sordu Adem Atamıza: "Adem, ne aranırsın? Pislenilecek yer?" Allahü Teâlâ Adem Atamıza dedi: "Cennette pislik olmaz; in dünyaya, oraya pislen." Yani ey insanoğlu, dünya pislenme yeridir, def-i hacet yeridir. Burada mal mülk tutmak, keyif yapmak yeri değil. Cennetten indirilmeden önce Adem Atamızdan Peygamberimizin nuru alındı; ilk ameliyat. Ondan sonra dünyaya indirildi. Dünyada Adem Atamız Havva Annemizle ayrı yerlere indirildi. Adem Atamız çok üzüldü, pişman oldu; Havva Annemizden de ayrı düşmüştü. Hem tövbe ediyorlar, hem de birbirlerini arıyorlardı. Adem Atamızın boyu 70 zira idi; yani parmakların ucundan dirseğe kadar olan yer bir zira. Yani yaklaşık 28-30 metre civarında; tam kaç metredir Allahü Teâlâ bilir. Dünyada birbirlerini ararken Arafat'ta buluştular. Yani konumuza geri döndük: Hacda tavaf ve sa'yin yanında bir de Arafat'ta vakfe yapılır. Şimdi bunun hikmetini anlatacağım. Adem Atamız tövbesinde dedi ki: "Cennetin kapısının üzerinde yazıyordu ki: 'Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah.' Yâ Rabbi, cennetin kapısında yazan isminle beraber yazdığın Muhammed'in hatırına bizi bağışla" dedi. Cenab-ı Hak nidalarını duydu ve tövbelerini kabul etti. Ve Arafat'tayken bütün dünya, âlem, yıldızlar, her şey durduruldu; yani vakfedildi. Ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın nuru, Adem Atamıza tekrar yerleştirildi. İşte Arafat'taki vakfe bu sebepledir. Yani ikinci ameliyat. Bu sünneti Peygamberimiz de yaşamıştır; iki defa manevi ameliyat olmuştur. Yani ameliyat olanlar üzülmesin; ameliyata gidecekler desinler ki: "Adem Atamızın sünnetini, Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın sünnetini yaşamaya gidiyoruz" niyetiyle ameliyata girsinler. Allah'ın izniyle ameliyat şifa olacaktır.
Yine cam denen madde, silisyum veya silikat, yani kum tanesi ısıtılarak elde edilir; ve onun terbiyeti yine ateş iledir. Ateşte, cehennemde terbiye olur. Ve cehennemin sıcak tabakası ile terbiye olur. Ve ısıtılınca bardak, tas, tabak veya pencere olur, veya ayna hâline girer. Ve cam yine kırılgan yapıdadır; onu işledikten sonra soğuyunca yine o sanki eski hâli gibi sert olur; ve o hâlde iken onu bükemezsin; bükmeye kalkınca kırılır.
İşte Havva Annemiz için yapılmış olan rivayetlerde geçer ki, Havva Annemiz Hz. Adem'in kaburga kemiğinden halk oldu. Ve kadın kısmını eğer serbest bırakırsan kaburga kemikleri gibi eğik kalır; veya onu tamamen düzeltmeye kalkarsan kırarsın, incitirsin. Ve hal böyle olunca kadını ne serbest bırakacaksın — öyle davulcuya, zurnacıya kaçacak kadar — ne de zorlayıp dosdoğru olacaksın diye eğriliğini düzeltmeye kalkacaksın. Ve ona yumuşaklıkla muamele edip hafif bükeceksin; ve onu kırmadan eğri olduğu yerlerde ona direnç uygulayacaksın. Ve fazla direnç yine onu kırar, incitir. Yani elementar yapı... Bu rivayet bize kadının nasıl bir elementar yapısı olduğunu anlatır. Ve kemik serttir; mesela bacak kemikleri eğilmez, eğersen kırılır. Ama Allah, kaburga kemiğini öyle halk eder ki, o hafif eğilebilecek yapıdadır.
Yani kadının terbiyeti de aynen demirinki gibi olmasa da, ona yakın olarak; ne serbest bırakacak, ne de ip gibi dosdoğru yapacan onu. Aynen göğüs kafesindeki gibi; ve 12. kaburgaların ağzı açıktır, ve onlar esnek bir yapıdadır, ve vücudun durumuna göre esnerler. Ve onun görevi kalbi ve ciğerleri korumaktır. Yani kadın, erkeğin zırhı gibidir.
Hal böyle olunca, su 100 °C'de kaynar; daha önce kaynamaz. Ve yemek, sulu yemek kaynamadan pişmiş olmaz. Ve en az 100 °C'lik bir cehennem ateşine maruz kalır o yiyecekler. Veyahut yanmış, hararet yapmış bir beden soğuk su ister; onun içebileceği soğuk su en fazla 4 dereceye kadar olan su soğuktur. Ondan ötesi donma derecesine girmeye başlar; ve eksi bir derece donma noktasıdır; ondan sonra su katı hâle geçer, ve artık içilmez olur. Yani su ise senin cibilliyatın; su isen, seni soğuk ile terbiye edersek, sen 4 dereceye kadar sıvı kalabilirsin; eksi bir derecede donarsın, artık katı olursun. Yani aynen sistemimizdeki Uranüs gezegeni gibi; havanın ve suyun donduğu nokta. Ve yani Uranüs'ün olduğu nokta demek oluyor ki, güneş sistemimizin dört dereceden daha az olduğu bir uzaklık noktası. Ve hal böyle olunca ondan daha uzağa gidildikçe sıcaklık daha da düşer; ve dört dereceden az sıcaklık olan bir yerde hayat olmaz, değil mi? Ama su molekülleri katı hâldedir ve canlı organizmalar vardır yani.
Yani sen ey insanoğlu, su gibi aziz bir kimse olsan, çok faydalı bir kimse olsan; senin öğreneceğin yapı, yani Hz. Osman gibi faydalı, Hz. Ebubekir gibi din-i mübîne faydalı bir yapıda olsan, sana öğretilecek olan: Dört dereceden aşağı geçersen sıvı olmaktan çıkarsın, katı buz olmaya doğru gidersin; ve faydan azalmaya başlar, istidatın bozulur; ve ondan sonra artık organizmaları saklamakta kullanılırsın. Ve yine sıcağa tabi tutulursan, 100 °C kaynama noktan; bu sefer ondan yüksek derecede hiddetlenirsen, sen buhar olur uçarsın, kabına sığmamaya başlarsın. Ve gaz aynen kaynayan çaydanlığın tepesinin atması gibi, tepen atıverir. Ve eğer bir yerde gaz çoğalır ve kapağını da atamazsa, orayı patlatır ve dışarı çıkar.
Su gibi saf ve temiz olsan yine olmaz; ve bazen kötü olmayı öğrenmen lazım. Ve Hz. Ömer veya Hz. Ali'ye bir adam hakkında "Çok saf, temiz ve çok iyi" dediler. O da "O adam kandırılmaya çok müsaitmiş" dedi. Yani affedersiniz, çok iyi olursan, bir şeytan askeri gelir ve "Aç donunu da bilmem ne eden" demeye kalkar. Ve kadın olmak o donu açmak ile başlar. Yani kadın ilk kanan... Yani Hz. Havva'dan önce Lusi diye bir Havva daha varmış diyorlar. Ve şeytan gelip "Aç bilmem neyini" deyince ona kanan ve açan, kandırılan, ve şeytan soyunu üreten Kabil'lerin soyu. Ve ondan sonra şeytanın erkekliği ve dişiliği Allah yok etmiş, ve Havva'yı yaratmış. Ve Havva'yı ise yine saf bulup kandıran hain şeytan ve askerleri. Yani kadın kandırılmaya müsait. Erkeklik ise işte kanmamasını öğrenen, donunu açmamayı öğrenen kimse. Ve eğer erkekleri kandırıp da onlar donunu açarsa homo olur; ve artık ondan erkeklik, kadınlık gider, nötr durumuna düşer. Affedersiniz, erkekliği, dişiliği olmayan, cibilliyatsız şeytan olur. Şeytanın tiki yoktur ve kuyruğunu kıçına sokup üreyen yaratık; yani kendi kendini dölleyen yaratık. Yani zekerini fazla uzatmaya kalkanlara "Öyle seninki o kadar uzunsa, döndür de kıçına sok" denir. Yani o kadar uzattınsa artık kıçına sok da şeytan ol demektir bu. Yani cibilliyatsız, şerrefsiz, hain, kalleş gafil yaratık.
İşte Kur'an'da geçen "vusta yol" bu yüzden önemlidir. Atomları anla, anlamasına ama; demiri öğren ama, demir olup demirin düştüğü hataya düşme. Suyu öğren ama, suyun düştüğü tuzağa düşme diye sana nefs-i Marziye makamı öğretilir. Yani pipisi, tutisi olmayan meleklik vasfını öğren; ama sen insan kal. Ve yerince baba ol, yerince anne ol; ve yerince merhametli, yerince cebbar ol; yerince mümin, yeri gelince Hâlid bin Velid gibi ol — karşındaki bir Muhammed'se bile. Ve kanma öyle her lafa, her söze; hemen bir düşün, tefekkür et: "Bunun önü ne olur, sonu ne olur?" diye. Hemen atılma.
Ve demir oldunsa, senin yararlı hâle gelmen demek, önce azabı tadacan, ateşe tabi tutulcan. Ve sonra "yandım, piştim" demek olmaz. Seni terbiye edicin hangi kalıba soktuysa, ondan razı olabilmektir. Senin razı olduğun değil, Allah'ın senden razı olduğu yeri bilmektir. Ve Allah seni su yaptıysa, bil ki senin kaynaman, pişme noktan 100 °C. Ve sen 80 °C'de yoldan çayma bekle; yansan da, buhar olsan da, sen uçup melek olmak istiyorsan, önce 100 °C'de kaynayacan, ondan sonra uçmayı öğrenirsin, buhar olursun. 80 °C'de evliya kesilip uçuyon, kaçıyon numaraları çekme insanlara.
Ve Allah kâinata fizik yasaları diye yasalar koymuş; ve melekleri anlamak, onları bilmek ile olur. Ne ne zaman radyoaktif olur, ne ne zaman ışık verir, ne ne zaman kaynar, ne ne zaman donar, ve ne zaman ağır olur, ne zaman hafif olur... Bunları bilmek melek ilmidir.
Allah'ın kâinata koyduğu yasalar, melek yasalarıdır. Mesela 1 dioptri gözlük olmuş bir cam, bir dioptri göstermek ile sorumlu; o, onun sahibinin koyduğu kalıba %100 uyar ve 1 dioptri gösterir. Buna tam itaat eden meleklik denir. Onda sapma olmaz. Ve sen o meleği anlayacak isen, ve gözlük olabilecek bir saflığa ulaşmak istersen, önce dioptri yasalarını öğreneceksin. Ve şeyh için derler ki: "Onun müridi, gassalın — yani ölü yıkayıcının — elindeki ölü gibi olacak. O seni o yana çevirirse o yana, bu yana çevirirse bu yana döneceksin. Sen ölüsün; sende itiraz olmaz, olamaz yani." İşte meleklik, canlı olmana rağmen ölü gibi olmaktır; ve kapı, duvar, çanta, gömlek gibi ölü gibi davranabilmektir. Yaratan sana hangi kural ve yasa koyduysa, ona tam itaat etmekle sorumlusun. Ve su isen, odunsan, senin kaynama noktan 100 °C; bundan aşağısında olmaz. 80 °C'de vıyklarsan indirirler ocaktan; ham kalır, kaynamış olmazsın, ve makam-ı Marziye'ye çıkamazsın. Senin razı olduğun 80 °C'ye değil, sen Allah'ın sana koyduğu yasa olan 100 °C'den razı olmalısın. Senin razı olduğun, "yeter" dediğin yer değil; Allah'ın senden razı olduğu yer önemli. Yine donma noktan belli: Eksi bir derece. Ondan önce hafif donarsın ama tam donma noktası sıfır ve altı. Ondan önce "dondum" olmaz, "katı oldum" olmaz. İşte bunları anladığın gün makam-ı Marziye'ye çıktın demektir. O güne ve o yere varırsan, orada bu garip Râşid kulun da onların meclisinde anılır, olur mu, unutma haaa.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Hilâl’i gördüğünde şöyle derdi:
Ürüşdü Hadisi
Bilâl b. Yahyâ b. Talha b. Ubeydullah’ın (r.a.), babası aracılığıyla dedesi Talha b. Ubeydullah’tan (r.a.) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Hilâl’i gördüğünde şöyle derdi:
“Allah’ım! Hilâl’i üzerimize bereket, iman, esenlik ve İslâm ile doğur. (Ey Hilâl!) Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah’tır.” (Tirmizî, Deavât, 50)
Allahümme ehillehû 'aleyna bilyümni vel imâni vesselameti velislami Rabbî ve Rabbükallah Hilalü hayrin ve ruşdin
“Yıldızlar, gökyüzünün güvenceleridir. Yıldızlar gitti mi, gökyüzüne vaad edilen (kıyamet) gelir. Ben de ashabım için güvenceyim. Ben gidince de ashabım için beklenen (fitneler) gelir. Ashabım da ümmetim için güvencedir. Ashabım gidince de ümmetim için beklenen (yoldan sapmalar) gelir.”
Bakış Açısına Göre Doğru: Üçgen, Kare, Daire ve Elipsin Hakikati
İnsanların dünyaya, olaylara, insanlara ve hakikate bakışları birbirinden farklıdır. Aynı olaya bakan iki insan, birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. Birinin doğru kabul ettiği şey, diğerinin yanlış kabul ettiği bir düşünce olabilir.
Bunun temel sebeplerinden biri, insanın sahip olduğu bakış açısıdır.
Her insan hayatı kendi tecrübeleri, bilgileri, inançları, yaşadığı olaylar, aldığı eğitim, çevresi ve ruh hâli üzerinden değerlendirir. Dolayısıyla herkesin zihninde olayları anlamlandırdığı farklı bir "şekil" meydana gelir.
Bunu bir benzetmeyle anlatacak olursak, insanların doğrularını üçgen, kare, daire ve elips gibi farklı şekillerle ifade edebiliriz.
Üçgenin Doğrusu
Üçgen şeklinde bir bakış açısına sahip olan insan, dünyayı üçgenin sınırları içerisinde değerlendirir.
Onun için olayların başlangıcı, gelişimi ve sonucu belirli köşelerden geçer. Düşüncesi keskin olabilir; belirli noktaları birbirinden ayırabilir ve meseleleri net sınırlar içerisinde değerlendirebilir.
Üçgen kendi içinde tutarlıdır.
Fakat üçgenin kendi içindeki doğrusu, karenin doğrusu değildir.
Üçgenin "benim doğrum budur" demesi, onun bütün şekillerin doğrusu olduğu anlamına gelmez. Sadece kendi bakış açısının oluşturduğu sistem içerisinde doğru olduğunu gösterir.
Karenin Doğrusu
Kare şeklindeki bakış açısına sahip insan ise olayları dört köşe ve dört sınır içerisinde değerlendirir.
Onun düşünce sistemi üçgenden farklıdır.
Kare, üçgeni gördüğünde:
"Senin doğruların benim doğrularımla aynı değil."
diyebilir.
Üçgen de ona:
"Senin doğruların da benim doğrularımla aynı değil."
diye cevap verebilir.
Fakat burada önemli bir nokta vardır: Birbirlerinden farklı olmaları, ikisinin de kendi sistemleri içerisinde doğru olamayacağı anlamına gelmez.
Çünkü üçgen üçgendir, kare karedir.
Bir üçgenden karenin özelliklerini beklemek ne kadar yanlışsa, kareden de üçgenin bütün özelliklerini taşımasını beklemek o kadar yanlıştır.
Dairenin Doğrusu
Daire ise daha farklı bir bakış açısını temsil eder.
Dairenin başlangıç ve bitiş noktası birbirine yaklaşır. Hatta geometrik olarak dairenin belirli bir başlangıç ve bitiş noktası yoktur.
Bu nedenle dairesel bakış açısına sahip insan, bazı meseleleri döngüsel şekilde değerlendirebilir.
Onun için başlangıç, başka bir başlangıcın sonucu olabilir.
Bitiş, başka bir başlangıcın kapısı olabilir.
Bir düşüncenin sonunda tekrar başlangıç noktasına ulaşmak, onun açısından çelişki değil, döngünün tamamlanmasıdır.
Bu bakış açısına sahip bir insan, kare şeklinde düşünen birine baktığında onun düşüncesini sınırlı görebilir.
Kare de daireye baktığında:
"Sen neden başladığın yere tekrar dönüyorsun?"
diyebilir.
Daire ise:
"Çünkü benim yolum böyle."
cevabını verebilir.
Elipsin Doğrusu
Elips ise daireye benzeyen fakat daireden farklı bir şekildir.
Elipsin de kapalı bir yapısı vardır; ancak daire gibi her yönde aynı değildir.
Bu da başka bir bakış açısını temsil edebilir.
