“İslam'da faiz yoktur ama İslam'ın, faizli borç gibi ödenmedikçe artan bir borcu vardır. O da namaz borcudur. Ödenmeye ödenmeye dağlar kadar namaz borcu olan bir kimse, o yükten kurtulmadıkça yaptığı güzel işlerin karşılığını düşünmelidir.”
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Büyük Türk hakanı Attila'ya atfedilen şöyle bir söz vardır:
“Atımın nalındaki bir çivi düşseydi, bu büyük ülke olmazdı.”
“Nasıl olur? Bir çivi bir ülkeyi nasıl kurtarır?” diye sorulduğunda ise şöyle cevap verdiği anlatılır:
“Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu da koca bir ülkeyi etkiler. Şimdi anladınız mı? Bir çivinin eksikliği bile ne kadar büyük kayıplara sebep olabilir.”
Buradaki asıl mesele, küçük görünen bir şeyin büyük sonuçlar doğurabileceğidir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“Beş şey gelmeden önce şu beş şeyin kıymetini bilin:
1- İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin,
2- Hastalıktan önce sağlığın,
3- Meşguliyetten önce boş vaktin,
4- Fakirlikten önce zenginliğin,
5- Ölmeden önce hayatın kıymetini bilin.”
Ve burada “ölmeden önce hayatın ve dünyada ahireti kazanmanın kıymetini bilin” denilmektedir.
İnsan hayattayken yaptığı iyiliklerin, duaların ve güzel amellerin değerini bilmelidir. Çünkü insan öldükten sonra artık kendi amelini artırma imkânı sona erer; ancak geride bıraktığı bazı hayırlar ve kendisine yapılan dualar onun için bir vesile olabilir.
Bu sebeple, bir mümin vefat etmiş bir yakınını hatırladığında onun için dua edebilir, Kur'an okuyabilir, sadaka verebilir ve sevabını ona bağışlayabilir.
Bazen insanın küçücük gördüğü bir iyilik, başka biri için çok büyük bir değer taşıyabilir.
Mesela senin birkaç dakikanı alan bir Fâtiha veya birkaç kısa sure, vefat etmiş bir yakının için senin gönlünde çok büyük bir anlam taşıyabilir.
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Muhakkak Allahü Teâlâ, yeryüzündekilerin duasından dolayı kabirdekilere dağlar kadar rahmet verir. Dirilerin ölülere hediyeleri, onlar için istiğfar ve sadakadır.”
Eğer namaz kıldığında, sevap işlediğinde, Kur'an okuduğunda ve güzel ahlakla yaşadığında bunların Allah katında bir karşılığının olduğuna inanıyorsan, hayattayken yaptığın bir duanın veya sadakanın da bir değeri olduğuna inanmalısın.
Senin on liran varsa ve bir fakire iki lirasını vererek onu kendi rızkından faydalandırıyorsan, okuduğun Fâtiha'nın, kısa surelerin veya yaptığın hayrın sevabını bir vefat etmiş kimseye bağışlamanın da bir iyilik olduğunu düşünürsün.
Nitekim şöyle bir rivayet aktarılır:
“Ölen kimse, kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından, kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında, bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki hayatta olanların ölüler için hediyesi dua ve istiğfardır.”
(Mişkâtü'l-Mesâbîh, 1/723)
O hâlde, ahirete iman eden insan, dünyada kazandığı maldan sadaka verebildiği gibi, yaptığı bazı hayırların sevabını da vefat etmiş yakınlarına bağışlayabilir.
Bazen insan, vefat etmiş bir yakınının hayatındaki bir eşyayı, bir sözü veya bir hatırayı görünce onu hatırlar. İşte böyle bir anda onun için dua etmek, Fâtiha okumak, Kur'an'dan bir bölüm okumak veya imkânı varsa bir fakire sadaka vermek güzel bir davranıştır.
Vaktin varsa birkaç sure oku ve sevabını bağışla. Yanında fakir bir kimse varsa ve imkânın da bulunuyorsa ona yardım et.
Çünkü yarın senin de aynı durumda olmayacağının garantisi yoktur.
Sen bugün bir vefat etmiş kimseye dua edersen, yarın senin için de yaşayanların dua etmesini ümit edebilirsin.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Âdemoğlu ölünce amel defteri kapanır. Ancak üç kişinin amel defteri kapanmaz:
1- Sadaka-i câriye bırakanın,
2- Kendisine dua eden hayırlı bir evlat bırakanın,
3- Faydalanılacak bir ilim bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz.”
Buradan hareketle, insanın geride bıraktığı eserlerin ve yetiştirdiği insanların nasıl bir etki meydana getirebileceğini düşünmemiz gerekir.
Hayırlı bir evlat bırakan kimsenin ardından hayırlar devam edebileceği gibi, insanın geride kötü bir alışkanlık, kötü bir uygulama veya insanların devam ettirdiği zararlı bir davranış bırakması da farklı sonuçlar doğurabilir.
Burada “kimse kimsenin günahını çekmez” hükmünü de unutmamak gerekir. Hiç kimse başkasının günahının doğrudan sorumluluğunu yüklenmez. Ancak bir insan kötü bir davranışın öncülüğünü yapar, başkalarını buna yönlendirir veya kendisinden sonra devam edecek bir kötülüğe sebep olursa, o kötülüğün yayılmasındaki payı açısından sorumluluk söz konusu olabilir.
Bu, dünyadaki bazı örneklerle de anlaşılabilir. Bir işyerinde yapılan bir uygulamanın sonucu, o uygulamayı başlatan kişiden sonra da devam edebilir.
Mesela bir insan kötü bir alışkanlığın veya günahın yayılmasına vesile olmuşsa ve kendisinden sonra insanlar o davranışı devam ettiriyorsa, o kimsenin bıraktığı kötü örneğin sorumluluğu ayrıca değerlendirilir.
Bu sebeple:
Ey kardeşlerim! Dünyada iyi işlere imza atmak için gayret ediniz. Kötü işlerin öncüsü ve temsilcisi olmaktan sakınınız.
---
Kefaret Orucu Meselesi:
Burada oruç ve kefaret meselesine dair kendi düşüncemi aktarmak istiyorum.
Dindeki hükümlerin hikmetlerini anlamaya çalışırken, ibadetlerin insanı zorlamak için değil, insanın kulluğunu ve sorumluluğunu yerine getirmesi için emredildiğini unutmamak gerekir.
Bunu bir çiçek örneğiyle düşünelim.
Evde küçük bir saksıda yetişen bir çiçeğimiz olsun. Sıcak günlerde bu çiçeğin daha sık sulanması gerekir. Bahçede kökleri derinlere ulaşmış büyük bir hurma ağacı ise daha farklı şartlarda yaşayabilir.
İnsanların dayanma gücü de birbirinden farklıdır.
Buradaki benzetmede, insanın bedenî ve ruhî şartlarının dikkate alınması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.
Oruç ibadetinin amacı insanı sağlığına zarar verecek şekilde zorlamak değildir. Hastalık, yolculuk ve benzeri mazeretlerde dinin getirdiği kolaylıklar vardır.
Özellikle sağlık konusunda insan kendi durumunu bilmeli, gerektiğinde doktor tavsiyesinden yararlanmalıdır.
Oruç ibadetinin insanın bedenini ve nefsini terbiye eden bir yönü vardır. Fakat bir ibadeti yerine getirirken insanın sağlığını koruması da önemlidir.
Bu nedenle, oruç tutamayacak kadar hasta olan bir kimsenin durumunun dinî hükümler çerçevesinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta şudur:
İbadetin hikmetini anlamadan sadece şekline bakmak doğru değildir. Hükmün yanında hikmeti de anlamaya çalışmak gerekir.
Oruç, insanı terbiye eden, sabrı öğreten ve nefsin arzularını kontrol etmeyi sağlayan büyük bir ibadettir. Fakat hastalık gibi durumlarda dinin tanıdığı ruhsatlar da göz önünde bulundurulmalıdır.
Burada benim kanaatim, her hükmün hikmetini düşünürken hem dinî ölçüleri hem de insanın gerçek durumunu birlikte değerlendirmemiz gerektiğidir.
Not: Bu bölüm vaazdaki kişisel değerlendirme ve örneklemelerden oluşmaktadır; kefaret ve oruçla ilgili fıkhî hükümlerin tamamı bu kısa değerlendirmeye indirgenemez.
Güç yetirme, hastalık ve oruçla ilgili meselelerde kişinin kendi durumuna göre ehil bir din âlimine ve gerektiğinde sağlık uzmanına danışması gerekir.
---
Geçenlerde televizyonda, bitkilerin genetik özellikleriyle oynanması ve farklı türlerin özelliklerinden yararlanılarak yeni çeşitler üretilmesiyle ilgili bir haber gördüm.
Buradan hareketle şunu düşündüm:
İnsan, tabiatın yaratılış düzeni üzerinde değişiklikler yaparken bunun sonuçlarını da düşünmelidir.
Kur'an'da şeytanın insanları saptırmak için Allah'ın yarattığı düzeni değiştirmeye yönlendireceğine dair şu ifade geçmektedir:
Ve le udillennehum ve le umenniyennehum ve le âmurannehum fe le yubettikunne âzânel en'âmi, ve le âmurannehum fe le yugayyirunne halkallâh. Ve men yettehızi'ş-şeytâne veliyyen min dûnillâhi fe kad hasira husrânen mubînâ.
Meali:
“Onları mutlaka saptıracağım, onları birtakım kuruntulara sürükleyeceğim; onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse, şüphesiz apaçık bir ziyanda bulunmuştur.”
(Nisâ Suresi, 4/117-119)
Bu ayetteki “Allah’ın yaratışını değiştirme” ifadesi üzerinde tefekkür etmek gerekir. Her teknolojik veya tıbbî müdahaleyi doğrudan bu ayetin kapsamına sokmak doğru değildir. Ancak insanın yaratılış düzenine müdahale ederken bunun sonuçlarını düşünmesi gerektiği açıktır.
“Ölçüde haddi aşmayın. Tartıyı adaletle yapın ve ölçüyü eksiltmeyin. Yeri de canlılar için yaratmıştır. Orada meyveler, tomurcuklu hurma ağaçları, yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler vardır. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
Rahmân Suresi 8-13. ayetler
Burada üzerinde durulması gereken mesele, Allah’ın yaratmış olduğu düzenin bir ölçü ve denge içerisinde olmasıdır.
İnsanoğlu tabiat üzerinde değişiklikler yaparken bu ölçüyü ve dengeyi göz ardı etmemelidir.
Her yeni imkânın beraberinde bir sorumluluk getirdiğini unutmamak gerekir.
At ile eşeğin çiftleştirilmesi sonucunda katır elde edilmesi gibi, tabiatta farklı türlerin özelliklerinden yararlanılan örnekler vardır. Fakat insanın yaptığı her müdahalenin hikmetini, faydasını ve doğurabileceği sonuçları düşünmesi gerekir.
Buradaki mesele, “her değişiklik kötüdür” demek değildir. Asıl mesele, yaratılıştaki dengeyi bozmadan, ölçüyü gözeterek hareket etmektir.
Çünkü küçük gördüğümüz bir değişiklik, başka bir canlı veya başka bir insan için çok büyük sonuçlar doğurabilir.
İyilik ve kötülük de böyledir.
Senin küçük sandığın bir iyilik, bir başkası için büyük bir iyilik olabilir.
Senin küçük gördüğün bir yanlış ise başkasının hayatında büyük bir zarara dönüşebilir.
İşte bu yüzden insan, yaptığı her işte ölçüyü, dengeyi ve sonucu düşünmelidir.
Rabbim, bizleri yanlışların ve kötülüklerin sebebi olmaktan muhafaza eylesin. Beni, ailemi, cemaatimi ve bütün müminleri her türlü şerden korusun. Âmin.
İnnellezîne kâlû rabbunâllâhu summestekâmû tetenezzelu aleyhimul melâiketu ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennetilletî kuntum tûadûn. Nahnu evliyâukum fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhirati, ve lekum fîhâ mâ teştehî enfusukum ve lekum fîhâ mâ teddeû. Nuzulen min gafûrin rahîm. Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn.
Meali:
“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra dosdoğru yaşayanların üzerine melekler iner ve şöyle derler: ‘Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizin içindir ve orada istediğiniz her şey vardır. Bunlar, çok bağışlayan ve çok merhamet eden Allah’tan bir ikramdır.’
Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Şüphesiz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”
İbn Ömer (radıyallâhu anh)'ın bir rivayetine göre:
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza başlayınca önce “Veccehtü vechiye...” diye başlayan duayı, ardından Sübhâneke duasını, bundan sonra da “İnne salâtî ve nüsükî...” diye başlayan duayı okur, ondan sonra kıraate geçerdi.
“Allah, iman edenlerin velisidir, dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.”
Sadakallâhü'l-Azîm, Bakara Suresi 257. ayet
Ve bu seneki gündönümlerinden birisini daha geride bıraktık: 21 Haziran gündönümü. Artık günler en uzun vaktine ulaşmış oldu ve bundan sonra günler yavaş yavaş kısalmaya, geceler ise uzamaya başlayacaktır. Bu süreç 21 Aralık’a kadar devam eder. 21 Aralık ise yılın en uzun gecesine, yani diğer gündönümüne işaret eder.
Yukarıda yazdığımız ayette ne buyruluyor?
“İyilerin velisi ve dostu Allah’tır; O, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kötülüğü tercih edenlerin velileri ise tâğuttur; onlar da aydınlıktan karanlıklara yönelirler.”
Bu ayetleri, vaazımızdaki işarî yorum açısından düşündüğümüzde, aydınlık ile karanlık, yaz ile kış ve gündüz ile gece arasında bir temsil kurabiliriz. Burada asıl anlatılmak istenen, insanın hangi yöne yöneldiği ve kimin velayetini tercih ettiğidir.
Şeytanın da kendisine verilen mühlet çerçevesinde insanları saptırmaya çalışması, bu düşüncenin bir başka yönüdür. Allah Teâlâ ona kıyamete kadar mühlet vermiştir. Fakat bu, şeytanın Allah’a denk veya gerçek anlamda bir rakip olduğu anlamına gelmez. Şeytan da Allah’ın yaratmış olduğu bir varlıktır ve onun imtihan içerisindeki rolü, insanın iradesinin ortaya çıkmasına vesile olan bir sınanma alanıdır.
İnne evlen-nâsi bi İbrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzân-nebiyyü vellezîne âmenû, vallâhu veliyyul-mu’minîn.
Meali:
“Şüphesiz insanların İbrahim’e en yakın olanı, elbette ona uyanlar, bir de bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin velisidir, dostudur.”
Sadakallâhü'l-Azîm, Âl-i İmrân Suresi 68. ayet
Hz. İbrahim’e en yakın olanların onun yolundan gidenler olması, bizim için de bir yöneliş ölçüsü olarak düşünülebilir. İbrahim aleyhisselâmın tevhid üzere yönelişi, karanlıktan aydınlığa çıkışın bir sembolü olarak ele alınabilir.
İz hemmet tâifetâni minkum en tefşelâ vallâhu veliyyuhumâ ve alâllâhi fel yetevekkelil mu’minûn.
Meali:
“Hani sizden iki takım, çözülmeye yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
Sadakallâhü'l-Azîm, Âl-i İmrân Suresi 122. ayet
Aydınlığın, nurun ve ziyânın Rabbi Allah olduğu gibi, karanlığın ve imtihanın varlığı da Allah’ın yaratması dâhilindedir. Doğunun Rabbi Allah olduğu gibi batının da Rabbi Allah’tır. Öyleyse insan, hangi şart içerisinde bulunursa bulunsun Allah’a tevekkül etmelidir.
“Ne ilkbahardan ve yazdan vazgeçilir, ne de sonbahar ve kıştan. Allah’a yönelenlerin vekili O’dur; gecenin de gündüzün de, yazın da kışın da Rabbi O’dur.”
Allah Teâlâ’nın kullarını farklı imtihanlardan geçirmesi üzerine bu vaazda bir benzetme kurulmaktadır. Azrail aleyhisselâmın vazifesi nasıl kendisine verilmişse, şeytanın da insanları saptırmaya yönelik imtihan alanındaki rolü kendisine verilmiştir. Fakat burada şeytanın Allah’a denk bir hasım olduğu düşünülmemelidir. Şeytanın düşmanlığı, insan açısından bir imtihan ve sınanma vesilesidir.
Şeytanın, “Senin kullarını mutlaka saptıracağım” şeklindeki tehdidi Kur’an’da anlatılır. Buna karşılık Allah’ın hâlis kulları üzerinde onun mutlak bir hâkimiyeti olmadığı da bildirilmiştir.
Bu bakımdan, vaazdaki işarî yorumda şeytan; kışın, sonbaharın, zulmetin ve karanlığın sembolik temsilcisi olarak ele alınmaktadır. Fakat gece olmadan gündüzün, kış olmadan baharın kıymeti tam olarak anlaşılmaz. İnsan, bütün bu değişimlerin içerisinde Rabbine yönelmeyi öğrenir.
Vallâhu a'lemu bi a'dâikum. Ve kefâ billâhi veliyyen, ve kefâ billâhi nasîrâ.
Meali:
“Ve sizin düşmanlarınızı en iyi Allah bilir. Dost olarak Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter.”
Nisâ Suresi 45. ayet
“Müminlerin göğüsleri, kalpleri hayırlı ve güzel işler sebebiyle kaynar, coşar. Fâcir kimselerin göğüsleri de kötü işler yüzünden coşar. Allahü Teâlâ sizin kalbinizden geçenlere, niyetlerinize bakar. Niyetlerinize dikkat ediniz ki Allahü Teâlâ size merhamet etsin.”
Ve bizim ve yolumuzdan gidenlerin zikri olan “Raşidi Zikri”ni çekenlerden, mevsim tesbihi makamına çıkarılanlara bu makamın ilham yoluyla bildirildiği kabul edilmektedir.
Bu vaazdaki uygulamaya göre, zikre yeni başlayan bazı kişilerin aramıza katılması sebebiyle zikre devam etmekte zorlanmalar yaşandığı düşünülmüş ve bu nedenle zikre bazı ayet ve babların ilave edildiği ifade edilmiştir.
Bunlar arasında 10_1 ve 10_2 babları, yalancıların şerrine karşı 80_a, 80_b ve 80_c babları ile ayrıca 40_2, 54_3, 54_4, 54_5, 54_6 ve 62_2 babları ve bunların açıklamaları bulunmaktadır.
Ayrıca:
[attachment=38460]
!!! DİKKAT !!!
#####################
Mevsim Tesbihi çekme makamına çıkarılmış sofilere, o makamın manen ilham yoluyla bildirildiği ifade edilmektedir.
Günlük zikrin, baştan 17. ve 18. bablara kadar, yani Es'elüke Duası'na kadar 17 ve 18 dahil olmak üzere okunmasından sonra, bu vaazdaki uygulama tarifine göre bazı günlerde yağmur veya kar için belirli bir su içme uygulamasından söz edilmektedir.
Yaz, ilkbahar ve sonbaharda soğuk ve berrak su; kışın ise süt içilmesinden bahsedilmektedir. Buradaki uygulamanın yalnızca ilham geldiği ifade edilen günlerde yapılacağı belirtilmektedir.
Güneşin doğmasıyla ilgili bölümde ise, zikrin tamamlanmasından sonra belirli bir süre su, süt, çay ve benzeri içeceklerin içilmemesi gerektiği söylenmektedir.
Not: Bu bölüm, vaazdaki tasavvufî/işarî uygulama anlatımıdır. Bunu tıbbi veya bilimsel bir yöntem olarak değerlendirmemek gerekir.
#####################
110. Yazları 666 defa “Allah” zikri, kışları ise 66 defa “Allah” zikri çekilir.
Dikkat: “21 Haziran”a kadar 666 defa çekilir. Gün döndükten sonra, yani “21 Haziran”dan sonra, “21 Aralık”a kadar 66 defa çekilir. “21 Aralık”tan sonra ise tekrar 666 defa çekilmeye başlanır ve bu uygulama “21 Haziran”a kadar devam eder.
#####################
“Müminlerin göğüsleri, kalpleri hayırlı ve güzel işler sebebiyle kaynar, coşar. Fâcir kimselerin göğüsleri de kötü işler yüzünden coşar. Allahü Teâlâ sizin kalbinizden geçenlere, niyetlerinize bakar. Niyetlerinize dikkat ediniz ki Allahü Teâlâ size merhamet etsin.”
RAŞİD'İN ZİKİR EVRADI V-PRO8.6 ÇIKTI
Okumak isteyip de elinde olmayanlar buradan indirebilir:
[attachment=38458]
YENİSİ RAŞİD'İN ZİKİR EVRADI V-PRO8.9 ÇIKTI
Okumak isteyip de elinde olmayanlar buradan indirebilir:
[attachment=38459]
---oOo---
Acıyı, Belayı Kucaklamak Meselesine Gelince
21 Haziran’ı geride bıraktık. Artık günlerin yavaş yavaş kısalması, havanın daha erken kararması ve mevsimin sonbahara, oradan da kışa doğru ilerlemesi başlayacaktır.
Bu nedenle, vaazımızın bu bölümünde sonbaharı, kışı ve geceyi de hayatın bir parçası olarak kabul etmekten ve “belayı kucaklamak” meselesinden söz edeceğiz.
Bunu, başımızdan geçen ve benim için bir ibret vesilesi olan İnşirah Suresi ile ilgili bir hatıra üzerinden anlatmak istiyorum.
Taş ocağında çalışıyorum ve o dönemde Nakşibendî tarikatına mensubum. Yaklaşık her gün Hatme-i Hâcegân yapıyoruz. Hatmede okunan zikirlerden birisi de “Elem neşrah” diye bilinen İnşirah Suresi’dir.
O sıralarda özellikle İnşirah Suresi üzerinde düşünmeye başlamıştım.
Bir gün taş ocağında çalışırken taşları kesmek için kullandığımız kompresör tabancası bozuldu. O dönemde tamircilerle aram pek iyi değildi ve bana yeni bir tabanca vermeleri konusunda da daha önce olumlu bir sonuç alamamıştım.
Tabancam bozulunca, “Bugün yine uğraşacağız, bana yine eski bir tabanca verecekler” diye düşündüm.
Tam o sırada Mevlânâ’nın ölümü düğüne gider gibi karşılamaya dair sözleri aklıma geldi. Ardından İnşirah Suresi’ni hatırladım.
Kendi kendime:
“Rabbim, tamirhaneye gidiyorum ama sanki Mevlânâ’nın ölüme gider gibi gitmesi ve Hz. İbrahim’in ateşe yürüyüşü gibi ben de başıma geleni kabullenerek gidiyorum. Başa gelen çekilir.”
dedim.
Sonra “Elem neşrah” Suresi’ni okudum ve şu ayeti tekrar tekrar düşündüm:
“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
Bu ayeti okuyarak ve manasını düşünerek tamirhaneye gittim.
Tamirhanede Hans isimli bir tamirci vardı. Bana sıfır, yeni bir kompresör tabancası verdi.
Çok sevindim. Yeni tabancayı alıp sevinçle işyerime döndüm ve ilk defa sıfır bir tabanca kullanmanın sevincini yaşadım.
Ben bunu kendi hayatımda İnşirah Suresi’ndeki ayetin bir tecellisi ve benim için bir ibret vesilesi olarak gördüm.
Buradan çıkardığım ders şuydu:
Bazen insanın karşısına çıkan sıkıntı, sabırla ve Allah’a tevekkülle karşılandığında hayra dönüşebilir.
Hz. İbrahim’in ateşe atılması kıssasında olduğu gibi, insanın başına gelen her zorluğu Allah’ın izniyle bir imtihan ve sabır vesilesi olarak görmesi mümkündür.
Burada “acıyı kucaklamak”, acıyı veya belayı istemek anlamına gelmez. Belaya razı olmak da günahı veya zulmü kabullenmek demek değildir.
Asıl maksat, insanın başına gelen zorluk karşısında isyan etmek yerine sabretmesi, Allah’a sığınması, elinden gelen tedbiri alması ve hayır ummasıdır.
Bu bakımdan, 21 Haziran’dan sonra mevsimin sonbahara ve kışa doğru dönmesini de bir tefekkür vesilesi olarak görebiliriz. Karanlığı da aydınlığı da, geceyi de gündüzü de Allah’ın yarattığını bilerek her hâlde Rabbimize yönelmeliyiz.
Rabbim, cemaatimin, sevenlerimin ve sevdiklerimin başındaki belaları ve şerleri, İnşirah Suresi’ndeki o iki ayetin sırrı ile şerden hayra tebdil eylesin.
İzâ ruccetil ardu reccâ, ve bussetil cibâlu bessâ, fe kânet hebâen münbessâ, ve kuntum ezvâcen selâseten. Fe ashâbul meymeneti mâ ashâbul meymeneh. Ve ashâbul meş'emeti mâ ashâbul meş'emeh.
Meali:
“O zaman yeryüzü şiddetli bir sarsıntıyla sarsılır. Dağlar parçalanıp ufalanarak toz hâline gelir. Siz de üç sınıfa ayrılırsınız. İşte sağ ehli; ne mutlu sağ ehline! Sol ehli; ne yazık sol ehline!”
Sadakallâhü'l-Azîm. Vâkıa Sûresi, 4-9. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Yes'elûneke anil-hamri vel-meysiri, kul fîhimâ ismun kebîrun ve menâfiu lin-nâsi ve ismuhumâ ekberu min nef'ihimâ. Ve yes'elûneke mâzâ yunfikûn. Kulil-afve. Kezâlike yubeyyinullâhu lekumul-âyâti leallekum tetefekkerûn.
Meali:
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: ‘Onlarda hem büyük günah hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak günahları, faydalarından daha büyüktür.’ Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: ‘İhtiyaçtan artanı.’ Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.”
Yâ eyyühellezîne âmenû innemel-hamru vel-meysiru vel-ensâbu vel-ezlâmu ricsun min ameli'ş-şeytâni fectenibûhu leallekum tuflihûn. İnnemâ yurîdu'ş-şeytânu en yûkia beynekumul-adâvete vel-bağdâe fil-hamri vel-meysiri ve yasuddekum an zikrillâhi ve ani's-salâti, fe hel entum müntehûn.
Meali:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?”
Sadakallâhü'l-Azîm. Mâide Sûresi, 90-91. ayetler.
Kaldığımız yerden yolumuza devam ediyoruz.
Geçen sohbette demiştik ki artık kötüyü ve kötülüğü, belayı ve karanlığı da anlamaya çalışma zamanıdır.
Hani bazen insan yorgun düşer de akşamı özler. “Akşam olsa da bir yorganıma sarılıp yatsam.” der. İşte bela ve karanlık da böyle düşünülebilir.
Dünya güneşe sırtını dönüp geceye doğru yöneldiğinde nasıl karanlığa giriyorsa, insanın hayatında da bazen aydınlık dönemlerin ardından sıkıntılı dönemler gelebilir.
Kuyuya kovayı sallayan zincirle boş kovayı çekmek kolaydır. Fakat kova suya daldırılıp dolduğunda, onu tekrar yukarı çekmek güç ve kuvvet ister.
Biz de sizlere zikir ve evradımızı verdik. Bu yola binen, zikri kabul eden kimse yolculuğa başlamış olur.
Bir trenin önündeki lokomotif güçlü ise arkasındaki birçok vagonu çekebilir. Fakat tren yokuşa geldiğinde daha fazla güç gerekir. Bazen de yokuş aşağı inerken arkadaki vagonların ağırlığı trenin hızlanmasına sebep olur.
Bizim bu benzetmemizde de mürşidin ve cemaatin birbirine destek olması anlatılmaktadır.