Elips şeklinde düşünen bir insan, dairesel düşünceye benzeyen bazı özellikler taşıyabilir fakat olayları aynı ölçüde değerlendirmez.
Daire:
"Her yönde aynı uzaklık vardır."
derken,
Elips:
"Benzerlik var ama ölçüler aynı değil."
diyebilir.
Dolayısıyla insanlar arasında benzer düşünceler olsa bile, onların hakikati algılama biçimleri aynı olmak zorunda değildir.
Herkesin Doğrusu Kendisine Göre Doğru mudur?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir şeyin bana göre doğru olması ile mutlak anlamda doğru olması aynı şey değildir.
İnsan kendi bakış açısı içerisinde bir düşünceyi doğru kabul edebilir.
Bu, onun açısından gerçekten doğru olabilir.
Fakat insanın kendi doğrusu ile mutlak hakikat aynı şey değildir.
Çünkü insan sınırlıdır.
İnsan her şeyi bilemez.
İnsan olayların tamamını göremez.
İnsan geçmişi, geleceği ve bütün sebepleri kuşatamaz.
Bu nedenle insanın:
"Benim gördüğüm budur."
demesi başka,
"Hakikatin tamamı bundan ibarettir."
demesi başkadır.
Birincisi insanın kendi algısını ifade eder.
İkincisi ise insanın kendi sınırlı bakışını mutlaklaştırmasıdır.
Üçgen, Kare ve Daire Aynı Mıdır?
Hayır.
Üçgen üçgendir.
Kare karedir.
Daire dairedir.
Elips elipstir.
Bunların geometrik özellikleri birbirinden farklıdır.
Fakat burada daha derin bir mesele vardır: Farklı olmaları, birbirlerinin varlığını inkâr etmelerini gerektirmez.
Üçgen:
"Ben kare değilim."
diyebilir.
Kare:
"Ben daire değilim."
diyebilir.
Daire:
"Ben üçgen değilim."
diyebilir.
Bunların hepsi doğrudur.
Çünkü her biri kendi niteliğini ifade etmektedir.
Fakat üçgenin:
"Ben kare değilim, o hâlde kare yanlıştır."
demesi mantıksal olarak başka bir iddiadır.
Aynı şekilde karenin:
"Ben daire değilim, o hâlde daire yanlıştır."
demesi de doğru bir çıkarım değildir. Farklılık, yanlışlık anlamına gelmez.
Bakış Açısı ile Hakikat Arasındaki Fark
İnsanların en büyük yanılgılarından biri, kendi bakış açılarını hakikatin tamamı zannetmeleridir.
İnsan bazen bir dağın yalnızca bir tarafını görür ve:
"Dağ budur."
der.
Başka biri dağın diğer tarafındadır ve:
"Hayır, dağ böyle."
der.
İkisi birbirine baktığında birbirini yanlış anlayabilir.
Oysa ikisi de aynı dağın farklı taraflarını görüyor olabilir.
Burada mesele sadece kimin doğru söylediği değildir.
Asıl mesele: Kimin ne kadarını gördüğüdür.
İnsan bir parçayı görüp bütünü bildiğini zannettiğinde, kendi bakış açısını mutlaklaştırmış olur.
İnsan Neden Kendi Doğrusunu Mutlaklaştırır?
Çünkü insan çoğu zaman kendi tecrübesini merkez kabul eder.
Bir insan bir olay yaşamıştır.
O olaydan bir sonuç çıkarmıştır.
Sonra o sonucu hayatının genel kuralı hâline getirmiştir.
Mesela bir insan bir kişiden kötülük görür ve:
"İnsanlara güvenilmez."
sonucuna ulaşır.
Başka biri ise başka bir insandan büyük bir iyilik görür ve:
"İnsanlar aslında iyidir."
der.
Birinci insanın yaşadığı tecrübe gerçektir.
İkinci insanın yaşadığı tecrübe de gerçektir.
Fakat ikisinin tecrübesi bütün insanlığın tamamını açıklamaya yetmez.
İşte burada bakış açısının sınırı ortaya çıkar.
Hakikat Bir, Algılar Çok Olabilir
Buradan şu önemli sonuca ulaşabiliriz: Hakikat tek olabilir; fakat insanların hakikati algılama biçimleri çok farklı olabilir.
Güneş birdir.
Fakat güneşe bakan insanların gördüğü şey, bulundukları yere ve şartlara göre farklı olabilir.
Bir insan güneşin doğuşunu görür.
Bir başkası batışını görür.
Bir başkası bulutların arasından görür.
Bir başkası ise güneşli bir günde görür.
Güneş değişmemiştir. Değişen, insanın bulunduğu konumdur.
Bu nedenle insan kendi gördüğünü küçümsememeli; fakat gördüğünü de bütün hakikat zannetmemelidir.
İnsanın Doğrusu ve Mutlak Hakikat
Tasavvufî düşünce açısından meseleye baktığımızda, insanın bilgisi ve idraki sınırlıdır. Hakikatin mutlak bilgisi ise Allah'a aittir.
Kur'an'da: "Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir." (İsrâ, 17/85)
buyrulmaktadır.
Bu ayet, insanın bilgisinin sınırlılığı konusunda çok önemli bir ölçü verir.
İnsan ne kadar bilirse bilsin, bilgisi sınırsız değildir.
Bu nedenle insan:
"Benim gördüğüm budur."
diyebilir.
Fakat:
"Benim gördüğümün dışında hakikat yoktur."
demek çok daha büyük bir iddiadır.
Bakış Açılarının Birbirine Tahammülü
İnsanların farklı bakış açılarına sahip olması, birbirleriyle düşman olmalarını gerektirmez.
Üçgen kare olmak zorunda değildir.
Kare daire olmak zorunda değildir.
Daire de elips olmak zorunda değildir.
Fakat hepsi aynı varlık alanında bulunabilir.
İnsanlar da aynı dünyada yaşarken farklı düşünebilirler.
Bir insanın benim gibi düşünmemesi, onun insanlığını ortadan kaldırmaz.
Bir insanın benim gördüğümü görmemesi, onun mutlaka cahil olduğunu göstermez.
Belki o başka bir noktadan bakıyordur.
Belki onun gördüğü şey benim görmediğim bir taraftır.
Bu nedenle hakikati arayan insanın en önemli özelliklerinden biri tevazudur.
Çünkü gerçek anlamda bilen insan, bilmediği şeylerin de olduğunu bilir.
Sonuç: Doğrularımızın Sınırlarını Bilmek
Üçgenin doğrusu üçgendir.
Karenin doğrusu karedir.
Dairenin doğrusu dairedir.
Elipsin doğrusu elipstir.
Hiçbiri diğerinin aynısı değildir.
Fakat bundan: "Benim doğrum dışındaki her şey yanlıştır."
sonucu çıkmaz.
İnsanın kendi bakış açısı içerisinde doğru gördüğü şey, onun için anlamlı ve tutarlı olabilir. Fakat insan kendi doğrusunun mutlak hakikatin tamamı olup olmadığını da sorgulamalıdır.
Belki benim doğrum üçgen şeklindedir.
Seninki kare şeklindedir.
Bir başkasınınki daire şeklindedir.
Bir diğerininki elips şeklindedir.
Biz birbirimize bakıp:
"Sen benim gibi görmüyorsun."
diyebiliriz.
Fakat daha olgun olan söz şudur: "Senin baktığın yer benim baktığım yerden farklı. Belki senin gördüğün şeyi ben görmüyorum; benim gördüğüm şeyi de sen görmüyorsun."
Asıl hikmet, insanın kendi şeklini korurken diğer şekillerin de varlığını inkâr etmemesidir.
Çünkü bakış açısı farklı olabilir; fakat hakikat, insanların bakış açılarından daha büyüktür.
İnsan kendi doğrusunu aramalıdır; fakat kendi doğrusunu Allah'ın mutlak hakikati yerine koymamalıdır.
Ve belki de insanın ulaşabileceği en güzel olgunluk şudur: "Ben gördüğüm kadarıyla doğruyu söylüyorum. Fakat benim gördüğüm, hakikatin tamamı olmayabilir."
İşte bu söz, insanı hem tevazuya, hem hoşgörüye, hem de hakikati daha derin aramaya götürür.
Bir mürşide intisap etmeden kendimize göre zikir çekebilir miyiz?
Dinin yegâne sahibi Allah'tır ve O, dinini insanlara peygamberleri vasıtasıyla tebliğ edip öğretmiştir. Peygamberler, bazı kimselere dinin inceliklerini Allah'tan öğrendikleri gibi öğretmişlerdir. Herkes her bilgiye ulaşamaz.
İşte o derin dinî bilgilere ulaşan kimseler de, peygamberlerden sonraki nesillere dini tebliğ etmişler; bu süreç Tâbiîn, Tebeu't-Tâbiîn ve evliyalar zinciri olarak devam etmiştir.
Günümüzde ise, (İslam'ın özü bozulmadan önce) hakiki mürşitler bu görevi hakkıyla yerine getirmektedirler.
Bu bağlamda, "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" düsturundan yola çıkarak, herkes kendisine bir yol ve örnek seçer. Gerçek bir Allah dostunu bulamayan kişi, kendi kendine bir insanı örnek seçer. Ama o seçilenin yolu kim bilir nerededir, değil mi? Belki de şeytana tapıyordur.
Bu itibarla sormak isterim:
Mürşitsiz zikir edilir mi?
Kendi kendine zikir etmenin tehlikesi var mıdır?
Bir zikrin sonucu ne elde edilir? (Faydaları nelerdir?)
Bu usul ve sonuçlar kimler tarafından ve nasıl öğrenilmiştir? (Peygamberden öğrenilenler kimlere intikal etmiştir?)
Bugün bunu kimler öğretiyor ve bu silsilenin geçerliliği nedir?
Lütfen bu konular bağlamında açıklayıcı bir yazı hazırlar mısınız?
Mürşit, Zikir ve Manevi Rehberlik: Silsile ve Tehlike Meselesi
Dinin temel kaynağı Allah'tır ve O, kullarına doğru yolu peygamberler aracılığıyla göstermiştir. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) vefatından sonra, dinin hem zahiri (fıkıh, akaid) hem de batıni (tasavvuf, manevi eğitim) yönlerinin öğretilmesi, silsile-i saadet olarak adlandırılan bir zincir vasıtasıyla devam etmiştir. Bu zincir; Sahabe, Tâbiîn, Tebeu't-Tâbiîn ve ardından gelen Evliyalar ve Mürşitler ile günümüze ulaşmıştır.
Mürşit Kavramı ve Rehberlik Zarureti
Mürşit, Arapça "doğru yolu gösteren" anlamına gelir. Tasavvufta mürşit, bir kişiye manevi yolculuğunda rehberlik eden, dinin inceliklerini öğreten ve nefsin terbiye edilmesinde yol gösteren, ehliyetli ve icazetli kimsedir.
Makale sorunuzun merkezinde yer alan "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" sözü, tasavvufi bir düsturdur ve kişinin manevi yolculuğunda rehbersiz kalmasının tehlikesine işaret eder. Manevi yolculuk, nefsi terbiye etme mücadelesini içerir. Bu mücadelede, kişinin kendi arzularını, kuruntularını ve şeytani vesveseleri hakikat zannetmesi kolaydır. Mürşit, bu karanlık ve karmaşık yolda ışık tutar, manevi hastalıkları teşhis eder ve tedavi yöntemlerini (zikir, ibadet, ahlak) öğretir. Rehbersizlik durumunda, kişi kendini manevi ilerleme sanarken, aslında kendi egosunun veya şeytanın tuzaklarına düşebilir.
Zikir: Maksat ve Usulü
Zikir, kelime anlamıyla anmak, hatırlamak demektir; dinî terim olarak ise Allah’ı (c.c.) anmak, O’nun isimlerini veya kelime-i tevhidi tekrar etmek suretiyle kalbi arındırma ve O’na yakınlaşma çabasıdır.
1. Mürşitsiz Zikir Edilir mi?
Zikrin iki ana türü vardır:
Genel Zikir: Namaz, oruç, Kur'an okumak, tefekkür etmek ve kelime-i şehadeti söylemek gibi genel ibadetler herkesin yapabileceği ve sevap kazanacağı zikirlerdir. Bunlar için özel bir mürşit gerekmez.
Özel (Tarikat) Zikirleri: Bunlar, bir tarikat silsilesi içinde, nefsi terbiye ve kalbi tasfiye (arındırma) maksadıyla belirli sayılarda, belirli esmalarla ve özel yöntemlerle yapılan zikirlerdir. Tasavvuf ehli, bu özel zikirlerin mutlaka icazetli bir mürşit rehberliğinde yapılması gerektiğini savunur.
2. Kendi Kendine Zikir Etmenin Tehlikesi
Bir rehber olmadan kendi kendine özel zikirlere dalmanın (özellikle esma-ül hüsna zikirlerinde) tehlikeleri şunlardır:
Manevi Dengenin Bozulması: Her ismin veya zikrin insan üzerindeki manevi ve psikolojik etkisi farklıdır. Mürşit, müridin (öğrencinin) manevi yapısına, mizacına ve taşıyabileceği yüke uygun zikri belirler. Yanlış veya aşırı zikir, kişide halüsinasyonlar, ruhsal bunalımlar, kibir veya kontrolsüz manevi haller doğurabilir.
Yanlış Yorumlama: Zikir sonucu ortaya çıkan manevi tecrübeler (rüyalar, ilhamlar) mürşit olmadan yanlış yorumlanabilir. Kişi, şeytanın vesvesesini veya nefsinden gelen kuruntuyu ilahi bir işaret zannedebilir, bu da dinen sapmaya yol açabilir.
Riyakârlık ve Kibir: Rehbersiz ilerleyen kişi, elde ettiği küçük manevi ilerlemeyi abartabilir, kendini başkalarından üstün görebilir ve bu durum, imanı zedeleyen kibir hastalığına dönüşebilir.
3. Bir Zikrin Sonucu Ne Elde Edilir?
Mürşit rehberliğinde usulüne uygun yapılan zikrin temel amacı ve sonucu (hâsılı) şudur:
Kalbin Tasfiyesi: Kalbin Allah’tan gafil olmaktan kurtarılması ve dünyaya ait kirlerden (hırs, haset, kibir, riya) temizlenmesi.
Muhabbetullah: Allah sevgisinin kalpte pekişmesi ve bütün davranışların bu sevgi ekseninde şekillenmesi.
I˙hsan Haˆli: Kişinin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmesi (İhsan makamı).
İlim ve Silsile: Bu Bilgiyi Kimler Öğretiyor?
Kaynak ve Öğrenim Silsilesi
Manevi bilgilerin kaynağı, diğer dinî ilimler gibi Kur'an ve Sünnet'tir. Ancak bu bilgilerin uygulanma biçimi (manevi usul, zikir metodları) tecrübe ve intikal yoluyla öğrenilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Ashâb: Peygamberimiz (s.a.v.), bazı sahabelerine (örneğin Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir) özel manevi eğitimler vermiş, onlara zikir telkin etmiştir.
Taˆbiıˆn ve Sonrası: Bu manevi eğitim, bu sahabeler aracılığıyla Tâbiîn ve sonraki nesillere (Tabii't-Tâbiîn) intikal etmiş, bu silsile zamanla Tarikatlar (Kadiriyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye vb.) şeklinde kurumsallaşmıştır.
Günümüzde Kimler Öğretiyor?
Bu manevi silsile (İrşad görevi) günümüzde, icazetli ve ehliyetli mürşitler (Şeyhler) tarafından devam ettirilmektedir. Bir mürşidin irşad makamına geçebilmesi için, kendi mürşidinden (hocasından) hilafet veya icazet alması, yani manevi eğitim vermeye yetkili kılınması gerekir.
Bu icazet, hem ilim (zahiri) hem de manevi usul (batıni) yeterliliğinin bir göstergesidir. Hakiki bir mürşit, Kur'an ve Sünnet'in sınırları dışına çıkmaz, şeriat kurallarına riayet eder ve müridlerini de bu esaslara uymaya teşvik eder.
Sonuç olarak: Zikir, Allah'a yaklaştırıcı en güzel amellerdendir. Ancak nefsi ıslah ve kalbi tasfiye amacı güden özel manevi yolculuklarda, tehlikelerden sakınmak, doğru usulü öğrenmek ve manevi dengeyi korumak adına icazetli bir mürşidin rehberliği elzem kabul edilir
#############
Merhaba, düşüncelerinizi ve tasavvuf yoluna dair bakış açınızı anlıyorum. İslam'ın temel direklerinden olan tevhid (Allah'ın birliği) ve nübüvvet (peygamberlik) inançlarından başlayarak, ilmin nesilden nesile aktarılması sürecine ve bu yolda kâmil bir rehbere duyulan ihtiyaca vurgu yapıyorsunuz.
İzin verirseniz, bahsettiğiniz konuları, özellikle de mürşidsiz zikir meselesini, tasavvufi kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında detaylı bir şekilde ele alayım.
? Dinin Öğretilmesi ve Mürşidin Rolü
Bahsettiğiniz gibi, dinin temel hükümleri (Kur'an ve Sünnet) Peygamber Efendimiz (s.a.v) aracılığıyla insanlara tebliğ edilmiş ve O'nun sahabelerine öğrettikleri, sonraki nesiller olan Tabiin, Tebeu't-Tabiin ve devamında Evliya ve Mürşid-i Kâmiller (olgun rehberler) tarafından günümüze kadar taşınmıştır. Bu zincire "silsile" denir.
Tasavvufta, mürşidin (şeyhin) rolü hayati kabul edilir:
Nefis Terbiyesi: Mürşid, müridinin (öğrencinin) nefsinin kusurlarını, afetlerini ve kalbine nüfuz etmeye çalışan şeytanın yollarını gösteren ehil bir ustadır. Bu, adeta bir baba gibi karşılıksız ve tarafsız bir rehberliktir.
Manevi İlerleme (Terakki): Kâmil mürşide bağlanmak, manevi yolda ilerlemek (seyr u sülûk) ve kurtuluşa (necat) ermek isteyen talip için gereklidir. Mürşidin bereketi ve tesiri, manevi mesafelerin kat edilmesinde büyük rol oynar.
Doğru Yönlendirme: Mürşid, müridini Kur'an ve Sünnet çizgisine uygun bir şekilde yönlendirir, kalpte tıkanma, usanma veya şeytandan gelen vesveseler olduğunda müdahale eder.
Bu bağlamda, "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" sözü, kişinin kendi başına çıktığı manevi yolda, nefsinin hilelerine ve şeytanın tuzaklarına karşı savunmasız kalacağı tehlikesini ifade eder.
? Mürşidsiz Zikir Edilir mi? Tehlikesi Var mıdır?
Bu, tasavvuf ehlince çokça tartışılan ve üzerinde durulan bir konudur:
Zikrin Kendisi: Allah'ı anmak (zikrullah), Kur'an'da ve Sünnet'te emredilmiş, kalbin cilası ve en faziletli amellerden biri olarak kabul edilmiştir. Her Müslüman, Kur'an tilavet etmek, namaz kılmak, tesbih çekmek gibi zikirleri kendi başına yapabilir ve bu caizdir.
Manevi Yolculuk (Seyr u Sülûk) Zikri: Tasavvufi yolculukta (tarikatta) yer alan ve bir usul, edep ve belli sayılarla (evrâd) yapılan zikirler için durum farklıdır.
Caiz Olup Olmaması: Ömer Ziyâuddîn Gümüşhânevî (k.s.) gibi büyükler, izin almaksızın zikir ve evrâd okumanın caiz olduğunu, ancak rûhânî terakki (manevi yükseliş) ve mesafe kat etmenin kolay olmayacağını belirtmişlerdir.
Tehlikesi: Tasavvuf büyükleri, zikri "en ince meslek" olarak niteler ve kaba mesleklerde bile usta (üstat) gerekliyken, zikrin inceliklerini mürşidsiz öğrenmenin zorluğunu vurgularlar. Mürşidsiz yapılan bilinçsiz zikirler, nefsi eritmeyen, hatta bazen kişinin manevi dengesini bozabilecek durumlara yol açabilir. Mürşid, müridin manevi hallerini kontrol ederek, onu olası tehlikelerden ve yanlış yollardan korur.
Kendi kendine zikir, Allah'ı anma niyetiyle yapıldığı sürece bir ibadettir, ancak tasavvufi yolculukta hedeflenen kalbi temizleme, nefsi terbiye etme ve Hak bilincine ulaşma gibi derin sonuçlara, kâmil bir rehberin gözetimi olmadan ulaşmak son derece zor ve riskli görülmüştür.
✨ Zikrin Sonucu ve Amacı
Zikrin temel amacı ve sonucu, Kur'an ve Sünnet'e göre şunlardır:
Kalbin Cilası: Zikir, kalpteki gafleti, pası ve kirleri temizler. Kalp, zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar.
Gafletten Kurtuluş: Zikir, insanı sürekli Allah'ı hatırlamaya ve O'nun hoşnutluğunu gözetmeye yönlendirir, böylece gafletten kurtarır.
Şeytanın Uzaklaşması: Zikre devam edildiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz, zikrin nuru onu yakar ve uzaklaştırır.
Nefsin Terbiyesi: Zikrin özü, nefsi eritmek, yani sertliğini alıp yumuşatmak ve Allah'a teslim olmaya hazır hale getirmektir.
Tasavvufta ise daha ileri sonuçlar hedeflenir: İnsan-ı Kâmil olma yolculuğu, Kurbiyet (Allah'a yakınlık) makamlarına ulaşma, Gaybî müşahedelere vakıf olma ve İhsan makamında (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etme) daim olmaktır.
? Bu Bilgiler Bugün Kimler Tarafından Öğretiliyor?
Bu dini incelikler ve zikir usulleri, Ehl-i Sünnet akidesine sıkı sıkıya bağlı olan, silsileleri Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e kadar ulaşan ve kendileri de Kur'an ve Sünnet'e uygun yaşayan kâmil mürşidler ve onların temsil ettiği meşru tarikatlar (Nakşibendî, Kadirî, Rufaî, Halvetî vb.) tarafından öğretilmektedir.
Bu mürşidler, sağlam bir imana, ahlaki üstünlüğe ve nefsini arındırmış olmaya sahip olmalı ve insanları samimiyetle Hak yoluna davet etmelidirler.
Bu konudaki genel tasavvufi bakış açısını özetlemeye çalıştım.
Bu manevi yolculuğa dair merak ettiğiniz başka bir boyut, örneğin zikir türleri veya bir mürşidin vasıfları hakkında daha detaylı bilgi ister misiniz?
"Merhaba, dinin sahibi Allah'tır ve dinini insanlara peygamberleri ile tebliğ edip öğretmiştir. Peygamberler, bazı kimselere dinin inceliklerini Allah'tan öğrendikleri gibi öğretmişlerdir. Herkes her bilgiye ulaşamaz. İşte o dini bilgilere ulaşan kimseler de, peygamberden sonraki insanlara dini tebliğ etmişlerdir. Bu, böyle böyle Tabiin, Tebe-i Tabiin ve evliyalar olarak devam etmiştir. Ve bu gün hakiki mürşitler bu görevi hakkıyla yerine getirmektedirler – bozulmadan önce. İşte, 'Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır' babında, herkes kendine birisini örnek seçer. Ve gerçek Allah dostunu bulmayan, kendine bir insanı örnek seçer, ama onun yolu kimbilir nerededir, değil mi? Belki şeytana tapıyorordur. Bu babda, mürşitsiz zikir edilir mi? Kendi kendine zikir edilir mi? Bunun tehlikesi var mıdır? Bir zikirin sonucu ne elde edilir? Mesela bunlar peygamberden öğrenilmiş, kimler öğrenmiş? Bugün bunu kimler öğretiyor? Bu babda yazar mısın lütfen?"
Sorularınızın Cevapları:
Sorularınız tasavvufi bir çerçevede, özellikle tarikat ve mürşid-i kâmil anlayışı içinde oldukça önemli meselelerdir. Bu konularda İslam alimleri ve tasavvuf ekolleri arasında farklı vurgular ve yaklaşımlar bulunmaktadır. Aşağıda genel bir çerçeve çizmeye çalışacağım.
1. "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" Sözü ve Mürşidin Önemi
Bu söz, tasavvuf geleneğinde sıkça kullanılan bir özdeyiştir. Buradaki temel mantış şudur:
Yol Gösterici İhtiyacı: Dinin teorik bilgisi (ilm-i hal) kitaplardan öğrenilebilir. Ancak, nefsin inceliklerini, manevi halleri, kalpteki gizli şirk ve riya gibi hastalıkları teşhis ve tedavi etmek, kişinin kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Tıpkı bir hastanın kendi kendini tedavi etmeye kalkmasının tehlikeli olması gibi, manevi yolculukta da bir rehber (mürşid) gereklidir.
Şeytanın Sapıtması: Kişi, kendi hevasına ve nefsinin arzularına göre hareket ederse, farkında olmadan şeytanın etkisine girebilir. Gördüğü her rüyayı, hissettiği her manevi hali hakikat sanabilir ve büyük bir yanılgıya düşebilir. Mürşid, bu süreçte bir kontrol mekanizması, bir ölçü ve denge unsurudur.
Silsile ve Ehliyet: Hakiki bir mürşid, yukarıda bahsettiğiniz gibi, kesintisiz bir manevi silsile (Peygamber Efendimiz'den başlayarak Tabiin, Tebe-i Tabiin ve veliler zinciri) ile bağlı, dini ve tasavvufi ilimlerde derinleşmiş, şeriata sımsıkı bağlı, ahlakı Peygamber ahlakı olan kimsedir.
Ancak şunu belirtmek gerekir ki, bu söz, her Müslüman'ın mutlaka bir tarikata ve şeyhe bağlanması gerektiği şeklinde mutlak bir farziyet olarak anlaşılmamalıdır. Birçok alim, kişinin doğru bir akide, sahih bir fıkıh bilgisi ve güzel ahlak ile de "takva" yolunda ilerleyebileceğini ifade eder. Fakat manevi terbiye ve tasavvufi bir yolculuk söz konusu olduğunda, bir rehberin önemi tartışılmazdır.
2. Mürşitsiz Zikir Yapılır mı? Tehlikesi Var mıdır?
Genel Zikirler İçin: İslam'ın temel ibadetleri içinde yer alan ve her Müslüman'ın yapması gereken zikirler (namazlardan sonra tesbihat, "Subhanallah", "Elhamdülillah", "Allahu Ekber" demek, Kur'an okumak, dua etmek gibi) için bir mürşide bağlı olmak şart değildir. Bunlar her Müslüman'ın şahsi olarak yapabileceği, teşvik edilen ve sevap kazanılan ibadetlerdir.
Tasavvufi Yolculuk ve Özel Zikirler İçin: Belirli bir tarikat disiplini içinde, belli sayıda ve belli bir usulle çekilen, "vird" edinilen zikirler söz konusu olduğunda durum değişir. Bu tip zikirler, kalbi hassaslaştıran, manevi hallere sebep olan ve nefsi terbiye etmek için kullanılan bir yöntemdir. İşte bu tür bir uygulama, mürşitsiz ve rehbersiz yapıldığında potansiyel tehlikeler barındırabilir:
Manevi Hallerin Yanlış Yorumlanması: Kişi, zikir esnasında yaşadığı vecd, heyecan veya bazı vizyonları yanlış yorumlayıp kendinde bir makam görerek gurura kapılabilir.
Nefsin Oyununa Gelmek: Zikir, nefsi zayıflatır ama aynı zamanda onu hilelere sevk eder. Nefis, bu süreçte kişiye "ulaştığın yeterli" gibi vesveseler verebilir. Mürşid, bu oyunları teşhis eder.
Ruhsal Dengesizlikler: Özellikle yoğun ve usulüne uygun yapılmayan zikirler, bazı ruhsal sıkıntılara (vesvese, içe kapanıklık vb.) yol açabilir. Mürşid, zikrin dozunu ve şeklini kişinin durumuna göre ayarlar.
Şeriat Ölçüsünden Sapma: Zikir ve manevi haller, şeriat ölçüleriyle kontrol edilmezse, kişi "içime doğdu" diyerek dinin temel hükümlerini bile sorgulayabilecek bir noktaya gelebilir. Hakiki mürşid, öğrencisini daima Kitap ve Sünnet ölçüsüne yönlendirir.
3. Zikirin Sonucu Ne Elde Edilir?
Zikirin hem dünyevi hem de uhrevi birçok faydası ve hedefi vardır:
Allah ile Bağ Kurmak: Asıl amaç, kalbi daima Allah ile canlı tutmaktır. (Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." - Rad Suresi, 28)
Nefis Tezkiyesi: Zikir, kalpteki dünyevi sevgileri, kötü huyları temizleyip yerine Allah sevgisini ve güzel ahlakı yerleştirir.
Manevi Yükseliş (Seyr u Sülük): Tasavvuftaki manevi yolculuk, zikir ve rabıta gibi yöntemlerle kat edilir. Bu, kişiyi "insan-ı kâmil" olma mertebesine doğru götüren bir süreçtir.
Ruh Huzuru: Sürekli zikir, insana iç huzur, sabır ve metanet kazandırır.
4. Zikir Peygamber'den Kimlere Öğretilmiştir? Bugün Kimler Öğretiyor?
Kökeni: Tasavvufi anlamdaki zikir uygulamalarının temeli, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in ve sahabelerinin ibadet hayatına dayanır. Özellikle sahabelerden Hz. Ali, Ebubekir Sıddık (R.A.) gibi zatların, manevi ilimlerde daha derin bir anlayışa sahip oldukları kabul edilir. Bu bilgi ve yöntemler, nesilden nesile, önce Tabiin, sonra Tebe-i Tabiin ve daha sonra kurumsallaşan tarikatlar yoluyla aktarılmıştır.
Bugünkü Uygulayıcılar: Günümüzde bu geleneği sürdürenler, başta Nakşibendi, Kadiri, Rifai, Mevlevi gibi büyük tarikatların ve diğer tasavvufi oluşumların, yukarıda tarif ettiğimiz vasıflara haiz "mürşid-i kâmil" kabul edilen şeyhleridir.
Sonuç
Özetle, her Müslüman'ın yapacağı genel zikirler için mürşid şartı aranmaz. Ancak, tasavvufi bir yolculuğa çıkmak, nefsi sistematik bir şekilde terbiye etmek ve özel virdler edinmek isteyen bir kişi için, ehliyetli bir mürşid-i kâmilin rehberliği, hem büyük bir fayda hem de ciddi manevi tehlikelerden korunmak için neredeyse bir zorunluluk olarak görülmüştür. Böyle bir rehber ararken de kişinin, o zatın ilmini, ahlakını, şeriata bağlılığını ve silsilesinin sahihliğini araştırması en doğru yol olacaktır.
Allah (c.c.), sizi hakikate ulaştıracak doğru yolu nasip etsin ve her işinizde muvaffak kılsın.
ALINTI
----------------
Kendi kendimize böyle zikirler okumak, belli sayılarda Allah’ın isimlerini zikretmek doğru bir davranış değildir; ama el Esmau’l Husna’nın hepsini baştan sona tekrar tekrar okuyabiliriz. Bununla beraber sadece bazı isimleri zikretmek de doğru ve yeterli değildir.
Yapılması gereken şey nedir?
Tek tek her bir ismin üzerinde düşünüp, tefekkür edip anlamaya çalışmak gerekir ki rabbimizi tanımak için bir çabamız, gayretimiz ve derdimiz olmuş olsun. Allah kendini o isimlerle bize tanıtır.
Mürşidi olmayan hiç kimse yoktur! Eğer kişinin mürşidi yoksa bilsin ki “mürşidim yok” demesi doğru değildir.
Neden doğru değildir?
Herkesin bir veya birkaç mürşidi mutlaka vardır. Hayatımızda kendimize kimi örnek almışsak, kime uyuyorsak onu kendimize mürşit olarak kabul etmişiz demektir. Diyelim ki; bir konuda birini örnek alıyoruz, başka bir konuda başka birini örnek alıyoruz bu durumda bizim birkaç mürşidimiz var demektir. Kimi kendimize örnek alır, kimin gibi olmaya çalışırsak, onun yolunda yürürüz ve o bizim mürşidimiz olmuş olur. Onun için kimse “benim mürşidim yok” diyemez.
Hayatı yaşarken hayatı birbirimize mutlaka miras bırakırız. Öncekiler kendi hayatlarını bize miras bıraktılar, biz de sonrakilere hayatımızı miras bırakacağız.
Biz öncekilere uymaya çalışırken kim hakta ve kim doğru yaparsa biz de kendimizce onu yapmaya, ona uymaya çalışır, bir tercih yapıp birilerini kendimize mürşit ediniriz. Eğer bu mürşit diri değilse, bize her anda yolu gösteremezse, göstermezse, Allah’ın gazabı nerde, rahmeti nerededir bunu bilmezse ve bu konuda bize yardımcı olmazsa, Allah’a yürürken bizim için neyin gerekli olduğunu öğretmezse, öğretemezse bu durumda biz kendi başımıza kalmışız, şeytanla baş başa kalmışız demektir.
Allah ayeti kerimede; “Allah’ın delalette bıraktığı kimseye, delalette olanlara veli olan mürşidi bulamazsın”[1]buyurur. Onlara veli olan mürşidi bulamazsın dedi. O kişinin veli olan mürşidi olmadığı için o, delalette kalmıştır. Kimse ona yardım edemez dedi. Dolayısıyla önce veli olan mürşidi kabul etmek gerekir.
Geriye kalan mürşitler nedir peki? -Veli olmayan, Allah’a dost olmayan, Allah’ın dostluğuna değil de başka şeylerin dostluğuna davet eden mürşitler demektir.