Bazen olur ki, sofilerim, zikir durur gibi olur. Üzülmeyin. Tren yokuşa geldiğinde bazen duracak gibi olabilir. Fakat Rabbim güç ve takat verirse, inşallah bu yokuşu da tırmanırız.
Bu zikir ahlâk hâlini alıncaya kadar devam etmek gerekir. Bir gün olmazsa yarın olur. Sabır rayına oturacaktır; fakat bunun için zaman gerekir.
İnsan bir inşaata başladığında tuğlanın, kumun, çimentonun, suyun ve iş gücünün yanında bir plana da ihtiyaç vardır. Bir mühendisin çizdiği plana göre hareket eden usta ve ona yardım eden işçiler gerekir.
Bir bina nasıl bir anda yapılmıyorsa, insanın mânevî inşası da bir anda tamamlanmaz.
Rabbim bize bu yolu çizmiştir. Bu yolun tamamlanması için herkesin emeğine ihtiyaç vardır.
Nitekim Hz. Nuh'a gemi yapması emredildi. Allah dileseydi gemiyi hazır olarak da verebilirdi. Fakat Nuh aleyhisselâma gemiyi yaptırdı ve yıllar süren bir hazırlık gerçekleşti.
Bu da bize gösteriyor ki Allah'ın hikmeti içinde hazırlık, emek, sabır ve çalışma vardır.
Tufanın nasıl gerçekleştiğine dair farklı yorumlar yapılabilir. Fakat bizim burada asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta, Hz. Nuh'un önceden uyarılması, geminin hazırlanması, canlıların gemiye alınması ve ardından tufanın başlamasıdır.
Yani olayın içinde bir hazırlık ve plan vardır.
Nuh'un gemisinde aşçısından, hayvanların bakımını yapacak kişilere kadar birçok hizmete ihtiyaç olduğu gibi, bizim mânevî yolculuğumuzda da farklı kabiliyetlere sahip insanların birbirine destek olması gerekir.
Bu grup, inşallah büyük bir topluluk olacak ve yolumuz uzun olacaktır.
Şimdi tekrar başlangıçta okuduğumuz ayete dönelim.
Allah Teâlâ içki ve kumar hakkında, bazı faydalar bulunmasına rağmen günahlarının daha büyük olduğunu bildiriyor.
Buradan bizim çıkardığımız ders şudur:
Bir şeyin içinde bir fayda bulunması, onun haramlığını ortadan kaldırmaz. Bir şey yasaklanmışsa, onun yasak oluşuna riayet edilir. Fakat o şeyin yaratılışında bulunan bazı faydaları anlamaya çalışmak ayrı bir meseledir.
Meselâ alkolün bazı tıbbî ve teknik alanlarda kullanılması, içki içmenin helâl olduğu anlamına gelmez. Burada “fayda” ile “kullanım şekli” arasındaki farkı iyi anlamak gerekir.
Allah'ın yarattığı her şeyde bir hikmet bulunabilir. Biz bazen bir şeyin hikmetini görürüz, bazen göremeyiz.
Bu nedenle mümin, karşılaştığı her farklı olayda hemen hüküm vermek yerine tefekkür etmeyi öğrenmelidir.
Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs-semâvâti vel-ard. Rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılan, sübhâneke fekınâ azâben-nâr.
Meali:
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve: ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın. Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru.’ derler.”
(Âl-i İmrân Sûresi, 191. ayet.)
İşte burada tefekkürün önemini görüyoruz.
Meleklerin Allah'ın emrine itaat üzere yaratıldıkları, şeytanın ise isyan ettiği anlatılır. Biz de buradan hareketle demir gibi bazı maddelerin özelliklerini sembolik olarak değerlendirebiliriz.
Demirin kolayca bükülmemesi ve dayanıklı olması, metanet kavramını düşünmemize vesile olabilir.
Fakat burada önemli olan şudur:
“Allah şeytanı neden yarattı?” sorusuna cevap verirken, bizim bilmediğimiz ilâhî hikmetlerin bulunabileceğini unutmamalıyız.
Bir şeyin hikmetini bilmiyor olmamız, o şeyde hikmet olmadığı anlamına gelmez.
Bize düşen, hikmetini anlayamadığımız meselelerde Allah'ın ilmine teslim olmaktır.
“Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın. Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru.”
(Âl-i İmrân Sûresi, 191. ayetten pasaj.)
İşte biz bu ayeti de zikrimize ve duamıza kattık ki okudukça, inşallah Rabbim hikmet pınarlarını gönüllerinize akıtsın ve acayip sandığınız bazı şeyleri anlamanızı nasip etsin.
Kuyuya zincirle kovayı saldınız, kova suya daldı ve doldu. Şimdi onu tekrar yukarı çekmeniz gerekir.
Kovayı aşağı indirmek başka, dolu kovayı yukarı çekmek başka bir güç ister.
Bizim mânevî yolculuğumuz da böyledir.
İnsan bazen sevap işleyerek aydınlığa yönelir, bazen hata ve günah sebebiyle zıt istikamete gider. Fakat önemli olan yeniden yönünü Allah'a çevirebilmektir.
Dünya da kendi hareketleriyle gece ve gündüzü, mevsimleri ve değişimleri yaşamaktadır.
İnsan da hayatında farklı hâller yaşayabilir.
Eğer insan hiç hata yapmasaydı ve hiç günah işlemese idi, insan olmanın birçok yönünü nasıl anlayacaktı?
İnsan melek değildir. İnsan hata yapabilir, günah işleyebilir, fakat tövbe edip yeniden Allah'a yönelebilir.
Rabbimiz Kur'an'da şöyle dua etmeyi öğretmektedir:
Kutibe aleykumul-kitâlu ve hüve kurhün leküm. Ve asâ en tekrahû şey'en ve hüve hayrun leküm. Ve asâ en tuhibbû şey'en ve hüve şerrün leküm. Vallâhu ya'lemu ve entüm lâ ta'lemûn.
Meali:
“Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır. Olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Hikmetini Allah bilir, siz bilmezsiniz.
(Bakara Sûresi, 216. ayet.)
Hikmet Nedir?
Hikmet için değişik tarifler yapılmış ve farklı mânâlar verilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
“İşleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak.”
“Eşyanın hakikatinden bahseden ilim.”
“Eşyada gizli ilâhî sırlar ve gayeler.”
“Amelle beraber ilim.”
“Faydalı ilim ve salih amel.”
“İnsandaki akıl kuvvesinin istikamet üzere ve aşırılıklardan uzak olma mertebesi.”
İnsanoğlu faydalı ve güzel şeyleri kolayca kabul eder. Fakat zarar verdiğini düşündüğü şeyleri anlamakta zorlanabilir.
Bazı şeylerin hikmeti avamdan bir kimse tarafından hemen anlaşılmayabilir.
Meselâ yılanın zehri insan için tehlikelidir. Fakat aynı tabiatın içinde tıbbî araştırmalar açısından kullanılabilecek maddeler bulunabilir.
Burada asıl mesele, kötülüğü iyi görmek değildir. Asıl mesele, Allah'ın yarattığı şeylerde bulunan hikmeti araştırırken peşin hükümlü olmamaktır.
Hz. Davud ve Hz. Süleyman aleyhimesselâm hakkında Kur'an'da çeşitli nimetler ve özel imkânlar anlatılır. Cinlerin ve bazı varlıkların Hz. Süleyman'ın emrinde çalıştırıldığı da bildirilir.
Bu bize, Allah'ın bazı varlıkları insanın hizmetine vermesinin mümkün olduğunu gösterir.
Dolayısıyla “şeytan sadece kötüdür, onunla ilgili hiçbir hikmet düşünülemez” şeklinde düşünmek yerine, Allah'ın yaratmasındaki hikmetleri anlamaya çalışmak gerekir.
Fakat burada önemli bir sınır vardır:
Kötülüğü yapmak veya haramı işlemek caiz değildir. Hikmeti araştırmak başka, haramı işlemek başkadır.
Hz. Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'den Hikmet Hakkında Rivayetler:
“İlim ve hikmet, müminin kaybolmuş malıdır; onu nerede bulursa alsın.”
(İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19)
“Hikmetin konuşulup yayıldığı meclis, ne güzel meclistir.”
(Dârimî, Mukaddime 28)
“Bir ilim meclisine oturup hikmetli söz dinledikten sonra, bu meclisten bahsederken işittiği şeylerin sadece kötü kısımlarını anlatan kimsenin misali, bir sürü sahibi çobana gelip: ‘Ey çoban, süründen bana bir koyun kes!’ deyince, çobanın: ‘Git, en iyisinin kulağından tut al!’ demesine rağmen gidip sürünün köpeğinin kulağından tutan adamın misalidir.”
(İbn Mâce, Zühd 15; Ahmed bin Hanbel, 2/252)
“Hikmetin başı Allah korkusudur.”
(Tirmizî; Feyzu'l-Kadîr, 3/574; Beyhakî; Deylemî; Keşfü'l-Hafâ, 1/421; İbn Merduyeh; İbn Kesîr, 1/242)
“Yalnız iki kişiye gıpta edilir: Bir adam ki Allah kendisine hikmet vermiştir; o adam bu hikmet gereğince hareket eder ve bunu başkalarına da öğretir. Bir adam ki Allah kendisine mal vermiştir; o da malını Hak yolunda harcar.”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Emr-i bi'l-mârûf ve nehy-i ani'l-münker'i bırakan kişi, Kur'an'a ve bana inanmış olmaz.”
(Hadis-i Şerif, Râmûz: 69/8)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Sadakanın faziletçe en üstünü, Müslüman bir kimsenin ilim öğrenip onu Müslüman kardeşine öğretmesidir.”
(Hadis-i Şerif, İbn-i Mâce, C. 1, S. 98)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“İlimden bir mesele öğrendiğin zaman, o senin için kabul olunmuş bin rekât nâfile namaz kılmandan hayırlıdır. Bunu insanlara öğrettiğinde, amel edilsin veya edilmesin, yine senin için kabul olunmuş bin rekât nâfile namaz kılmandan hayırlıdır.”
(Hadis-i Şerif, Râmûz: 39/8)
“Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim hidâyete davet ederse, o hidâyete tâbi olanların ecirleri kadar kendisine sevap yazılır. Onların ecirlerinden de hiçbir şey eksilmez.”
(Hadis-i Şerif, Muhtârü'l-Ehâdîs, 167)
Öyleyse, bu anlayışa göre Mehdi aleyhisselâm ve onun askerleri hidâyete çağıran kimseler, yani doğru yolun davetçileri olarak değerlendirilir. Böyle olunca, onlara uymanın müminler için önemli bir sorumluluk olduğu ifade edilir.
Kur'an-ı Kerim'de “Hâ-Mîm” ile başlayan yedi sûre vardır. Bunlar:
Bu sûrelerin fazileti hakkında bazı rivayetler aktarılmıştır:
Rasûlullah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Hâ-Mîm ile başlayan sûreler, Cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
(Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, 3/422, No: 3852)
Yine şöyle rivayet edilir:
“Kur'an'ın Hâ-Mîm ile başlayan sûreleri yedidir. Cehennemin kapıları da yedidir. Her Hâ-Mîm gelip Cehennemin bir kapısında durur ve: ‘Yâ Rabbi! Bana inanıp iman etmiş ve beni okuyup okumaya devam etmiş olan bu kulunu bu kapıdan içeri sokma.’ diye yalvarır.”
“Her şeyin bir özü vardır. Kur'an'ın özü ise Hâ-Mîm'lerdir.”
Bir başka rivayette:
“Cennetin yüce makamlarına yükselmeyi arzu eden kimse Hâ-Mîm'leri okusun.”
Yine düşmanın ansızın saldırması durumunda:
“Hâ-Mîm. Lâ yünsarûn.” denilmesiyle ilgili bir rivayet aktarılır.
(Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 1605)
Abdullah İbn Mesud radıyallâhu anh'tan da şöyle rivayet edilir:
“Hâ-Mîm'ler Kur'an-ı Kerim'in süsüdür.”
Ayrıca Hâ-Mîm sûrelerinin topluca okunup suya üflenmesiyle maddî ve mânevî hastalıklara şifa bulunacağına dair rivayetler de aktarılmıştır.
Bu rivayetlerde gösterildiği üzere, Zikr-i Raşidi Evradımızdaki “Hâ-Mîm”lerin fazileti hakkında da bir fikir sahibi olabiliriz. Bu sebeple, bunları okumakta şüphe göstermemek gerektiğini düşünüyoruz.
İşte bu Hâ-Mîm'ler hakkındaki bizim yorumumuz ise şudur:
Semada, üstümüzde yedi derya veya yedi katman bulunduğu yönünde işarî bir anlayışımız vardır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor:
Ellezî halaka seb'a semâvâtin tibâkan. Mâ terâ fî halkır-Rahmâni min tefâvut. Ferci'il-basara hel terâ min futûr. Sümmerci'il-basara kerrateyni yenkalib ileykel-basaru hâsien ve hüve hasîr.
Meali:
“O, yedi kat göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir daha bak! Hiçbir çatlak ve düzensizlik görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların, aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayarak âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Mülk Sûresi, 3-4. ayetler.)
[attachment=38457]
Letafet ve Metanet Meselesi
Bu yedi deryayı, bizim işarî yorumumuza göre yedi “Hâ-Mîm” temsil etmektedir. Biz birinci sema katındayız. Başlangıç noktası olarak güneşi, ilk yıldızı ve ilk katmanı düşünürsek, sıfırdan ve yokluktan sonra ilk var olan unsur üzerinden birinci katman anlayışına ulaşırız.
Buradaki düşüncemizi madde üzerinden bir benzetmeyle açıklayabiliriz.
Hava; oksijen, hidrojen ve başka gazlardan oluşmaktadır. Gazların yoğunlukları değiştikçe fiziksel hâlleri de değişmektedir. Yoğunlaşma, sıvı ve katı hâller gibi farklı durumların ortaya çıkmasına sebep olur.
Bizim burada anlatmaya çalıştığımız şey, fizikî bir bilimsel teori ortaya koymak değil, madde ve yoğunluk kavramlarından hareketle letâfet ve metanet hakkında işarî bir tefekkür ortaya koymaktır.
Semadaki “Hâ-Mîm”lerin yoğunluğu konusunda kesin bir bilgimiz yoktur. “Yer demir, gök bakır” şeklindeki ifadelerden hareketle, bazı katmanların bakır veya demir gibi sertlik ve yoğunlukla temsil edilebileceğini düşünüyoruz.
Nefsin önünde Allah'ı görmeye engel olan yetmiş bin perde bulunduğuna dair tasavvufî anlatımlar da vardır. Biz bunu, yetmiş bin katlı bir sema merdiveni gibi sembolik olarak düşünebiliriz. Her katmanın letafet ve yoğunluğunun farklı olduğu kabul edilir.
Cennet tasvirlerinde de çok latif ve şeffaf varlıklardan söz edilir. Bunları düşündüğümüzde, hem bir beden teşkil edecek kadar yoğun hem de içi görülebilecek kadar latif bir yapı tasavvur edilmektedir.
İşte bu, bizim için zıtlıkların buluştuğu bir katman düşüncesidir.
[attachment=38456]
Karanlık madde konusunda yapılan bilimsel tartışmalar da bize, madde ve yoğunluk kavramlarının ne kadar farklı şekillerde düşünülebileceğini göstermektedir. Ancak buradaki benzetmelerimizi bilimsel gerçekler olarak değil, tefekkür ve işaret olarak değerlendirmek gerekir.
Bizim bulunduğumuz semadaki en uzak noktayı hesaplamaya çalışan Kelvin'in, çok düşük sıcaklıklardan söz ettiği bilinmektedir. Buradan hareketle biz, maddenin gaz, sıvı ve katı hâllerini işarî bir merdiven şeklinde düşünüyoruz.
Allahü a'lem, daha ileride çok yoğun ve geçilmesi zor katmanların bulunduğu düşünülebilir. Demir katmanına gelince, işte orada semanın çok sert ve yoğun bir “Hâ-Mîm deryası” bulunduğu şeklinde bir tasvir yapılabilir.
“Ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ” ifadesinden hareketle, Allah'ın kudretinin ve yaratmasının insan aklının sınırlarını aştığını anlamamız gerekir. Biz ancak tefekkür edebiliriz; gerçek mahiyetini Allah daha iyi bilir.
Hz. Âişe Annemiz ile İlgili Anlatılan Bir Menkıbe
Vaazlarda Hz. Âişe validemizle ilgili olarak, Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in letafetini anlatmak amacıyla bir menkıbe aktarılır.
Bu anlatımda, Peygamber Efendimiz'in fizikî engellerden geçebilecek derecede latif olduğu sembolik bir şekilde ifade edilmektedir.
Biz de bunu, fizikî bir olayın bilimsel açıklaması olarak değil, Peygamber Efendimiz'in mânevî makamını ve letafetini anlatmak için kullanılan işarî bir tasvir olarak anlamalıyız.
Bu anlayışa göre, semanın katmanlarını fizikî araçlarla delmek veya geçmek mümkün değildir. Asıl mesele, insanın mânevî olarak saflaşması ve letâfet kazanmasıdır.
Yani insanın mânevî yolculuğu, maddeyi zorlayarak değil, nefsini arındırarak gerçekleşir.
Metanet ise dik durabilmek, eğilmemek ve yıkılmamak demektir. Bir insanın yakını vefat ettiğinde “Allah metanet versin” denilmesi de bundandır. Yani insanın sıkıntı karşısında kendisini toparlayabilmesi ve Allah'a dayanması istenir.
Bizim burada demir üzerinden yaptığımız benzetme de bu anlamdadır. Demiri sertliği ve dayanıklılığıyla düşündüğümüzde, metanet kavramına bir örnek olarak ele alabiliriz.
Letafet ise bunun aksine incelik, zarafet, saflık ve hafiflik anlamında düşünülebilir.
Tasavvufî anlatımlarda cinlerin, meleklerin ve ruhun latif varlıklar olduğu ifade edilir. İnsan öldüğünde ruhunun mânevî yolculuğunun devam ettiği de tasavvufî düşüncede önemli bir yer tutar.
İnsan nefsini arındırıp mânevî bir letafet kazandıkça, daha yüksek mânevî mertebelere ulaşabileceği düşünülür.
Buradaki “demir” ve “bakır” katmanlarını da fizikî bir harita olarak değil, mânevî mertebeleri anlatan semboller olarak değerlendirmek gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in dünyaya bağlılığını azaltması, elinde dünyalık biriktirmemesi ve Allah'a tam teslimiyet göstermesi de bizim için büyük bir örnektir.
Onun bu hâli, mânevî anlamda yüklerden kurtulmayı ve letâfete ulaşmayı ifade eden güzel bir örnek olarak düşünülebilir.
---oOo---
Hilalin Gözetlenmesi Meselesi
Ramazan ve bayram başlangıçlarında hilalin gözetlenmesi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı kimseler astronomik hesapların yeterli olduğunu düşünürken, bazıları hilalin gözle görülmesini esas almaktadır.
Burada bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta, Kur'an-ı Kerim'de zamanın hesabında ayın hareketlerinin önemli bir işaret olarak gösterilmesidir.
Allah Teâlâ kamerî ayların oluşumunda ayın hareketlerini bir ölçü olarak göstermiştir. Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in de hilal gözlemiyle ilgili uygulamaları bulunmaktadır.
Ayın farklı safhaları, kamerî ayın günlerinin takip edilmesine yardımcı olur. Hilalin görülmesi, dolunay ve tekrar küçülmesi gibi safhalar, ayın hareketlerini gözlemlememizi sağlar.
İctimâ yani kavuşum zamanında ise ayın güneşe yakınlığı sebebiyle hilalin görülmesi mümkün olmayabilir.
Bu sebeple hilalin görülmesi meselesinin hem astronomik hesaplarla hem de gözlemle değerlendirilmesi konusunda farklı görüşlerin bulunduğunu bilmek gerekir.
Burada önemli olan, birbirimizi aşağılamak yerine Kur'an ve Sünnet ışığında meseleyi anlamaya çalışmaktır.
---oOo---
“Ahmetler Ahmet'tendir” Tezinin Devamı
Bir insanın dünyada birçok benzeri ve devamı olduğu düşüncesinden hareketle, insanın kemale ermesi ve kendisini tanıması sonucunda ortaya çıkan nesilleri bir ağaç ve meyve örneğiyle anlatabiliriz.
Bir elma ağacında onlarca elma bulunur. Hepsi ayrı ayrı meyvedir fakat aynı ağacın özelliklerini taşırlar. Pazarda satıldıklarında biri Ahmet'in evine, biri Mehmet'in evine gider.
Bizim burada yaptığımız benzetme de buna benzemektedir.
Bir insanın neslinden gelen insanlar birbirlerinden farklı şahsiyetlerdir. Fakat aile, kültür, karakter ve genetik miras gibi birçok yönden ortak özellikler taşıyabilirler.
Elmayı nereye dikersen dik, uygun şartlarda yetiştiğinde yine elma meyvesi verir. Özelliği bozulmadığı sürece kendi cinsinin meyvesini vermeye devam eder.
Bu nedenle, “Ahmetler Ahmet'ten, Mehmetler Mehmet'ten, Muhammedler Muhammed'den” şeklindeki sözümüzü, insanın mânevî ve neslî devamlılığını anlatan sembolik bir düşünce olarak değerlendirmek gerekir.
Aynı şekilde Hz. İbrahim, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Fâtıma gibi büyük şahsiyetlerin isimlerini zikrederken, onların mânevî mirasının nesiller boyunca devam etmesini kasteden bir anlayıştan söz ediyoruz.
Bir elmanın içine kurt girmesi, onun elma olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde bir insanın çeşitli şartlarda hata yapması veya çevresinden etkilenmesi de onun insanlık ve kulluk değerini bütünüyle ortadan kaldırmaz.
İnsan, nefsini arındırdıkça ve kemale yöneldikçe kendi özünü daha iyi tanımaya başlayabilir.
Bu konu oldukça derin bir meseledir. Bir anda anlaşılması kolay olmayabilir. Üzerinde düşünmek ve hazmetmek gerekir. Bu konuya ileride tekrar devam edebiliriz.
---oOo---
Semadaki Yıldızlar
Bizlerin bedenlerimizin haricinde, mânevî ve enerji boyutumuzun bulunduğuna dair tasavvufî düşünceler de vardır. Bu anlayış içerisinde insanın bir “yıldızı” veya nuru bulunduğu sembolik olarak anlatılır.
Bir insan dünyanın bir yerinde yaşasa bile, onun şöhreti, yaptığı hizmetler ve bıraktığı eserler başka yerlerdeki insanlar tarafından da görülebilir.
Bunu evimizdeki bir lambanın düğmesiyle örneklendirebiliriz. Düğme kapının yanında bulunur, fakat ışık tavandaki lambadan yayılır. Düğmenin bulunduğu yer, ışığın bütün odayı aydınlatmasına engel değildir.
İnsan da bedenen dünyada yaşarken, mânevî yönüyle çok daha geniş bir etki alanına sahip olabilir.
İman, ilim, güzel ahlak ve insanlara yapılan hizmet arttıkça, kişinin nuru ve etkisi de çevresine daha fazla ulaşabilir.
Bir insanı sadece birkaç kişi tanıyorsa, onun toplumsal etkisi sınırlı olabilir. Fakat büyük hizmetler yapan âlimler, sanatçılar ve toplum önderleri daha geniş kitleler tarafından tanınabilir.
Bizim “yıldız” benzetmemiz de bu anlamda, insanın toplum üzerindeki etkisini ve mânevî nurunu anlatan sembolik bir ifadedir.
---oOo---
Akıntıya Ters Yüzen Somonlar
Bir zamanlar “Made in Germany” ifadesi önemli bir kalite göstergesi olarak görülürdü. Alman malı olan birçok ürün uzun süre kullanılabilecek sağlamlıkta üretilirdi.
Ancak teknoloji ve üretim şartları zaman içinde değişti. Çin başta olmak üzere birçok ülke dünya üretim ve teknoloji pazarında önemli bir yere geldi.
Bugün ise teknoloji o kadar hızlı değişmektedir ki, çok kaliteli bir ürün bile birkaç yıl sonra teknolojik olarak eskiyebilmektedir.
Örneğin eski cep telefonları zamanında çok sağlam ve uzun ömürlüydü. Fakat akıllı telefonların gelişmesiyle birlikte, sağlamlıkları devam etse bile kullanım ihtiyaçlarına cevap veremez hâle geldiler.
Buradan hareketle bizim söylemek istediğimiz şudur:
Tarih değerlidir. Geçmişimizi bilmek önemlidir. Ancak geçmişte yaşamış olmak ile geçmişte takılıp kalmak aynı şey değildir.
İnsanlık ilerlerken, geçmişten ders alıp geleceğe doğru yürümek gerekir. Eskiyi bilmek başka, eskiyi bugünün bütün ihtiyaçlarına cevap verecek tek model olarak görmek başkadır.
Dolayısıyla geçmişe saygı duyarken, içinde bulunduğumuz zamanın ihtiyaçlarını ve şartlarını da dikkate almak gerekir.
---oOo---
Bir İnsanın Yetişmesi ve Adam Olması Ne Kadar Zor
Yeni doğan bir çocuktan başlayalım.
Önce anne demesini öğrenecek. Acıktığında annesini çağırabilmek için konuşmayı öğrenecek. Sonra ayakta durmayı, yürümeyi, yemek yemeyi ve kendisini ifade etmeyi öğrenecek.
Ardından okumasını, yazmasını ve eğitim görmesini öğrenecek. Meslekî eğitim alacak, bir iş sahibi olmaya çalışacak, ailesini kuracak ve çocuklarını yetiştirecek.
Bütün bunların gerçekleşmesi için anne, baba, öğretmen, komutan, işveren, çiftçi, esnaf, doktor ve daha nice insanın emeği vardır.
Ayrıca güneş, ay, hava, su, oksijen, toprak, ağaçlar, hayvanlar ve daha nice nimet insanın hayatını devam ettirmesine hizmet eder.
Yani bir insanın yetişmesi için çok büyük bir emek ve hizmet zinciri vardır.
Bu kadar emeğin sonucunda yetişmiş bir insanın hayatına son vermek, yalnızca bir kişiyi kaybetmek değildir. Onun yetişmesinde emeği bulunan anne ve babanın, öğretmenlerin, ailesinin ve toplumun emeklerini de yok saymak anlamına gelir.
Allah Teâlâ kainatta hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır.
Kur'an-ı Kerim'de Firavun gibi bir kimsenin karşısına bile Hz. Musa ve Hz. Harun'un gönderildiğini görüyoruz. Demek ki insanın doğru yola gelmesi için ona fırsat verilmesi önemlidir.
İnsan, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak dünyayı imar etmek, iyiliği çoğaltmak ve faydalı işler yapmakla sorumludur.
Öyleyse insanlığın görevi dünyayı yıkmak değil, onu daha güzel ve yaşanabilir hâle getirmektir.
Bu nedenle cana kıymak, insan hayatını değersiz görmek ve insanların emeklerini yok etmek büyük bir vebaldir.
“Kazı Koz Anlayanlar” Meselesi
Biz “sonbahar menziline girdiysek, artık belayı da sevmek gerek” dediğimizde, bazı kimseler bunu “İnsan düşmanını sever mi?” şeklinde anlayabiliyor.
Burada anlatmak istediğimiz şey düşmanla dost olmak değildir.
Mesele, başımıza gelen her şeyi Allah'ın bilgisi ve hikmeti dışında görmemektir.
Bazen insan bir sıkıntıyla karşılaşır ve o sıkıntının kendisi için hangi hayırlara vesile olduğunu bilemez.