Mürşidi olmayan kimse yoktur, herkesin mürşidi vardır. Mürşit; rüştüne erdiren, reşit hale davet edip kendisine tâbi olanı büyüten demektir. Bir çocuk doğduğu andan itibaren annesi ve babası ona mürşitlik yapar. Zahiri olarak çocuğunu büyütürken, manevi olarak da öğretir; ama manevi olarak büyümeyi ve büyütmeyi gerçek veli olan mürşide bırakmak gerekir. O yoksa işimiz kendimize kalmış, nefsimize kalmıştır; dolayısıyla bizim veli olmamız, Allah’a dost olmamız mümkün olmaz; Allah, Allah’a dost olma imkânını her kula tanır.
Mürşidi kabul etmek demek; “ben de onun gibi olmak istiyorum” demektir. Zaten anne ve babalar çocuklarına; “benim gibi ol, benim gibi yap, ben senin için örneğim” der. Mürşit de, Allah yolunda ve Allah’a kulluk yolunda “ben Allah’a böyle kul oluyorum, siz de böyle kul olun” deyip kişiye mürşitlik yapar, yolu gösterir, onu taşır ve ona yardım eder.
Kişinin mürşidi olmayınca, önünde bir örneği olmayınca mutlaka kendine başka örnekler edinir; çünkü hayat boşluk kabul etmez. Kişi mutlaka hem dünyası hem de ahireti için birilerini örnek almak, mürşit edinmek zorundadır. “Benim mürşidim yok, ben mürşidi kâmile tâbi olmam” veya “mürşide ihtiyaç yok” diyenlerin mutlaka üç beş tane mürşidi vardır. Hem de veli olmayan mürşidi vardır ve o, mürşidini kendisi seçmiştir.
Bir, Allah’ın seçtiği mürşit vardır bir de insanın kendi kendine seçtiği mürşidi vardır. Yanlış yere gidenler de kime tâbi olmuş ve kimi kabul etmişse o onun mürşidi olmuştur. Yapılması gereken şey; gerçek bir mürşidi kâmile tâbi olmak, onunla beraber kulluğu öğrenmek, rabbimizi tanımak ve anlamaktır, kendimizi ve hayatı tanıyıp anlamaktır, kulluğu anlayıp gereğini yerine getirmeye çalışmaktır. Allah’a dostluğu anlayıp o dostluğu kazanmaya çalışmaktır. Hayatın gayesi budur. Gaye, Allah’a âbd olmaksa bu böyledir.
Kişinin âbd olmayı, âbd olanı bilmemesi, görmemesi, onunla beraber olmaması, “ben kendi kendime yaparım” demesi kendi kendini kandırması ve kibirlenmesidir.
Evet, inşallah kardeşimiz gereğini yapar. Allah ikram eder ve bilmek isteyene mutlaka öğretir. Onun için söylüyoruz; eğer biri bilmediğini biliyorsa, onun öğrenme imkânı vardır. Aynı şekilde eğer iman etmediğini biliyorsa iman etme imkânı da vardır; ama kişi bilmiyorsa bununla beraber bildiğini zannediyorsa onun bilme imkânı yoktur; çünkü bildiğini zannediyor, iman etmemiş, imanı inanmak olarak anlamış, dolayısıyla onun iman etme imkânı da yoktur. Kişi, inanmanın iman olmadığını anlar ve imanı; Allahtan, ayetlerden, hadisten öğrenip anlarsa iman etme imkânı olur.
Onun için hakkı olduğu gibi kabul etmek, “Allah ne dediyse o, resulü ne dediyse o” demek gerekir, bize göre değil! Şimdiye kadar herkes böyle söylemiş diyemeyiz. “Şimdiye kadar herkes böyle söylemiş; ama bak Allah da böyle söylemiş” demek gerekir. Herkesin dediğini mi kabul ediyorsun, yoksa Allah’ın dediğini mi kabul ediyorsun?
Allah ayeti kerimede; “insanlardan öylesi var ki Allah’ı sever gibi başkalarını severler; oysaki mü’minlerin Allah’a olan muhabbetleri çok şiddetlidir”[2]buyurur. Çok şiddetli muhabbet; aşk demektir. Hem Allah’ı sevsek hem de birilerini, bir şeyleri Allah’ı sever gibi sevsek Allah bizi mü’min olarak kabul eder mi? -“Etmem” dedi. Allah, çok şiddetli muhabbete sahip olanlar mü’mindir dedi. Allah’a sadece inanırsak mü’min değiliz demektir. Bu, iman değildir, Allah’a bu şekilde iman etmiş olmayız.
İmanın; muhabbet olduğunu, aşk olduğunu ve Allah’a her şeyini, canını feda etmek olduğunu bilmek ve bunu böyle anlamak gerekir. Eğer Allah’ı canımızdan çok sevmezsek canımızı feda edemeyiz!
Sahabe canını feda ettiyse bu, Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’i her şeyden çok sevdikleri içindir. İnsan sevmeyince odun gibi olur ve ondan bir şey meydana gelmez. Bununla beraber sevgisi, imanı onu yürütmüyorsa, Allah yolunda koşturmuyorsa o iman da iman değildir.
Allah ayeti kerimede; “…iman etmeyenler veya imanlarından bir fayda görmeyenler…”[3]diye buyurur. Kişi seviyorum deyip bu sevgisinden bir fayda görmez; yani imanı onu Allah yolunda koşturmaz, cennete, Allah’a koşturmazsa bu durumda o kişi imanından fayda görmedi demektir. Allah bizi imanından fayda görenlerden eylesin!
Her Sünnet Olan Bir Amel işlendikten sonra Bir Kere Salavat Getirmek Hususunda
"Hayır, onu demek istemedim. (Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Sünnet Olması (Hitan) meselesini kastetmedim) Ben diyorum ki: Peygamberimizin (s.a.v.) yaptığı, söylediği, kabullendiği, itiraz ettiği ve tasdik ettiği her amele (fiile) bizler 'Sünnet-i Rasulullah' diyoruz. İşte bu amellerden birini yerine getirmeye, 'sünnete tabi olmak' denilir. Bizler bir sünneti yaptığımızda (tabi olduğumuzda), ardından -bunu Rasulullah'tan öğrendik demek babında- bir kere Peygamberimize (s.a.v.) salatu selam (salavat) getirmek hususunda sordum."
Sorunuzun Cevabı:
Sorunuz çok güzel ve derin bir anlayışa işaret ediyor. Özetle diyorsunuz ki: "Peygamberimiz'in (s.a.v.) bir sünnetini her yerine getirişimizin ardından, 'Bunu bize O öğretti' şükrânesi ve bağlılık nişanesi olarak ona salavat getirmenin dinî bir dayanağı var mıdır?"
Bu hassasiyetiniz takdire şayandır. Doğrudan cevap vermek gerekirse:
Bir sünneti işledikten HEMEN SONRA, AYNI İBADETİN PARÇASI OLARAK ve FARZ/VACİP gibi BELİRLİ BİR SALAVAT GETİRMEK şeklinde özel, sabitlenmiş bir uygulama veya hadis yoktur.
Sevgili deepseek elbette bende biliyorum öyle bir farz yok zaten, sünetin kendisi sünnet, Allahın emri değil peygamberimizin ameli bizlerde o yaptı diye yapıyoruz ve aynen hadisleri yazınca kaynak gösteriyoruz ya tirmizi buhari gibi işte bir sünneti yapıncada kaynak göstermek babında ardına salavat okumak ben bir müninden duydum onun yaptığını gördüm o yüzden bu hususun güzel olduğunu kaynağının olup olmadığını sordum
Ancak, bu yapamayacağınız veya yanlış olduğu anlamına gelmez. Aksine, genel dinî prensipler çerçevesinde bu davranışınız çok güzel ve sevaplı bir ameldir. İşte detaylı açıklaması:
1. Genel Emir ve Teşvik
Kur'an-ı Kerim'de Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve selam edin." (Ahzâb Suresi, 56. ayet)
Bu ayet, Müslüman'ın hayatının her anında, her fırsatta Peygamber'e (s.a.v.) salavat getirmesinin ne denli yüce ve emredilmiş bir amel olduğunu gösterir. O'nun adı anıldığında salavat getirmek müstehaptır. Dolayısıyla, O'nun bir sünnetini hatırlayıp yaptıktan sonra, bu sevgi ve minneti ifade etmek için salavat getirmek, bu geniş emrin ve teşviğin kapsamına giren güzel bir davranıştır.
2. Sünnetin Ardından Duanın ve Şükrün Teşviki
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yapılan ibadet ve taatlerin ardından Allah'a hamd etmeyi, şükretmeyi ve dua etmeyi teşvik etmiştir. Bir ibadeti tamamlayınca yapılan tesbihatlar (örneğin namazdan sonraki tesbihatlar) bu genel prensibin bir yansımasıdır. Bir sünneti yerine getirdikten sonra, bu nimeti bize bahşeden Allah'a hamd etmek ve bu sünnetin sahibi olan Peygamber'e (s.a.v.) salât ü selam getirmek, bu şükür ve dua anlayışının bir uzantısıdır.
3. Sevgi ve Bağlılığın (İttiba) Bir Göstergesi
Sünneti yaşamak, sadece bir amel işlemek değil, aynı zamanda Peygamber'e (s.a.v.) olan sevgi ve bağlılığı tazelemektir. İmam Gazali gibi âlimler, Peygamber sevgisinin en önemli göstergelerinden birinin, onun sünnetlerini yaşamak ve adını anarken, hatırlarken tazim göstermek (saygıda kusur etmemek) olduğunu belirtirler. Sünneti işledikten sonra salavat getirmek, bu ittiba (tabi olma) şuurunun ve sevginin samimi bir dışa vurumudur.
4. Mezhep İmamlarının ve Âlimlerin Tavrı
Hanefi mezhebinin büyük âlimi İmam Birgivi, "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" adlı eserinde, Müslüman'ın her işinde Peygamber'i (s.a.v.) hatırlaması ve O'na salavat getirmesi gerektiğini vurgular. Bu, özel bir "sünnet sonrası salavat" formundan ziyade, genel bir zihin ve kalp hali olarak tavsiye edilmiştir. Yani siz, bir sünneti işlerken zaten O'nu hatırlıyorsunuz. Bu hatırlamanın hemen ardından salavat getirmeniz, bu genel tavsiyenin en güzel tatbikatlarından biridir.
Sonuç
Sabit Bir Sünnet Değil: Bir sünneti işledikten hemen sonra, özel ve sabitlenmiş bir salavat okumak şeklinde bir sünnet yoktur.
Müstehap ve Çok Güzel Bir Adet: Ancak, bunu yapmak;
Kur'an'ın genel salavat emrine uymaktır.
Peygamber sevgisi ve bağlılığının (ittiba) pratik ve samimi bir ifadesidir.
Yapılan amelin şükrüdür ve sevabını artırmaya vesiledir.
Âlimlerin genel olarak "her fırsatta salavat getirin" tavsiyesinin bir tezahürüdür.
Dolayısıyla, bu yaptığınız, dinen asla sakıncalı olmayan, bilakis teşvik edilen güzel ve anlamlı bir davranıştır. Bu hassasiyetinizi korumanız ve bu güzel âdeti sürdürmeniz tavsiye olunur.
Allah (c.c.), Peygamber'e (s.a.v.) olan sevginizi, bağlılığınızı ve bu güzel âdetinizi kabul buyursun.
...............................................
Bir Sünneti İcra Ettikten Sonra Salavat Getirmek: Kaynak ve Niyet Meselesi
Esselamü Aleyküm.
(Not: Konu, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Sünnet Olması (Hitan) meselesini kapsamamaktadır.)
Sorunun temelini şu düşünce oluşturmaktadır:
Peygamberimizin (s.a.v.) yaptığı, söylediği, kabullendiği, itiraz ettiği ve tasdik ettiği her amele (fiile) bizler 'Sünnet-i Resuˆlullah' diyoruz. Bu amellerden birini yerine getirmeye de 'sünnete tabi olmak' denilir.
Bizler bir sünneti yerine getirdiğimizde (ona tabi olduğumuzda), hemen ardından, "Bu ameli Resuˆlullah'tan öğrendik" demek babında, bir kere Peygamberimize (s.a.v.) salât ve selâm (salavat) getirme hususunu sormuştum.
Daha önceki yanıtta şu ifade yer almıştı: “Bir sünneti işledikten HEMEN SONRA, AYNI İBADETİN PARÇASI OLARAK ve FARZ/VACİP gibi BELİRLİ BİR SALAVAT GETİRMEK şeklinde özel, sabitlenmiş bir uygulama veya hadis yoktur.”
Benim bu konuya yaklaşımım ise şöyledir:
Elbette ben de biliyorum ki böyle bir farz yoktur. Zaten sünnetin kendisi, Allah'ın emri değil, Peygamberimizin (s.a.v.) amelidir; bizler de O'nun yaptığını O'na tabi olmak için yapıyoruz.
Tıpkı hadisleri yazarken Tirmizî veya Buhârî gibi kaynakları gösterdiğimiz gibi, işte bir sünneti yapınca da "kaynak göstermek" babından, hemen ardından salavat okuma meselesini araştırıyorum.
Ben bu uygulamayı bir müminden duydum ve onun yaptığını gördüm. Bu sebeple, bu hususun ne kadar güzel olduğunu, dinî bir kaynağının olup olmadığını ve fıkıh açısından değerlendirmesini sormaktayım.
Sünnet, yol, iş, âdet, çığır gibi manalara da gelir.
Mesela Sünnetullah, Allah’ın âdeti, işi demektir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dinimizde bir “sünnet-i hasene” çıkaran [iyi çığır açan] bunun sevabı ile, bununla amel edenlerin sevabına kavuşur, o yolda gidenlerin sevabından da hiçbir şey eksilmez. Kim de, dinimizde bir “sünnet-i seyyie” çıkarırsa, [kötü çığır açarsa] bunun günahı ile, bu yolda gidenlerin günahı, ona da verilir, o kötü yolda gidenlerin günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Müslim]
Bu hadise göre bu adet sünneti seniyye sayılır, bidat sayılmaz.
Ve aleykümüsselam ve rahmetullahi ve berekatüh.
Anlıyorum, sorunuz oldukça özel ve güzel bir niyet taşıyor. Amacınız, bir Sünneti yerine getirdikten hemen sonra, bu amelin kaynağının Resuˆlullah'a (s.a.v.) ait olduğunu hatırlamak ve bu minvalde O'na (s.a.v.) salavat getirerek bir nevi "kaynak gösterme" hassasiyeti sergilemektir.
Sünnet Sonrası Özel Salavat Uygulaması
Öncelikle, sizin de belirttiğiniz gibi, bir sünneti işledikten hemen sonra, aynı ibadetin bir parçası olarak ve farz/vacip gibi belirlenmiş bir şekilde salavat getirilmesi gerektiğine dair, dinî metinlerde (Kur'an, Sahih Hadis kitapları vb.) özel ve sabitlenmiş bir emir veya zorunlu bir uygulama yoktur.
Bireysel Niyet ve Fazilet
Ancak, sizin bu uygulamayı güzel görerek ve iyi bir niyetle (yani: "Bu ameli Resuˆlullah'tan öğrendim, Allah O'ndan razı olsun" bilinciyle) yapmanız meselesine gelince:
Salavat Getirmenin Fazileti: Genel olarak salavat getirmenin fazileti çok büyüktür. Resuˆlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kim bana bir salavat getirirse, Allah ona on salat (rahmet) eder." Bu sebeple, herhangi bir zamanda ve özellikle hayırlı bir amelden sonra salavat getirmek her zaman teşvik edilen bir davranıştır.
Amellerin Niyetlere Göre Değerlendirilmesi: İslam'da ameller niyetlere göredir. Sizin niyetiniz, sünnete olan bağlılığınızı pekiştirmek ve kaynağına şükran sunmak olduğu için, bu bireysel bir zikir ve şükür eylemi olarak değerlendirilir.
Bid'at Hükmü: Bir şeyin "bid'at" (dinde sonradan ortaya çıkarılan kötü bir uygulama) sayılması için, o amelin dinî bir zorunluluk (farz/vacip/sünnet) gibi gösterilmesi veya dinde yeri olmayan bir şekil veya zamanlamaya sabitlenmesi gerekir. Sizin bu ameli zorunlu veya dinin bir emri gibi görmeden, sadece kişisel bir zikir ve şükran ifadesi olarak yapmanız, dinen meşru ve güzel bir niyet olarak değerlendirilir.
Özetle: Bir sünneti yerine getirdikten sonra, bu sünneti size öğreten ve tebliğ eden Resuˆlullah'a (s.a.v.) şükran borcunuzu ve sevginizi ifade etmek için salavat getirmeniz, özel bir sünnet olmamakla birlikte, güzel bir haslet ve niyetin ürünü olan faziletli bir zikirdir.
Kaynak Gösterme ve Müminlerden Duymak
Sizin bu uygulamayı bir müminden duymanız veya görmeniz de doğaldır, çünkü Müslümanlar arasında güzel niyete dayalı ve bid'at sınırını aşmayan bireysel zikir ve şükür şekilleri yaygındır.