Bu durumda insan:
“Allah'ım, Senin bildiğini ben bilmem. Sen benden hangi belayı uzaklaştırdığını ve bu olayın ardındaki hikmeti bilirsin. Ben de Senin hükmüne teslim olurum.”
diyebilmelidir.
“Hamd” yalnızca çiçek, rızık, aş, iş ve nimet geldiğinde edilen bir şükür sözü değildir. Bazen sıkıntı geldiğinde de Allah'ın hikmetine güvenebilmek ve O'na hamdetmek gerekir.
Elbette bu, düşmanlığı veya kötülüğü sevmek anlamına gelmez.
Acı biber örneğini düşünelim. İnsan acı olduğunu bildiği hâlde bazen acı biber yer. Çünkü acının yanında başka bir lezzet ve fayda da görür.
Aynı şekilde bir sıkıntının içinde de insanın hemen göremediği bir hikmet bulunabilir.
Önemli olan, belanın kendisini sevmek değil; bela karşısında Allah'ın hikmetine güvenebilmek ve sabır gösterebilmektir.
Rabbim, Mehdi askerlerini yanlış anlamaktan, haksızlıktan ve bilgisizlikten muhafaza eylesin.
Lekad câekum resûlun min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bil-mü'minîne raûfun rahîm. Fe in tevellev fe kul hasbiyallâhu, lâ ilâhe illâ hüve, aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm.
Andolsun ki size, içinizden aziz bir Resûl geldi. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkündür; müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir.
Eğer bundan sonra yine yüz çevirirlerse de ki:
“Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim. O, yüce Arş'ın Rabbidir.”
Ve le in seeltehum men halekas-semâvâti vel-arda le-yekûlünnallâh. Kul eferaeytüm mâ ted'ûne min dûnillâhi in erâdeniyallâhu bi durrin hel hunne kâşifâtü durrihî ev erâdenî bi rahmetin hel hunne mumsikâtü rahmetihî. Kul hasbiyallâh. Aleyhi yetevekkelü'l-mütevekkilûn.
(Sadakallahü'l-Azîm — Zümer Suresi, 38. ayet)
Meali:
Ve eğer gerçekten onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka “Allah” derler. De ki:
“Allah'tan başka taptıklarınızı gördünüz mü? Eğer Allah bana bir zarar dileseydi, onlar O'nun zararını giderebilirler mi? Veya bana bir rahmet dileseydi, onlar O'nun rahmetini engelleyebilirler mi?”
De ki:
“Allah bana yeter. Tevekkül edenler yalnız O'na tevekkül etsinler.”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kuvvetli mümin, Allah katında zayıf müminden daha hayırlı, daha üstün ve daha sevimlidir. Bununla beraber her ikisinde de hayır vardır. Sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah'tan yardım dile ve asla acizlik gösterme. Başına bir şey gelirse, ‘Eğer şöyle yapsaydım, şöyle olurdu!’ diye hayıflanıp durma. ‘Allah'ın takdiri bu. O, ne dilerse yapar.’ de. Çünkü ‘eğer’ ve ‘keşke’ demek, şeytanın vesvesesine kapı açabilir.”
(Hadis-i Şerif, Müslim, Kader, 34)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
İz yekûlül-münâfikûne vellezîne fî kulûbihim maradun, garra hâülâi dînuhum. Ve men yetevekkel alallâhi fe innallâhe azîzun hakîm.
(Sadakallahü'l-Azîm — Enfâl Suresi, 49. ayet)
Meali:
Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler şöyle diyorlardı:
“Bunları dinleri aldattı.”
Kim Allah'a tevekkül ederse, bilsin ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.
(Sadakallahü'l-Azîm — Enfâl Suresi, 49. ayet)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Bir şey istediğin zaman yalnız Allah'tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah'tan dile. Şunu iyi bil ki bütün yaratılmışlar elbirliği ile sana bir menfaat bahşetmek isteseler, Allah'ın sana yazdığından daha fazlasını veremezler. Yine yaratılmışların tümü elbirliği ile sana bir zarar vermek isteseler, Allah'ın sana takdir ettiğinden fazlasını yapamazlar.”
Kâlû yâ Mûsâ inne fîhâ kavmen cebbârîn ve innâ len nedhulehâ hattâ yahrucû minhâ. Fe in yahrucû minhâ fe innâ dâhilûn.
Kâle raculâni minellezîne yehâfûne en'amallâhu aleyhimâ: Udhulû aleyhimul-bâb. Fe izâ dehaltumûhu fe innekum gâlibûn. Ve alallâhi fe tevekkelû in kuntum mü'minîn.
Kâlû yâ Mûsâ innâ len nedhulehâ ebeden mâ dâmû fîhâ, fezheb ente ve rabbuke fe kâtilâ, innâ hâhunâ kâidûn.
Kâle rabbi innî lâ emliku illâ nefsî ve ahî, fefruk beynenâ ve beynel-kavmil-fâsikîn.
“Ey Mûsâ! Şüphesiz orada zorba bir kavim vardır. Onlar oradan çıkıncaya kadar biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa, o zaman elbette oraya gireriz.”
Allah'ın kendilerine nimet verdiği, Allah'tan korkan iki adam şöyle dedi:
“Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiğiniz zaman muhakkak siz galip gelirsiniz. Eğer müminlerseniz yalnız Allah'a tevekkül edin.”
Dediler ki:
“Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.”
Mûsâ dedi ki:
“Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime sahibim. Artık bizimle fasık kavmin arasını ayır.”
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Ey Ebû Hureyre! Allah'tan başka hiçbir şeye ümit bağlama. Allah'a tevekkül eyle. Bir arzun varsa Allah Teâlâ'dan iste. Allah Teâlâ'nın âdet-i ilâhiyyesi şöyledir: Her şeyi bir sebep altında yaratır. Bir iş için sebebine sarılmak ve sonra Allah Teâlâ'nın yaratmasını beklemek gerekir. Tevekkül de bundan ibarettir.”
(Hadis-i Şerif, Ey Oğul İlmihali)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır! Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum sadece mümine hastır, başkasına değil. Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder; bu onun için hayırdır. Bir zarar gelse sabreder; bu da onun için hayırdır.”
(Hadis-i Şerif, Suheyb İbn Sinan r.a., Kütüb-i Sitte, 2. Cilt, s. 208)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Üzülme, Allah bizimledir.”
(Berâ İbnü'l-Âzib r.a., Kütüb-i Sitte, 16. Cilt, s. 200)
İşte bizim “Zikri Raşidi” zikrimizdeki, farklı hâllerde Allah'a tevekkül etme anlayışımızın dayandığı ayet ve hadislerden bazıları bunlardır.
Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum. Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ. Ve li-yübliyel-mü'minîne minhu belâen hasenen. İnnallâhe semîun alîm.
Meali:
“Onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Ve Allah, müminleri kendisinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için bunu yaptı. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”
(Sadakallahü'l-Azîm — Enfâl Suresi, 17. ayet)
Buradaki tefekkür şudur:
İnsan elinden geleni yapar, fakat fiilin meydana gelmesini sağlayan nihai kudret Allah'a aittir.
Bu anlayış insanı tembelliğe değil, aksine çalışırken Allah'a güvenmeye götürmelidir.
---oOo---
ARABÎ AYLAR
Hicrî senenin on iki ayı vardır.
Hicrî takvimde kullanılan Arabî ayların adları sırasıyla şöyledir:
Geçen pazar gecesi saat 03.30 sıralarında hilali, bitiş hâline yaklaşmış, çok ince bir şekilde gördüğümü düşündüm.
Pazartesi günü ise hava yağmurlu ve bulutluydu. O gece hilali tekrar göremedim ve daha sonra da gözlemleyemedim.
Buradan hareketle o dönemde hicrî ayın başlangıcıyla ilgili kendi hesabımı yaptım ve pazartesinin içtima zamanı olduğunu, salı gününün de Zilkâde'nin biri olması gerektiğini düşündüm.
Ancak burada özellikle belirtmek gerekir:
Hilalin görülmesi ve hicrî ayların başlangıcı, astronomik hesaplarla ve fiilî hilal gözlemiyle ilgili teknik bir meseledir. Bu konularda kesin tarih belirlemek için yetkili dinî mercilerin ve astronomi hesaplarının birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Benim o dönemde yaptığım değerlendirme, kendi gözlemime ve hesabıma dayanan bir kanaatti.
Bu vaazdaki burç ve hicrî ay bağlantıları da benim işarî ve sembolik yorumlarımdır; dinî bir hüküm olarak değerlendirilmemelidir.
Zilkâde ismi üzerinde de kelime anlamı bakımından düşündüğümüzde, kişinin yaptığı bir hatayı “zül” veya kusur olarak görmesi ve bundan dolayı tövbe etmesi şeklinde bir tefekkür yapılabilir.
Buradan hareketle, insanın yaptığı hatayı fark edip dönmesi üzerinde durabiliriz.
Hata → fark ediş → pişmanlık → tövbe → düzeliş.
Bu sıralama, nefsin terbiyesi açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir süreçtir.
Nefs-i Emmâre, insanı kötülüğe yöneltebilir.
Nefs-i Levvâme ise yaptığı yanlıştan dolayı insanı kınayan, pişmanlık duymasına vesile olan bir hâl olarak tasavvufî kaynaklarda ele alınır.
Bu sebeple, insanın bir hatadan sonra pişmanlık duyması ve tövbe etmesi, onun için yeni bir başlangıç olabilir.
Bunu bir oyun misaliyle anlatacak olursak, acemi oyuncuya başlangıçta avantaj verilmesi gibi, insan da yaptığı hatayı fark edip tövbe ederek yeni bir başlangıç yapabilir.
Burada benim anlatmak istediğim esas mesele, kişinin doğduğu ayın veya burcunun kaderini kesin şekilde belirlediği değildir.
Asıl mesele:
İnsan, hangi şartlarda dünyaya gelirse gelsin, nefsini terbiye ederek hayatını güzelleştirebilir.
Zilhicce ve Oğlak burcu hakkında da benzer işarî bağlantılar kurulabilir.
Ancak bunları kesin kader hükümleri olarak değil, vaazımızdaki sembolik ve tasavvufî tefekkürler olarak değerlendirmek gerekir.
İnsan doğduğu zamanın şartlarından etkilenebilir; fakat insanın iradesi, eğitimi, çevresi, iman ve ahlâkı da hayatında büyük önem taşır.
Bu sebeple:
“Şu ayda doğdu, mutlaka şu karakterde olur.”
şeklinde kesin bir hüküm vermek doğru değildir.
Burçlarla ilgili aşağıdaki tabloyu da yalnızca o dönemde kullandığımız astronomik/astrolojik tarih karşılaştırması olarak veriyorum:
[attachment=38455]
Astrolojide Burçlar ve Tarihleri
Koç Burcu: 21 Mart - 20 Nisan
Boğa Burcu: 21 Nisan - 21 Mayıs
İkizler Burcu: 22 Mayıs - 22 Haziran
Yengeç Burcu: 23 Haziran - 22 Temmuz
Aslan Burcu: 23 Temmuz - 22 Ağustos
Başak Burcu: 23 Ağustos - 22 Eylül
Terazi Burcu: 23 Eylül - 22 Ekim
Akrep Burcu: 23 Ekim - 21 Kasım
Yay Burcu: 22 Kasım - 21 Aralık
Oğlak Burcu: 22 Aralık - 21 Ocak
Kova Burcu: 22 Ocak - 19 Şubat
Balık Burcu: 20 Şubat - 20 Mart
Yâ eyyühellezîne âmenû izâ kumtüm ilâs-salâti faghsilû vücûhekum ve eydiyeküm ilel-merâfiki vemsehû bi ruûsikum ve ercüleküm ilel-ka'beyn. Ve in küntüm cünüben fattahherû. Ve in küntüm merdâ ev alâ seferin ev câe ehadün minküm minel-gâiti ev lâ mestümün-nisâe fe lem tecidû mâen fe teyemmemû saîden tayyiben femsehû bi vücûhikum ve eydîkum minh. Mâ yürîdullâhu li-yec'ale aleyküm min haracin ve lâkin yürîdü li-yutahhiraküm ve li-yütimme ni'metehû aleyküm lealleküm teşkürûn.
Sadakallahü'l-Azîm — Mâide Suresi, 6. ayet
Meali:
Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı mesh edin ve ayaklarınızı topuklara kadar yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin. Hasta olursanız veya yolculukta bulunursanız yahut biriniz tuvaletten gelir veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız, temiz bir toprağa yönelip onunla yüzlerinizi ve ellerinizi mesh edin. Allah size güçlük çıkarmak istemez. Fakat sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.
Sadakallahü'l-Azîm — Mâide Suresi, 6. ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Abdestte başa kaplama mesh yapılan vücuda Allahü Teâlâ Cehennem'i haram kılar.”
(Hadis-i Şerif)
Amr İbn Yahya el-Mâzinî'nin babasından rivayet ettiğine göre bir adam Abdullah İbn Zeyd'e:
“Bana Resûlullah'ın nasıl abdest aldığını gösterebilir misin?” diye sordu.
Abdullah İbn Zeyd:
“Evet.” dedi.
Abdest almak için su istedi. Eline su dökerek iki defa yıkadı. Sonra üç defa ağzını çalkaladı ve burnuna su verdi. Ardından yüzünü üç defa yıkadı. Sonra kollarını dirseklere kadar ikişer defa yıkadı.
Daha sonra başını iki eliyle mesh etti. Ellerini başının ön kısmından ensesine kadar götürdü, sonra başladığı yere geri getirdi.
Sonra ayaklarını yıkadı.
Rahmân Suresi'ndeki Tekrarlanan Ayet Üzerine
Duamızdaki Rahmân Suresi'nden bazı ayetlere gelince, önce tekrar eden ayeti açıklayalım:
“Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
(Rahmân Suresi, 13. ayet)
Biraz tefekkür edelim.
Dünyada arı diye bir hayvan ve onun yaptığı bal olmasaydı, insanlığın kendi imkânlarıyla çiçek çiçek dolaşıp bal toplamaya çalışan bir uçak icat ettiğini düşünelim.
Böyle bir uçak yapılsaydı, kilometrelerce uçması ve her çiçekten bal toplaması için harcanacak yakıt ve emek ne kadar büyük olurdu?
Oysa Allah, küçücük bir arıyı yaratmış ve ona bal üretme kabiliyeti vermiştir.
Bu, Allah'ın bize verdiği sayısız nimetten sadece bir tanesidir.
Öyleyse Rabbimizin hangi nimetlerini yalanlayabiliriz?
Allah'ın yerde ve gökte olanları insanın hizmetine verdiğini bildiren ayetler üzerinde düşünelim.
E lem terav ennallâhe sahhara leküm mâ fis-semâvâti ve mâ fil-ardı ve esbeğa aleyküm niamehû zâhiraten ve bâtıneten. Ve minen-nâsi men yücâdilü fillâhi bi-gayri ilmin ve lâ hüden ve lâ kitâbin münîr.
(Lokmân Suresi, 20. ayet)
Meali:
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah'ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? Yine de insanlar arasında, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp duranlar vardır.”
(Lokmân Suresi, 20. ayet)
Gafletten kurtulmak için sabah namazının sünneti ile farzı arasında şu duanın okunmasını tavsiye ediyoruz:
Rabbim, cemaatime ve askerlerime gafletten uzak olarak Rabbimize itaat etmeyi, O'nu zikretmeyi ve zikir evradımıza devam etmeyi nasip ve müyesser kılsın.
Hâfizû alâs-salavâti ves-salâtil-vustâ ve kûmû lillâhi kânitîn.
Sadakallahul Azîm — Bakara Suresi, 238. Ayet
Meali:
Namazları muhafaza ediniz ve özellikle orta namaza dikkat ediniz. Allah için gönülden itaat ederek ayağa kalkınız.
Bu ayet üzerinde işarî olarak düşündüğümüzde, beş vaktin ortasında bulunan ikindi namazının ayrıca zikredilmesi üzerinde durabiliriz. “Asr” kelimesi zaman ve çağ anlamlarını da taşır. Bu bakımdan insanın kendi zamanına sahip çıkması, yaşadığı çağı doğru değerlendirmesi ve içinde bulunduğu zamanda Allah için ayağa kalkması gerektiği şeklinde bir tefekkür yapılabilir.
Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.
İnnellezîne âmenû vellezîne hâdû ven-nasârâ ves-sâbiîne men âmene billâhi vel-yevmi'l-âhiri ve amile sâlihan fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn.
Meali:
Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenlerin Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Dünya ahiretin tarlasıdır.”
(Hadis-i Şerif, Deylemî)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Yarın ölecekmiş gibi ahirete ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerine çalışınız.”
(Hadis-i Şerif, İbn-i Asâkir)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
“Dünyanızı düzeltmeye çalışın. Yarın ölecekmiş gibi de ahiret için amel edin.”
(Hadis-i Şerif, Deylemî)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Geçenki vaazımızda, her şeyin başlangıcının Hz. Muhammed'in nuru ile ilişkilendirildiği bir anlayıştan bahsetmiştik. Bu anlatımda güneşin, hidrojenin, helyumun ve diğer elementlerin oluşumu üzerinden çeşitli tasavvufî benzetmeler yapmıştık.
Buradaki maksadımız bir fizik dersi vermek değil, yaratılış üzerinde tefekkür etmektir. Kâinattaki maddelerin farklı şekillerde bir araya gelmesi gibi insanların da farklı hâllerde bir araya gelerek farklı sonuçlar meydana getirdiğini düşünmek mümkündür.
Hidrojenin ve diğer elementlerin yapısından hareketle, insanların bir araya gelmesini ve safların sıklaşmasını da bir benzetme olarak ele alabiliriz.
Biz Nakşibendî tarikatına intisap ettiğimizde, zaman geçtikçe bulunduğumuz yerdeki küçük tekkeden daha büyük dergâhlara giderek sohbetlere katılmaya başladık.
Bizim bulunduğumuz yerde küçük bir tekke vardı. Yaklaşık 130 kilometre uzakta daha büyük bir dergâh bulunuyordu. Daha uzakta Almanya'da daha büyük bir dergâh vardı.
Haftada bir defa tekkeden dergâha giderek, tarikatın vekili olan Osman Okur ağabeyimizin sohbet meclisine katılıyor, bu yolun adabını öğreniyor ve seyr-i sülûk etmeye çalışıyorduk.
Kendi içimizde bir araya gelemediğimiz zamanlarda ise Mehmet ağabeyimizle birlikte bulunduğumuz yerde bu yolu yeni başlayanlara anlatmaya çalışıyor ve aramızdaki muhabbeti devam ettiriyorduk.
Birbirimize yetmediğimiz zamanlarda Viyana'daki dergâha gidiyorduk. Orada da birkaç vekil ağabeyimiz bulunuyordu. Onlar da kendilerini yeterli görmedikleri zaman bizleri Almanya'daki büyük dergâha yönlendiriyorlardı.
Orada eski vekillerden merhum Yarbay Mehmet İldırar hocamızın meclisine ve sohbetlerine katılıyorduk.
Bunu bir misalle anlatacak olursak; sağlık ocağının hastaneye, hastanenin üniversite hastanesine yönlendirmesi gibi, insan da ihtiyaç duyduğu ölçüde daha büyük sohbet meclislerine yönlendiriliyordu.
Buradaki düstur, başın başa bağlı olması ve bütün başların Allah'a bağlı olması anlayışıydı.
Bir gün Almanya'ya gittik. Cumartesi günü toplu sohbet yapıldıktan sonra merhum Mehmet İldırar hocamız kürsüden indi ve namaz mahalline geçti. Yüzünü cemaate dönerek gelenlerin sorularına cevap vermeye ve özel hâl sohbetleri yapmaya başladı.
Biz de istifade etmek için etrafında halka olduk.
Meclis kalabalıklaştıkça arkadakilerin de hocamızın sesini duyabilmesi için saflar sıklaştırıldı. Biraz daha kalabalıklaştık, biraz daha öne geldik ve saflar daha da sıklaştı.
Bir müddet sonra diz dize oturacak kadar sıkışmıştık. Ayaklarımız ağrımaya başladı.
Nefsim, “Kalk artık, kalk artık!” diye beni zorlamaya başladı. Fakat meclisten kalkmak da kolay değildi. Bir ara fırsat bulup ayağa kalktım.
Bu hâl bana sahabe efendilerimizin sohbet meclislerini düşündürdü. O zamanlar mikrofon yoktu. Arkadakilerin sohbeti duyabilmesi için insanlar birbirlerine daha yakın oturuyorlardı.
Namaz sırasında safların çok sık olduğu zamanlarda arkadaki insanların öndekilerin hareketlerini takip etmekte zorlandıkları rivayet edilir.
Buradan hareketle, insan topluluklarının bir araya gelmesini ve safların sıklaşmasını elementlerin yapısına benzetebiliriz. Bu, benim burada yaptığım işarî bir benzetmedir.
Biz Kâbe'yi tavaf ederken de iç taraftaki ve dış taraftaki halkaların birbirinden farklı olduğunu gördük.
1997 yılında hacca gittiğimizde Hacerü'l-Esved'e yaklaşmak için iç halkalara kadar ilerlemiştik. Fakat insanların birbirlerini zorladığını görünce geri çekildik ve Hacerü'l-Esved'i öpmekten vazgeçtik.
Daha sonraki ziyaretlerimizde ise Mescid-i Haram'ın farklı bölümlerinde namaz kıldık ve tavaf ettik. Böylece hem çok sık hem de daha geniş halkalarda bulunmanın farklı hâllerini görmüş olduk.
Kâinatın özünü Hz. Muhammed ile ilişkilendiren bu tasavvufî anlayıştan hareketle, insanın kendi zamanına sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.
Bizler de kendi zamanımızın insanlarıyız. Yaşadığımız çağda nasıl bir insan olacağımız, ne ekeceğimiz ve ne biçeceğimiz bizim için büyük önem taşımaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“İnsanlar ezan okumanın ve ilk safta yer almanın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.”
Dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ne ekersek ahirette onu biçeriz.
Öyleyse insanın kendisine sorması gerekir:
Sap kimdir, saman nedir?
Günah nedir, sevap nedir?
İman nedir, nifak nedir?
Bir tohum toprağa ekildiğinde başlangıçta tek bir habbedir. Sonra yağmurla, suyla ve toprakla buluşur; filiz verir ve dallanır.
İnsan da böyledir.
Başlangıçta aynı kökten gelen insanlar zaman içerisinde farklı yönlere ayrılabilirler.
Bunu bir benzetme olarak düşünürsek; tohumdan çıkan bitkinin sapı da samanı da aynı kökten gelir. Hasat zamanı geldiğinde ise neyin ne olduğu ortaya çıkar.
İşte insan hayatı da bir hasat mevsidine benzer.
Ey insanlık! Ne ekiyor ve ne biçiyorsun?
Birlik mi ekiyorsun?
Muhabbet mi ekiyorsun?
İnsanlık mı ekiyorsun?
Yoksa ayrılık, kin ve düşmanlık mı ekiyorsun?
İnsanların birbirlerine karşı üstünlük taslamaları, kendilerini merkeze koymaları ve “ben” anlayışına kapılmaları, insanı hakikatten uzaklaştırabilir.
Bu sebeple benim kanaatim şudur:
“Ben” davasından geçip “biz” davasına yönelmek gerekir.
İnsan ekelim ki insan biçelim.
İyilik ekelim ki iyilik biçelim.
Muhabbet ekelim ki muhabbet biçelim.
Çünkü insanın arkasından gelen ve yapılan tartışmalardan haberi olmayan insanlar da vardır. Onların da hakkını düşünmek gerekir.
Bir insanın kendi kavgasını başkalarının hayatına ve geleceğine taşıması doğru değildir.
Öyleyse herkes kendi ektiğine dikkat etmelidir.
“Dünya ahiretin tarlasıdır.”
Eken, bir gün biçecektir.
---oOo---
Zikri Raşidi ve Silsileyi Ülâ Üzerine
“Zikri Raşidi” evradımızın bir bölümünü salavat ve Fatiha hediye etmeleri oluşturur.
Fatiha ve İhlâs sureleriyle önce Silsile-i Kasr'a, yani küçük silsileye hediye etmekle başlanır. Sonra Silsile-i Kebîre ve Silsile-i Ülâ üzerinde durulur.
“Silsile-i Ülâ”yı Tespit Etmek İçin
Bu konuda bizim uygulamamız, aile içinde bir araya gelerek geçmişimizi ve akrabalık bağlarımızı hatırlamak şeklindedir.
Kalem ve kâğıt alınarak aile büyüklerinin isimleri yazılır.
Anne ve baba tarafından akrabalarımızın isimleri araştırılır. Hasan, Hüseyin, Fatma, Ali, Osman, Ömer, Ebû Bekir, Âişe, Hatice, Zeynep gibi isimler ve aile büyüklerinin bilinen isimleri not edilir.
Buradaki maksat, kişinin soyunu ve aile büyüklerini hatırlaması, geçmişine karşı vefasını canlı tutması ve onlara dua etmesidir.
Akrabalık bağlarının hangi taraftan geldiği mümkün olduğunca araştırılır. Anne tarafından olanlar ayrı, baba tarafından olanlar ayrı şekilde not edilir.
Ayrıca aile büyükleri, peygamber isimleri taşıyan tanıdıklar ve geçmişten bilinen kişiler de hatırlanabilir.
Bu şekilde kişinin kendi ailesi içinde oluşturduğu hatıra ve dua zincirine “Silsile-i Ülâ” adı verilmektedir.
Vakti müsait olan kimse, senede bir defa bu silsiledeki geçmişlerine üç İhlâs ve bir Fatiha veya üç Fatiha ve yedi İhlâs hediye edebilir.
Buradaki esas maksat, geçmişlerimizi unutmamak, onlara dua etmek ve aile bağlarını canlı tutmaktır.
Bizim anlayışımıza göre, insan kendi geçmişinden başlayarak daha geniş bir insanlık ve peygamberler silsilesini tefekkür edebilir.
Bu noktada Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriya, Hz. Âsiye ve Belkıs gibi Kur'an ve gelenek içerisinde önemli yeri bulunan şahsiyetler üzerinde de tefekkür edilebilir.
Ancak bunları kişinin kendi soyuna dair kesin tarihî deliller olarak değil, vaazımızdaki işarî ve tasavvufî tefekkür çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in Cemaatle Namaza Teşvik Eden Hadislerinden:
Peygamber Efendimiz (asm), cemaatle namaz kılmayı teşvik etmiş ve cemaatle kılınan namazın tek başına kılınan namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir.
(Buhârî, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 42)
“İnsanlar ilk safın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.”
(Buhârî, Ezan, 9, 32; Müslim, Salât, 129)
“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap alır. Sabah namazını da cemaatle kılarsa bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır.”
(Buhârî, Ezan, 34; Müslim, Mesâcid, 260)
“Kişinin cemaat ile kıldığı namaz, evinde veya çarşıda kıldığı namazdan yirmi beş derece daha faziletlidir...”
(Ebû Dâvûd, Salât, 49)
“Kişinin bir başka kişi ile birlikte kıldığı namaz, tek başına kıldığı namazdan; iki kişi ile birlikte kıldığı namaz da bir kişi ile birlikte kıldığı namazdan daha sevaptır. Cemaat ne kadar çok olursa bu namaz Allah'a o nispette sevimlidir.”
(Ebû Dâvûd, Salât, 47)
Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır:
“Üç kişi bir köyde veya sahrada bulunur ve cemaatle namaz kılınmazsa şeytan onlara hâkim olur. Öyleyse cemaatten ayrılma. Çünkü sürüden ayrılanı kurt yer.”