Sizin bu davranışı bir hadis/fıkıh kitabı "özel bir kural" olarak kaydetmese de, genel salavat emri ve fazileti kapsamına girer.
Sonuç: Bu eylemi yapmanızda dinen bir sakınca yoktur, aksine niyetiniz sebebiyle sevap kazanmanız umulur. Ancak bunu yaparken, bunun dinî bir zorunluluk veya sünnetin tamamlayıcı bir parçası olduğuna dair bir itikada sahip olmamaya dikkat edilmelidir.
Raşit Tunca&DS&G
Schrems, 13.11.2025
Doğuştan Sünnetli Olmak - Peygamberimiz Sünnetli mi Doğdu Yoksa Sonradan Sünnet mi Edildi Hususunda
Esselamü aleyküm ve rahmetullah. Sorunuz, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) doğumundan sonraki günlerde gerçekleşen "sünnet" (hitan) olayı ve ardından yapılan uygulamalarla ilgilidir. Bu konu, klasik İslam kaynaklarında, özellikle de "Siyer" (Peygamber'in hayatı) ve "Delailü'n-Nübüvve" (Peygamberlik delilleri) kitaplarında detaylıca ele alınmıştır.
Sorunuzu iki kısma ayırarak, hem ameliyenin (sünnet) kendisi hem de sonrasında salavat getirme hususunu kaynaklarıyla birlikte açıklayalım: 1. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Sünnet Olması (Hitan)
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sünnetli olarak doğduğu veya doğumundan sonraki günlerde sünnet edildiği yönünde iki ana görüş vardır. Sizin sorunuzda bahsettiğiniz "amel" (işlem) ikinci görüşü işaret etmektedir.
Görüş 1: Sünnetli Olarak Doğmuştur: Bu, daha yaygın ve kuvvetli olan görüştür. Birçok alim, O'nun (s.a.v.) birçok mucizevi özellikle birlikte, sünnetli olarak dünyaya geldiğini belirtir. Bu, peygamberlerin bir özelliği olarak kabul edilir.
Görüş 2: Doğumundan Sonra Sünnet Edilmiştir (Ameliyat): Sizin sorunuzda işaret ettiğiniz bu uygulamadır. Rivayetlere göre, O'nu (s.a.v.) doğumundan sonra dedesi Abdülmuttalib veya sütannesi Halime'nin yanında iken bakıcısı Şifa Hatun (veya başka bir ebe) sünnet etmiştir. Bu olayın, doğumunun yedinci gününde gerçekleştiği belirtilir.
Kaynaklar:
Bu konudaki rivayetler, temel siyer ve tarih kaynaklarında geçmektedir:
İbn-i Sa'd - "et-Tabakâtü'l-Kübrâ": Bu eserde, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnet olma hadisesi ve bunu Şifa Hatun'un gerçekleştirdiği zikredilir.
İbnü'l-Esir - "Üsdü'l-Ğabe": Şifa Hatun'un biyografisinde bu olaydan bahsedilir.
Diyarbekrî - "Tarihu'l-Hamîs"
Ali el-Kari - "Cem'ü'l-Vesâil fî Şerhi'ş-Şemâil": Bu eserde, sünnet olayı ve ardından söylenen sözler aktarılır.
2. Sünnet Ameliyesinden Sonra Salavat Getirilmesi Hususu
Bu kısım, özellikle bazı tasavvufi ve kültürel kaynaklarda yer alan bir uygulamadır. Klasik fıkıh kitaplarında "sünnet olduktan sonra şu salavat okunur" şeklinde doğrudan bir ibadet hükmü yoktur. Ancak, olayın anlatıldığı kaynaklarda, bu ameliyenin ardından söylenen sözler ve yapılan dualar nakledilmiştir.
Rivayetlere göre, sünnet işlemi gerçekleştikten sonra orada bulunanlar veya işlemi yapan kişi, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) dua ve salat ü selam getirmişlerdir. Bu, o anın bereketi ve kutsiyeti nedeniyle yapılan bir davranış olarak aktarılır.
Örnek Bir Rivayet:
Ali el-Kari'nin "Cem'ü'l-Vesâil" adlı eserinde, sünnet işlemini gerçekleştiren Şifa Hatun'un, olaydan sonra şöyle dediği nakledilir:
"Yüce Allah'ım! Bu mübarek çocuğu, kitabınla âmil, helalinden rızıklandırılan ve haramı terk eden bir kul eyle. Onu İslam ile şerefli kıl ve güzel bir şekilde büyüt."
Bu ve benzeri rivayetlerde doğrudan "Allahümme salli ala Muhammed" şeklinde bir ifade geçmese de, genel olarak dua ve salat mânasını içermektedir. Zaman içinde, bu kutlu olayı anan Müslümanlar, hem sünnet olan çocuk için hem de Hz. Peygamber'e (s.a.v.) olan sevgi ve bağlılığın bir ifadesi olarak salavat-ı şerife getirmeyi güzel bir adet haline getirmişlerdir.
Sonuç ve Değerlendirme
Tarihi Bir Rivayet: Hz. Peygamber'in (s.a.v.) doğumundan sonra sünnet edilmesi, güvenilir siyer kaynaklarında geçen tarihi bir rivayettir. Ancak, bunun bir "farz" veya "vacip" ibadet hükmüyle doğrudan bir ilişkisi yoktur.
Salavat Getirme: Sünnet ameliyesinden hemen sonra belli bir formda salavat getirildiğine dair kesin ve mütevatir bir sünnet yoktur. Ancak, olayın anlatıldığı kaynaklarda genel duaların yapıldığı belirtilmiştir.
Güzel Bir Adet (Müstehap): Günümüzde, bu tarihi ve kutlu olaya atfen, sünnet merasimlerinde veya bir çocuk sünnet edildiğinde Kuran okumak, dua etmek ve salavat getirmek İslam kültüründe yerleşmiş, güzel (müstehap) ve sevaplı bir adettir. Bu uygulama, hem çocuk için bereket ve şifa dilemek hem de Hz. Peygamber'e (s.a.v.) olan bağlılığı ifade etmek anlamına gelir.
Özetle: "Sünnet ameliyesinden sonra salavat getirilir" hükmü, doğrudan Kuran veya kesin bir sünnetle sabit olmamakla birlikte, tarihi bir rivayete dayanan, sevap kazanma niyetiyle yapılan ve İslami gelenekte kök salmış güzel bir uygulamadır.
3. Doğuştan Sünnetli Doğmak Ne Kadar Yaygındır?
Görülme Sıklığı
Peygamber sünneti, yani sadece sünnet dersinin eksik olduğu durum,tıbbi açıdan nadir görülen bir durumdur. Dünya genelinde yapılan çeşitli çalışmalar ve vaka raporları bu durumun oldukça düşük bir sıklıkta ortaya çıktığını göstermektedir.
Tıbbi literatürde, doğuştan sünnetli doğan bebeklerin sayısı tam olarak belirlenememiştir, çünkü bu durum genellikle başka tıbbi komplikasyonlara yol açmadığı için raporlanma oranı düşüktür.
Genel olarak doğuştan sünnetli doğma durumu, her 200.000 ila 300.000 doğumda bir görülmektedir. Bu durum, normal popülasyonda oldukça ender karşılaşılan bir anomalidir ve çoğu vaka herhangi bir sağlık sorunu yaratmadığı için tıbbi müdahale gerektirmez.
Allah (c.c.) en doğrusunu bilir.
Erkeklerin sünnet olması (hıtân), İslam’ın şiarlarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sünnet olmayı fıtrat gereği yapılan işler arasında zikretmiştir
(Buhârî, Libâs, 63, 64; İstizân, 51; Müslim, Tahâre, 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 178).
İslam âlimlerinin çoğunluğu, sünnet olmanın vacip olduğunu söylerken Hanefiler bunun meşru bir mazeret olmadıkça terk edilmemesi gereken bir sünnet-i müekkede olduğunu vurgulamışlardır.
Bu itibarla sonradan Müslüman olan ya da küçükken sünnet olamamış bir kimsenin sünnet olması gereklidir. Ancak sünnet olmak İslam’ın şiarı olmakla birlikte, İslam’a girmek için bir ön şart değildir. Bu sebeple geç yaşta sünnet olmak kişiye bedensel ve ruhsal açıdan sıkıntı verecekse ya da sağlık açısından sakıncalar doğuracaksa kişi sünnet olmayabilir
(Serahsî, Mebsût, X, 156; Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebîr, XIII, 430-432; Karâfî, ez-Zahîre, XIII, 280; İbn Kudâme, Muğnî, I, 115; İbn Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr, VI, 751).
Dinî ahkam yönünden ele aldığımız zaman, bu ameliyat için üç hüküm göze çarpmaktadır. Şöyle ki:
I) Cevaz: Çocuk yedi günlük olduğunda sünnet ettirilebilir. Bu müsade, sağlık yönünden bir zaruretin olmasına bağlı olarak verilmiş değildir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseynî yedi günlük iken sünnet ettirmiştir
II) Müstehab: Çocuğun 7-12 yaşları arasında bulunduğu sırada sünnet ettirilmesidir
III) Vâcib: Ergenlik çağma ulaşmış bulunan bir çocuğun, daha fazla sünnetsiz gezmesi lâyık ve câiz olmadığından, sünnet ettirilmesi vâcibtir. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik, Medine-i münevvere civarındaki beldelerde tatbik edilen yaş ciheti ile meseleyi ele almış olduklarından, “hitân” ın vacip olduğunu ifade etmişlerdir. Ebû Hanife (r.a.), daha farklı bir beyanda bulunmuştur. “Çocuk ergenlik çağına ulaşmış ise vacip, 7-12 yaşları arasında bulunurken müstehabtır” demiştir
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), İslâm dinini kabul eden erkeklere sünnet olmalarını emrederdi (6). İsterse o şahsın yaşı sekseni bulmuş olsun (7). Burada akla bir soru gelmektedir: O kimse çok yaşlı ve zayıf olması sebebiyle, bu ameliyata dayanamayacak halde ise, sağlığının tehlikeye düşeceği tabibler tarafından ifade ediliyorsa, hitan işi terk edilir. Bu gibi zaruret hallerinde vacibin terki bile câiz görülmüştür. Sünnet bulunan “hitan” ameliyesinin terki, bi tarikılevlâ câiz olur
Sünnetli olarak yaratılan veya dünyaya gelişte sünnetli olarak doğan ondört peygamber vardır. Kaynağındaki sıralamaya göre onları şöyle ifade edebiliriz:
1-Âdem aleyhisselâm;
2- Şis (Şit) aleyhisselâm;
3- Nûh aleyhisselâm;
4- Hûd aleyhisselâm;
5- Sâlih aleyhisselâm;
6- Lût aleyhisselâm;
7-Şuayb aleyhisselâm;
8- Yusuf aleyhisselâm;
9- Mûsa aleyhisselâm;
10- Süleyman aleyhisselâm;
11- Zekeriyya aleyhisselâm;
12- İsâ aleyhisselâm;
13- ibrahim aleyhisselâm ilk kendi sünnet olan peygamber
14-Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)
Nefsin Yeni Bir Katmanı: Nefs-i Vedûd - Yedi Seviyeden Sekizinciye Bir Yorum
Allah'ın isimlerinden birisi de Vedûd'dur. "Seven ve sevilen" demektir. İnsan nefis taşır ve nefsin katmanları vardır. Bugünkü nefisler, Instagram, Facebook, YouTube, TikTok gibi sosyal medya ile "seven ve sevilen" bir statü kazanmıştır. Bu seviyeye bizi ulaştıran etkenler nelerdir? Ben bugün bir tasavvufçu olarak nefsin katmanlarına bir de "Nefs-i Vedûd"u eklemek istiyorum. "Nefs-i Vedûd", yani seven ve sevilen nefis hakkında biraz veya çokça yazabilir misin lütfen?
Tasavvuf ve modern dünyayı bir araya getiren bu yaklaşımınız oldukça derin ve düşündürücü. Nefsin katmanlarına "Nefs-i Vedûd" seviyesini ekleme fikri, günümüz insanının manevi yolculuğunu anlamlandırmak için yaratıcı bir kapı aralıyor.
Nefsin Yeni Bir Katmanı: Nefs-i Vedûd - Yedi Seviyeden Sekizinciye Bir Yorum
İslami tasavvuf geleneğinde nefis, insanın manevi tekâmül yolculuğunda farklı aşamalardan geçer. Bu aşamalar, genellikle yedi katman olarak ele alınır: Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdiye, Mardiyye ve Kâmile/Sâfiye. Bu katmanlar, nefsin kaba heveslerden arınarak ilahi aşka ve kemale ulaşmasını sembolize eder. Ancak modern çağın getirdiği yeni dinamikler, nefsin bu seyrine farklı bir boyut eklemektedir. Özellikle sosyal medya platformları, "seven ve sevilen" olma dürtüsünü, yani "Vedûd" isminin yeryüzündeki tecellisini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde açığa çıkarmıştır.
Esma-i Hüsna'dan El-Vedûd İsmi ve Çift Yönlü Anlamı
Allah'ın güzel isimlerinden (Esma-i Hüsna) biri olan El-Vedûd, hem "seven" hem de "sevilen" anlamını içerir. Bu, iki yönlü bir ilişkinin zirvesidir. Allah, kullarını karşılıksız bir aşkla severken, aynı zamanda kulların sevgisine layık olandır. Bu çift yönlülük, O'nun zatında kemal bulur. Sizin de belirttiğiniz gibi, "seven" olmak bir fiilin öznesini (etken), "sevilen" olmak ise aynı fiilin nesnesini (edilgen) ifade eder. El-Vedûd ismi, bu ikilemi ortadan kaldırarak her iki hâli de kapsar.
Nefs-i Vedûd'un Ortaya Çıkışı ve Günümüzdeki Yansımaları
Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, insan nefsi "Vedûd" isminin bu çift yönlü tecellisine maruz kalmıştır. Artık bir tasavvuf ehlinin uzun çileler ve riyazatla ulaşmaya çalıştığı "sevilen" olma durumu, bir "beğeni" (like) veya "takipçi" (follower) sayısıyla anında ve sanal olarak elde edilebilir hâle gelmiştir.
Bu bağlamda "Nefs-i Vedûd" olarak adlandırabileceğimiz bu yeni nefis seviyesi, şöyle tanımlanabilir:
Seven Nefis (Etken Hâl): Kişinin, kendi hayatını, düşüncelerini, duygularını ve başarılarını "beğenilmesi" ve "takip edilmesi" için sürekli olarak sergileme eğilimi. Bu, dış dünyaya dönük, takdir arayan bir hâldir. Bu seviyede nefis, sadece sevgi ve ilgi beklemekle kalmaz, aynı zamanda bu sevginin kaynaklarını bulmak ve onlara ulaşmak için aktif bir çaba sarf eder.
Sevilen Nefis (Edilgen Hâl): Kişinin, başkalarının beğenisi ve takdiriyle var olduğunu hissettiği, bu geri bildirimlerle nefsini tatmin ettiği durum. Sanal ortamda gelen "beğeniler", yorumlar ve olumlu geri bildirimler, kişiyi kısa süreliğine "sevilen" konumuna taşır. Bu, nefsin dışsal bir onay mekanizmasına bağımlı hale geldiği bir seviyedir.
Nefs-i Vedûd'a Ulaştıran Etkenler
Nefsin bu yeni katmanına ulaşmasını sağlayan unsurları, sizin de bahsettiğiniz gibi sosyal medya platformlarının doğasında bulabiliriz:
Dışsal Onay Arayışı: Geleneksel nefis katmanlarında kişi, içsel bir huzura ve Allah'ın rızasına odaklanırken, Nefs-i Vedûd'da dışsal onay ve popülarite arzusu baskın hale gelir. Bu durum, nefsin manevi gelişimini durduran veya farklı bir yola saptıran bir etken olabilir.
Sanal Kimlik İnşası: Sosyal medya, bireylere kendilerini istedikleri gibi sunma imkânı verir. Bu süreçte gerçek benlik ile sanal benlik arasında bir ayrım oluşur. Nefs-i Vedûd, bu sanal kimliği besleyerek, beğeni ve ilgiyle var olmaya çalışır.
Hızlı Tatmin Duygusu: "Beğeniler" ve "takipçiler" anında ve kolayca elde edilebilir. Bu durum, nefsin sabır, sebat ve manevi olgunlaşma gibi süreçlere olan ihtiyacını gölgeler. Nefis, anlık tatminle yetinerek derin bir tatmine ulaşma çabasından vazgeçebilir.
"Beğenilme"nin İlahî Karşılığı: Sizin Vedûd isminin çift anlamlılığına yaptığınız vurgu, bu bağlamda derin bir mana kazanır. Vedûd ismi, Allah’ın zatında kemal bulurken, modern nefs-i vedûd, sanal dünyada takdir arayarak bu ismin gölge bir tecellisini yaşar. Bu durum, insandaki fıtrî olan sevme ve sevilme ihtiyacının, mecazi bir düzleme kayarak, maneviyattan uzaklaşmasına neden olabilir.