(Ebû Dâvûd, Salât, 46)
Bir diğer hadis-i şerifte ise:
“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra namaz için ezan okunmasını, daha sonra da bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm.”
(Buhârî, Ezan, 29; Müslim, Mesâcid, 251)
Silsilesinde Hasan ve Hüseyin olmayanlar üzülmesin.
Kişi, kendi ailesinde Hasan, Hüseyin veya Zeynep isimlerinin bulunmamasından dolayı kendisini Hz. Peygamber'in soyundan kabul etmeme gibi bir üzüntüye kapılmamalıdır.
Çünkü burada asıl mesele insanın Allah'a kulluğu, iman ve güzel amelleridir.
“Hz. Peygamber'in soyundan gelmiyorum” düşüncesi, kişiyi Allah'ın rahmetinden ümit kesmeye götürmemelidir.
Mümin için her hâlde hayır vardır. İnsan elinden gelen gayreti göstererek Allah'a yaklaşmaya çalışmalıdır.
---oOo---
Mineralli Sular, Gazlı İçecekler ve Enerji İçecekleri Üzerine Bir Uyarı
Bu bölümde kendi yaşadığım tecrübelerden ve vaazımızdaki değerlendirmelerden söz etmek istiyorum.
Bir dönem enerji içeceklerini ben de fazla tüketmiştim. Daha sonra bunların bende oluşturduğu etkileri fark ederek tüketmeyi bıraktım.
Enerji içeceklerinin insana enerji verdiği düşüncesiyle fazla tüketilmesi doğru değildir. İçeriğindeki kafein ve diğer uyarıcı maddeler kişide geçici bir uyanıklık ve hareketlilik hissi oluşturabilir.
Bu sebeple özellikle gece ibadet, sohbet veya başka işler için uyanık kalmak amacıyla aşırı tüketilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Ben de bir dönem uykumu açmak için kullanmıştım ve daha sonra vazgeçtim.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in Deccâl ile İlgili Rivayetlerinden:
Ebû Mes'ûd el-Ensârî ile birlikte Huzeyfe İbni Yemân'ın yanına gittim. Ebû Mes'ûd ona:
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den Deccâl hakkında duyduklarını söyle.” dedi.
Huzeyfe de şunları söyledi:
“Deccâl, yanında bir su ve bir de ateş olduğu hâlde ortaya çıkacak. Bazılarının onun yanında gördüğü su gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun yanında gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp soğuk, tatlı bir sudur. Sizden Deccâl'e kim yetişirse ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun. Zira o, tatlı, içimi güzel bir sudur.”
Bu rivayetten hareketle, insanın görünüşe aldanmaması gerektiği üzerinde tefekkür edebiliriz.
Her parlak olan faydalı değildir.
Her tatlı olan hayırlı değildir.
Her insanın hoşuna giden şey insan için faydalı olmayabilir.
Gazlı ve şekerli içeceklerde de ölçülü olmak gerekir. Özellikle şekerli içeceklerin aşırı tüketilmesi sağlıklı bir alışkanlık değildir.
Benim burada “Deccâl içeceği” şeklindeki ifadem, vaazdaki sembolik anlatımdır. Maksadım, insanın kendisine zarar verebilecek alışkanlıkları sorgulamasıdır.
Aynı şekilde yiyeceklerde kullanılan yoğun aroma ve tatlandırıcıların damak tadını etkileyebileceğini de unutmamak gerekir.
İnsan yapay tatlara çok alıştığında, doğal yiyeceklerin tadını daha farklı algılayabilir.
Bu sebeple doğal ve sade beslenmeye, yeterli su içmeye ve aşırılıktan kaçınmaya dikkat etmek gerekir.
---oOo---
Simya İlmi, Toprak ve Altın Meselesi Üzerine
Eskiden bazı İslâm âlimlerinin simya ilmiyle ilgilendiğine dair çeşitli anlatımlar vardır.
Toprak veya bakır gibi maddelerin çeşitli işlemlerden geçirilerek altına dönüştürülebileceği konusunda da eski kaynaklarda ve halk arasında çeşitli rivayetler bulunmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu anlatımların tamamını kesin bir bilimsel gerçek olarak kabul etmemektir.
Altın alaşımlarında farklı metallerin kullanılması, altının rengini ve özelliklerini değiştirebilir.
Örneğin bakır miktarı arttıkça altının rengi kızılımsı hâle gelebilir. Başka metallerin katılmasıyla farklı renklerde alaşımlar elde edilebilir.
Buradan hareketle vaazımızdaki asıl düşünceye gelelim:
İnsan da işlenmeye ve terbiye edilmeye muhtaç bir cevherdir.
Nasıl bir madde farklı işlemlerden geçerek başka özellikler kazanabiliyorsa, insan da eğitim, terbiye, ibadet ve seyr-i sülûk ile değişebilir.
Peygamber Efendimiz'in:
“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar...”
anlamındaki hadis-i şerifinden hareketle, insanın başlangıçta temiz bir fıtrat üzere yaratıldığını tefekkür edebiliriz.
İnsan daha sonra çevresi, ailesi, alışkanlıkları ve kendi tercihleriyle farklı hâllere gelebilir.
Tasavvufun terbiye anlayışında ise insanın nefsiyle mücadele ederek olgunlaşması ve güzel ahlâk kazanması hedeflenir.
Bu sebeple “altın” burada sadece maden anlamında değil, insanın kıymetli ve olgun hâle gelmesinin bir sembolü olarak düşünülebilir.
Hz. Ömer'in İslâm'la şereflenmesinden sonra büyük bir adalet timsali hâline gelmesi de bu açıdan güzel bir örnektir.
İnsan ne kadar sert, kaba veya kötü bir hâlde olursa olsun, Allah'ın izniyle tövbe ve terbiye yoluyla değişebilir.
İşte bizim “altın hâline gelmek” dediğimiz şey, insanın iman, ahlâk ve takva bakımından olgunlaşmasıdır.
Asıl simya, insanın kendisini değiştirmesidir.
Teneke gibi görünen bir insan, iman ve güzel ahlâk ile altın değerinde bir insan hâline gelebilir.
---oOo---
Şer'î Delil Karşısında Keşf ve İlham İddiası Geçersiz midir?
Şimdi bu haftaki son konumuza gelelim.
“Şer'î delil karşısında keşf ve ilham iddiası geçersizdir.” deniliyor.
Peki bu iddia nasıl anlaşılmalıdır?
Öncelikle şer'î delil denildiğinde, İslâm âlimlerinin Kur'an ve sünneti temel kaynak olarak ele aldıklarını biliyoruz.
İlham nedir?
Tasavvufî anlayışta kalbe gelen hayırlı düşünce ve yönelişlere ilham denilir. Fakat her kalbe gelen düşüncenin ilham olduğu söylenemez.
Şeytanın vesvesesi, nefsin arzusu, insanın kendi düşünceleri ve başka etkiler birbirinden ayrılmalıdır.
Bu nedenle insanın “Benim aklıma geldi, demek ki Allah tarafından bildirildi.” diyerek kesin hüküm vermesi doğru değildir.
Keşf nedir?
Keşf kelimesi, bir şeyin açığa çıkması veya gizli olan bir şeyin fark edilmesi anlamında kullanılabilir.
Bunu bir benzetmeyle açıklayalım:
Uzakta denize baktığımızı düşünelim. Önce ufukta bir duman görürüz. Biraz bekleyince dumanın altındaki şekil belirginleşir. Sonra geminin bacasını, ardından geminin tamamını görürüz.
İlk işaretten hareket ederek “Orada bir gemi olabilir.” diye düşünürüz.
Bu, bir alametten hareket ederek sonuca ulaşmaya benzer.
Bulutların hareketine bakarak hava durumunu tahmin etmek de buna benzetilebilir.
Ancak tahmin kesin bilgi değildir.
Bu sebeple keşf ve ilham konusunda da dikkatli olmak gerekir.
Misal 1:
Bir yere vardık. Orada musluk var, borular döşenmiş, gider sistemi hazırlanmış.
Bize suya ulaşmak için sadece musluğu açmak kalmış gibi görünüyor.
Fakat binanın su bağlantısı yapılmamışsa musluğu açtığımız hâlde su akmaz.
Belediye suyu kesmişse yine su akmaz.
Demek ki dışarıdan görünen bütün işaretler suyun varlığını gösterse bile, arka planda başka bir sebep olabilir.
Buradan çıkaracağımız ders şudur:
Bir işaret, tek başına kesin sonuç anlamına gelmeyebilir.
Aynı şekilde keşf ve ilham da şer'î ölçülerin yerine geçirilemez.
Misal 2:
Bir odada lamba var, kablolar döşenmiş ve duvarda açma-kapama düğmesi bulunuyor.
Düğmeye basıyoruz fakat lamba yanmıyor.
Neden?
Sigorta atmış olabilir.
Elektrik hattında arıza olabilir.
Lamba patlamış olabilir.
Kablo kopmuş olabilir.
Elektriğin binaya kadar gelen kısmında problem olabilir.
Bütün bunları tek tek kontrol etmek gerekir.
Demek ki yalnızca lambaya bakarak “Elektrik kesinlikle vardır.” veya “Elektrik kesinlikle yoktur.” demek doğru olmayabilir.
Buradan hareketle, bir meselede sadece görünen kısmı değil, arka plandaki sebepleri de araştırmak gerekir.
Fakat burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekir:
Keşf ve ilham, Kur'an ve sahih sünnetin yerine geçirilemez.
Tasavvufî keşif veya ilham iddiası, dinin kesin hükümlerine aykırı bir hüküm oluşturamaz.
Misal 3:
Allah'ın varlığı fizikî bir cisim gibi gözle görülüp elle tutulamaz.
Melekler, kader ve ahiret gibi gaybî meseleler de duyularımızla doğrudan kavrayabileceğimiz şeyler değildir.
Biz bunlara iman ederiz.
Fakat burada “Her iman keşf ve ilhama dayanır.” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değildir.
Mümin, gayba iman eder ve bu imanın temelini Allah'ın vahyi ve peygamberlerin bildirdiği hakikatler oluşturur.
Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğuna imanımız da vahye dayanır.
Ahirete imanımız da Kur'an ve sünnetin haber verdiği gaybî hakikatlere dayanır.
Dolayısıyla keşf ve ilham, vahiy ile aynı seviyede değildir.
Peygamberlerden sonra vahiy gelmez.
Bu sebeple herhangi bir insanın keşf veya ilham yoluyla aldığı kanaati, Kur'an ve sünnetin kesin hükümlerinin üzerine çıkarılamaz.
Allah'ı da yarattıkları üzerindeki isim ve sıfatlarının tecellileri üzerinden tefekkür edebiliriz.
Mesela Allah'ın “Rezzâk” ismini düşündüğümüzde, bize rızık ulaştıran insanların ve sebeplerin Allah'ın yaratmasıyla birer vesile olduğunu anlarız.
Fakat rızkı ulaştıran kişiyi “Rezzâk olan Allah” yerine koymayız.
Bakkal bize ekmek verir; fakat gerçek rızıklandıranın Allah olduğunu biliriz.
Bir baba çocuğuna şefkat gösterir. Bu şefkat, Allah'ın Rahîm ve Rahmân isimlerini tefekkür etmemize vesile olabilir.
Fakat o kişiye Allah gibi ibadet etmeyiz.
Böylece Allah'ın isimlerini yaratılmışlardaki tecellileri üzerinden düşünürüz.
Bu, tefekkür yoluyla Allah'ı tanımaya çalışmaktır.
Ayna nöronlar hakkında yapılan bazı bilimsel araştırmalar da insanların birbirlerinin davranışlarından ve duygularından etkilenebildiğini göstermektedir.
Bunu tasavvufî açıdan bir benzetme olarak ele alırsak, insanın sevdiği ve örnek aldığı kişilerin güzel hâllerinden etkilenebileceğini söyleyebiliriz.
Salih insanlarla beraber olmak, insanın ahlâkını güzelleştirebilir.
Alimlerle beraber olmak ilme yöneltebilir.
Allah'ın isimlerini tefekkür etmek de insanın kendi ahlâkını düzeltmesine vesile olabilir.
Fakat bütün bunlar vahyin yerine konulamaz.
Ve bu konuya koyacağımız son nokta şudur:
Bir insanın keşf veya ilham yoluyla ulaştığını düşündüğü bilgi, şeriatın açık ve kesin hükümlerine aykırı değilse kişinin şahsî tecrübesi olarak değerlendirilebilir; ancak onu herkes için bağlayıcı bir dinî hüküm hâline getirmek doğru değildir.
Asıl ölçü Kur'an ve sahih sünnettir.
---oOo---
KISA BİR SAĞLIK UYARISI
Bu bölümde de bir sağlık meselesinden bahsetmek istiyorum.
Gözlük kullanan insanların zaman zaman gözlüklerinin yüzlerinde oluşturduğu baskıya dikkat etmeleri gerekir.
Özellikle gözlük çok sıkıysa burun ve kulak çevresinde baskı ve rahatsızlık oluşturabilir.
Ben bunu geçmişte bahçemizde gördüğüm bir sarmaşığa benzetmiştim.
Bir süre ilgilenmediğimizde sarmaşık bütün ağaçları kaplamıştı. Dallarını temizlemek ve ağacı kurtarmak zorunda kalmıştık.
Bu bana insan bedenindeki bazı problemlerin de zamanında fark edilmesi gerektiğini düşündürdü.
Fakat burada önemli bir husus vardır:
Gözlük kullanmak, tek başına hastalık sebebi değildir.
Gözlük ihtiyacı olan kişinin doktorun tavsiyesine uyması gerekir.
Baş veya göz ağrısı gibi şikâyetler varsa bunun sebebi yalnızca gözlüğün baskısı olmayabilir.
Bu nedenle kişi kendi kendine teşhis koymak yerine gerektiğinde bir göz doktoruna veya sağlık uzmanına başvurmalıdır.
Benim bu bölümdeki asıl tavsiyem şudur:
Bedenimizin verdiği işaretleri dikkate alalım ve sağlık konusunda ihmalci olmayalım.
Rabbim askerlerimi doğruyu bilip doğruya tâbi olanlardan eylesin.
Yalanı, yanlışı ve hileyi fark edenlerden eylesin.
Daha önceki vaazlarımızda da söylediğimiz gibi:
Allah doğrudur.
Öyleyse insanın kendi nefsindeki eğriliği fark etmesi gerekir.
Gündüz ve aydınlık Allah'ın yaratmasıyla bize hakikati gösteren işaretler ise, gecenin ve karanlığın da insana ibret veren yönleri vardır.
İnsan her hâlde Rabbini aramalı, doğruyu bulmaya çalışmalı ve nefsinin yanlışlarını düzeltmelidir.
Lekad erselnâ rusulenâ bil-beyyinâti ve enzelnâ meahumul-kitâbe vel-mîzâne li-yekûmen nâsu bil-kıst. Ve enzelnâl-hadîde fîhi be'sun şedîdun ve menâfiu lin-nâsi ve li-ya'lemallâhu men yansuruhû ve rusulehû bil-gayb. İnnallâhe Kaviyyun Azîz.
Meali:
Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde büyük bir güç ve insanlar için birçok fayda bulunan demiri de indirdik. Allah, kendisine ve peygamberlerine gaybî olarak yardım edenleri ortaya çıkarsın. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
Ve mâ halaktul-cinne vel-inse illâ li-ya'budûn. Mâ urîdu minhum min rızkın ve mâ urîdu en yut'imûn. İnnallâhe hüver-Razzâku Zül-Kuvvetil-Metîn.
Meali:
Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızık veren ancak Allah’tır. O, kuvvet sahibidir ve metindir.
İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ. Li-yagfira lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara ve yutimme ni'metehû aleyke ve yehdiyeke sırâtan mustekîmâ. Ve yansurakallâhu nasran azîzâ.
Sadakallahü’l-Azîm. Fetih Suresi, 1-3. ayetler.
Meali:
Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacak, sana olan nimetini tamamlayacak ve seni dosdoğru yola iletecektir. Allah sana, şanlı ve güçlü bir yardım ile yardım edecektir.
Sadakallahü’l-Azîm. Fetih Suresi, 1-3. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Ebû Bekir Cennettedir, Ömer Cennettedir, Osman Cennettedir, Ali Cennettedir, Talhâ Cennettedir, Zübeyr Cennettedir, Abdurrahman bin Avf Cennettedir, Sa’d bin Ebî Vakkâs Cennettedir, Saîd bin Zeyd Cennettedir, Ebû Ubeyde bin Cerrâh Cennettedir.
(Hadis-i Şerif)
Sa’d bin Ebî Vakkâs Hazretleri:
Sa’d bin Ebî Vakkâs Hazretleri, Allah yolunda ilk ok atan sahâbîlerden biridir. Okçuların, yani kemankeşlerin reisidir. Uhud Harbi’nde çok sayıda ok atmış ve Peygamber Efendimizin büyük iltifatlarına mazhar olmuştur.
O ok atarken Peygamber Efendimiz:
- At yâ Sa’d!
buyurmuştur.
Ayrıca onun için şöyle dua etmiştir:
- Allah’ım, onun atışını doğrult ve duasını kabul eyle!
Sa’d bin Ebî Vakkâs Hazretleri, Veda Haccı’ndan sonra Mekke’de hastalandı. Kendisini ziyarete gelen Peygamber Efendimize:
“Yâ Resûlallah, siz Medine’ye döneceksiniz. Ben burada ölürsem dostlarımdan ayrı kalacağım.”
dedi.
Peygamber Efendimiz de onun uzun süre yaşayacağına işaret ederek:
- Hayır, sen bizden geri kalmazsın! Umarım uzun zaman yaşayacaksın. Öyle ki senden birtakım kavimler faydalanacak, birtakımları da mahrum kalacaktır.
Bunun üzerine Hazret-i Sa’d şifa bulup Medine’ye döndü.
---oOo---
Sübhâneke ente ilâhun Gaviyyun Azîz.
Sübhâneke ente ilâhun Zül-Kuvvetil-Metîn.
Sübhâneke ente ilâhun Fettâhun Mübîn.
Sübhâneke ente ilâhun Sırâtan Müstakîmâ.
Sübhâneke ente ilâhun Nasran Azîz.
Yolculuğumuza başlıyoruz:
Bir damarda hem tatlı hem acı su olabilir mi?
Geçen haftaki sohbette demiştik ki:
Alıntı:Allah, Muhammed’i yaratmış da bir de Halid bin Velid diye birini yaratmış ve ona, “Git, Muhammed’in ağzını, burnunu veya dişini kır gel.” demiş.
Biz burada yüzeysel bakışla karar verilmemesi gerektiğini anlatmak istemiştik.
Elbette tarihî açıdan baktığımızda Peygamber Efendimizin mübarek dişinin Uhud Savaşı’nda kim tarafından kırıldığı konusunda farklı rivayetler vardır. Ben de bunu araştırdığımda çeşitli kaynaklarda farklı isimlere rastladım.
Bazı kaynaklarda Peygamber Efendimizin dişinin Utbe bin Ebî Vakkas tarafından kırıldığı, yüzünün ise Abdullah bin Kamie tarafından yaralandığı aktarılmaktadır.
Aynı zamanda Uhud Savaşı’nda Sa’d bin Ebî Vakkas’ın Peygamber Efendimizin yanında savaştığı ve onu korumaya çalıştığı da bilinmektedir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şudur:
Aynı aile veya soy içerisinde farklı tercihlerde bulunan insanlar bulunabilir. Bir tarafta Peygamber Efendimize karşı savaşan bir insan, diğer tarafta Peygamber Efendimizi korumak için mücadele eden bir insan vardır.
Bir damarda hem acı su hem tatlı su olabilir mi?
İşaretî olarak baktığımızda bunun mümkün olduğunu görüyoruz.
Hz. Âdem’in oğullarından Hâbil ile Kâbil kıssasında da insanın aynı kökten gelip farklı istikametlere yönelebileceğini görüyoruz. Bir tarafta zulmeden, diğer tarafta mazlum olan vardır.
Ben burada tarihçi olduğumu söylemiyorum ve bu konuda kesin hüküm vermiyorum. Benim dikkat çekmek istediğim, insanın soyundan veya yakınlığından ziyade yaptığı tercihlerin ve tuttuğu yolun önemli olduğudur.
Çünkü insanın hakikate ulaşması için sadece bir isme, bir şahsa veya bir makama takılıp kalmaması gerekir.
Maksat nedir?
Maksat Allah’ı bilmek, O’na kulluk etmek ve O’nun gösterdiği doğru yolda yürümektir.
Şimdi burada çok önemli bir noktaya geliyoruz.
“Allah kimsenin tekelinde değildir.”
Elbette Allah’ın Habîbi olan Peygamber Efendimize olan sevgimiz ve hürmetimiz sonsuzdur. Ancak Peygamber Efendimizin kendisi de insanları Allah’a kulluğa davet etmiştir.
Kur’an’da Peygamber Efendimiz için doğrudan “Habîb” kelimesinin kullanılıp kullanılmadığı ayrı bir konudur. Ancak Allah’ın Resûlü’nün Allah katındaki yüksek makamını ve Allah’ın ona olan lütuf ve sevgisini gösteren birçok ayet ve rivayet vardır.
Nitekim Allah Teâlâ buyuruyor:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”
Âl-i İmrân, 31.
Yine:
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”
Ahzâb, 21.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:
Peygamber Efendimiz, insanları kendisine kulluğa değil, Allah’a kulluğa davet etmiştir.
Bu sebeple Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. Muhammed Aleyhimüsselâm, insanları Allah’a ulaştıran peygamberler ve rehberlerdir.
Peygamberler birer merdiven gibidir.
Merdiven, insanın yukarı çıkmasına vesile olur. Fakat insan merdivene takılıp kalmaz; merdiveni kullanarak maksadına ulaşır.
Buradaki misali yanlış anlamamak gerekir. Peygamberlere hürmet etmek, onları sevmek ve onlara uymak başlı başına Allah’ın emridir. Fakat maksat, peygamberleri Allah’ın yerine koymak değil; onların gösterdiği yoldan Allah’a yönelmektir.
Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Aleyhimüsselâm’ın davetlerinin özü de budur:
Yukarıda okuduğumuz ayetlerde bazı Esma-i İlâhiyye terkiplerinin dikkat çekici şekilde bir arada bulunduğunu görüyoruz.
Hadîd Suresi’nde:
“İnnallâhe Kaviyyun Azîz.”
buyruluyor.
Zâriyât Suresi’nde ise:
“İnnallâhe hüver-Razzâku Zül-Kuvvetil-Metîn.”
buyruluyor.
Buradan hareketle benim vaazdaki keşfî yorumum şudur:
Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının farklı varlıklarda farklı tecelli şekilleri olabilir. İnsan da, demir de, diğer bütün yaratılmışlar da Allah’ın yaratması ve kudretiyle varlık bulur.
Burada bir “Esma terkibi” üzerinde düşünmeye çalışıyoruz.
Mesela:
İş = Kuvvet × Yol
şeklindeki bir formülü örnek olarak düşünürsek, Esma-i İlâhiyye arasındaki ilişkileri de bir modelleme şeklinde anlamaya çalışabiliriz.
Bu, benim burada ortaya koyduğum işarî ve tefekkürî bir yorumdur. Kur’an’ın ayetlerinin yerlerinin değiştirildiği veya metninin bozulduğu şeklinde kesin bir hüküm olarak anlaşılmamalıdır.
Benim burada asıl dikkat çekmek istediğim mesele, ayetlerde geçen Allah’ın isimleri üzerinde düşünmek ve bunların varlık âlemindeki tecellilerini anlamaya çalışmaktır.
Zül-Kuvvetil-Metîn ifadesindeki:
Zül → Kuvvet → Metîn
şeklindeki bir terkibi düşünelim.
“Zül” sahibi olmak, “kuvvet” güç ve kudreti, “metîn” ise sağlamlığı ve sarsılmazlığı çağrıştırmaktadır.
Bunları bir araya getirerek Allah’ın isimlerinin varlık âlemindeki tecellileri üzerinde tefekkür edebiliriz.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus vardır:
Kur’an’ın lafzı ve ayetlerin sıralaması hakkında kesin hüküm vermek yerine, ayetlerdeki isim ve sıfatlar üzerinde tefekkür etmek gerekir.
Benim kanaatimce asıl görevimiz budur.
Çünkü Kur’an bize yalnızca okumayı değil, düşünmeyi ve tefekkür etmeyi de öğretmektedir.
Bir zamanlar bize:
“Bir gün Kur’an yeryüzünden kaldırılacak, insanların kalplerinde ve hafızalarında kalacak.”
şeklinde bir söz aktarılmıştı.
Bu sözün hakikatini kesin olarak bilemeyiz. Fakat bugün Kur’an’ı araştırmak, anlamaya çalışmak ve onun üzerinde düşünmek hepimizin görevidir.
Tenbel asker olmayın; araştırın, düşünün ve tefekkür edin.
Peygamber Efendimizin hastalığı sırasında Hazret-i Ebû Bekir’i namaz kıldırmakla görevlendirmesi ve ümmetinin onun arkasında namaz kıldığını görmesiyle ilgili rivayetler de bizlere önemli bir işaret taşımaktadır.
Buradan benim çıkardığım ders şudur:
Bir yolun devam etmesi için yetişmiş insanlar gerekir.
Ben de sizlere diyorum ki:
Kur’an’ı araştırın.
Ayetlerde geçen Esma-i İlâhiyye üzerinde düşünün.
Allah’ın isimlerinin farklı tecelli şekillerini anlamaya çalışın.
Esma terkiplerinin nasıl anlaşılabileceği konusunda tefekkür edin.
Benim de arzum odur ki, sizler bu yolu daha ileriye taşıyabilecek bir anlayışa ulaşasınız.
Rabbim sizlere firaset versin.
İyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayırabilecek basiret ve anlayış nasip etsin.
Yâ eyyühellezîne âmenû atîullâhe ve atîur resûle ve ulil emri minkum. Fe in tenâza'tum fî şey'in fe ruddûhu ilallâhi ver resûli in kuntum tu'minûne billâhi vel yevmil âhir. Zâlike hayrun ve ahsenu te'vîlâ.
Sadakallâhü'l-Azîm. Nisâ Suresi, 59. ayet.
Meali:
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulû'l-emre, yani emir verme yetkisine sahip olanlara itaat edin. Bundan sonra herhangi bir hususta ihtilafa düşerseniz, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah'a ve Resûlü'ne götürün. Bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.
Vaazımızdaki anlayışa göre burada önemli olan husus şudur: Bir konuda verilen emir veya alınan karar, Allah'ın kitabına ve Resûlü'nün sünnetine aykırıysa, o konuda itaat edilmez. İtaat, Allah'ın rızasına uygun olan hususlarda olur.
Men yuti'ir resûle fekad etâallâhe ve men tevellâ femâ erselnâke aleyhim hafîzâ. Ve yekûlûne tâatun, fe izâ berazû min indike beyyete tâifetün minhum gayrallezî tekûl. Vallâhu yektubu mâ yubeyyitûn. Fe a'rid anhum ve tevekkel alallâh. Ve kefâ billâhi vekîlâ.
Sadakallâhü'l-Azîm. Nisâ Suresi, 80-81. ayetler.
Kim Peygamber'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, bilsin ki Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.
Onlar, senin yanında "Kabul ettik, baş üstüne" derler. Fakat senin yanından ayrıldıkları zaman içlerinden bir grup, senin söylediğinden başkasını geceleyin gizlice planlar. Allah onların geceleyin kurduklarını yazmaktadır. Artık sen onlardan yüz çevir ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.
Sadakallâhü'l-Azîm. Nisâ Suresi, 80-81. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kim bana itaat ederse şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur. Her kim imama, yani devlet başkanına itaat ederse şüphesiz bana itaat etmiş olur. Her kim imama isyan ederse şüphesiz bana isyan etmiş olur."
(Hadis-i Şerif, İbn Mâce, Cihâd, 39)
Ulû'l-emre itaat, Allah'ın emri olmakla beraber, bunun bazı şartlara bağlı olduğunu Kur'an'dan, özellikle Nisâ Suresi'nin 59. ayetinden ve bazı hadislerden öğreniyoruz.
Nitekim Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Eğer üzerinize Habeşli ve burnu, kulağı kesik bir köle emir tayin edilse, sizi Allah'ın Kitabı ve Resûlü'nün sünneti ile sevk ve idare ettiği sürece onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz."
(Hadis-i Şerif, İbn Mâce, Cihâd, 39; Buhârî, Ahkâm, 4)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem yine buyurdular:
"Müslüman kişinin, bir günah işlemekle emrolunması dışında, hoşlandığı veya hoşlanmadığı hususlarda Müslüman amirine itaat etmesi vaciptir. Bir günah işlemekle emrolunduğu zaman ise dinlemek ve itaat etmek yoktur."
(Hadis-i Şerif, İbn Mâce, Cihâd, 40)
Şu hadisler de aynı şekilde, itaatin Allah'ın rızasına uygun olması gerektiğini bildirmektedir:
"Başınızdakilerden kim size Allah'a isyan etmeyi emrederse, sakın o hususta ona itaat etmeyiniz."
(Hadis-i Şerif, İbn Mâce, Cihâd, 40)
"Allah'a isyan olan hususta itaat yoktur. İtaat ancak meşru olan şeydedir."
(Buhârî, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 39-40)
"Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."
Yolculuğumuza başlıyoruz:
"Eğer üzerinize Habeşli ve burnu, kulağı kesik bir köle emir tayin edilse, sizi Allah'ın Kitabı ile sevk ve idare ettiği sürece onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz."
(İbn Mâce, Cihâd, 39; Buhârî, Ahkâm, 4)
Burada dikkat edilmesi gereken husus, hadisin ortaya koyduğu temel ölçüdür: İdare eden kimsenin makamından veya soyundan önce, Allah'ın kitabına ve Resûlü'nün sünnetine uygun hareket edip etmediği önemlidir.
İmametin şartları nelerdir?
---
1- Müslüman olmalıdır.
2- İmamın akıl-bâliğ olması şarttır. Delinin, sarhoşun ve bulûğa ermemiş çocuğun imam olması sahih değildir.
3- İmam erkek olmalıdır. Kadının erkeğe imam olması konusunda fıkıhta farklı hükümler bulunmaktadır.
4- İmamın namazı sahih olacak kadar Kur'an'dan ezberi bulunmalıdır.
5- İmamet için kişinin namazı sahih olacak şartlara sahip olması gerekir.
Kör bir kimsenin imamlığı konusunda da fıkıhta hükümler bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in bazı durumlarda görme engelli sahabileri imam olarak görevlendirdiği rivayet edilmiştir. Bu sebeple görme engelliliği tek başına imamlığa engel değildir.
Ancak imamlıkta ehliyet, bilgi, güzel ahlâk ve cemaatin durumunu gözetmek önemlidir. Fâsık ve bid'at ehli kimselerin imamlığı konusunda da fıkıh âlimleri çeşitli hükümler ortaya koymuşlardır.
Vaazımızdaki asıl nükte şudur:
Bir topluluğun başında bulunan kimsenin ehil olması, o topluluğun işlerinin düzenli yürümesi bakımından önemlidir. Bir iş ehline verilmezse, bundan yalnızca o kişi değil, onun sorumluluğu altındaki insanlar da zarar görebilir.
Bu nedenle Kur'an'ın "Emanetleri ehline verin" ölçüsünü hayatımızda dikkate almamız gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Üç kişi vardır ki namazları başlarından bir karış yukarıda kalır ve Allah tarafından kabul olunmaz:
1- Kendisini sevmeyen bir cemaata imam olan şahıs,
2- Geceyi kocası kendisine kızgın olarak geçiren kadın,
3- Birbirine düşman kesilen iki kardeş."
(Hadis-i Şerif)
Allah, Nisâ Suresi'nde bizlere itaat konusunda önemli bir ölçü vermektedir. Bir kimsenin emri, Allah'ın kitabına ve Peygamber'in sünnetine aykırıysa, o hususta itaat edilmez.
"Hani nerede, abdest alırken fazla su kullanmanın israf olduğunu söyleyen âlimler?"
Bir gün Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem, abdest alırken suyu israf eden bir sahabîyi görür. "Bu israf nedir?" diye sorar. Sahabî, "Abdestte de israf olur mu?" diye karşılık verir. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal miktarın üzerinde su kullanman israftır."
buyurmuştur.
Bu sebeple suyu gereksiz yere tüketmemek ve israftan kaçınmak, dinimizin önem verdiği hususlardandır.
---oOo---
CENNET VE CEHENNEMİN MANASI
Bu bölümde vaazımızda, insanın yaptığı iyilik ve kötülüklerin kendi bedenî ve manevî hayatı üzerindeki etkisi üzerinden bir yorum yapılmaktadır.
Fecr Suresi'ndeki:
"Ey mutmain olmuş nefis! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. Artık kullarımın arasına gir ve cennetime gir."
anlamındaki ifadeden hareketle, "Allah'ın kullarının arasına girmek" kavramı üzerinde işarî bir düşünce geliştirilmiştir.
Buradaki anlatımı, vaazın tasavvufî ve sembolik yorumu olarak değerlendirmek gerekir. Cennet ve cehennemin yalnızca maddî bedenlere giren bir "lokma" veya enerji olarak açıklanması, İslam'ın temel akaidinde kesin bir hüküm olarak kabul edilmemelidir.
ALINTI
#############
"Âkiletu'l-ekbât: Ciğer yiyen kadın"
Hind'in Hz. Hamza'nın şehadeti sonrasında onun ciğerini yemeye çalıştığına dair tarihî rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerde Hind'in Uhud Savaşı sırasında Hz. Hamza'nın şehit edilmesinden sonra onun ciğerini ağzına aldığı, fakat yutamadığı ve geri çıkardığı anlatılır.
Şiî kaynaklarındaki kıssanın özeti:
"Hind, Hz. Hamza'nın ciğerini ağzına almış fakat yutamadığı için geri dışarı atmıştır."
Bu husustan haberdar olan Ebû Abdillah, yani İmam Cafer-i Sâdık aleyhisselâm'ın şöyle söylediği nakledilir:
"Allah, Hamza'nın bir parçasının cehenneme girmesine izin verecek değildi."
(Bk. Ali b. İbrahim el-Kummî, Tefsîru'l-Kummî, 1/116)
el-Kâdî en-Nu'mân el-Mağribî de aynı kıssayı anlattıktan sonra, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakleder:
"Hind'in Hamza'nın ciğerini yemesi mümkün değildir. Allah onun parçasının cehenneme gitmesine izin vermez."
(Şerhu'l-Ahbâr, 1/275)
Bazı Sünnî kaynaklarda da benzer bir bilgi nakledilmektedir:
Hz. Peygamber'in, Hind'in Hz. Hamza'nın ciğerini yutmaya çalıştığını duyunca, "Onun etinden bir şey yedi mi?" diye sorduğu; "Hayır" cevabı üzerine de "Allah Hamza'nın etini ateşe haram kılmıştır" buyurduğu aktarılır.
(Bk. İbn Sa'd, et-Tabakât, Beyrut, 1410/1990, 3/8-9; es-Sîretü'l-Halebiyye, 2/331; İbn Kesîr, Tefsîr, 2/135)
İmam Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde de benzer bir bilgiye yer verildiği aktarılmaktadır.
(Bk. Müsned, 1/463)
ALINTI SONU
---oOo---
Burada önemli olan şudur: Tarihî rivayetleri aktarırken onları kesin bir akaid hükmüne dönüştürmemek gerekir. Vaazımızda bu kıssadan hareketle beden, lokma, ruh ve insanın birbirine tesiri konusunda sembolik bir anlatım yapılmaktadır.
Allah Teâlâ bizleri birbirimize karşı kırıcı olmaktan, insanları soyları veya memleketleri üzerinden değerlendirmekten muhafaza eylesin.
İnsanların içinde iyilik sahibi kimseler bulunabileceği gibi, her toplulukta farklı karakterlere sahip insanlar da bulunabilir. Asıl ölçü, insanın iman, ahlâk ve güzel amelidir.
Şimdi eski vaazlarımızdan birinden yaptığımız alıntı ile hürmet bahsini anlatarak vaazımızı tamamlayalım.
ALINTI
##############
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzâ raethüm min mekânin baîdin semiû lehâ tegayyüzen ve zefîrâ. Ve izâ ulkû minhâ mekânen zeyyikan mukarrenîne deav hunâlike sübûrâ. Lâ ted'ûl yevme sübûran vâhiden ved'û sübûran kesîrâ. Kul ezâlike hayrun em cennetül huldilletî vu'idel muttekûne kânet lehum cezâen ve masîrâ.
Gündüzün gürültüsü içinde duyulmayan bazı sesler, gece sessizliği çöktüğünde daha uzaklardan bile işitilebilir.
Çocukluğumuzda annem tarhana yapardı. Bizim evimizin çatısı kiremitliydi. Amcamların evinin damı ise düz damdı. Annem tarhanayı kuruması için onların damına sererdi.
Akşama kadar kuruyan tarhanayı toplamak için akşam güneş batarken dama çıktığımızda, köyün yaklaşık üç kilometre uzağından geçen asfalt yoldaki kamyonların seslerini ve uzak mahallelerden gelen sesleri, bulunduğumuz yerin hemen yanındaymış gibi duymaya başladığımı hatırlıyorum.
Gece olunca her yer sükûnete ulaşır ve uzaktaki sesler daha yakınmış gibi duyulabilir.
Biz de sizlere, sessizliğin koyulaştığı Avusturya'dan sesleniyoruz.
Haydi, Münîr yıldızına selam gönderelim.
İnşallah bu sessizliğin içinden İslam'ın sesini uzaklarda bulunanlara duyurur ve onların da bizi kendilerine yakınmışız gibi işitmelerine vesile oluruz.
Yukarıdaki ayet-i kerimelerin tercümelerinde farklı ifadeler bulunmaktadır. Biz de burada, vaazımızın işarî anlayışı içerisinde bir tefekkür yapacağız.
Ayetin başında "izâ" kelimesi gelmektedir. Bu kelime zaman bildiren bir edattır. Rabbimizin kelâmında zaman bildiren ifadeler, çeşitli olayların anlatımında kullanılmaktadır.
Vaazımızdaki yorumda, ayette geçen ifadeler üzerinden Hz. Zülkifl aleyhisselâm'ın ümmeti, mucize beklentisi ve Allah'ın dilemesini insanın kendi dilemesinden üstün tutması üzerinde durulmaktadır.
Buradaki temel mesaj şudur:
İnsan, Allah'tan sürekli olağanüstü olaylar ve mucizeler beklemek yerine, Allah'ın hükmüne teslim olmalıdır.
Hz. Sâlih aleyhisselâmın kavminin mucize olarak deve istemesi ve daha sonra bu konuda imtihan edilmeleri de bu bağlamda hatırlatılmaktadır.
"Sizden öncekilerin istediği mucizeleri beklemeyin; Allah'ın hükmüne teslim olun."
anlayışı, vaazımızın bu bölümündeki temel düşüncedir.
Hz. İsa aleyhisselâmın ümmetinin sofra istemesi ve daha sonra imtihan edilmesi de aynı şekilde bir ibret olarak hatırlatılmaktadır.
Mehdi konusunda da insanın sürekli mucize ve keramet araması yerine, hakikati Kur'an ve sünnet ölçüleri içerisinde değerlendirmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Bir kimsenin elinden keramet zuhur ederse, bunu kişinin kendi gücü ve eseri olarak görmek yerine, Allah'ın dilemesiyle gerçekleşen bir hadise olarak değerlendirmek gerekir.
Kerameti veren Allah'tır. Onu inkâr etmek veya sürekli olarak talep etmek konusunda da insan dikkatli olmalıdır.
"Allah gerçekten Allah mı?" şeklinde bir imtihan anlayışına girmek, doğru değildir. Allah Teâlâ'yı sınamak kulun vazifesi değildir.
Rabbimiz bizleri böyle bir imtihandan muhafaza eylesin.
"Ben Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ın zamanında yaşasaydım şöyle Müslüman olurdum" demek yerine, içinde bulunduğumuz zamanda Allah'ın bize yüklediği kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışmalıyız.
Çünkü Rabbimizin dilemesi bizim dilememizden üstündür.
İşte vaazımızdaki anlayışa göre Hz. Zülkifl aleyhisselâm kıssasından çıkarılan hikmetlerden biri de budur.
HÜRMET VE EL ÖPMEK
Sofilerin birbirlerinin ellerini öpmeleri, büyüklere hürmet ve tevazu göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
Bir kimsenin elini öpmek, onu mutlak anlamda Allah katında kendisinden üstün kabul etmek demek değildir. Ancak kültürümüzde anne-babanın, hocanın, âlimin veya büyüğün elini öpmek, hürmet ve saygının bir ifadesi olarak yerleşmiştir.
Buradaki asıl mesele, insanın nefsini kırması ve kibirden uzaklaşmasıdır.
Kişi, kendisini başkalarından üstün görmek yerine, karşısındaki insanın da Allah'ın bir kulu olduğunu hatırlamalıdır.
Vaazımızda anlatılan "el öpme" meselesi de bu açıdan, tevazu ve hürmet sembolü olarak ele alınmaktadır.
İnsanın nefsini kırmasının yollarından biri de salih kimseleri örnek almak, onların güzel ahlâkını kendisine rehber edinmektir.
Rabıta konusunda da burada anlatılan düşünceyi, tasavvufî bir eğitim ve manevî örneklik çerçevesinde anlamak gerekir.
Bir mürşidi veya peygamberi düşünmek, onun güzel ahlâkını ve manevî hâlini örnek almaya çalışmak şeklinde anlaşılabilir.
Vaazımızdaki mandalina ve kabuk örneğinde olduğu gibi, insanın kendisini koruyan ve eğiten manevî bir çevreye ihtiyaç duyduğu ifade edilmektedir.
Peygamberlerin de kendi dönemlerinde Allah'ın izniyle çeşitli vesilelerle korunup desteklendikleri anlatılmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'in hayatında dedesi Abdülmuttalib, amcaları, Hz. Hatice validemiz ve sahabe-i kiram gibi pek çok kişinin onun hayatında destekleyici rol oynadığı görülmektedir.
Bu nedenle insan, yalnızca kendisine güvenmek yerine Allah'a güvenmeli ve salih insanlarla beraber olmaya çalışmalıdır.
Vaazımızdaki "Münîr yıldızı" anlatımı da bu çerçevede işarî ve sembolik bir yorumdur.
Münir Özkul ismi üzerinden yapılan "Münîr" ve "Zülkifl" bağlantıları ise vaazın keşfî/işarî yorumlarından biridir; kesin tarihî veya dinî bilgi olarak değerlendirilmemelidir.
Büyüklere hürmet etmek, anne-babaya saygı göstermek ve ilim sahiplerine değer vermek ise İslam ahlâkının önemli esaslarındandır.
El öpmekle ağız kirlenmez; fakat el öpmek de kişinin imanının veya üstünlüğünün ölçüsü değildir. Asıl olan kalpteki saygı, tevazu ve güzel ahlâktır.
Rabbim Hz. Zülkifl aleyhisselâma ve bütün peygamberlere selâm eylesin.
Rabbim Hz. Muhammed Mustafa Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e, ailesine, ashabına ve bütün salih kullarına salât ve selâm eylesin.
Başağaçlı Raşit Tunca — 16 Nisan 2011 Cumartesi, saat 00:16
Kadiftereynâ alâllâhi keziben in udnâ fî milletikum ba'de iz necceynâllâhu minhâ, ve mâ yekûnu lenâ en neûde fîhâ illâ en yeşâallahu rabbunâ, vesia rabbunâ kulle şey'in ilmen, alâllâhi tevekkelnâ, rabbenâftah beynenâ ve beyne kavminâ bil-hakkı ve ente hayrul fâtihîn.
"Allah'ın bizi ondan kurtarmasından sonra sizin milletinize dönersek, Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi dışında bizim oraya dönmemiz mümkün değildir. Rabbimiz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın."
Sadakallâhü'l-Azîm. A'râf Suresi, 89. Ayet
Dikkat Edilmesi Gereken Bir Nokta
Burada öncelikle ayetlerin Arapçasını ve kelimelerin anlamlarını doğru anlamanın önemine dikkat çekmek istiyorum.
Arapçada bir kelime, kullanıldığı kalıba ve cümledeki konumuna göre farklı anlamlara gelebilir. Bu sebeple Türkçe düşünüp Arapça bir cümle kurmaya çalışmak, bazen anlamın tamamen değişmesine sebep olabilir.
Bunu anlatmak için geçmişte yaşadığım bir olayı örnek vereyim.
Avusturya'ya ilk geldiğim zamanlarda bir taş ocağında çalışıyordum. Almancayı henüz tam bilmiyordum. Benimle birlikte çalışan başka bir Türk arkadaşım da Almancayı yeni öğreniyordu.
Almancada su, kola veya bira gibi içecekler için "trinken" kelimesi kullanılırken, sigara içmek için "rauchen" kelimesi kullanılır. Ben bu farkı öğrendiğim için dikkat etmiştim. Arkadaşım ise bir gün sigara ile ilgili konuşurken "trinken" kelimesini kullandı.
Bu küçük örnek bize şunu gösteriyor:
Bir dildeki kelimeyi başka bir dilin mantığıyla düşünerek kullanırsak, cümle dil bilgisi bakımından doğru görünse bile anlam bakımından yanlış olabilir.
Ayetlerin anlaşılmasında da aynı hassasiyet gereklidir. Bir kelimenin sözlükteki anlamı ile Kur'an'daki kullanımını birbirinden ayırmak gerekir.
Nitekim yukarıdaki ayette geçen "fetih" kökünden gelen ifadeyi, doğrudan "aramızı açmak" şeklinde değerlendirmek yerine, ayetin tamamındaki anlam ve Arapça kullanım dikkate alınmalıdır.
Kur'an'da "aramızı ayır" anlamındaki ifade ise şu şekilde geçmektedir:
"Ey Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına sahip değilim. Artık fâsık kavimle bizim aramızı ayır."
Mâide Suresi, 25. Ayet
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur."
(Hadîs-i Şerîf; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335; Buhârî, et-Târîhu'l-Kebîr, I, 81; et-Târîhu's-Sağîr, I, 306; Bezzâr, el-Müsned, II, 308; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, II, 38; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 422; Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, VI, 219.)
"Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd.
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdün mecîd."
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
Kur'an Arapçadır. Arapça ise çok zengin ve köklü bir dildir. Bir kelime, farklı kalıplara girdiğinde birçok farklı anlam kazanabilir.
Mesela:
Fetaha: Açmak.
Miftah: Anahtar.
Fâtih: Fetheden.
Fettâh: Açan, yolları açan.
Fetih: Fethetmek, açmak.
Fâtiha: Açılış, başlangıç.
Fetha: Arapçada bir hareke işaretidir.
Bir başka örnek:
Feale: Bir işi yapmak.
Fâil: İşi yapan, özne.
Mef'ûl: Yapılan işten etkilenen, nesne.
Fa'âl: Çokça yapan, işi sürekli yapan.
Arapçada kelimelerin kökleri ve kalıpları üzerinde yapılan bu değişiklikler, kelimelerin anlamlarında farklılıklar meydana getirir.
Bu sebeple Kur'an'ın Arapçasını anlamaya çalışırken sadece kelimenin sözlük anlamına değil, hangi kalıpta kullanıldığına ve cümlenin bütününe de bakmak gerekir.
Buradan hareketle Arapçanın şiir, edebiyat ve musikiyle olan ilişkisine de dikkat çekebiliriz. Aruz vezninde kullanılan kalıplar, hecelerin ve seslerin belirli bir düzen içerisinde sıralanmasına dayanır.
Aynı şekilde notalarda da seslerin belirli düzenleri vardır.
Benim bu vaazdaki işarî düşüncem şudur:
Arapça kelimelerin kökleri ve kalıpları, ses ve anlam bakımından birbirleriyle ilişkili bir yapı meydana getirir. Bu sebeple zikirde kullanılan kelimelerin sadece anlamını değil, telaffuzunu ve tekrarını da dikkate almak gerekir.
Ancak burada "kelimelerin ebced değerlerinin doğrudan fiziksel bir elektrik frekansına karşılık geldiği" şeklindeki ifadeler, bilimsel bir ölçüm veya ispat olarak değil, vaazdaki bir tefekkür ve benzetme olarak değerlendirilmelidir.
Ebced hesabı, harflere sayısal değerler verilmesi esasına dayanır. Bu hesap yöntemi tarih boyunca farklı şekillerde kullanılmıştır.
Zikir konusunda da insanın bir kelimeyi tekrar etmesinin zihinsel, duygusal ve manevi hâli üzerinde etkileri olduğu düşünülebilir. Fakat bunu doğrudan belirli bir elektrik voltajı veya fiziksel frekans üretimi şeklinde kesin bir bilimsel sonuç olarak kabul etmek doğru olmaz.
Sözlük Anlamı İtibariyle Zikir:
Zikir; bir şeyi telaffuz etmek, hatırlamak, anmak ve zihinde canlı tutmak anlamlarına gelir.
Başka bir ifadeyle, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması veya hafızadaki bir şeyin unutulmamak üzere sürekli canlı tutulmasına zikir denilir.
İslâmî literatürde ise zikir; Allah'ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen sözlü ve amelî davranışların genel adıdır.
Bu ayetlerde Kur'an'ın, insanı sıkıntıya düşürmek için değil, Allah'tan korkup sakınan kimselere bir öğüt ve hatırlatma olarak indirildiği bildirilmektedir.
Ve ekımi's-salâte tarafeyin-nehâri ve zülefen minel-leyli, innel-hasenâti yüzhibnes-seyyiât. Zâlike zikrâ liz-zâkirîn.
Meali:
"Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namazı kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alıp Allah'ı zikredenler için bir hatırlatmadır."
Sadakallâhü'l-Azîm. Hûd Suresi, 114. Ayet
Dipnot:
Bu ayetteki anlamlardan hareketle, geçmişte yaşamış olduğumuz bazı tecrübeler ve özel zikir uygulamaları hakkında da tefekkür edilmiştir. Bunlar, bu vaazdaki kişisel keşif ve tecrübe çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh. Elâ bi zikrillâhi tatmainnul-kulûb.
Meali:
"Onlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle huzur bulan kimselerdir. Bilin ki kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur."
Sadakallâhü'l-Azîm. Ra'd Suresi, 28. Ayet
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Size amellerinizin en hayırlısını, sevap bakımından en temizini ve derecelerinizi en çok yükselten ameli haber vereyim mi? Allah'ı zikretmektir."
(Hadîs-i Şerîf)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Müminin üç kalesi vardır. Birisi zikrullah, birisi Kur'an okumak, diğeri de namazdır."
(Hadîs-i Şerîf)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Kalpler demirin paslandığı gibi paslanır. Onun cilası Kur'an okumak ve Allah'ı çok zikretmektir."
(Hadîs-i Şerîf)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Gafiller arasında Allah'ı zikreden kimsenin hâli, kurumuş otlar arasında bulunan yeşil bir ağacın hâline benzer."
(Hadîs-i Şerîf)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
Aziz ve Celîl olan Allah buyurdu ki:
"Ben kulumun zannı üzereyim. Beni zikrettiğinde ben onunla beraberim. Beni yalnız zikrederse, ben de onu anarım. Beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de kulumu daha hayırlı bir cemaat içinde rahmetimle anarım."
(Hadîs-i Şerîf)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Allah Teâlâ kıyamet gününde, kendi gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı günde yedi zümreyi kendi gölgesinde gölgelendirir. Bunlardan biri de tenhada Allah'ı zikreden ve Allah korkusundan gözyaşı akıtandır."
(Hadîs-i Şerîf)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
"Cennette her şey vardır. Dünyadaki hiçbir şeye hasret çekilmez. Ancak dünyada zikirsiz geçirilen saatlere acınır ve 'Keşke o boş geçirdiğimiz saatleri de zikirle geçirseydik' denilir."
İnsan, değer verdiği ve sürekli hatırladığı şeylerle gönül bağı kurar. Allah'ı zikretmek de kulun Rabbine yönelişinin önemli bir göstergesidir.
Bu sebeple zikir yalnızca dil ile söylenen kelimelerden ibaret değildir. Kalbin, zihnin ve davranışların da Allah'ı hatırlaması gerekir.
---oOo---
Bir sohbet sırasında, bazı kimselerin Mehdi olduğunu iddia eden kişiler hakkındaki görüşlerini dinledim. Bu konuda insanların birbirinden farklı kanaatleri bulunmaktadır.
Benim kanaatimce böyle meselelerde insanları küçümsemek veya hakaret etmek yerine, Kur'an ve sünnet çerçevesinde delilleri incelemek gerekir.
Bazen insan, yaptığı çalışmaların karşılığını göremediğinde ümitsizliğe düşebilir. Ben de zaman zaman insanların değişmediğini gördüğümde yorulduğumu ve yaptığım hizmetlerin boşa gittiğini düşündüğümü ifade etmişimdir.
Fakat insanın görevi sonucu zorlamak değil, elinden gelen hayrı ve doğru bildiği hizmeti sürdürmektir.
Vaadallâhullezîne âmenû minkum ve amilûs-sâlihâti le yestahlifennehum fîl-ardı kemâstahlafellezîne min kablihim, ve le yumekkinenne lehum dînehumullezîr tedâ lehum ve le yubeddilennehum min ba'di havfihim emnen, ya'budûnenî lâ yuşrikûne bî şey'en, ve men kefere ba'de zâlike fe ulâike humul-fâsikûn.
Meali:
"Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde halife kılacağını, onlar için razı olduğu dini yerleştireceğini ve korkularının ardından kendilerini güvene kavuşturacağını vaat etmiştir. Onlar Bana kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir."
Ve lekad ketebnâ fîz-zebûri min ba'diz-zikri ennel-arda yerisuhâ ibâdiyes-sâlihûn.
Meali:
"Andolsun ki, zikirden sonra Zebur'da da yeryüzüne salih kullarımın varis olacağını yazdık."
Sadakallâhü'l-Azîm. Enbiyâ Suresi, 105. Ayet
Buradan hareketle, yeryüzünde iyiliği ve adaleti temsil eden salih insanların bulunacağına dair ümidimizi korumamız gerekir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
"Üç kişi bir arada olduğunuzda, biriniz imam olsun."
(Hadîs-i Şerîf)
Toplum içerisinde düzenin ve birlikteliğin sağlanması için bir rehberlik ve imamet anlayışının bulunması gerektiği buradan anlaşılabilir.
Mehdi konusu da bu çerçevede ele alınırken, yalnızca birtakım şekilsel alametlere değil, kişinin insanları doğruluğa, adalete ve güzelliğe yöneltmesine de dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Ve mâ erselnâ kableke minel-murselîne illâ innehum le ye'kulûnet-taâme ve yemşûne fîl-esvâkı ve cealnâ ba'dakum li-ba'dın fitneten, e-tasbirûn, ve kâne rabbuke basîrâ.
Meali:
"Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin hepsi de yemek yer, çarşılarda dolaşırlardı. Biz sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınıza imtihan vesilesi yaptık. Bakalım sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi görmektedir."