Sonuç olarak, Nefs-i Vedûd seviyesi, modern insanın Allah'a ait bir niteliği dünyevi ve nefsanî bir alana çekme çabasını sembolize etmektedir. Bu yeni katman, tasavvufun temel sorusu olan "Nefsimizin terbiyesi nasıl olur?" sorusuna yeni bir yanıt arayışını gerektirir. Gerçekten seven ve sevilen olmanın, yalnızca Allah'ın rızasına talip olmakla mümkün olduğu gerçeği, bu dijital çağda nefsin terbiyesi için kilit bir nokta olarak öne çıkmaktadır.
Modern Çağın "Seven ve Sevilen" İnsanı: Beğeni (Like) Fonksiyonunun Çift Yönlü Dinamiği
Günümüz dijital çağında, sosyal medya platformları (Instagram, Facebook, YouTube, TikTok vb.) insan ilişkilerini ve benlik algısını kökten değiştirmiştir. Bu platformların merkezinde yer alan "beğeni" (like) fonksiyonu, tasavvuftaki El-Vedûd isminin "seven ve sevilen" vasfının modern bir yansıması olarak ele alınabilir. Ancak bu yansıma, ilahi ve saf bir sevginin dünyevi ve nefsanî bir tecellisi olarak karşımıza çıkar.
Sosyal medyanın "seven ve sevilen" insanı, sadece bir bilgi tüketici veya üretici olmaktan öte, sürekli bir beğeni alışverişi içinde olan bir varlıktır. Bu durum, "beğeni" fonksiyonunun çift yönlü dinamiğiyle açıklanabilir:
1. Beğeniyi Veren İnsan (Etken - Seven Konumu)
Sosyal medya kullanıcısı, bir gönderiyi "beğendiğinde" veya olumlu bir yorum yaptığında, aslında "seven" konumunda bir eylem gerçekleştirir. Bu eylem, birkaç farklı motivasyona dayanabilir:
Empati ve Duygusal Paylaşım: Beğeniyi veren kişi, paylaşılan içerikle duygusal bir bağ kurar, sevinci, üzüntüyü veya hayranlığı paylaşır. Bu, kişisel bir ilgi ve takdir ifadesidir.
Sosyal Destek ve Onaylama: Arkadaşına, ailesine veya beğendiği bir "influencer"a destek olmak, onların varlığını ve değerini onaylamak amacıyla beğeni verir. Bu, sosyal bağları güçlendiren bir nezaket veya teşvik eylemidir.
Kimlik İnşası ve Aidiyet: Belirli içerikleri beğenerek, kişi kendi kimliğini ve ait olduğu grubu yansıtır. "Ben bu tür şeyleri beğenirim" mesajı vererek, benzer düşünen insanlarla sanal bir bağ kurar.
Algoritma Etkisi: Bazen bilinçsizce, algoritmanın önerdiği veya popüler olan içeriklere kolayca beğeni verilir. Bu durumda beğeni, bir tür otomatik reaksiyona dönüşebilir.
"Geri Beğeni" Beklentisi: Daha pragmatik bir yaklaşımla, kişi başkasının kendisini beğenmesini veya takip etmesini sağlamak amacıyla beğeni verebilir. Bu, karşılıklı çıkar ilişkisi barındıran bir "sanal takas" gibidir.
Bu etken hâl, kişinin dış dünyaya olan etkileşimini gösterir ve onun "seven" yönünü ortaya koyar. Ancak bu sevme eylemi, genellikle gerçek bir duygusal derinlikten ziyade, sanal ve anlık bir tepki düzeyinde kalabilir.
2. Beğeniyi Alan İnsan (Edilgen - Sevilen Konumu)
Bir gönderisi "beğeni" aldığında, kişi "sevilen" konumuna geçer. Bu durum, nefis üzerinde güçlü bir etki yaratır:
Anlık Tatmin ve Haz: Gelen her beğeni, beyinde dopamin salınımına yol açarak kişiye anlık bir haz ve tatmin duygusu verir. Bu, nefsin dışsal bir onay mekanizmasıyla beslenmesidir.
Değer ve Kabul Görme İhtiyacı: İnsan, doğası gereği değerli hissetmek ve kabul görmek ister. Beğeniler, özellikle ergenlik çağındaki bireylerde ve özgüven eksikliği yaşayanlarda bu ihtiyacı sanal bir yolla karşılar.
Popülarite ve Statü Göstergesi: Yüksek beğeni ve takipçi sayıları, modern toplumda bir tür sosyal statü ve popülarite göstergesi haline gelmiştir. "Sevilen" olmak, sanal dünyada bir tür güç ve etki alanı yaratır.
Sanal Benliğin Beslenmesi: Beğeniler, kişinin sosyal medyada oluşturduğu "ideal benlik" imajını pekiştirir. Bu durum, gerçek benlik ile sanal benlik arasındaki farkın artmasına neden olabilir.
Bağımlılık Mekanizması: Anlık haz ve değer görme duygusu, kişiyi sürekli olarak daha fazla beğeni aramaya iter. Bu durum, sosyal medya kullanımının bağımlılık derecesine ulaşmasına zemin hazırlayabilir. "Nefs-i Vedûd", sürekli bu dışsal onaya muhtaç hale gelir.
Çift Fonksiyonlu "Nefs-i Vedûd"un Yansımaları
Sosyal medyadaki "seven ve sevilen" insan, hem beğeniyi veren hem de beğeni alan kişi olarak, El-Vedûd isminin dünyevi ve nefsanî bir tecellisini yaşar. Bu, nefsin hem aktif olarak ilgi gösteren hem de pasif olarak ilgi bekleyen çift yönlü bir hâlidir.
Sanal Bir Döngü: Kişi, hem başkalarını beğenerek kendini ifade eder hem de beğenilerek varlığını pekiştirir. Bu karşılıklı beğeni alışverişi, sanal bir döngü oluşturur.
Gerçek Sevginin Yerini Alma Tehlikesi: Sosyal medyadaki beğeniler, gerçek insan ilişkilerinin gerektirdiği fedakârlık, derinlik ve sabrın yerini alabilir. Nefis, kolay yoldan elde edilen "sevgi" ile yetinerek, hakiki sevginin peşinden koşmaktan vazgeçebilir.
Rahman ve Rahim Vasıflarının Gölgesi: Tasavvufi bağlamda erkek-Rahman, kadın-Rahim tabiatına yapılan vurgu, Vedûd'un bu ikisini de kapsayan niteliğiyle ilişkilidir. Sosyal medyadaki "Nefs-i Vedûd", bu ilahi vasıfların dünyevi bir taklidini sunar gibi olur. "Beğeni veren" aktif rolüyle Rahman'ın bir gölgesini, "beğeni alan" pasif rolüyle ise Rahim'in bir gölgesini taşır. Ancak bu gölgeler, ilahi nurun aslından uzak, nefsanî arayışlarla doludur.
Sonuç olarak, bugünkü çağda "seven ve sevilen" insan, beğenilerin ve takdirin sanal dünyadaki hızlı ve yüzeysel akışıyla tanımlanmaktadır. Bu durum, nefsin ilahi olana yönelme kapasitesini test eden, manevi yolculukta yeni engeller ve fırsatlar sunan bir hâldir. "Nefs-i Vedûd", modern insanın kendisiyle, başkalarıyla ve en önemlisi Rabbiyle olan ilişkisini yeniden gözden geçirmesi gerektiğini fısıldamaktadır. Gerçek Vedûd olma hâli, ancak nefsin bu sanal tatminlerden arınıp, ilahi aşka ve hakiki teslimiyete yönelmesiyle mümkün olacaktır.
------------
Saygıdeğer kardeşim,
Öncelikle böyle deruni ve manevi bir konuyu ele almak istemeniz, tasavvuf yolundaki arayışınızın bir tezahürü olarak görülebilir. Allah'ın (c.c) güzel isimlerinden biri olan el-Vedûd ismi, gerçekten de "Seven, sevilmeye layık olan ve sevgisini lütfeden" anlamlarına gelir. Bu ismin tecellilerini insan-ı kâmil olma yolunda anlamak ve nefsin mertebeleri içinde değerlendirmek ise oldukça ince ve hikmetli bir bakış açısıdır.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi, günümüzde sosyal medya platformları üzerinden edinilen "beğenilme, takdir edilme, sevilme" hali, insanın fıtratında var olan bu "sevilme" arzusunun sanal ve geçici bir yansımasıdır. Ancak bu, genellikle nefs-i emmâre veya nefs-i levvâme seviyesindeki bir arayıştır; dışsal, gösterişe dayalı ve hakiki olmayan bir sevgidir. Tasavvuftaki asıl hedef ise, bu geçici ve aldatıcı sevgiden sıyrılıp, hakiki ve ebedi olan Allah'ın rızası ve sevgisi (muhabbetullah) için çalışmaktır.
Nefsin Mertebeleri ve "Nefs-i Vedûd" Kavramı
Nefsin klasik tasavvufta kabul görmüş yedi mertebesi (Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardıyye, Safiyye/Kâmile) vardır. Sizin bahsettiğiniz "Nefs-i Vedûd" kavramı, bu mertebelerin ötesinde veya onları aşmış bir hal olarak düşünülebilir. Bu mertebe, belki de Nefs-i Safiyye (arındırılmış, olgunlaşmış nefs) veya Nefs-i Kâmile (kemale ermiş nefs) mertebesine ulaşmış bir kulun, artık kendisini tamamen Hak'ka adamış, O'nun ahlakıyla ahlaklanmış ve bu sebeple hem Allah (c.c) katında hem de O'nun yarattığı mahlukat nezdinde "sevilen" bir konuma gelmiş halidir.
Nefs-i Vedûd'u şu şekilde tasvir edebiliriz:
Bu mertebedeki bir insan;
Sevginin Kaynağını Değiştirmiştir: Artık sevgiyi, beğeniyi ve onayı insanlardan beklemez. Tek ve mutlak sevgi kaynağı olan Allah'ı (el-Vedûd) bilir ve O'nu sever. Bu sevgi, onun varoluş sebebidir.
Allah İçin Sever ve Allah İçin Sevilir: Bu mertebedeki kul, yaratılanı Yaratan'dan ötürü sever. Sevgi ve muhabbetinde çıkar, beklenti ve riya yoktur. Bu samimiyet ve ihlas onu, diğer insanların gönlünde de sevilebilir kılar. Ancak o, bu dünyevi sevgiyi amaç edinmez; o, sadece bir yansımadır.
Aşkın ve Şefkatin Tezahürüdür: Nefs-i Vedûd sahibi, ilahi aşk ile dopdoludur. Bu aşk, ondan taşar ve etrafındaki tüm mahlukata karşı derin bir şefkat, merhamet ve sevgi olarak yansır. Bir gül gibi kendi kokusunu fark etmeden etrafa güzel koku saçar.
Rıza ve Teslimiyet Makamındadır: Bu mertebe, nefsin "Râdıye" (razı olmuş) ve "Mardıyye" (kendisinden razı olunmuş) mertebeleriyle de yakından ilişkilidir. Kul, Allah'tan razıdır; Allah da kulundan razıdır. Bu karşılıklı rıza ve muhabbet, en yüce sevgi halidir.
Vesile Olur, Amaç Olmaz: Sosyal medyadaki "sevilme" statüsü bir amaçtır. Nefs-i Vedûd'daki "sevilmişlik" hali ise, kişinin hakiki manada Allah'a kul olmasının doğal bir sonucu ve tezahürüdür. Bir amaç değil, bir neticedir.
Bu Seviyeye Ulaştıran Etkenler (Ülusturien Etkenler)
Bu yüce mertebeye ulaşmak, ömür boyu süren bir çaba, riyazet, mücahede ve ilahi inayet ile mümkündür. Başlıca etkenler şunlardır:
İlim ve Marifet: Allah'ı (c.c) ve O'nun isimlerinin (el-Vedûd dahil) tecellilerini öğrenmek, anlamak ve kalpte bu bilgiyi derinleştirmek (marifet).
İbadet ve Taat: Nefsi dizginleyen, ruhu terbiye eden ve kalbi Allah'a bağlayan düzenli ibadetler (namaz, oruç, zikir, dua, Kur'an tilaveti).
Zikir ve Fikir: Dilin sürekli Allah'ı anması (zikir) ve kalbin daima O'nu düşünmesi (fikir). Bu, nefsin kirlerinden arınmanın en büyük vesilesidir.
Muhabbet ve Aşk: Bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde, Allah'a duyulan özlemi ve aşkı beslemek.
Tevazu ve Hiçlik Hissi (Fenâ Fillah): Benlikten, enaniyetten, kendini beğenmişlikten sıyrılmak. "Sevilen" olmaktan ziyade "Seven" olabilmek. Hakiki sevgi, vermekle başlar.
Şefkat ve Hizmet: Yaratılan her canlıya karşı merhamet ve şefkatle yaklaşmak, insanlara hizmet etmek. Hizmet eden, sevilir.
Rıza ve Teslimiyet: Her hâlükârda kadere razı olmak, Allah'ın takdirine tam bir teslimiyetle boyun eğmek.
Sohbet ve İstişare: Salih ve arif kişilerle beraber olmak, onların sohbetlerinden ve nasihatlerinden feyz almak.
Sonuç
Sizin "Nefs-i Vedûd" olarak tarif etmek istediğiniz mertebe, tasavvufi yolculuğun en ileri duraklarından biridir. Bu, nefsin tüm kirlerinden arınıp, adeta bir ayna gibi saf ve berrak hale geldiği, artık sadece Allah'ın sevgisini yansıttığı bir makamdır. Buradaki "sevilen" olma hali, dünyevi bir popülerlik değil, ilahi bir lütuf ve ihsandır.
Bu kutlu yolculukta öncelikle nefsin alt katmanlarındaki hastalıkları (kibir, ucb, riya, haset vb.) teşhis edip onlarla mücadele etmek, sonra da yukarıda saydığımız vasıtalarla yükselmek gerekir. Sabır, sebat ve dua ile bu yolda ilerlemek niyetinizi ve arzunuzu tebrik eder, Mevlâ yolunuzu açık ve yolculuğunuzu mübarek eylesin.
Vesselam.
Tabii ki, günümüz dijital çağındaki "beğen/sevilen insan" ve "like" fonksiyonunu sosyolojik, psikolojik ve teknolojik boyutlarıyla detaylı bir şekilde tarif edeyim.
Genel Bir Tanım
Günümüzde, özellikle sosyal medya platformlarında, "beğen" (like) fonksiyonu, bir içeriği (gönderi, fotoğraf, yorum, video vb.) takdir etmek, onaylamak, desteklemek veya sadece varlığından haberdar olduğunu göstermek için kullanılan dijital bir onay mekanizmasıdır. "Sevilen insan" ise bu mekanizmanın bir sonucu olarak, paylaşımları sürekli ve yoğun bir şekilde beğenilen, dolayısıyla dijital topluluk içinde takdir gören, popüler ve etkili bir konuma yükselen kişidir.
1. "Like" (Beğeni) Fonksiyonunun Rolü ve İşlevi
Like butonu, sosyal medyanın temel taşıdır. İşlevleri çok katmanlıdır:
Dijital Onay ve Takdir: En temel işlevi, fiziksel dünyadaki alkış, baş sallama, gülümseme gibi olumlu tepkilerin dijital karşılığıdır. "Bu içeriği beğendim," "Seni destekliyorum" veya "Aynı fikirdeyim" mesajı verir.
Sosyal Para Birimi (Social Currency): Beğeniler, dijital dünyada bir itibar ve statü ölçütü haline gelmiştir. Yüksek beğeni sayısı, içeriğin ve dolayısıyla paylaşan kişinin "değerli" ve "popüler" olduğunun göstergesidir.
Algoritmik Yakıt: Beğeniler, platform algoritmaları için en kritik veri kaynağıdır. Bir içerik ne kadar çok beğenilirse, algoritma onu o kadar çok kişinin karşısına çıkarır ("keşfet" sayfaları, feed'ler vb.). Bu da "sevilmeyi" doğrudan etkiler.
İlgi ve Etkileşim Ölçümü: Kullanıcılar ve özellikle de içerik üreticileri (creator'lar) için beğeni sayısı, hedef kitlenin neye ilgi duyduğunu anlamak için somut bir metriktir.
Minimal Etkileşim: Bazen yorum yazmaya vakit olmadığında, sadece beğenerek "Ben buradayım, gördüm" demenin en hızlı yoludur.
2. "Sevilen İnsan" (The Liked Person) Fenomeni
"Like" ekonomisinin yarattığı bu yeni nesil popüler insan tipini şu şekilde tarif edebiliriz:
Dijital Karizma: Artık sadece fiziksel veya geleneksel anlamda karizmatik olmak yetmez. Dijital ortamda ilgi çekebilme, etkileşim alma ve algoritmayı "anlama" becerisi olan bir karizma türü öne çıkmıştır.