Ve lev cealnâhu meleken le cealnâhu raculen ve le lebesnâ aleyhim mâ yelbisûn.
Meali:
"Eğer onu bir melek kılsaydık, yine onu insan suretinde gösterirdik ve onları yine düştükleri şüpheye düşürürdük."
Sadakallâhü'l-Azîm. En'âm Suresi, 9. Ayet
---oOo---
Bir hocanın, imanın esaslarına "zan" kavramının eklenmesini eleştirerek bunu iki ayağın yanına bir de protez bacak eklenmesine benzettiğini ifade ettiğini duydum.
Burada şunu düşünmek gerekir:
İnsan iki ayağıyla yürür; fakat ayağında bir rahatsızlık veya sakatlık olduğunda baston veya koltuk değneği kullanabilir. Bu, insanın yürüyüşünü destekleyen bir araçtır.
Aynı şekilde insanın bilgi sahibi olmadığı konularda kesin bilgi ile kanaati birbirinden ayırması gerekir.
İman meselelerinde de bazı hakikatler doğrudan görülüp ölçülemeyebilir. Mesela insan oksijeni gözleriyle görmez; fakat nefes alıp verdiğini bilir.
Bununla birlikte, görülmeyen her şeyi otomatik olarak doğru kabul etmek de doğru değildir. İnanç, bilgi, delil, tefekkür ve teslimiyet arasında bir denge kurulmalıdır.
Bu vaazdaki düşünceye göre insanın görünen ve görünmeyen yönlerini birlikte düşünmek gerekir.
İnsan, Allah'ın isimlerinin tecellilerine mazhar olan bir varlıktır. Kâinatı büyük bir kitap olarak düşünürsek insan da bu kitabın küçük bir numunesi ve tefekkür alanı olarak görülebilir.
Ancak "insan Allah'tır" veya "insan peygamberdir" şeklinde anlaşılabilecek ifadeler, İslâm'ın temel tevhid anlayışıyla karıştırılmamalıdır. Buradaki anlatım, insanın Allah'ın isimlerinin tecellilerine mazhar olması ve kâinatın bir aynası olması anlamındaki işarî bir tefekkürdür.
Kur'an'da insanın amellerinin yazıldığına dair de şöyle buyurulur:
Ve inne aleykum le-hâfizîn, kirâmen kâtibîn, ya'lemûne mâ tef'alûn.
Meali:
"Şüphesiz üzerinizde koruyucu melekler vardır; değerli yazıcılar. Yaptıklarınızı bilirler."
İnfitâr Suresi, 10-12. Ayetler
Bu ayetlerden hareketle insanın yaptığı amellerin kaydedildiğini ve hiçbir davranışının başıboş olmadığını düşünmek gerekir.
Dünya üzerinde gece ve gündüzün sürekli birbirini takip etmesi de meleklerin nöbetleri hakkında yapılan rivayetleri anlamaya çalışırken üzerinde tefekkür edilebilecek bir konudur.
Ancak bu tür meselelerde rivayetlerdeki ifadeleri doğrudan fiziksel bir mekanizma veya "gökyüzünde melekleri taşıyan bir asansör" şeklinde düşünmek yerine, bunların gayb âlemiyle ilgili olduğunu kabul etmek daha ihtiyatlıdır.
UFO'lar veya başka gökyüzü olayları hakkında da kesin hüküm vermek yerine, bunların ne olduğunu Allah bilir demek gerekir.
Kâinatın dış yüzünü anlamaya çalışmak bir yönüyle kâinat kitabını okumaktır. İnsanın kendi içine doğru yaptığı yolculuk ise nefsini ve Rabbini tanıma bakımından ayrı bir tefekkür alanıdır.
Dışa doğru yolculukta yaratılışın büyüklüğünü, içe doğru yolculukta ise insanın kendi varlığındaki hikmetleri düşünürüz.
Bu açıdan cennet ve cehennem kavramlarını da sadece dışarıda bir yer olarak değil, insanın iç dünyasıyla bağlantılı manevi hâller bakımından tefekkür etmek mümkündür. Bununla birlikte ahiret hayatının hakikatini yalnızca sembollere indirgememek gerekir.
---oOo---
Bir başka tefekkür konusu da "Rahmân" ve "Rahîm" isimleridir.
"Rahmân" ve "Rahîm" isimlerinin rahmet, merhamet ve kuşatıcılık anlamları üzerinde durmak gerekir.
Kur'an'daki besmelelerde geçen "Rahmân" ismi, Allah'ın rahmetinin bütün varlığı kuşattığını hatırlatır.
Buradan hareketle insanın yaratılışındaki baba, anne, rahim ve nesil ilişkilerini de birer tefekkür vesilesi olarak değerlendirebiliriz.
Tohumdan başlayıp canlı bir varlığın oluşmasına kadar devam eden süreç, insanın yaratılışı üzerinde düşünmesi için başlı başına büyük bir ibret alanıdır.
İçe doğru yolculuk yaptığımızda rahim kavramı, dışa doğru baktığımızda ise Rahmân'ın rahmeti üzerinde tefekkür edebiliriz.
Rabbim, insanı "nasıl ve niçin" sorularının çokluğunda imansızlığa düşmekten muhafaza eylesin.
İnsan azizdir. İslâm ahlakında insanın izzetini ve onurunu korumaya büyük önem verilir.
Bir büyüğe, şeyhe veya anne-babaya hizmet etmek güzel bir ahlaktır. Ancak hizmet sırasında kişinin onurunun ve izzet-i nefsinin korunması da gerekir.
Mesela geçmişte bir büyüğün abdest suyunu dökmek bir hizmet kabul edilmiş olabilir. Fakat sıra ayaklara geldiğinde, kişinin kendi ayaklarını kendisinin yıkaması, hizmet eden kişiyi mahcup etmemek ve onun onurunu korumak açısından güzel bir davranış olarak görülmüştür.
Buradaki esas maksat hizmeti küçümsemek değil, insanın şerefini ve izzetini korumaktır.
Bir insan daha önce başka bir büyüğün hizmetinde bulunmuş olabilir. Sonra zaman içerisinde manevi bir makam veya sorumluluk kazanabilir.
Böyle bir durumda geçmişte yaptığı hizmetler onun aleyhine kullanılmamalıdır.
Bir insanın geçmişte yaptığı hizmeti yüzüne vurmak, onu küçük düşürmek ve "Daha dün benim hizmetimdeydin" diyerek aşağılamak İslâm ahlakına uygun değildir.
Şeytan insanlar arasına fitne soktuğunda, makam sahibi kişiler arasında da kırgınlık ve üstünlük mücadelesi meydana gelebilir.
Oysa Allah dostluğu iddiasında bulunan kişinin temel görevlerinden biri, karşısındaki insanın izzetini korumaktır.
Allah'ın "el-Kuddûs" ismi üzerinde de bu açıdan tefekkür edebiliriz.
Kuddûs; temiz, mukaddes ve noksanlıklardan uzak olan demektir.
Mukaddes kabul edilen değerleri korumak, insanın inancını, ahlakını, ailesini, namusunu, şerefini ve insanlık onurunu koruması bakımından da önemlidir.
Rabbim, Mehdi'yi bekleyen ve hak yolunda hizmet eden kullarını, Allah'ın Kuddûs isminin hürmetine, güzel ahlakın ve mukaddes değerlerin bekçisi eylesin.
Ya'kub: “Daha önce kardeşiniz Yûsuf'u size nasıl emanet ettiysem, onu da aynı şekilde size emanet edeyim, öyle mi? Oysa Allah, koruyup gözetici olarak sizden elbette daha iyi ve üstündür. Çünkü O, acıyıp merhamet edenlerin en yücesidir.”
“Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman ve insanların grup grup Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Nasr Suresi, 1, 2 ve 3. ayetler.)
---oOo---
Ahmed b. İdris; Muhammed b. Abdülcabbar, İbn Ebû Umeyr ve Hammad b. Osman aracılığıyla Muhammed b. Müslim'den rivayet eder:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Gündüzden kasıt, biz Ehl-i Beyt'ten olan el-Kâim Mehdi'dir. Zuhur ettiğinde Deccaliyet'e galip gelecektir. Allah, Kur'an'da insanlar için misaller vermiş ve Nebî'sine onunla hitap etmiştir. Bizden başka kimse onun gerçek anlamından haberdar değildir.”
Meclisî, Bihârü'l-Envâr, Beyrut, 1404, c. 24, s. 71-72.
“Yoksa onlar: ‘Allah'a karşı yalan düzüp uydurdu.’ mu diyorlar? Oysa Allah dilerse senin de kalbini mühürler. Allah bâtılı yok edip ortadan kaldırır ve kendi kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir. Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir.”
(Şûrâ Suresi, 24. ayet.)
Tefsîrü'l-Kummî eserinde şu şekilde rivayet edilmektedir:
Babam; İbn Ebû Necrân aracılığıyla Muhammed b. Müslim'den rivayet etti:
Ayette geçen “Allah bâtılı yok eder” ifadesi, onu ortadan kaldırmak demektir. “Hakkı sözleriyle gerçekleştirir” ifadesiyle kastedilen ise Hz. Muhammed'in soyundan gelen el-Kâim [Mehdî aleyhisselâm]dır.
Meclisî, Bihârü'l-Envâr, Beyrut, 1404, c. 24, s. 176.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Hz. Âdem'in yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar Deccal'den daha büyük bir fitne yoktur.”
(Hadis-i Şerif, Müslim, Fiten, 126.)
Mehdî ile ilgili olarak da Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Onu gördüğünüzde, buz üzerinde sürünerek de olsa gidip ona biat edin. Çünkü o, Allah'ın halifesi olan Mehdî'dir.”
(Hadis-i Şerif, İbn Mâce, Fiten, Hadis No: 4084.)
Yine Deccal ile ilgili olarak:
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
“Sizi ondan sakındırırım. Hiçbir peygamber yoktur ki kavmini ondan sakındırmış olmasın. Ben size, hiçbir peygamberin onun hakkında demediği bir şeyi söylüyorum: Onun bir gözü kördür.”
(Hadis-i Şerif, Müslim, Fiten, 95.)
Bizim bu hadise yorumumuz ise, Allahu a'lem, şöyledir:
Buradaki “bir gözü kördür” ifadesi, işarî olarak maddiyatı görüp maneviyatı görememek şeklinde anlaşılabilir. Yani Deccalî anlayışın yalnızca dünyaya ve maddî olana yönelmesi, manevî hakikatleri görmezden gelmesi şeklinde yorumlanabilir.
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Ve kâlû mâ hiye illâ hayâtunâd-dünyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikunâ illâd-dehr, ve mâ lehum bi zâlike min ilmin, in hum illâ yezunnûn. Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû'tû bi âbâinâ in kuntum sâdıkîn. Kulillâhu yuhyîkum sümme yumîtukum sümme yecmeukum ilâ yevmil-kıyâmeti lâ raybe fîhi ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya'lemûn.
“Ve: ‘O, dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Ölürüz ve diriliriz. Bizi zamandan başka bir şey helâk etmez.’ dediler. Oysa onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanda bulunurlar.
Onlara ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman onların delilleri: ‘Eğer doğru söylüyorsanız babalarımızı getirin.’ demekten başka bir şey olmadı.
De ki: ‘Allah sizi yaşatır, sonra öldürür. Sonra sizi, hakkında şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplar.’ Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Câsiye Suresi, 24, 25 ve 26. ayetler.)
Yukarıdaki hadiste geçen “Onun bir gözü kördür.” sözünü yorumlayan bazı kimseler, bunu maddiyatı görüp maneviyatı görememek şeklinde açıklamışlardır. Biz de bu yorumdan hareketle, Deccalî anlayışın dünyaya ve yalnızca maddî olana yönelen bir sistem şeklinde düşünülebileceğini ifade ediyoruz.
Buradan hareketle, tarih boyunca ortaya çıkan bazı semboller ve tek göz gibi işaretler hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ancak herhangi bir topluluğu doğrudan Deccal olarak ilan etmek yerine, bu sembollerin ve anlayışların insanları hangi düşünceye yönelttiğini sorgulamak daha doğru olacaktır.
“Muhakkak ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratandır. Sonra Arş'a istiva etti ve işleri düzenler. O'nun izni olmadıkça hiçbir şefaatçi yoktur. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Artık O'na kulluk edin. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”
Bu hadis üzerinden vaazımızda yapılan yorum şudur:
Hz. Peygamber'in arkasında olup bitenleri görmesi, sıradan insanın görme imkânlarının ötesinde bir mucize ve Allah'ın kendisine verdiği özel bir imkân olarak değerlendirilebilir. Bunu insan bedenindeki herhangi bir organı kelimesi kelimesine “dürbün” olarak yorumlamak yerine, işarî bir anlatım olarak değerlendirmek gerekir.
Burada “Arş” konusu da gündeme gelmektedir. Kur'an'da Allah'ın Arş'a istiva etmesi ve oradan işleri düzenlemesi zikredilmektedir. Bunun keyfiyetini Allah bilir. Bizim için esas olan, Allah'ın bütün kâinata hâkim olduğu ve bütün işleri O'nun ilmi ve kudretiyle yönettiğidir.
---oOo---
Bir başka mesele de geçen hafta üzerinde durduğumuz frekans ve bilgi meselesidir.
Kur'an'ın ayetlerinin ve kelimelerinin ebced değerleri üzerinden çeşitli hesaplamalar yapılabileceği düşüncesinden hareketle, bazı bilgilerin sayısal karşılıklarının bulunabileceği üzerinde durmuştuk.
Bugün televizyon, radyo ve internet gibi teknolojilere baktığımızda, görüntü ve sesin dalgalar ve çeşitli elektronik sistemler aracılığıyla bir yerden başka bir yere aktarılabildiğini görüyoruz.
Bir insan televizyon ekranında başka bir yerde konuşan kişiyi görebiliyor, onun sesini duyabiliyor ve internet aracılığıyla dünyanın başka bir yerindeki insanla görüntülü ve sesli iletişim kurabiliyor.
Bu açıdan bakıldığında, insanın bugün “mümkün değil” diye düşündüğü bazı şeylerin, Allah'ın yaratmış olduğu düzen içerisinde farklı şekillerde mümkün hâle gelebileceğini düşünmek mümkündür.
Buradan hareketle vaazımızda ölümden sonra yeniden diriliş konusu da bir benzetmeyle açıklanmaktadır.
İnsan hayatının bir bilgi ve kayıt düzeni içerisinde bulunduğunu düşünürsek, ölümün insan varlığının tamamen yok olması değil, başka bir âleme geçiş olması şeklindeki imanî anlayış üzerinde tefekkür edebiliriz.
Kur'an'ın bildirdiği üzere Allah, insanı öldükten sonra yeniden diriltmeye kadirdir. Bunun nasıl gerçekleşeceğini ise Allah bilir.
Hz. İsa'nın Allah'ın izniyle ölüleri diriltmesi de Kur'an'da zikredilen bir mucizedir. Dolayısıyla yeniden dirilişin Allah'ın kudreti açısından mümkün olduğuna iman ederiz.
İnsanın ruhunun ve hayatının mahiyetine ilişkin konularda ise kesin hüküm vermek yerine, Kur'an ve sahih rivayetler ışığında tefekkür etmek gerekir.
RUH CENİNE NE ZAMAN ÜFLENİR?
Hadis-i şeriflerde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, çocuğun anne karnındaki oluşumunu farklı ifadelerle anlatmıştır.
Bazı hadisler çocuğun yüz yirmi günlükken ruhla ilişkilendirilen bir safhaya ulaştığını ifade ederken, bazı rivayetlerde kırk günlük dönem üzerinde durulmaktadır.
Bu konuda âlimler farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bazı âlimler yüz yirmi günlük rivayetleri esas alırken, bazıları kırk günlük rivayetler üzerinde durmuşlardır.
Biz ise bu vaazımızdaki anlayışımız doğrultusunda, ruhun çocuğa kırk günlükken üfleneceğini ifade eden rivayetleri esas alıyoruz.
Bu mesele özellikle kürtaj gibi önemli fıkhî konularla bağlantılı olduğundan, kişinin kendi başına hüküm vermek yerine ehil âlimlerin açıklamalarına başvurması gerekir.
Ruh meselesi üzerine düşünürken şu ayetleri de hatırlayalım:
Sümme sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus-sem'a vel-ebsâra vel-ef'idete, kalîlen mâ teşkurûn.
“Sonra ona biçim verip kendisine ruhundan üfledi ve sizler için işitme, görme ve idrak etme özelliklerini yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”
Secde Suresi, 9. ayet.
“Ruh” kelimesi Arapçada çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Çoğulu “ervâh”tır. Bazı âlimler ruh ile nefs arasında ilişki kurmuş, bazıları ise bunların farklı şeyler olduğunu ifade etmişlerdir.
Terim anlamında ruh kelimesi Kur'an-ı Kerim'de çeşitli şekillerde kullanılmıştır.
Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mâl-kitâbu ve lâl-îmânu ve lâkin cealnâhu nûran nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustakîm.
“İşte sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu bir nur kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidayete erdiririz. Şüphesiz sen de onları doğru bir yola iletiyorsun.”
Şûrâ Suresi, 52. ayet.
Buradan hareketle, vaazımızdaki keşfî yorumda, bazı meleklerin insanın hayatı ve ruhuyla ilgili ilahî düzende görevli oldukları düşüncesi üzerinde durulmaktadır.
İnsan hayatının bir kayıt ve bilgi boyutunun bulunduğu da Kur'an'daki şu ayet üzerinden tefekkür edilmektedir:
Ve inne aleykum le hâfizîn. Kirâmen kâtibîn. Ya'lemûne mâ tef'alûn.
Meali:
“Muhakkak ki üzerinizde sizi koruyup gözeten ve yaptıklarınızı yazan şerefli yazıcılar vardır. Onlar yaptığınız şeyleri bilirler.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. İnfitâr Suresi, 10, 11 ve 12. ayetler.)
Bu ayetlerden hareketle, insanın yaptığı amellerin kaydedildiğini ve hiçbir şeyin Allah'ın ilminden gizli kalmadığını söyleyebiliriz.
Peygamber Efendimiz için “yaşayan ve yürüyen Kur'an” şeklinde kullanılan ifadeler de onun Kur'an ahlakını hayatında en güzel şekilde temsil etmesi anlamında düşünülebilir.
Bizim için de önemli olan, kendi hayatımızı Allah'ın razı olacağı şekilde düzenlemek ve amel defterimizi güzelleştirmektir.
Vaazımızda bu mesele bir “dokuma” örneğiyle de anlatılmaktadır.
Bir halının nasıl sıra sıra ilmeklerin birleşmesiyle meydana geldiğini düşünelim. Her insanın hayatı da büyük bir bütünün içerisinde bir ilmek veya bir motif gibi düşünülebilir. Bir insanın bıraktığı yerden başka bir insanın devam etmesi, manevi mirasın ve insanlığın tecrübelerinin nesilden nesile aktarılması şeklinde anlaşılabilir.
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Muhammed ve diğer büyük şahsiyetlerin bıraktıkları manevî mirasların sonraki nesiller tarafından devam ettirilmesi de bu açıdan düşünülebilir.
Ve biz dünyaya gelmek şerefine erdiğimize göre, bu büyük dokumada bizim de bir desenimiz, yani bir eserimiz olacaktır.
Fakat isteriz ki bu desen başkalarına da fayda sağlayan, güzel bir örnek olsun.
Bu sebeple daha önce şöyle demiştik:
“River, nehir ile yarışma. Nehir ile birlikte koşamazsın; o seni hep yener. Çünkü sen yorulursun, ama o yorulmaz.”
Hz. Muhammed'in misyonu, Hz. İbrahim'in misyonu veya tarih boyunca ortaya çıkan büyük manevî hareketler, akıp gelen bir nehir gibidir. Tek başına bir insanın böyle büyük bir akışla mücadele etmesi zordur.
Bu nedenle insanların bir araya gelmesi, birbirlerine destek olması ve ortak bir manevî amaç etrafında çalışması önemlidir.
Tek başına bir insanın gücü sınırlıdır. Bir topluluk ise birbirine destek olarak daha büyük işler başarabilir.
Bu anlayışla Raşidi Tarikatı'nı kuruyoruz. Bu yolda gönül veren, seven ve hizmet etmek isteyen kardeşlerimiz de bizimle birlikte yürüyebilirler.
---oOo---
Ve Zikri Raşidi Evradımıza bir ayet daha ekliyoruz.
Bu ayet, vaazımızın başında okuduğumuz Yûsuf Suresi'nin 64. ayetidir:
Ya'kub: “Daha önce kardeşiniz Yûsuf'u size nasıl emanet ettiysem, onu da aynı şekilde size emanet edeyim, öyle mi? Oysa Allah, koruyup gözetici olarak sizden elbette daha iyi ve üstündür. Çünkü O, acıyıp merhamet edenlerin en yücesidir.”
Sadakallâhü'l-Azîm. Yûsuf Suresi, 64. ayet.
Zikir terkibimizin ilgili bölümünde, bu ayette geçen:
“Vallâhu hayrun hâfizen ve huve erhamur râhimîn.”
ifadesini on defa tekrar edilmek üzere ekliyoruz.
Çünkü Peygamber Efendimiz'den şöyle bir öğüt rivayet edilmiştir:
“İki günü birbirine eş olan zarardadır.”
Şeytan ve Deccal fitnesi olarak ifade edilen kötülükler karşısında insanın kendisini sürekli yenilemesi, imanını ve zikrini güçlendirmesi gerekir.
Her dönemin kendine has imtihanları vardır. Allah'ın bize o gün için verdiği imkânları ve manevi tedbirleri kullanmak gerekir.
Bizim anlayışımıza göre zikir, insanın kalbini ve davranışlarını düzeltmeye yönelik bir manevi eğitimdir. Okunan ayet ve duaların anlamını düşünerek insanın kendisini Allah'a yöneltmesi esastır.
Bazen insan “Ya Halîm, Ya Selîm” diyerek sakinleşmek ister. Fakat asıl mesele, zikri yalnızca dil ile tekrar etmek değil, zikrin anlamını hayatımıza geçirmek ve ahlakımızda göstermektir.
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir duası:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen, Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”
“Allah'ım! Şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki: ‘Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ümmü'l-Kitap O'nun katındadır.’”
Yemhullâhu mâ yeşâu ve yusbitu, ve indehu ümmül-kitâb.
Meali:
“Allah dilediğini siler, dilediğini sabit kılar. Ümmü'l-Kitap O'nun katındadır.”
(Sadakallâhü'l-Azîm. Ra'd Suresi, 39. ayet.)
Bizim saliklerimiz, yol arkadaşlarımız ve tarikatımıza tabi olan kardeşlerimiz, bu yolun belirli bir makamına geldiklerinde çeşitli imtihanlarla karşılaşabilirler.
İnsan bazen çevresinden gelen sıkıntılarla, bazen kendi nefsiyle, bazen de hayatın çeşitli imtihanlarıyla karşı karşıya kalabilir.
Bu gibi durumlarda insanın Allah'tan başka gerçek bir sığınak olmadığını düşünmesi ve O'na iltica etmesi gerekir.
Bu sebeple, bu duanın şu bölümünü tekrar etmeyi tavsiye ediyoruz:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
Bu tekrarın sayısı konusunda ise benim şu anki kanaatim 41 defadır. Ancak bu, bu vaazdaki keşfî çalışma ve uygulama çerçevesindedir; sayının kesin ve değişmez bir hüküm olduğunu iddia etmiyoruz.
Bu duayı tefekkür ederken şöyle düşünmek mümkündür:
Allah'tan başka mutlak anlamda müstakil bir varlık ve güç yoktur. Karşımıza çıkan her şey Allah'ın yaratması ve takdiri içerisindedir.
Bize zarar vermek isteyen bir şeyle karşılaştığımızda, ondan korkmak yerine Allah'a sığınırız. Çünkü gerçek koruyucu Allah'tır.
Bu anlayışla:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
diye dua ederiz.
Bu duayı, Allah'a sığınmanın ve O'nun kudretine teslim olmanın bir ifadesi olarak düşünürüz.
Bu dua, bu vaazdaki uygulama anlayışına göre 16. sınıf sûfîler için zikredilmektedir.
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
(41 defa haricen okunacaktır.)
Ve bu dua ile bu haftaki vaazımızı da hitama erdiriyoruz:
“Allah'ım! Azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.
Meali:
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden bir lütuf olarak size musahhar, yani emrinize amade kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler ve ibretler vardır.
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek, kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn.
Meali:
Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. Melekler de: “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz.” dediler. Rabbin de: “Muhakkak ki Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda ve sehharaş şemse vel kamere le yekûlunnallâhu, fe ennâ yu’fekûn.
Ve muhakkak ki “Gökleri ve yerleri kim yarattı, Güneş ve Ay’ı kim musahhar, yani emre amade kıldı?” diye sorarsam mutlaka “Allah” derler. O hâlde, size yüklenen bu misyonun ve sorumluluğun kıymetini bilip ona sahip çıkın ve onu yüklenin. Yani yeryüzünde size verilen emaneti ve sorumluluğu yerine getirmeye çalışın.
Ankebût Suresi 61. ayet
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz
İman nurdur; yani bir ışık kaynağıdır. Akıl, kalp ve ruh onunla görür ve aydınlanır. Ziya ve güneşimizin ışığı ise gözümüzün görmesi için gerekli olan ışık kaynağıdır.
Öyleyse temsili bir misalle küfür ve imanı açıklayalım.
Deney:
Gece bir vakit lambayı yakalım ve karşımıza bir yere su dolu bir bardak koyalım. İşte ziya ve ışık, gözümüzün o bardağı görmesini sağlar.
Önce bardağın ve suyun orada olduğunu ilmen biliriz. Sonra bakarak aynel yakin görürüz. Daha sonra bardaktaki sudan biraz içip ona dokunarak hakkal yakin derecesinde tecrübe ederiz.
Sonra oradaki bir arkadaşımız veya eşimiz dostumuz lambayı bir müddet kapatsın ve tekrar açsın. Lamba kapanınca oradaki bardak ve su yok oluyor mu? Hayır. Lambanın kapanması ve ortamın karanlık olması, orada bulunan bardağın varlığını ortadan kaldırmaz.
Eğer biz o sudan içmiş ve bardağa dokunmuşsak, artık karanlık olduğunda orada bardağın olmadığını kimse bize inandıramaz.
İman da buna benzer. Hakkal yakin ile kalben inanmış olan kişi, görünürdeki şartlar değişse bile hakikatin varlığını inkâr etmez. Küfür ve inkâr ise, karanlıkta bardağı göremeyince “Bardak yok.” demeye benzetilebilir. Hâlbuki “Bardak yok.” demekle bardak yok olmaz. Lamba iki dakika sonra tekrar yakıldığında bardak yine orada hazır ve nazırdır.
Bu açıdan tevhidi temsilen şöyle düşünebiliriz: Lambayı söndürmek ve “Burada hiçbir şey yok.” demek “Lâ ilâhe” kısmını temsil eder. Lambayı yakıp “Evet, var ve burada.” demek ise “İllallah” anlayışını temsil eder.
Dolayısıyla inkâr ve küfür, bazen gözün görememesinden, bazen de aklın hakikati idrak edememesinden kaynaklanabilir. Bunlar birbirinden farklı meselelerdir.
Vaaz sohbetlerimizin birinde şöyle demiştik:
“Ey insanlık, görmez misiniz? Güneşin feri azalmış gibi görünüyor. Bu sene neredeyse bizde yaz bile olmadı.”
Güneş ışığına Arapçada “ziya” denilir. Buradaki “ziya” kavramını, güneş ışığının ve parıltısının yansıması anlamında ele alıyoruz.