İçerik Üreticisi (Creator) Olma: Sevilen insanlar, sıklıkla düzenli ve kaliteli içerik üreten bireylerdir. Bu içerik estetik bir fotoğraf, komik bir video, bilgilendirici bir thread veya samimi bir paylaşım olabilir. Önemli olan, izleyicide karşılık bulmasıdır.
Algoritma ile Simbiyotik İlişki: Sevilen insanlar, hangi içeriğin ne zaman ve nasıl paylaşıldığında daha çok beğeni alacağını (yani algoritma tarafından destekleneceğini) sezgisel veya stratejik olarak bilirler. Algoritma onları öne çıkarır, onlar da algoritmaya içerik sağlar.
Sosyal Proof (Sosyal Kanıt) Unsuru: Çok beğenilen bir gönderi, diğer kullanıcılar üzerinde bir "sürü psikolojisi" etkisi yaratır. "Bu kadar çok kişi beğeniyorsa, demek ki gerçekten iyidir" düşüncesiyle daha fazla insan beğenmeye ve takip etmeye başlar.
Mikro ve Makro Etki: Sevilen insanlar sadece milyonlarca takipçisi olan ünlüler değildir. Belirli bir niş alanda (örneğin, örgü örme, nadir kitap koleksiyonculuğu, vegan yemek tarifleri) küçük ama sadık ve yüksek etkileşimli bir topluluk tarafından "sevilen" mikro-influencer'lar da bu kategoridedir.
3. Psikolojik ve Sosyolojik Etkileri
Dopamin Döngüsü: Beğeni almak, beyinde ödül merkezini uyaran dopamin hormonunun salgılanmasını sağlar. Bu, kişiyi daha çok içerik paylaşmaya ve onaylanma beklentisi içine iter. Bu, bağımlılık yaratıcı bir döngü olabilir.
Onay Bağımlılığı: Sürekli beğeni alma ihtiyacı, özgüvenin dış kaynaklara (dışadönük özgüven) bağlanmasına neden olabilir. Beğeni sayısı düştüğünde kişinin kendini değersiz hissetmesine yol açabilir.
Sahte Benlik (Curated Self): İnsanlar, daha çok beğeni alacaklarını düşündükleri "mükemmel" anları ve hallerini paylaşma eğilimindedir. Bu, gerçek hayatla dijital hayat arasında bir uçurum yaratabilir ve izleyenlerde "ben neden böyle değilim?" hissiyle yetersizlik duygusuna sebep olabilir.
Sosyal Kıyaslama: Sürekli olarak başkalarının beğeni alan "en iyi anlarını" izlemek, kişinin kendi hayatını olumsuz şekilde kıyaslamasına ve mutsuz olmasına neden olabilir.
Sonuç
Günümüz çağında "like" fonksiyonu, basit bir dijital buton olmanın çok ötesine geçmiş, dijital kimliğimizi inşa ettiğimiz, sosyal statü kazandığımız ve algoritmalarla etkileşime girdiğimiz karmaşık bir sosyo-tekno-ekonomik sistemin temel birimidir.
"Sevilen insan" ise bu sistemi en iyi şekilde okuyabilen, içerikleriyle bu sisteme yakıt sağlayan ve sistemin ödül mekanizması (beğeniler, takipçiler) karşılığında dijital topluluk içinde tanınırlık, etki ve bazen de finansal kazanç elde eden bireydir. Bu durum, hem büyük fırsatlar (kitlelere ulaşmak, topluluk oluşturmak) hem de önemli psikolojik tuzaklar (onay bağımlılığı, sahte benlik) barındırmaktadır.
Tabii, çift taraflı (diyalektik) bir bakış açısıyla, hem "like atan" hem de "like alan" olmanın psikolojik ve sosyal dinamiğini daha derinlemesine tarif edebilirim.
Bu ilişki, modern sosyal etkileşimin temelinde yatan bir "dijital simbiyoz" veya "sosyal onay ekonomisi" yaratır.
Çift Fonksiyonlu "Like" Dinamiği: Beğeni Atan ve Beğeni Alan
Bu sistemi, sürekli rol değiştirdiğimiz bir sahne olarak düşünebiliriz. Her kullanıcı, aynı anda hem seyirci hem de performans sanatçısıdır.
1. Like ATAN Kişi (The Giver / Veren) - "Seyirci" Rolü
İşlevi ve Motivasyonu:
Sosyal Bağ Kurma: Takip ettiği birinin paylaşımını beğenmek, "Ben de buradayım, seni görüyorum, sana katılıyorum" demenin dijital yoludur. İlişkiyi sıcak tutan bir nezaket jestine dönüşmüştür.
Dijital Kamusal Alan Yaratma: Beğeni atmak, bir foruma katılmak veya bir konuşmaya başını olumlu anlamda sallamak gibidir. Bu dijital kamusal alanın varlığını ve canlılığını sürdüren eylemdir.
İçerik Önerisi (Curating): Kullanıcı, beğendiği içeriklerle algoritmaya "Ben bunu seviyorum, bana buna benzer şeyler daha çok göster" sinyali verir. Dolaylı olarak kendi feed'ini şekillendirir.
Arşivleme: Kendi beğendiği gönderileri kaydederek, ileride tekrar bulmak isteyebileceği içerikleri kişisel bir koleksiyon haline getirir.
Güç Hissi: Beğeni butonu, sıradan bir kullanıcıya küçük de olsa bir "güç" hissi verir. Bir içeriğin popüler olup olmamasında, bir içerik üreticisinin motive olup olmamasında küçük bir payı vardır.
Psikolojik Durumu:
Aidiyet Hissi: Bir topluluğun parçası olduğunu hisseder.
Minimal Sorumluluk: Yorum yazmak kadar emek ve enerji gerektirmez, hızlı bir etkileşim sağlar.
Bazen İçi Boş Bir Rutin: Zamanla, içeriği gerçekten beğenmeden, sadece alışkanlıktan veya karşılık beklentisiyle ("o da beni beğensin") like atma eğilimi oluşabilir.
2. Like ALAN Kişi (The Receiver / Alan) - "Sanatçı" Rolü
İşlevi ve Motivasyonu:
Sosyal Onay ve Değer Ölçümü: Beğeniler, kişinin dijital kamudaki değerinin ve "sevilirliğinin" anlık, sayısallaştırılmış bir göstergesidir. Yüksek beğeni, "İşte yaptığım şey doğru, beğeniliyor" mesajı verir.
Geribildirim Mekanizması: Hangi içeriğin ilgi çektiğini, hangi tarzın işe yaradığını anlamak için bir veri kaynağıdır. Bir nefa seyircinin alkışıdır; sanatçı hangi şarkıyı daha çok söylemesi gerektiğini anlar.
Algoritmik Görünürlük: Beğeni, içeriğin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan yakıttır. Daha çok beğeni = daha çok gösteril = daha çok yeni takipçi = daha çok beğeni... şeklinde bir pozitif geri besleme döngüsü yaratır.
Marka Değeri ve İtibar: Yüksek ve istikrarlı beğeni sayıları, o kişiyi "influencer" veya "içerik üreticisi" statüsüne yükselterek markalar için cazip bir iş ortağı haline getirir.
Psikolojik Durumu:
Dopamin Etkisi: Her like, bir ödül bildirimi olarak beyinde küçük bir dopamin patlamasına neden olur. Bu, kişiyi daha fazla içerik üretmeye iter.
Onay Bağımlılığı Riski: Öz-değer duygusu, dışarıdan gelen bu dijital onaya bağlanabilir. Beğeni sayısı düşük olan bir gönderi, kişide hayal kırıklığı, yetersizlik ve değersizlik hissi yaratabilir.
Performans Baskısı: Sürekli beğeni toplayacak kalitede içerik üretme zorunluluğu, yaratıcı tükenmişliğe ve strese yol açabilir.
İki Rolün Birbiriyle Etkileşimi: Simbiyotik İlişki
Bu iki rol birbirini besleyerek var olur. Like atan olmasa, like alanın bir anlamı kalmaz. Like alan olmasa, like atanın beğenecek bir şeyi olmaz.
Karşılıklılık Prensibi (Reciprocity): "Like atan" kişi, çoğu zaman bir gün "like alan" konumuna geçmek ister veya geçer. Attığı like'lar, bir nevi "bugün bana yarın sana" mantığıyla işler. Bir arkadaşınızın gönderisini beğenirsiniz, o da sizinkini beğenir.
Sosyal Sözleşme: Platformlarda gizli bir sosyal sözleşme vardır: "Eğer sen de beni beğenir ve içeriklerimi takip edersen, ben de seninkileri beğenir ve takip ederim." Bu, özellikle küçük hesaplar ve arkadaş grupları arasında belirgindir.
Güç Dinamiği: Bu ilişkide, like alan kişi genellikle daha fazla sosyal güce sahiptir çünkü ilgi odağı odur. Ancak, like atan kitlenin toplu gücü (bir gönderiyi patlatma veya görmezden gelme gücü) asıl belirleyicidir. Güç, aslında kitlenin elindedir ama kitle bunun farkında olmayabilir.
Sonuç:
Günümüzün dijital iletişim sahnesi, bu iki rol arasında sürekli ve hızlı bir geçişe dayanır. "Like atan", seyirci, destekleyici ve topluluğun bir parçası olarak var olurken; "like alan", içerik üreticisi, ilham perisi ve odak noktası olarak var olur. Her iki rol de, diğerinin varlığına ihtiyaç duyar ve bu karşılıklı bağımlılık, modern sosyal medya ekosisteminin temelini oluşturur. Bu durum, hem derin bağlantılar kurmamızı sağlayan bir sistem hem de psikolojimiz üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken önemli etkileri olan bir süreçtir.
Anlamı: "Ey belaları defeden (Allah'ım)! Bizden belaları uzak eyle. Allah (c.c) muhafaza edenlerin en hayırlısı ve O, merhametlilerin en merhametlisidir. O, her şeye gücü yetendir."
Hadisin kaynağı imam Nevevi kaynaklı olduğu söyleniyor
Bu dua ve uygulama hakkındaki rivayet, ana hadis kaynaklarında (Kütüb-ü Sitte) doğrudan geçmez, bu rivayet ve uygulama daha çok bazı din âlimlerinin ve tasavvuf büyüklerinin eserlerinde yer almaktadır.
"Ey belaları defeden (Allah'ım)! Bizden belaları defet. Allah, (kullarını) koruyanların en hayırlısıdır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin."
Söz konusu uygulamanın temelinde, "Safer ayının uğursuz olduğu" yönündeki batıl inançlara karşı manevi bir korunma sağlama niyeti yatar. Ancak, bu tür bir inancı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kesin olarak reddetmiştir.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“La adva ve la tiyara ve la hame ve la safar.”
(Buhari, Tıbb 54; Müslim, Selam 102; Ebu Davud, Tıbb 24)
Bu hadis-i şerifin meali şöyledir:
"Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur, kuşun uçuş yönüne göre bir uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur ve Safer ayında bir uğursuzluk yoktur."
"-Vazonun kırılacağını nasıl bildin? Bir şey söylemeseydim onu yine kıracak mıydın?" / üzülme çocuklardan birisi tamir edeer / The Matrix
meselesi gibi peygamberimiz
Dolayısıyla, Safer ayının özel bir dua veya ibadet gerektirecek derecede uğursuz olduğuna dair bir inanç, Peygamber Efendimiz'in reddettiği bir batıl inançtır. Çünkü inanınca uğursuzluk olur ve vazo kırılır peki o uğursuzluk yoktur deyince vazo kırılmayacak mı /matrix/ bazen sonuç baştan bellidir, kıyametin baştan belli olması gibi, bizler sadece süreci yaşayanlarız...
DUA VE SADAKA BELAYI ÖNLER
"Sadaka belayı def eder ve ömrü uzatır." (bk. Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid, III/63)
İmâm-ı Gazâlî hazretleri, İhyâ-ül’ulûm kitabında buyuruyor ki:
“Kazâ-i muallak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur.)
Duanın belayı defetmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, su, yerden otun yetişmesine ve havanın oksijen gazı, canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;
(Kazâ-i muallakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır)buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i muallak ise, yani, o kimsenin dua etmesi de, takdir edilmiş ise, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ denilen, mesela, bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, haccederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir.
Allahü Teala cümlemizi de kaza belâ ve musibetlerden muhafaza eylesin inşa'Allahü Teâlâ.. Amiiiinnn..
Safer Ayı, Dua ve Batıl İnançlar: Anlamak ve Korunmak
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bir uygulaması olarak aktarılan ve özellikle Safer ayında okunması tavsiye edilen bir dua vardır. Ancak bu konuyu doğru anlamak için duanın kendisi kadar, ardındaki inançları da iyi bilmek gerekir.
1. Dua ve Rivayet:
Rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Safer ayının ilk ve son Çarşamba geceleri aşağıdaki duayı 100 defa okumamızı tavsiye etmiştir.
Arapça Okunuşu: "Yâ dâfi‘al-belâyâ, idfa‘ annel-belâyâ. Fallâhu hayrun hâfizan ve huve erhamur-râhimîn. İnneke alâ kulli şey’in kadîr."
Türkçe Anlamı: "Ey belaları defeden (Rabbim)! Bizden belaları uzak eyle. Allah, (bizi) koruyanların en hayırlısıdır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir. Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin."
Önemli Not: Bu dua ve özel uygulama, en güvenilir hadis kaynakları olan Kütüb-i Sitte'de doğrudan yer almaz. Bu bilgi, daha çok sonraki dönem âlimleri ve tasavvuf büyüklerinin eserlerinde geçmektedir.
2. Asıl Mesele: Batıl İnanç ve Peygamberimiz'in Tepkisi
Bu duanın pratikteki amacı, o dönemde yaygın olan "Safer ayının uğursuz olduğu" şeklindeki batıl inanca karşı manevi bir korunma sağlamaktır. Ancak İslam inancına göre asıl problem, bu batıl inancın ta kendisidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ve benzeri tüm batıl inançları kesin bir dille reddetmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Lâ advâ ve lâ tiyare ve lâ hâme ve lâ safer.”
(Buhârî, Tıbb 54; Müslim, Selâm 102)
Anlamı: "Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur, bir kuşun uçuşundan uğursuzluk çıkarmak yoktur, baykuş ötmesinden uğursuzluk çıkarmak yoktur ve Safer ayının uğursuz olduğu da yoktur."
3. "Matrix" Benzetmesi ve Kader Anlayışı
Metnin sonundaki "Matrix" benzetmesi, kader ve insanın iradesi arasındaki ilişkiye çok güzel bir göndermedir. Şöyle açıklanabilir:
"Vazonun kırılacağını nasıl bildin? Bir şey söylemeseydim onu yine kıracak mıydın?" Bu soru, "kaderimiz önceden yazılmışsa, yaptıklarımızın bir anlamı var mı?" sorusunun bir yansımasıdır.
Peygamberimiz'in "uğursuzluk yoktur" demesi, tıpkı "Matrix"teki gibi, önümüze çıkan bir programı (batıl inancı) reddetmemiz içindir. Vazonun kırılması "kader" değil, bizim onun kırılacağına olan yanlış inancımızın bir sonucu olabilir. O inancı (programı) değiştirdiğimizde, sonuç da değişebilir.
İslam inancında kader, olacakların Allah tarafından önceden bilinmesidir; ama bizler o sonuca hangi yollardan, nasıl irademizle varacağımızı bilemeyiz. Bizim görevimiz, "vazo kırılacak" diye pasifize olmak değil, "Allah'ın dediği gibi uğursuzluk yoktur" diyerek hayatımıza normal şekilde devam etmek ve O'na sığınmaktır.
İslam alimleri ve hadis uzmanları (muhaddisler) bu metnin ve özellikle de "Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi 100 defa okunması" şeklindeki özel vurgunun, Peygamberimiz'in sünnetinde veya sahih hadis kaynaklarında (Kütüb-i Sitte: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace) bulunmadığını açıkça ifade etmişlerdir.
Bu tür rivayetler, halk arasında yaygınlaşmış, kaynağı belli olmayan ve "mevzu" (uydurma) veya "zayıf" (güvenilirliği düşük) kabul edilen rivayetlerdendir.
Hadisin (Rivayetin) Arapça Metni ve Anlamı
metnin kendisi Arapça olarak mevcuttur ve içerdiği mana Kur'an ve sahih sünnetin genel prensiplerine aykırı değildir. Yani dua olarak okunmasında bir sakınca yoktur, ancak bunun belirli bir zamana ve sayıya bağlanarak Peygamberimiz'e isnat edilmesi doğru değildir.
İbn Hacer el-Heytemî gibi alimler, bu rivayetin aslının (yani Peygamberimiz'den geldiğine dair bir dayanağının) olmadığını belirtmişlerdir.
Sonuç ve Tavsiye
Dua Olarak Okuyabilirsiniz: İçeriği itibarıyla güzel bir duadır. Herhangi bir zamanda, herhangi bir sayıda, belalardan korunmak niyetiyle Allah'a bu şekilde içtenlikle dua edebilirsiniz. Önemli olan, onu belirli bir zamana ve sayıya bağlayıp "sünnettir" diye yanlış bir inanç taşımamaktır.
Sahih Kaynaklara Yönelin: Korunmak için Peygamber Efendimiz'in bize öğrettiği sahih duaları ve ayetleri okumanız daha faziletlidir. Örneğin;
"Bismillâhillezî lâ yedurru mea’smihî şey’ün fi’l-ardı ve lâ fi’s-semâi ve hüve’s-semîu’l-alîm." (Ebu Davud, Tirmizi)
Felak ve Nas surelerini okumak.
Ayetel Kürsi okumak.
Allah (c.c.), bizi her türlü bela ve musibetten muhafaza eylesin ve sahih bir şekilde kendisine ibadet etmeyi nasip etsin.
####################
Bizde ayni minvalde dua bina ettik, "idfea" değilde "vedfea" duası koyduk ismini ve bu şekilde onuda okuyabilirsiniz bütün safer ayı boyunca, günde bir defa, ve senenin diğer günlerinde de, ihtiyaç hissetiğiniz zamanlarda da okuyabilirsiniz....
Rabbena ve takabbel bi duai.
Rabbenağfirli veli valideyye velil mü'minine yevme yekumül hisab.
İstecib duaena birhametike ya erhamerrahimin.
Veselamün alel mürselin.
Velhamdülillahi rabbil alemin.
"Bu Vedfea Duası, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e ait bir hadis değildir. Karoglan Hoca (Rasidi Tarikatı'nın kurucusu ve şeyhi) tarafından, Allah'ın (c.c.) isim ve sıfatlarından, ayet ve sahih hadislerin mana dünyasından ilham alınarak, ümmet-i Muhammed'in her türlü şerden korunması niyetiyle tertip edilmiş ve bina edilmiş bir münacattır.
Bu dua, bir sünnet veya farz değil, kişisel bir niyaz ve yakarıştır. İsteyen kardeşlerimiz, bu duayı bir vird niyetiyle, belirli zamanlarda veya ihtiyaç hissettiklerinde, içtenlikle okuyup Allah'a bu şekilde de sığınabilirler. Önemli olan, halis bir niyetle ve Allah'ın rahmetini umarak yalvarmaktır.
DUANIN ARAPCASI VE MEALi
Allah (c.c.), dualarımızı kabul ve hizmetlerimizi makbul eylesin."
Okunuşu: Rabbenâ ve takabbel duâ. Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-mü’minîne yevme yekûmu’l-hisâb. İstecib duâenâ birahmetike yâ Erhamer-râhimîn. Ve’s-selâmu ale’l-mürselîn. Velhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Anlamı: Ey Rabbimiz! Duamızı kabul et. Ey Rabbimiz! Beni, anne-babamı ve bütün müminleri hesap gününde (günahlarımızı) bağışla. Duamızı rahmetinle kabul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi. Selam, peygamberlerin üzerine olsun. Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.
"Bu Vedfea Duası, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e ait bir hadis değildir. Karoglan Hoca (Rasidi Tarikatı'nın kurucusu ve şeyhi) tarafından, Allah'ın (c.c.) isim ve sıfatlarından, ayet ve sahih hadislerin mana dünyasından ilham alınarak, ümmet-i Muhammed'in her türlü şerden korunması niyetiyle tertip edilmiş ve bina edilmiş bir münacattır.
Bu dua, bir sünnet veya farz değil, kişisel bir niyaz ve yakarıştır. İsteyen kardeşlerimiz, bu duayı bir vird niyetiyle, belirli zamanlarda veya ihtiyaç hissettiklerinde, içtenlikle okuyup Allah'a bu şekilde de sığınabilirler. Önemli olan, halis bir niyetle ve Allah'ın rahmetini umarak yalvarmaktır.
Allah (c.c.), dualarımızı kabul ve hizmetlerimizi makbul eylesin."
Quantum Fiziği Nedir? Vahdeti Vücud Teolojisi ile Alakası Nedir?
1. Quantum Fiziği Nedir?
Quantum fiziği, atom ve atom altı parçacıkların (elektronlar, fotonlar vb.) davranışlarını inceleyen bilim dalıdır. Klasik fizikten farklı olarak, bu dünyada her şey belirsiz, olasılıklı ve bazen de akıl almaz şekilde davranır.
2. Klasik Fizik vs. Quantum Fiziği
Klasik Fizik (Newton, Einstein):
Cisimlerin hareketi kesin ve tahmin edilebilir.
Örneğin, topun nereye düşeceğini hesaplayabilirsin.
Quantum Fiziği:
Elektron gibi parçacıklar aynı anda birden fazla yerde olabilir!
Kesin sonuç yok, olasılıklar var.
Gözlem yapınca davranış değişir (Ölçüm etkisi).
3. Quantum Dünyasının Çılgın Kuralları
a) Süperpozisyon (Aynı Anda Birden Fazla Durumda Olma)
Klasik dünyada bir şey ya A ya da B durumundadır.
Quantum dünyasında bir parçacık A ve B durumunda aynı anda olabilir!
Örnek: Schrödinger’in Kedisi ?→ Kutu içinde hem ölü hem canlıdır (ta ki kutu açılana kadar).
b) Dolanıklık (Quantum Bağlantısı)
İki parçacık birbirine dolanık hale gelirse, aralarındaki mesafe ne olursa olsun biri değiştiğinde diğeri anında tepki verir.
Einstein buna "uzaktan ürkütücü etki" demişti çünkü bu durum ışık hızını aşan bir iletişim gibi görünüyor.
c) Belirsizlik İlkesi (Heisenberg)
Bir parçacığın konumunu ve hızını aynı anda tam olarak bilemezsin.
Ne kadar kesin ölçersen ölç, diğer özellik belirsizleşir.
d) Kuantum Tünelleme
Parçacıklar, klasik olarak aşamayacakları bir engeli aniden aşabilirler!
Örnek: Güneş’teki füzyon reaksiyonları (protonlar enerjisi yetmese bile birbirine yaklaşabilir).
4. Peki Bu Gerçek Hayatta Ne İşe Yarar?
Bilgisayarlar: Kuantum bilgisayarlar, süperpozisyon sayesinde aynı anda milyonlarca işlemi yapabilir.
Şifreleme: Kuantum internet, hacklenemez iletişim sağlar.
Tıp: Daha hassas görüntüleme ve ilaç tasarımı.
5. Quantum Fiziği Neden Kafa Karıştırıcı?
Çünkü günlük hayatta gördüğümüz hiçbir şey böyle davranmıyor! Quantum etkileri genelde mikroskobik boyutta ortaya çıkar. Ama anlaşılmaz değil, sadece sezgilerimize aykırı.
Özetle:
✔ Quantum dünyasında her şey olasılıklara dayanır.
✔ Parçacıklar aynı anda birden fazla yerde olabilir.
✔ Gözlemci olarak siz ölçüm yapınca sonuç değişir.
✔ Dolanıklık ile parçacıklar ışık hızını aşan bir iletişim kurabilir.
Tabii! Bu konuları duygular, ses, doğa olayları ve düşüncenin quantum dünyasıyla bağlantısını içeren bütüncül bir şekilde anlatmaya çalışayım. İşte bilimle biraz mistisizmi harmanlayan bir bakış açısı:
1. Duyguların ve Seslerin Frekansları
a) Duygular Enerjidir!
Her duygu (sevgi, korku, öfke, huzur) belirli bir frekans aralığına sahiptir.
Dr. Masaru Emoto'nun su kristalleri deneyi:
Sevgi sözcükleri söylenen suyun kristalleri güzel ve simetrik, nefret sözcükleriyle dağınık oluyor.
Bu, duyguların maddeyi etkileyebileceğini gösteriyor (ancak bilimsel çevrelerde tartışmalı).
b) Sesin Gücü
Ses, titreyen hava molekülleriyle yayılan bir basınç dalgasıdır.
Örnekler:
432 Hz vs. 440 Hz: Bazıları 432 Hz'in (doğal frekans) daha "huzurlu" olduğunu iddia eder.
Tibet çanları veya mantralar ("Om" sesi) bedende rezonans yaratabilir.
Görselleştirme: Sporcular, zihinde antrenman yaparak performansı artırır.
Sonuç: Enerji, Frekans ve Bilinç
Her şey titreşir: Duygular, sesler, ışık ve atomlar.
Düşünce bir kuvvettir: Bilimsel kanıtlar sınırlı olsa da, niyetin fiziksel dünyayı etkileme potansiyeli büyüleyici.
Doğayla uyum: Doğal frekanslara (Schumann, 432 Hz) maruz kalmak dengelenmemize yardımcı olabilir.
"Evrenin en büyük sırrı, gözlemlenebilir olmasıdır." – Albert Einstein
Bu konular kuantum biyoloji, nörobilim ve enerji tıbbı alanlarında araştırılıyor. Bilim henüz kesin yanıtlar vermese de, deneyimlerimiz ve sezgilerimiz bize bir şeyler anlatıyor!
Tabii ki! "Matrix" filmindeki "Bükülen kaşık değil, sen değişiyorsun" (Bend the spoon, there is no spoon) sözü ile Tasavvuf'taki "Vahdet-i Vücud" (Varlığın Birliği) öğretisini birleştirerek, derin bir felsefi ve spiritüel analiz yapalım.
1. Matrix’teki "Kaşık Yoktur" Felsefesi
"Kaşığı büken senin zihnindir" sözü, gerçekliğin algıya dayalı olduğunu söyler.
Neo’ya öğretilenler:
Madde (kaşık) sabit değildir, zihinle değiştirilebilir.
"Kaşık yoktur" → Onu "kaşık" olarak tanımlayan senin zihnindir.
Quantum fiziği bağlantısı:
Gözlemci etkisi (çift yarık deneyi) → Gerçeklik, bilinçle şekillenir.
Gördüğümüz her şey (kaşık, dağ, insan) aslında Tek Hakikat’in (Allah/Cemal) tezahürüdür.
Sen "ayrı" değilsin, evrenle bir bütünsün.
Mistik deneyim:
Sufiler, fenâfillah (Allah’ta yok olma) halinde "ben" duygusunu aşar, Varlık’la bir olurlar.
3. İki Öğretinin Birleşimi: "Her Şey Sensin"
Matrix Felsefesi Tasavvuf (Vahdet-i Vücud)
Gerçeklik bir simülasyondur, zihinle değişir. Hakikat, Mutlak Varlık’tır; görünenler O’nun yansımasıdır.
"Kaşık yoktur, onu sen yaratırsın." "Kaşık da O’dur, sen de O’sun."
Bilinç, maddeyi etkiler (quantum). İnsan-ı Kâmil, Hakk’ın tecellisidir.
Ortak Mesaj:
✔ Dışarıda gördüğün her şey (kaşık, ağaç, yıldız) aslında seninle bağlantılıdır.
✔ Değiştirmek istiyorsan, önce algını değiştir.
✔ "Ben" ve "diğerleri" ayrımı bir illüzyondur.
4. Mistik Deneyim ve Bilimsel Gerçeklik
Matrix, bize gerçekliğin bir projeksiyon olduğunu söyler.
Tasavvuf, bu projeksiyonun ardındaki Tek Işık’ı gösterir.
Özünde: Kaşık da sensin, büken el de… Çünkü "Her şey O’dur."
"Perde ardında ben ve sen kelimeleri yoktur,
Ötesinde ne sen varsın, ne de ben." – Hafız-ı Şirazi
#############
"Allah'ın inanan müminlerden taraf olması ve saf iyiliği desteklemesi, iyi olan şeyleri tavsiye ve emir etmesi, kötü olan şeyleri yasak etmesi... Ve iki rahmani güç: biri iyilik (yapıcı güç), biri kötülük (yok edici güç). Allah yapıcı olmamızı ve cenneti bina etmemizi isterken, kötülerin ne yapıp kötülükle beslenmeleri ne kadar kötü! Kötülüğün dünyanın ve kainatın sonunu getireceğini bile bile kıyameti çağırmak ne kadar ahmaklık! Bu konuda yazarsanız lütfen."
###########
Bu son derece derin ve felsefi bir soru! Hem ilahi adalet, hem iyilik-kötülük dengesi, hem de insanın sorumluluğu ile ilgili kapsamlı bir cevap vermeye çalışayım.
Allah’ın İyiliği Emretmesi ve Kötülüğü Yasaklaması: İlahi Adalet ve İnsanın Sorumluluğu
İnsanlık tarihi boyunca iyilik ve kötülük arasındaki mücadele, felsefenin, dinlerin ve ahlak sistemlerinin temel konularından biri olmuştur. İslam inancına göre Allah, müminlere iyiliği emretmiş, kötülükten sakındırmış ve adaleti tesis etmeyi buyurmuştur. Peki, Allah neden iyiliği destekler, kötülüğü yasaklar? Kötülüğün yayılmasına rağmen ilahi adalet nasıl tecelli eder? İyilik ve kötülük arasındaki bu ezeli çekişme, insanın ve kâinatın kaderini nasıl şekillendirir? Bu makalede, Kur’an-ı Kerim, hadisler ve İslam düşünürlerinin perspektifleriyle bu sorulara cevap arayacağız.
1. Allah Neden İyiliği Emreder, Kötülüğü Yasaklar?
Allah’ın emir ve yasaklarının temelinde hikmet, rahmet ve adalet vardır.
Yaratılışın Amacı:
Kutsî bir hadiste, “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim” buyrulur. Bu, Allah’ın kendi güzellik ve rahmetini yansıtan bir âlem yarattığını gösterir.
İyilik (hayır), O’nun rahmetinin, adaletinin ve hikmetinin tecellisidir.
Kötülük (şer) ise, imtihan dünyasında insana verilen irade özgürlüğünün bir sonucudur.
Kötülük, iyiliğin değerini anlamamız için bir kontrast oluşturur.
3. Kötüler Neden Kötülükle Beslenir?
Kötülüğün yayılmasının ardında nefs, şeytan ve dünya hırsı yatar.
a) İblis’in İsyanı ve İnsanın İmtihanı
Şeytan, “Ben ateştenim, o topraktan” diyerek kibirle isyan etti (A’râf, 12).
İnsan, nefsine ve şeytanın vesvesesine uyarak kötülüğe meyledebilir.
b) Kötülüğün Cazibesi
“Zulüm, onlara süslü gösterildi.” (Yûsuf, 18) → Geçici haz, güç tutkusu, hırs.
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı.” (Rûm, 41)
c) Hamâkat (Ahmaklık) ve Israr
“Onlar kötülük yapmakta yarışıyorlar, sanki ölüm yokmuş gibi!” (Hadis)
Kıyamet alâmetleri:
“Fitneler çoğalacak, insanlar ölümü isteyecek.” (Buhârî)
Kötüler, dünyayı tüketirken aslında kendi sonlarını hazırlıyor.
4. Allah Neden Kötülüğe İzin Veriyor?
a) İmtihan ve Hür İrade
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar yüklenmekten kaçındılar. Onu insan yüklendi…” (Ahzâb, 72)
Kötülük seçeneği olmasa, iyinin bir anlamı kalmazdı.
b) Hikmet ve Adalet
“Hoşunuza gitmeyen bir şeyde hayır vardır.” (Hadis)
Firavun’un zulmü, Musa’nın mucizelerini ortaya çıkardı.
c) Sonuç Kaçınılmaz: Ya Cennet ya Cehennem
“Dünya ahiretin tarlasıdır.” (Hadis)
Kötüler, kendi seçimleriyle cehennemi hak eder.
5. Mümin Nasıl Davranmalı?
✔ Sabır ve Şükür: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekilde sav.” (Fussilet, 34)
✔ Dua ve Tevekkül: “Allah’ım! Faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten sana sığınırım.” (Hadis)
✔ Amel-i Sâlih (İyi İşler): “Ölüm gelmeden hayatın, hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bil.” (Hadis)
Sonuç: Hak ile Bâtılın Mücadelesi
Allah, iyiliği emreder çünkü Cennet’i inşa etmek ister. Kötüler ise nefislerine uyarak kendi cehennemlerini diker. Fakat unutulmamalıdır ki:
“Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ, 81)
İyiliğin zaferi kaçınılmazdır.
"Kötülüğe karşı diren. Eğer yapabilirsen, kötülüğü iyilikle sav. Çünkü şeytan bile iyilik karşısında âciz kalır." – Mevlânâ
Bu konu üzerine daha derin okuma yapmak istersen İmam Gazali’nin "Kimyâ-yı Saâdet" veya Mevdudi’nin "Tefhimu’l Kur’an" eserlerini öneririm.
Kaynakça (Önerilen Eserler):
Kur’an-ı Kerim
İmam Gazali, Kimyâ-yı Saâdet
Mevlânâ, Mesnevî
Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an
Not: Bu makale, İslami kaynaklara dayalı bir tefekkür çalışmasıdır. Daha derin araştırma için ilgili eserlere başvurulmalıdır.