Bu vaazımızın konusu da alfa, beta ve gama ışımaları, radyoaktivite ve ziya kavramları üzerinden yaptığımız tasavvufî yorumlardır.
Daha önceki sohbetlerimizde, burçlar ve insan nesli üzerinden de bazı sembolik yorumlar yapmıştık. İkizler burcu, güneşin çocukları, ziya ve diğer burçlarla ilgili anlattıklarımızı da bu sembolik sistem içerisinde değerlendirmek gerekir.
Kendi anlayışımıza göre, kâinattaki her unsurun bir denge içerisinde bulunması gerektiğini düşünüyoruz. Nasıl ki çimentonun azlığı veya fazlalığı harcın dengesini bozabiliyorsa, kâinattaki unsurların da dengeli olması gerektiğini ifade ediyoruz.
Bu nedenle insanlar arasında konuşmayı, kaynaşmayı, aile kurmayı ve neslin devamını önemsemek gerektiğini söylüyoruz.
Muhammed Mustafa’nın “iki cihanın güneşi” şeklinde ifade edilmesi de bizim bu anlatımımızdaki sembolik anlayışlardan biridir. Bizler de bu anlayış içinde “güneşin çocukları” ve onun nurundan nasiplenen insanlar olarak kendimizi değerlendiriyoruz.
Güneş sistemimizin içerisindeki her özelliğin sistemin işleyişi açısından bir anlamı olduğunu ve her cibilliyetin bir peygamber grubunu temsil ettiğini daha önce de ifade etmiştik.
Örneğin keçiler ve oğlaklar üzerinden Şuayb ve Yakup aleyhisselamla ilgili sembolik bağlantılar kurmuş; bunların azalması veya çoğalması üzerinden çeşitli yorumlar yapmıştık.
Burada asıl anlatmak istediğimiz şudur: Her şeyin fazlası da azı da dengeyi bozabilir.
Radyoaktivite ve Alfa Işınımı
α (Alfa) ışıması; iki nötron ve iki protondan meydana gelen, +2 yüklü bir helyum çekirdeğinin yayılmasıdır. Bu ışıma sonucunda proton ve nötron sayıları ikişer birim azalır. Bu tanecikler +2 yüklü oldukları için elektromanyetik etkileşimlere maruz kalabilirler. Alfa ışımalarının durdurulması diğer bazı ışımalarla karşılaştırıldığında daha kolaydır. Örneğin bir kâğıt yaprak bile alfa parçacıklarını durdurabilir.
Bizim vaazımızdaki sembolik anlayışa göre, Peygamberimizin ziyasının devamını anlatmak için güneşimizin alfa ışınımı yapması gerektiği düşünülmektedir.
Alfa simgesi şöyledir:
α
Bizler, Muhammed Mustafa’nın Ehl-i Beyti ve onun yolunun takipçileri olarak, bu sembolik anlayış içerisinde “alfa hareketi” yapmamız gerektiğini ifade ediyoruz.
Bunun bazı örneklerini resimlerimizde gösteriyorum.
[attachment=31769]
[attachment=31770]
Bu, vaazımızdaki ifadeyle “alfa oturuşu”, yani “Mehdi oturuşu” olarak adlandırılmıştır.
Ayak ayak üstüne atıldığında bunun alfa oturuşu olmadığı ve bu oturuşun farklı olduğu ifade edilmektedir.
Fırçayı tutarken serçe parmağın arasından geçirmek veya misvak kullanımı da bu anlayış içerisinde alfa yansıması olarak değerlendirilmiştir. Misvak kullanımının Peygamberimizin sünnetiyle sabit olduğunu ifade ediyoruz.
[attachment=31771]
[attachment=31772]
Daha önceki sohbetlerimizde, bu oturuş ve hareketlerle ilgili yorumlarımızı aktarmıştık.
Bu uygulamaları benimseyen insanların çoğaldığını ve günlük hayatlarında uygulamaya başladıklarını da ifade etmiştik.
Bu sene sıcak bir yaz geçirdiğimizi düşünerek, artık sonbahara geldiğimizi ve yaprakların sararması, havaların serinlemesi gibi mevsimsel değişimlerin başlaması gerektiğini söyledik.
Bu nedenle kendi aileme ve çocuklarıma da sonbaharın geldiğini, artık “ziya hareketi” olarak ifade ettiğimiz alfa oturuşu ve diğer alfa hareketlerini bir süre terk etmelerini söyledim.
İslam ve tasavvuf anlayışımızda “terki terk” diye ifade edilen bir kavram vardır.
Tasavvufta Terki Terk Nedir?
Geçen senelerde, güneşimizin ziyasının azaldığını ve güneşimizin iki cihanın güneşi olan Muhammed Mustafa’nın ziya yaymasıyla ilgili sembolik bir anlatım yapmıştık.
Ayrıca ikizler burcunda doğan çocukların azalması, ziya hareketleri ve alfa hareketleri arasında da sembolik bağlantılar kurmuştuk.
Sizlere alfa oturuşu ve alfa hareketlerinden örnekler vermiştik.
Bu uygulamaların yaygınlaşmasını, bizim anlayışımıza göre ziyanın kuvvetlenmesiyle ilişkilendirmiştik.
Şimdi ise “terki terk etme” zamanının geldiğini söylüyoruz.
Her evden en az bir kişinin alfa hareketlerini ve oturuşunu bırakması gerektiğini, nasıl ki bazı davranışların yapılması belirli dönemlerde uygun görülüyorsa, gerektiğinde terk edilmesinin de bir anlamı olduğunu ifade ediyoruz.
Artık bu kadar sıcaklık ve ziyanın yeterli olduğunu düşünerek, biraz biraz terk edelim; fakat tamamen terk etmeyelim. Havaların da yavaş yavaş serinlemesini bekleyelim.
Tasavvufta Terki Terk Etmek Nedir?
Terk etmek, mesela Peygamberimizin abdestli gezme sünnetini öğrenip uygulamak ve abdestsiz dolaşmayı terk etmek gibidir.
İnsan bir noktaya gelir ve abdestsiz adım atmamaya başlar. Fakat sonunda, daha önce terk ettiği abdestsiz dolaşma hâline tekrar dönmesi, bir bakıma daha önceki terki de terk etmesi anlamına gelir.
Önce abdestsizliği terk etmiştik. Bu birinci terkti. İkinci terk ise o terk ettiğimiz şeyi de terk etmektir.
Bunun sebebini mevsimler üzerinden sembolik olarak açıklayabiliriz.
Mevsimler ilkbaharla başlar. İlkbaharda tabiat yeniden canlanır. Yeşil renk hâkim olur ve tabiat yeniden hayat bulur.
Daha sonra ilkbahar biterken yeşil buğdayın sararıp olgunlaşması, yeşil eriğin olgunlaşması ve karpuzun yetişmesi gibi değişimler meydana gelir. Yaz mevsimiyle birlikte kırmızı, sarı, turuncu ve aydınlık renkler daha belirgin hâle gelir.
Yaz bitince sararma, solma ve toprağa dönüş süreci başlar. Kahverengi ve toprak tonları öne çıkar.
Sonbahardan kışa geçerken ise gri, siyah ve daha koyu tonlar hâkim olur. Tabiat adeta kendisini gece ve karanlık renklerine bırakır.
Bunu daha önceki sohbetlerde de sembolik olarak açıklamıştık.
Kışın gelmesiyle gecelerin uzaması, yazın ise gündüzlerin uzun olması gibi tabiat olaylarını da bu sembolik sistem içerisinde değerlendirmiştik.
Burada anlatmak istediğimiz, iyilik ve kötülüğün, gece ve gündüzün, yaz ve kışın birbirini tamamlayan zıtlıklar olduğudur.
Gece hiç olmasa ve hep gündüz yaşansaydı ne zaman dinlenecektik? Hep yaz olsaydı dağlara kar nasıl yağacak, su kaynakları nasıl beslenecekti?
Dünyanın düzeni bu karşıtlıklarla devam etmektedir.
Bu nedenle insanın hayatında da her zaman aynı hâlde kalmaması, farklı hâlleri ve şartları anlayabilmesi gerekir.
Hz. Yunus kıssasını da bu açıdan sembolik olarak ele alabiliriz. İnsan bazen sıkıntı ve çilelerle karşılaştığında, “Ben de artık kötü olayım.” diye sitem edebilir. Fakat insanın asıl vazifesi, bu sitem hâlini aşarak yeniden hakikate dönmektir.
Yunus aleyhisselamın kıssasından alınabilecek derslerden biri de budur.
Yani mesele sadece iyi olmak veya kötü olmak değildir. Bazen karanlığın varlığı, aydınlığın kıymetini anlamamızı sağlar. Gece olmasa gündüzün, kış olmasa yazın kıymeti bilinmez.
Aynı şekilde insanların da iyiliğin değerini anlayabilmeleri için iyiliğin nasıl güzel bir sonuç meydana getirdiğini yaşayarak öğrenmeleri gerekir.
Ve Artık Ziyayı Terk Edip Yavaş Yavaş Karanlık Dönemine Geçiş
Bu dönemlerde önce bazı sünnetler kaçmaya başlayabilir. Burada sözünü ettiğimiz sünnet, namazın sünnetlerinden farklı olarak, bizim mevsimsel ve tasavvufî uygulamalarımıza ilişkin bir sünnet anlayışıdır.
Sonra bir vakit farzın kaçması, ardından iki vakit ve derken birkaç günlük namazın kaçırılması gibi durumlar meydana gelebilir.
Ancak namaz kaçırıldığında onu terk etmek değil, mutlaka kaza etmek gerekir.
Bu nedenle “eksi 31” şeklinde ifade ettiğimiz sembolik dönem, 31 vakit namazın kaçırılması anlamına geldiğinde bile bunun telafi edilmesi gerektiğini söylüyoruz.
Böylece, önceki sohbetlerimizde yeryüzünden gökyüzüne ve mevsimlere dair yaptığımız sembolik açıklamalardan birini daha aktarmış oluyoruz.
Sonbaharda gündüzlerin kısalması ve gecelerin uzaması gerektiğini ifade etmiş ve bununla ilgili olarak şu ayeti zikretmiştik:
Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyli, innel hasenâti yuzhibnes seyyiât, zâlike zikre liz zâkirîn.
Meali:
Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, zikredenler için bir öğüttür.
Sadakallâhü'l-Azîm — Hûd Suresi 114. ayet
Karanlığı ve geceyi ileriye almak, gecelerin uzamasını sağlamak veya gündüzü ve aydınlığı ileriye almak, gündüzlerin uzamasını sağlamak konusundaki uygulamalarımızı, bu vaazda tarikata mensup belirli bir makamda bulunan kişilere mahsus bir tasavvufî uygulama ve keşfî bilgi olarak anlatıyoruz.
Günler dönünce, yani 21 Haziran'dan sonra, bazı saliklerin kendilerine ilham geldiğini düşündükleri dönemlerde sabah namazlarını vaktin sonuna doğru kılmaları gerektiği ifade edilmektedir.
Buradaki anlayışa göre sabah namazı gecenin sınırını, işrak vakti ise gündüzün başlangıcını temsil etmektedir.
Yine günlerin uzaması gerektiği düşünülen dönemde, 21 Aralık'tan itibaren akşam tarafındaki namazların vaktin sonuna doğru bırakılması gerektiği yönünde bir uygulama anlatılmaktadır.
Bu anlatımın dinî hüküm olarak değil, vaazda aktarılan özel bir tasavvufî yorum ve uygulama olarak anlaşılması gerekir.
Bunun delili olarak da Zikri Raşidi Evradı içerisinde yer alan şu ayet zikredilmektedir:
Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leyli, ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayyi, ve terzuku men teşâu bi gayri hısâb.
Ve iz allemtukel kitâbe vel hikmete vet tevrâte vel incîle, ve iz tahluku minet tîni ke hey’etit tayri bi iznî fe tenfuhu fîhâ fe tekûnu tayran bi iznî ve tubriul ekmehe vel ebrasa bi iznî, ve iz tuhricul mevtâ bi iznî.
Mâide Suresi 110. ayetten pasaj
Buradan hareketle vaazımızdaki sembolik anlayışta, Allah'ın izniyle bazı kulların olağanüstü işlere vesile olabileceği ifade edilmektedir. Ancak bunların Allah'ın kudretinden bağımsız olmadığı özellikle vurgulanmaktadır.
---oOo---
Dünyaya gelmek şerefine erdiğimize göre, bu “teppich”te, yani bu desen ve dokuda bizim de bir desen oluşturmamız gerektiğini düşünüyoruz.
İsteriz ki bu desen diğerlerine örnek olsun ve yukarılarda tekrar edilecek bir model hâline gelsin.
Bunun için daha önce şöyle demiştik:
“River, nehir ile yarışma. Nehir ile birlikte koşamazsın, o seni hep yener; çünkü sen yorulursun, ama o yorulmaz.”
Ortaokul ve Lise: 1981–1988, Sandıklı İmam Hatip Lisesi
13.06.1988 tarihinde 8,25 diploma notu ile iyi dereceyle mezun oldu.
Yüksekokul/Üniversite: 1988–1989, AÜHF–AYO
1989 yılında üniversiteyi ikinci dönem sonunda yarım bırakıp terk etti ve 1989 yazında Avusturya'ya seyahat etti.
Mesleki Eğitim:
Elektrik Teknisyenliği, EBT ve EIT, Sigmundsherberg, Avusturya
Lehrabschlussprüfung:
Elektrobetriebstechniker, 25.01.2006 tarihinde başarıyla tamamlandı. Landesberufsschule Wiener Neustadt.
Lehrabschlussprüfung:
Elektroinstallationstechniker, 24.06.2006 tarihinde başarıyla tamamlandı. Landesberufsschule Stockerau für Elektrotechnik.
Öksüz:
1988 yılında babasının vefatı.
Ankara:
Yüksekokul eğitimi için Ankara'ya gitti. İlk defa bir akrabasının yanında, Keçiören Gazino Durağı ile Şose Durağı arasında bir apartmanda yaklaşık 3–4 hafta kaldı.
Sonra ücretli özel RESA yurdunda, Ulus'ta kaldı.
Daha sonra Balgat'taki devlet yurdunda kaldı.
Aile:
1990 yılı sonunda evlendi.
İki çocuğu vardır; biri oğlan, biri kız.
HAC VE UMRE:
1997 yılında annesiyle birlikte hac ve umre ziyaretini yaptı.
Dini ve Tasavvufi Hayat:
1991 yılında Burhamiye Tarikatı'na intisap etti.
1992 yılında Nakşibendî Tarikatı'na intisap etti.
2003–2004 yılları arasında Dusûkiye Tarikatı'na intisap etti.
Tasavvuf yolunda devam ederken, bir yol ve tarikat olmanın, yol çizmenin önemini fark etti. Kendi gittiği ve çizdiği yol olan Raşidin Yolunu, Raşidi Tarikatı'nı kurmaya karar verdi.
Yıl 2016, ay Ağustos.
Avusturya:
1989 yılında Avusturya'da taş ocağında işçi olarak çalıştı (Wiener Baustoff Werke).
Daha sonra firma iki defa el değiştirdi ve Poschacher Natursteinwerk oldu.
Daha sonra taş ocağından ayrıldı.
İki defa, yaklaşık altışar ay Büyük Kasap “Gresinger”de çalıştı.
Mesleki eğitim yaptı (Ausbildung Elektrobetriebstechniker), mezun oldu. Daha sonra “Installationstechniker” sınavına girdi, kazandı ve mezun oldu.
Liesing'deki firmalarda elektrik teknisyeni olarak çalıştı.
Tarikatın Özelliği:
Mevsim Tarikatı; günlerin, ayların, gecelerin, gündüzlerin, nurun, ziyanın ve mevsimlerin devam ettirilmesine ilişkin talim, yol, tarik ve usul olarak tanımlanmaktadır.
Kuruluş Sebebi ve Prensibi:
“River, nehir ile yarışma. Nehir ile birlikte koşamazsın, o seni hep yener; çünkü sen yorulursun, ama o yorulmaz.”
Muhammed misyonu, İbrahim misyonu ve benzeri büyük hareketler, akıp gelen bir nehir gibidir. Bunların çok sayıda takipçisi vardır. Tek başına bunlarla yarışmak mümkün değildir.
Bu nedenle bir grup, cemaat veya tarikat içerisinde yol arkadaşlarıyla birlikte hareket etmenin daha güçlü olacağı düşünülmektedir.
Bu anlayıştan hareketle Raşidi Tarikatı'nın kurulduğu ifade edilmektedir.
Raşit – Raşid – RÂŞİD – رَاشِدٌ İsminin Anlamı:
Anlamları:
1. Doğru yola giden.
2. Akıllı.
3. İrşad edip öğreten.
4. Öğretmen.
5. Başöğretmen.
6. Öğreten ve eğiten Allah.
7. Öğretmen olan Allah.
8. Olgun, kemaline ermiş, yetişkin, genç ve delikanlı.
Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.
Meali:
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden bir lütuf olarak size musahhar, yani emre amade kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler ve ibretler vardır.
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek, kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn.
Meali:
Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. Melekler de: “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz.” dediler. Rabbin de: “Muhakkak ki Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda ve sehharaş şemse vel kamere le yekûlunnallâhu, fe ennâ yu’fekûn.
Ve muhakkak ki “Gökleri ve yerleri kim yarattı, Güneş ve Ay’ı kim musahhar, yani emre amade kıldı?” diye sorarsam mutlaka “Allah” derler.
Bu ayetten hareketle vaazımızda, insanın kendisine yüklenen sorumluluğun kıymetini bilmesi ve yeryüzündeki görevini yerine getirmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Ankebût Suresi 61. ayet
Zikir Nedir? Zikir Çeşitleri, Zikir Hakkında Ayetler ve Hadisler, Tasavvufta Zikir ve Adabı, Kur'an ile Zikretmek ve Zikri Raşidi Evradı
Sözlük Anlamı İtibariyle Zikir:
Zikir, hatırlamak ve anmak demektir. Bir şeyi telaffuz etmek, istenilen şeyi zihne döndürmek ve bildiğimiz şeyleri akılda sürekli tutmaya zikir denir.
Bir başka ifadeyle, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması veya hafızadakinin unutulmamak üzere sürekli canlı tutulmasına zikir denilir.
İslami literatürde ise kavram olarak zikir; Allah'ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen sözlü ve ameli davranışların tümünü kapsar.
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh, e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.
Meali:
Öyle ki iman edenler, gönülleri Allah'ın zikriyle huzura ve sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.
Ra'd Suresi 28. ayet
Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil ile, hem kalp ile hem de beden ile, yani amellerle olmalıdır.
1- Dil ile Zikir:
Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur'an'ı dinlemek ve dua etmektir.
Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır.
2- Kalp ile Zikir:
Kalbi zikir, bedenin zikrine, yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır.
Ameli zikirden kastımız, Allah'ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, başka bir ifadeyle ibadetlerdir.
Kalp ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:
a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden delillerin başında Kur'an ayetleri ve kâinat gelir. Kur'an'da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcı'ya götüren, O'nun varlık ve birliğini gösteren, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller bulunduğu ifade edilmektedir.
b) İlahi hükümleri, yani Allah'ın emir ve yasaklarını, kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim? Neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade ediyor? Bu soruların cevapları üzerinde düşünmek gerekir.
c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek her zerrenin, “yücelikler âlemi”ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek ve idrak etmektir.
Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar kısa bir zamanı bile cihanlar değerindedir.
İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer.
3- Bedeni Zikir:
Salat, yani namaz, bedeni zikirdir.
Namazda ayakta durmak, eğilmek, secde etmek ve sonunda oturmak gibi hareketler talim ettirilmektedir.
Öyleyse Allah için ayakta durulursa bu da bir zikirdir. Allah için eğilinirse bu da zikirdir. Secde etmek de aynı şekilde bedeni zikrin bir parçasıdır.
Arapça, Ebced ve Frekans Üzerine Vaazdaki Yorumlar
Kur'an Arapçadır. Arapça, birçok kelimenin bağlama göre farklı anlamlar kazanabildiği zengin bir dildir.
Mesela:
Fetaha: Açmak.
Miftah: Anahtar.
Fâtih: Fetheden.
Bir kelimenin kökünden farklı kalıplar ve türevler meydana gelmesi, Arapçanın önemli özelliklerinden biridir.
Vaazımızda bundan hareketle Arapçanın şiir, musiki ve aruz vezniyle de bağlantısı kurulmaktadır.
Aruz veznindeki “fâilâtün, fâilâtün” gibi kalıpların ritim ve ses düzeniyle bağlantısı üzerinde durulmaktadır.
Ayrıca ebced hesabı üzerinden harflerin sayısal değerleri ile frekans kavramı arasında bir bağlantı kurulmaktadır.
Bu bölüm, vaazın keşfî ve kişisel yorumlarından biri olarak değerlendirilmelidir.
Vaazda, kelimelerin ebced değerlerinin belirli frekansları temsil ettiği ve zikrin tekrar edilmesiyle bazı enerji ve elektriksel etkilerin meydana gelebileceği şeklinde bir düşünce ortaya konulmaktadır.
Hz. Ali'ye nispet edilen, “Ben Allah'ı, her istediğimi vermemesinde bildim.” şeklindeki söz de bu bağlamda tefekkür edilmektedir.
Burada asıl soru şudur: Bir duanın kabul edilmemesi nasıl anlaşılmalıdır? İnsan bazen bunun ardındaki hikmeti bilemeyebilir. Bu nedenle dua, kader, imtihan ve ilahi hikmet arasındaki ilişki üzerinde düşünmek gerekir.
Vaazın bu bölümünde ayrıca ses, elektrik, frekans, ebced ve zikir arasında bağlantılar kurulmakta ve gelecekte bu ilişkilerin daha iyi anlaşılabileceği ifade edilmektedir.
15.) Peygamberimiz Muhammed Mustafa için 13 İhlas, 7 Fatiha.
Bu duaların okuma süresini 1,5 saat ile 1 saat arasına düşürebilenler her gün “Silsile-i Kasr” okumayı bırakır ve “Silsile-i Kebir”e Fatiha ısmarlarlar.
Silsile-i Kebir Budur:
1.) 7 Fatiha, 13 İhlas okunur ve Mehdi'ye, ehline, ashabına, cemaatine, sevdiklerine ve sevenlerine hediye edilir.
2.) Bu tarikatın pirinin ruhaniyetine 3 İhlas, 1 Fatiha.
3.) Okuyan kimse kendi ruhaniyetine 13 İhlas, 7 Fatiha.
4.) Evliysek ve çocuklarımız varsa, her birine küçükten büyüğe doğru 3 İhlas, 1 Fatiha.
5.) Eşimize, hanımımıza 3 İhlas, 1 Fatiha.
6.) Küçükten büyüğe doğru kardeşlerimize 3 İhlas, 1 Fatiha. Sadece hayatta olan kardeşlerimize okunur.
7.) Annemize 3 İhlas, 1 Fatiha.
8.) Babamıza 3 İhlas, 1 Fatiha.
9.) Babaannemize 3 İhlas, 1 Fatiha.
10.) Babamızın babasına 3 İhlas, 1 Fatiha.
11.) Anneannemize 3 İhlas, 1 Fatiha.
12.) Annemizin babasına 3 İhlas, 1 Fatiha.
13.) Ali Zeynel Abidin'e 3 İhlas, 1 Fatiha.
14.) Seyyidatına Zeynep'e 3 İhlas, 1 Fatiha.
15.) Hz. Hüseyin'e 13 İhlas, 7 Fatiha.
16.) Hz. Hasan'a 3 İhlas, 1 Fatiha.
17.) Hz. Fatımatü'z-Zehra'ya 3 İhlas, 1 Fatiha.
18.) Hz. Ali Efendimize 13 İhlas, 7 Fatiha.
19.) Hz. Osman'a 3 İhlas, 1 Fatiha.
20.) Hz. Ömer'e 3 İhlas, 1 Fatiha.
21.) Hz. Ebu Bekir'e 3 İhlas, 1 Fatiha.
22.) Peygamberimiz Muhammed Mustafa için 13 İhlas, 7 Fatiha.
23.) Hz. Süleyman'a 3 İhlas, 1 Fatiha.
24.) Hz. Hacer'e 3 İhlas, 1 Fatiha.
25.) Hz. Yahya'ya 3 İhlas, 1 Fatiha.
26.) Hz. Yunus'a 3 İhlas, 1 Fatiha.
27.) Hz. Mikail'e 13 İhlas, 7 Fatiha.
Dikkat: 25., 26. ve 27. maddeler sadece cumaları okunur.
Senede bir defa da “Silsile-i Ülâ”ya Fatiha ısmarlanır.
“Silsile-i Ülâ”yı Tespit Etmek İçin:
“Silsile-i Ülâ”yı tespit etmek için ailecek bir yerde toplanılır.
Kalem ve kâğıt alınıp yazmaya başlanır.
Evimizin sağ tarafına doğru gidince en yakındaki “Hasan” veya “Hüseyin” isminde kim varsa o tespit edilir. Hasan ise üst kolumuzun Peygamberimizin “şerifler” kolundan olduğu, Hüseyin ise seyyidlerden olduğu şeklinde bir bağlantı kurulmaktadır.
Sonra sağa veya sola doğru Hüseyin aranır. En yakın Hüseyin'in sağda mı, solda mı olduğu ve akrabalık dereceleri tespit edilir.
Anne tarafındansa anne tarafından o kola, baba tarafından akrabamız iseler baba tarafından o kola bağlı olduğumuz şeklinde değerlendirilir.
Sonra evimizin arka tarafına doğru ilk peygamber isimli kimse kimdir, hangi peygamberin kolundan olduğumuz düşünülüyorsa o tespit edilir ve isim yazılır.
Liste bu şekilde oluşturulur.
Evimizin sol tarafına doğru annemiz tarafından akraba olan en yakın evden başlanarak uzaklara doğru devam edilir. Bu başka bir şehre kadar uzanabilir.
“Hasan, Hüseyin, Fatma, Ali, Osman, Ömer, Bekir, Ayşe, Hatice, Zeynep” gibi isimler aranır. Ashabın isimlerinden olan kimseler de olabilir.
Daha sonra sağ tarafa doğru aynı işlem baba tarafından akrabalar için yapılır.
Sonra evimizin arkasındaki komşularımızdan başlayıp arkadan sağdan sola doğru giderek tekrar bize dönecek bir daire oluşturulur. Akraba olan veya olmayan, peygamber isimleri taşıyan tanıdıkların isimleri not edilir.
Bu çalışma, vaazda anlatıldığı şekliyle yaşanılan köy veya şehir sınırları içerisinde yapılır.
Not edilen çift isimler, en yakın komşu esas alınarak düzenlenir.
Bunun “Silsile-i Ülâ” olduğu ifade edilir.
Vaktin müsait olduğu bir zamanda, senede bir defa bu silsileye 3 İhlas, 1 Fatiha veya 3 Fatiha, 7 İhlas hediye edilir.
5. SINIF SOFİLER
“Hizbül Kebir”i yaz ve ilkbahar mevsiminde sabahleyin ikindiye kadar okur. İkindiden sonra “Hizbül Kasr” veya “Hizbül S-Kasr” okur.
Kış ve sonbahar mevsiminde tersini yapar. Sabah “Hizbül Kasr” veya “Hizbül S-Kasr” okur, ikindiden sonra da “Hizbül Kebir”i okur.
Hizbül Kebir Nedir?
Yukarıda yazdığımız, 1 ile 112 arasındaki bütün duaların tamamıdır.
Hizbül Kasr Nedir?
1 ile 16 arasındaki duaların tamamı ve sonuna 111 ve 112 numaralı duaların eklenmesidir.
Hizbül S-Kasr Nedir?
Hizbül Kasr okuyanlarda zamandan tasarruf etmek için, istiaze duası dışındaki bütün zikirler gerektiğinde onar defa okunur. Onar defa okunanlar ise ayrıca üç defa tekrar edilerek Hizbül S-Kasr oluşturulur.
Mevsim tesbihi çekme makamına çıkarılmış sofilerin bu makamı manen, ilham yoluyla bildikleri ifade edilir.
Günlük zikrini baştan 17 ve 18'e kadar, yani “Es'elüke” duasına kadar, 17 ve 18 dahil olmak üzere okuduktan hemen sonra bazı mevsimsel uygulamalar yapılır.
Yağmur veya kar yağması için:
Ağzının genişliği dibinin derinliğinden daha geniş olan bir tastan, yazları, ilkbaharları ve sonbaharları saf ve berrak soğuk sudan üç yudum içilir.
Sonbahar ve kışları süt içilir.
Her gün değil, sadece içmesi için ilham geldiği düşünülen günlerde içilir.
Tasın ağzında her zaman bir parmak boşluk bırakılır.
Su içerken dörtte dört saf ve sade memba suyu kullanılır.
Süt içerken dörtte üç süt, dörtte bir soğuk saf su ve yeterince şeker ile bir mini damla misk katılır.
Güneş doğması için:
İlham geldiği günlerde zikrin tamamı okunup bitirilinceye ve zikir bittikten 45 dakika sonrasına kadar, mecbur olmadıkça su, süt, çay ve benzeri içecekler içilmez.
Bu uygulamada zikrin hararetiyle insanın içinde ve çevresinde bir ısınma meydana geldiği ve bunun güneşin doğuşuyla sembolik olarak ilişkilendirildiği ifade edilmektedir.
Tas: Küçük komposto veya sütlaç tası ya da Ayetel Kürsi yazılı zemzem tası.
Su veya Süt: Vücut sıcaklığından daha soğuk olacak.
TESBİH ADABI
Açıklama:
Sofinin, aynen hat yazmaya başlayan birisinin önce hat kalemini açmasını ve kullanmasını öğrenmesi gibi, kendi zikir tesbihini kendisinin yapması gerektiği ifade edilmektedir.
Üç çeşit tesbih modeli vardır:
1. Sınıflar ve acemiler için kolay tesbih.
2. Sınıf ve üstü için çift kadranlı tesbih.
3. Sınıf ve üstü için, mevsimin ve havanın durumuna uygun renkte, renkli çift kadranlı mevsim tesbihi.
Renkler; siyah, kar beyazı, yeşil, bordo kırmızı, kahve veya sarı, saydam su rengi ve çamur rengi gibi çeşitlere ayrılmaktadır.
ZİKİR TESBİHİ RESİMLERİ
[attachment=31764]
[attachment=31765]
[attachment=31766]
[attachment=31767]
[attachment=31768]
Yaz mevsimi için bordo kırmızı ve beyaz ayraçlı veya koyu kırmızı, beyaz ve sarı sarıklı tesbih.
Sonbahar için koyu sarı, turuncu veya kahverengi üzerine beyaz ayraçlı ve beyaz sarıklı tesbih.
İlkbahar için yeşil, beyaz ve kırmızı sarıklı tesbih.
Kış için siyah üzerine bordo kırmızı ayraçlı ve yeşil sarıklı tesbih.
Zemheri için beyaz üzerine türkis ayraçlı veya Karayip mavisi ve Karayip mavisi sarıklı tesbih.
Yağmur için saydam üzerine kırmızı ayraçlı, koyu mavi sarıklı tesbih.
9. SINIF SOFİLER
Allah zikri günde bir defa olmak üzere 6666 defa yapılır.
Burası “Güneş Makamı” olarak ifade edilmektedir. İzinsiz çekilmemesi gerektiği belirtilmektedir.
Günde sadece “Hizbül Kasr” ve 6666 Allah zikri çekilir.
10. ve 11. SINIF SOFİLER
Mevsim tesbihi talim edilir ve “muhtarlar, başkanlar, kaymakamlar ve valiler” olarak adlandırılan manevi makamların tayin edildiği ifade edilir.
Daha sonra “onların hatırına güneş doğar, yağmur yağar, kar yağar” şeklindeki anlayış üzerinde, mutmain oluncaya kadar talim yapılır ve denemeler yaptırılır.
Bu sofilerin, manevi olarak hangi makamda olduklarını ilham yoluyla bildikleri ifade edilmektedir.
13. SINIF SOFİLER
Her bölgede bir kişi güneş makamına tayin edilir. Onlara güneşin nasıl doğduğu, yağmurun nasıl yağdığı ve Mikail ilminin birinci bölümü talim ettirilir.
Bir de yardımcı tayin edilir ki, asıl görevli hastalandığında diğeri görevi devam ettirsin.
15. SINIF SOFİLER
Zamanın hâkimi olmak öğretilir. Zamanın nasıl geriye ve nasıl ileriye alınacağı üzerinde talim yapılır.
16. SINIF SOFİLER
Muhammed Mustafa'nın, “İki günü birbirine eş olan zarardadır.” şeklindeki sözü aktarılır.
Şeytan ve Deccal anlayışı üzerinden, insanın her gün yeni imtihanlarla karşılaştığı ifade edilmektedir.
Allah'ın o gün hangi imkânı ve hangi manevi silahı ikram ederse onu alıp zikir anlayışımıza katmak gerektiği söylenmektedir.
Vaazda ayrıca bazı duaların ters anlamlarının ortaya çıkabileceği şeklinde bir frekans anlayışı ileri sürülmektedir.
Örneğin “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” şeklindeki bir ifadenin, tersine çevrildiğinde “Onlar namazlarını kaçırırlar.” şeklinde sonuç doğurabileceği ve bu nedenle bazı ibadetlerde sıkıntılar yaşanabileceği düşüncesi aktarılmaktadır.
Aynı şekilde “Ya Halîm, Ya Selîm” zikriyle sakinlik aranırken bunun tersine çevrilerek öfke ve hiddet meydana getirebileceği şeklinde bir yorum yapılmaktadır.
Bu bölüm, vaazın keşfî ve sembolik anlatım biçimlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.
Daha sonra şu dua aktarılmaktadır:
“Allahım, azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”
“Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki: ‘Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Levh-i Mahfuz O'nun katındadır.’”
Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbitu, ve indehu ummul kitâb.
Meali:
Allah, dilediği şeyi siler, yok eder ve dilediğini sabit kılar. Ümmü'l-Kitâb O'nun katındadır.
Sadakallâhü'l-Azîm — Ra'd Suresi 39. ayet
Saliklerin, yani tarikata tabi olan yol arkadaşlarımızın, bu yolda belirli bir makama geldiklerinde çeşitli belalar ve musibetlerle karşılaşabilecekleri ifade edilmektedir.
Vaazda, insanın kendi yaptığı bazı uygulamaların ve karşılaştığı olayların kendisine geri dönebileceği şeklinde bir anlayış anlatılmaktadır.
Bu makamda kullanılmak üzere şu duanın tekrarlanması tavsiye edilmektedir:
“Allahım, azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
Bu duanın 41 defa okunması önerilmekte, ancak sayının henüz kesin olarak belirlenmediği ve uygulamanın test edilmekte olduğu belirtilmektedir.
Dua:
“Allahım, azabından affına, gazabından mağfiretine sığınırım. Senden yine Sana iltica ederim.”
(41 defa haricen okunacak.)
17. SINIF SOFİLER
Deprem konusu öğretilir ve Mikail aleyhisselamın ikinci kısım görevleri talim edilir.
19. SINIF SOFİLERE
Hızır makamı öğretilip talim ettirilir ve tarikatin pirini, olay vuku bulunca araması öğretilir.
Bizatihi onunla, yani tarikatın pirinin ruhaniyetiyle kelam etmesi gerektiği ifade edilir ve Hızırlık makamına seçilenlerin listesi tutulur.
21. SINIF SOFİLER
Kıyamet konusu talim ettirilir ve bu makama çıkan kimseye kilit ve mühür vurulduğu ifade edilir.
23. SINIF SOFİLER
Mevsimleri ayarlama görevi talim edilir.
Bu kâinatın yalnızca otomatik bir sistem olarak çalışmadığı, bazı manevi görevlerin insanlara da verildiği yönündeki anlayış, yaşatarak öğretilir.
Bu görevi hak eden tek bir kimseye bu sır verilir.
(Veliaht halife.)
24. SINIF SOFİLER
Güneşin çırasının tutuşturulması öğretilir.
27. SINIF SOFİLER
Kader bahsi ve Sırat Köprüsü talim edilir. Telepati olarak ifade edilen manevi iletişim yöntemlerinin kullanılması üzerinde de talim yapılır.
28. SINIF
Mevlid sırrı talim ettirilir.
---oOo---
Vaazımızı, dün keşfettiğim bir hikmet ve komik bir nükte ile sonlandıralım.
Mevlânâ için, Şeb-i Arûs yani ölümüne giderken düğüne gider gibi gittiği söylenir. Bu nedenle insanların da böyle bir hâl ile dua ettikleri olur.
Benim çocukluğumda PTT, yukarıdaki anlayışla bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir pul çıkarmıştı. O zaman anlamamıştım. Çocukken pul koleksiyoncusuydum.
Şimdi bu konuyu daha farklı anlıyorum.
Buradan çıkarılacak nükte şudur: İnsan, yaptığı duanın ne anlama geldiğini iyi düşünmelidir.
Ey yolcu, ne istediğini ve ne için dua ettiğini iyi bil.
Etmen gereken duaların Kur'an'da ve sünnette karşılıkları vardır. Bu nedenle ölçüsüz ve ne anlama geldiği düşünülmeden dualar uydurmak yerine, Kur'an ve sünnette bulunan dualara yönelmek daha doğru olacaktır.
Velhasıl kelam:
---oOo---
Rabbim, yolumuzdan gidecek olan Raşidi Tarikatı mensuplarına bu tariki, bu yolu ve zikrimizi, Raşidi zikrini, erbabına ve müntesiplerimize hayırlı ve mübarek kılsın.
“Cenneti Adn”i de menzil eylesin, varılacak yer eylesin.
Onlar zaten devam edip gelen sünnete de iman etmezler. Allah'ın yasaları ve kuralları olan sünnetullahı da kabul etmezler. İnsan iki gözlüdür, kelebek uçar, bazı canlılar belirli özelliklere sahiptir, iki hidrojen ile bir oksijenden su meydana gelir, yer çekimi gibi kanunlar vardır. Bunlara da itiraz eder, sanki bunların bir zıddı olması gerekiyormuş gibi düşünürler.
Sadakallahül Azîm. Hicr Suresi, 13. ayet.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Şüphesiz ki Allah, her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir."
(Hadis-i Şerif, Ebû Dâvûd, Melâhim, 1)
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Şüphesiz Allah Teâlâ, her yüz sene başında bu ümmetin dinini tazeleyen bir âlim ve onu yetiştirici bir kadro, bir cemaat gönderir."
(Hadis-i Şerif)
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd."
Ve mâ kâne li mu'minin ve lâ mu'minetin izâ kadallâhu ve resûluhu emran en yekûne lehümül hıyeratü min emrihim. Ve men ya'sıllâhe ve resûlehu fekad dalle dalâlen mübînâ.
Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, artık hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için o konuda tercih kullanma hakkı kalmamıştır. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz apaçık bir şekilde sapmıştır.
Sadakallahül Azîm. Ahzâb Suresi, 36. ayet.
Yine Kur'an'da, ilk bakışta insanın zihninde soru meydana getiren bir ayet bulunmaktadır. Ben internette bu şekilde gördüğüm için bu konu üzerinde düşünüyorum. Bilen ve anlayanların da dikkat etmesini isterim.
Andolsun ki size, sizin içinizden azîz bir Resûl geldi. Sizin sıkıntıya düşmeniz O'na ağır gelir. Size çok düşkündür; müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir.
Bundan sonra eğer onlar dönerlerse, o zaman onlara şöyle de:
"Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben Allah'a tevekkül ettim. Ve O, azîm Arş'ın Rabbidir."
Burada benim dikkatimi çeken husus şudur: Âyetlerin mevcut tertibi içerisinde anlam bakımından insanın zihninde bazı sorular meydana gelebilmektedir. Benim kanaatim, bu ifadelerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğidir. Ancak Kur'an'ın tertibinin veya metninin değiştirilmiş olduğunu kesin bir hüküm olarak söylemek doğru değildir. Bu konuda insanın çok dikkatli olması gerekir.
Kul etîûllâhe ver-resûle fe in tevellev fe innallâhe lâ yuhibbül kâfirîn.
"De ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez."
Sadakallahül Azîm. Âl-i İmrân Suresi, 32. ayet.
Buradaki ifadelerin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde düşünmek gerekir. Benim burada üzerinde durduğum mesele, Allah'ın yaratması ile kulun Allah'a karşı itaat veya isyanının birlikte nasıl anlaşılacağıdır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
"Benden sonra nebi gelmeyecek; âlimler gelecek, halifeler gelecek. Onlara tâbi olan bana tâbi olmuş olur, onlara asi olan bana asi olmuş olur."
(Sahih-i Buhârî, ilgili rivayet)
33/AHZÂB-40:
Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyîn. Ve kânallâhu bi külli şey'in alîmâ.
Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allah'ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
13/RA'D-7:
Ve yekûlüllezîne keferû lev lâ ünzile aleyhi âyetün min rabbih. İnnemâ ente münzirun ve li külli kavmin hâd.
Kâfirler derler ki: "O'nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?" Sen sadece bir uyarıcısın ve her kavim için bir hidayet edicisi vardır.
"Her devirde beni temsilen bir kişi vardır. Hz. İsa Aleyhisselâm'ı temsilen üç kişi, Hz. Musa Aleyhisselâm'ı temsilen yedi kişi, Hz. İbrahim Aleyhisselâm'ı temsilen kırk kişi vardır."
"Allah bu ümmete her yüz yılın başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderecektir."
(Sünen-i Ebû Dâvûd, Melâhim, hadis no: 4291)
"Yeryüzü, Halîlürrahmân Aleyhisselâm gibi kullara acıyan kırk abdaldan katiyen hâli kalmaz. Onların sayesinde size yağmur verilir. Onların sayesinde zafere kavuşturulursunuz. Onlardan biri vefat eder etmez Allah Teâlâ onun yerine başka birini tayin eder."
(Ramûzü'l-Ehâdîs, 4384. hadis)
"Kim bana itaat ederse muhakkak ki Allah'a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur. Her kim imama itaat ederse muhakkak ki bana itaat etmiş olur. Her kim imama isyan ederse muhakkak ki bana isyan etmiş olur."
(İbn Mâce, ilgili rivayet)
"Size Allah'a karşı takvayı, başınıza siyah bir köle bile gelse emrini dinleyip ona itaat etmenizi tavsiye ederim. İçinizden yaşayacak olanlar çok ihtilaflar göreceklerdir. Benim sünnetime sımsıkı sarılınız, sonradan ortaya çıkan şeylerden kaçınınız. Çünkü her bid'at dalâlettir."
(Ebû Dâvûd ve Tirmizî)
"Muhakkak Hak Teâlâ Hazretleri bu ümmete her yüzyılda bir kimse gönderir; din işlerini yeniler ve tazeler. Sizden bir taife halkı Hakk'a davetle meşgul olur. Bunlar ehl-i haktır. Bu kimseler din işlerini yeniler ve tazeler."
(Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd'da müceddidlik ile ilgili rivayetler)
Yani Allah Teâlâ'nın her yüz yılın başında bu ümmete dinini yenileyen kimseler göndermesi meselesi.
Eğer dünyada fitne ve fesat çoğalırsa, onun karşısında hak ve doğruluk üzere duran kimselerin bulunması da bu anlayış içerisinde değerlendirilebilir. Buna "Mehdî cemaati", "doğrular cemaati" veya benzeri isimler verilmesi ise insanların kendi yorumlarıdır. Asıl önemli olan, hakka ve doğruluğa bağlı kalmaktır.
Âlimler peygamberlerin vârisleri ise, o halde Hz. Yusuf Aleyhisselâm'ın duasında geçen şu ayete de dikkat etmek gerekir:
Rabbi kad âteytenî minel-mülki ve allemtenî min te'vîlil-ehâdîs, fâtıras-semâvâti vel-ardı ente veliyyî fid-dünyâ vel-âhireti teveffenî müslimen ve elhıknî bis-sâlihîn.
"Rabbim! Bana mülk verdin ve olayların te'vilini, yorumunu bana öğrettin. Gökleri ve yeri yaratan Sensin. Sen benim dünyada ve ahirette velîmsin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni salihlerin arasına kat."
Sadakallahül Azîm. Yusuf Suresi, 101. ayet.
Zikrimizin 111_1. Bab'ına bu zikri de dahil ediyoruz ve üç defa tekrar edeceğiz.
Burada geçen "Rabbim bana olayların te'vilini, yani yorumunu öğrettin" ifadesinin, bizim üzerimizde de şükür ki tecelli ettiğini düşünüyoruz.
Öyleyse biz de Hz. Yusuf Aleyhisselâm'ın olayların te'vilini anlama hikmetinden nasiplenenlerden olmayı isteyelim. Buna şükür olarak bu ayeti her gün üç defa tekrar edelim. Rabbimiz, bu hikmeti bizlere ve askerlerimize de nasip etsin; olayları hak gözüyle görmeyi, doğru anlamayı ve doğru yorumlamayı nasip etsin. İnşallah.
---oOo---
O halde Fetih Suresi'nin 23. ayetinde geçtiği üzere SÜNNET DEMEK:
Tebdil edilemeyen, yani iptal edilemeyen yasalar, Allah'ın kanunları demektir. Bunlar Kur'an'da bildirilen ayetler olabileceği gibi, kâinattaki kevnî ayetler ve yaratılış kanunları da olabilir. Hepsi Allah'ın koyduğu düzen içerisindedir ve kâinat bu kanunlarla işlemektedir.
Bu düzeni bozmak, Allah'ın koyduğu ölçüye karşı gelmek anlamına gelir.
Atomun parçalanması gibi bilimsel çalışmalar yapılabilir. Fakat burada asıl mesele, insanın sahip olduğu bilgiyi hangi amaçla kullandığıdır. Allah'ın koyduğu düzeni anlamak ile o düzeni inkâr etmek aynı şey değildir.
Allah Teâlâ kâinatta bir dualite de yaratmıştır. Acı ve tatlı, siyah ve beyaz, gece ve gündüz gibi zıtlıklar vardır. Bu zıtlıkların içerisinde bile insanın hakikate ulaşması için ibretler bulunmaktadır.
Yukarıdaki ayette geçen "fe innallâhe lâ yuhibbül kâfirîn", yani "Allah kâfirleri sevmez" ifadesi üzerinde de düşünmek gerekir.
İnsan burada şu soruyu sorabilir:
"Allah, kendisine isyan eden kimseleri neden yaratıyor, onlara rızık veriyor, onları yaşatıyor?"
Burada ince bir nüans vardır. Allah'ın bir kulun inkârından razı olmaması başka, o kula hayat vermesi ve onu imtihan için dünyada yaşatması başkadır. Allah herkesi yaratmış ve imtihan dünyasında yaşatmıştır.
Dolayısıyla Allah'ın bir davranışı sevmemesi ile o davranışı yapan kulun yaratılmış olması arasında bir çelişki yoktur. Burada yaratılış ile imtihan sırrını birlikte düşünmek gerekir.
İnsan bir şeye veya bir olaya hak te'vili ile bakarsa, yani onu doğru yorumlarsa, onu fıtratına uygun şekilde kullanır ve ona uygun davranırsa Allah'ın sünnetine uymuş olur.
Peygamberin sünneti de bu açıdan değerlendirilebilir.
Hz. Yusuf Aleyhisselâm'a olayların te'vilini anlama hikmeti verilmiştir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem de ilâhî rehberlik altında insanlara nasıl davranmaları gerektiğini öğretmiştir.
Yani Hz. Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem kâinata baktığında, Hakk'ın yasalarını ve yaratılış düzenini yerli yerince gördü. Bizlere de o kâinatta okuduğu hakikatlerden hareketle, hangi durumda nasıl davranırsak sünnetullaha, fıtrata veya Arapça ifadesiyle "mâ hulika leh" yani "bir şeyin yaratılış maksadına" uygun davranmış olacağımızı öğretti.
Bunların boş şeyler olmadığını da Cenâb-ı Mevlâ Kur'an'da bildirmiştir.
Sünneti kullanmada edep ise onu yerinden etmeden kullanmaktır.
Bunu bir örnekle anlatalım:
Elektrikçi olan bir insan elektrik eğitimi aldığı zaman, artık onu elektrik çarpmaz diye bir kural yoktur. Fakat elektrikçi elektrik kanunlarını bilir ve bunlara uygun hareket ederse, tehlikelerden korunur.
Çıplak bir kabloya elini uzatırsa onu da elektrik çarpar. Fakat izole edilmiş uygun bir alet kullanırsa, elektrikle güvenli şekilde çalışabilir. Çünkü elektrik kanunlarına uygun davranmaktadır.
Ne zaman bu kuralları unutur veya hata yaparsa, tehlike meydana gelir.
İşte sünnet de böyledir. Allah'ın koyduğu yasalara ve ölçülere uygun hareket etmek gerekir. Herhangi bir yasayı çiğnemek, çıplak elektrik kablosuna dokunmak gibidir.
Böyle olunca Ashâb-ı Kirâm, Peygamber Efendimizden gördüklerini ve duyduklarını aktarırken:
"Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu."
"Ben O'nun şöyle yaptığını gördüm."
"Ben O'ndan bunu duydum."
şeklinde anlatmışlardır.
Bu ne demektir?
Öğrendiğin şeyi sahibine nispet etmek demektir.
Bunu günümüzdeki telif hakkı anlayışına benzetebiliriz. Bir eser bir kişiye aitse, onu kullanırken sahibini belirtmek gerekir.
Bir şarkıyı başkasından izin alarak söylemek gibi düşünün. Söylersiniz, fakat sonrasında eserin asıl sahibini de belirtirsiniz.
Aynı şekilde bir hikmeti, bir sünneti veya bir bilgiyi öğrendiğimizde, onu kendi malımız gibi göstermemeliyiz.
Çünkü o bilgi bize ulaşmıştır; bizim tarafımızdan yaratılmamıştır.
Allah Teâlâ'nın sünnetullahı da böyledir. İnsan kâinattaki bir kanunu keşfedebilir; fakat o kanunu kendisi yaratmış olmaz.
Yer çekimi kanununu keşfeden insan, "Bunu ben yarattım, artık bu kanuna uymak zorunda değilim." diyemez.
İşte Allah ve Resûlü bir konuda hüküm verdiğinde, insanın kendi hevesine göre hareket etmemesi gerekir.
Bizim sizlere öğrettiklerimiz de bizim kâinattan okuyabildiğimiz ve anlayabildiğimiz şeylerdir.
Mizan terazisi her zaman kuruludur.
Bir bilgiyi mizana vur.
Kâinat düzenine vur.
Test et.
Uyuyorsa al.
Uymuyorsa alma.
Düşünün ki birkaç elektrikçiden oluşan bir grup bir inşaata gönderilecek. Elektrik şirketi onlara kullanacakları alet ve edevatı verir.
Bazı ölçüm aletlerinden sadece bir tane vardır. Tornavida, pense gibi aletler her elektrikçinin kendisine ait olabilir. Fakat bir osiloskop, kaçak akım test cihazı veya başka özel bir ölçüm aleti yalnızca bir tane olabilir.
Hangi elektrikçinin o alete ihtiyacı varsa onu alır, kullanır ve işi bittikten sonra tekrar yerine koyar.
Neden?
Çünkü başka bir elektrikçinin de o alete ihtiyacı olacaktır.
İşte sünnetler de böyledir.
Öğrendin, denedin, tatbik ettin. Sonra onu sahibine iade edersin.
Peki nasıl iade edersin?
Mesela biz sana bir şey öğrettiysek:
"Raşit hocadan duydum, şöyle şöyleymiş. Ben de test ettim ve doğru olduğunu gördüm."
dersin.
Sonra sen de başkasına öğretirsin.
Fakat onu kendi üzerine geçirip "Bunu ben buldum." dersen, bilginin kaynağını gizlemiş olursun.
İşte bazı sünnetlerin unutulmasının sebeplerinden biri de budur. Bilgi sahibine nispet edilmeden aktarılmış, zamanla kaynağı belirsizleşmiş ve insanlar onun sıhhatini tartışmaya başlamış olabilir.
Halbuki sünnetlerin bir kısmı bir yasaya dayanır ve bir ayetle teyit edilir. Böyle olunca mizanla, yani Kur'an'ın ve yaratılış düzeninin ölçüsüyle değerlendirilerek doğru veya yanlış olduğu anlaşılabilir.
İşte Zikr-i Raşidi Evradımıza 111_2. Bab'ına eklediğimiz zikrin sebebi de budur.
Yani Rabbimizin Hz. Yusuf Aleyhisselâm'a verdiği olayları anlama ve te'vil etme hikmetinden bizlere de nasip vermesi için gerekli gördüğümüz bir zikirdir.
Bu hikmetin kişide açığa çıkması, bizim anlayışımıza göre, o hakikatin manasını kavramakla mümkündür.
Bu sebeple bu zikrimize de devam ediniz.
---oOo---
Son bir nükte ile vaazımızı hitama erdirelim.
Bazı insanlar riyazet yaparak yemeden ve içmeden kesilmeyi, böylece melekleri veya cinleri görebileceklerini ve onlardan haber alabileceklerini düşünürler.
Halbuki insanın uzun süre aç ve susuz kalması, sağlıklı bir manevî tecrübe olarak değerlendirilmemelidir. Aşırı açlık ve susuzluk insanın zihinsel ve bedensel dengesini bozabilir.
Allah insanı yemek yiyen, su içen ve bedeninin tabiî ihtiyaçlarını gideren bir varlık olarak yaratmıştır.
İnsanın fıtratına uygun davranması gerekir.
Daha önce söylediğimiz gibi, fıtrata uygun davranmamak düzeni bozar.
Bir elektrikçinin elektrik kurallarına uymaması nasıl tehlikeli ise, insanın da bedeninin ve ruhunun yaratılış düzenine aykırı davranması kendisine zarar verebilir.
Dağlar, taşlar ve diğer varlıklar da Allah'ın yaratmış olduğu düzen içerisinde yerlerini alırlar. Bir insanın taş gibi yaşamaya çalışması onu Allah yapmaz.
Allah insanı insan olarak yaratmıştır.
Bu nedenle kulluğun yolu, insanın kendisini yok sayması veya yaratılışının tabiî ihtiyaçlarını inkâr etmesi değil; fıtratını koruyarak Allah'a kulluk etmesidir.
Rabbim, bizlere sünnetullaha uymayı nasip etsin.
Aldığımız sünneti ve hikmeti benliğimize geçirmeyip, onu sahibine nispet etmeyi nasip etsin.
Bir Grundig televizyonunun üzerindeki "Grundig" yazısını söküp kendi adımızı yazmak nasıl doğru değilse, öğrendiğimiz bir hikmeti de kendi buluşumuz gibi göstermemek gerekir.
İnsan öğrendiği hikmeti aldığı yeri belirtirse, kendisinden sonra gelen başka bir insan da o hikmete ulaşabilir.
Aksi halde hikmet arada kaybolup gider.
Rabbim, öğrendiklerimizi doğru şekilde muhafaza etmeyi, kaynağına iade etmeyi ve başkalarına doğru şekilde aktarmayı hepimize nasip etsin.